banner863

Üç defa gaz yedim


Levent Kırca

Levent Kırca

16 Şubat 2014, 09:54

Sonuncusu, bu perşembe İşçi Partisi’yle birlikte “Yurtseverlerle Özgürlük” yürüyüşünde gerçekleşti. Artık yediğim, kokladığım gazları birbirinden ayırt edebiliyorum.

Bir gün önce gittim Ankara’ya. Çocukluk arkadaşım var, tiyatrocu. Süleyman Demirel Huzur Evi’nde kalıyordu, Çubuk’ta. Önce, oraya gittim. Orayı boşaltmış. O’nu, Demetevler Huzurevi’ne göndermişler. Ya sabır...

Bu sefer istikamet Demetevler. Orada buldum arkadaşımı. İstediği üzüm, sucuk, köfte, portakal gibi yiyecekleri teslim ettim. Cebine harçlığını koydum. Yılda iki kere gider, ziyaret ederim kendisini. Sabah yürüyüşümüz Kızılay’da olacağı için, Kızılay’da bir otelde kalmayı yeğledim. Resepsiyona da; “Beni, sekizde kaldırın” dedim. Sabah sekizde uyandım. Tıraş olup giyindim. Zira saat 9:30’da İşçi Partisi Genel Merkezi’nde olacağım. Yürüyüş oradan başlayacak. Bir yandan da, düşünmeden edemiyorum. Polis yolumuzu kesecek, kalkanıyla, jopuyla girişecek bize... Tomalar gaz sıkacak, boyalı, ilaçlı su sıkacak. Korkup korkmadığım konusunda yokladım kendimi. Korkmadığımı saptadıktan sonra, ne kadar gururlu olduğumu hissettim. Ölürsem de ölürüm. Yeter ki, bu ölüm memleket için olsun.
Sözleştiğimiz saatte parti binasının önündeydim. Binlerce kişi sabahın çok erken saatlerinde toplanmışlar. Slogan atıyor, halaylar çekiyorlardı. Hava güzel ve güneşliydi. Serhan Bolluk, her zamanki gibi etrafa gülücükler saçıyordu. Hasan Basri Başkan son derece neşeliydi. Espriler yapıyordu, hep birlikte gülüyorduk. Bu insanları bir kez daha ne kadar sevdiğimi düşündüm. Orkestra şefi değerli müzisyen besteci İnci Hocamız, baloya gider gibi süslenmişti. Hepimiz öyleydik. Ümit Zileli, her zamanki gibi yakışıklı ve şıktı. Mehmet Faraç’ı gördüğüm her yerde, kendimi güven içinde hissediyordum. Gene öyle oldu. Kapının önünde yan yana dizildik. Hasan Basri Başkan, beni sağ yanına aldı. İnci Özdil Hocamız da; “Gir koluma, sakın çıkma” dedi. Başladık yürümeye. Kol kola, omuz omuza... Şakalaşıyoruz, şarkılar söylüyoruz. Herkes şık, başımı önüme eğiyorum. Ayakkabılar gıcır gıcır. Hava açık, güneş vurdukça parlıyoruz. El ele, omuz omuza Güven Parka, oradan da meclis önüne gideceğiz. Yurtseverlerin bir an önce tahliyesi için, bir bildiri okuyup dağıtacağız. Hepsi bu...

“Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” bağırıyoruz. “Hükümet İstifa!” Yer yer; “Hırsız Var!” diye bağırıyorlar... Evlerin pencerelerinden; gençler, genç hanımlar, koca anneler çıkıp alkış tutuyorlar bize. Bir üst geçit altından geçiyoruz. Köprünün bize bakan yüzünde reklam panosu var. Bir başta Tayyip Erdoğan’ın, öbür başta Melih Gökçek’in resimleri var. Binlerce insan onları göstererek bağırıyor. “Hırsız var!” Herkesi bir gülme alıyor. Yürüdük, yürüdük. Meclisin karşı yoluna çıktık. Burada polisler, kalkanları ile yığılmış bizi bekliyor. Ellerindeki joplar güneş ışınlarının gayretiyle radyo anteni gibi parlıyor. İnanın hiçbirimizin umurunda değil. Yürüyoruz... “Güneş ufuktan şimdi doğar...” Sağlı, sollu tomalar, panzerler adeta gelişimizi gözlüyor. “Soldaki toma benim” diye espri yapıyorum. Ümit Zileli’ den karşılık geliyor; “Onun önüne geçmeyin. O tomanın sıkacağı su da, gaz da benim. Kısmetime mani olmayın.” Gülüşüyoruz...

Polis şefleriyle bizim yöneticilerimiz pazarlığa tutuşuyor. “Geçerdin, geçmezdin”. Biz beklemedeyiz. Hoca hanımın koluna yapışmışım, bırakmıyorum. Sol omuzum da, Hasan Basri Başkana değiyor. Sağlamda olduğumu düşünüyorum. Gözüme takılıyor, az ileride TGB Başkanı Çağdaş Cengiz; “ Demokratik hakkımızı engelliyorlar. Yürüyüp geçeceğiz.” diyor. Başkan bağırıyor; “Yürüyün arkadaşlar!” Birden tomalardan gaz ve boyalı su sıkılıyor üzerimize. Beni, birkaç TGB’li koruyor. Başkan bize dönüp; “Siz gelmeyin” diyor. Serhan Bolluk koşarak gelip, TGB’lilere; “Yok edin onları” diyor.

Gaz bulutunun içinde ayaklarımız bir anda yerden kesiliyor ve ters istikamet koşuyoruz. Öksürmekten nefes alamıyoruz. Gözlerimiz hüngür şakır. Zar zor bir yola giriyoruz. Yolun başını polisler kesmiş. Zırhları, miğferleri, jopları kendilerine yaklaşmamızı büyük bir iştahla bekliyorlar. Belli ki, güzel bir dayak yiyeceğiz. Bir TGB’li başıma geçirdiğim kabanı indirip, beni tanıtıyor polislere; “Levent Kırca, bu!” diyor. “Kalp hastası.” Joplu elleri havadaki polisler, bir anda beni görüyor ve tanıyor. Yüzlerindeki kızgın ifade, gülümsemeye dönüşüyor. Belli ki hepsinin gözlerinde, “Olacak O Kadar”ın bir skeci oynuyor. Demir kafesi aralayıp, beni çıkarıyorlar. Sonra, neler neler olduğunu akşam haberlerinden izliyorum.

Hapiste yatıp da, o zulmü tanıyanlar ne yazık ki, çıktıktan sonra içerdekileri unutuyorlar. Bazı pankartlarda “Haberal, Balbay neredesiniz, ne çabuk unuttunuz içerdekileri, dostlarınızı?” yazıyor. Yaşlı gözlerimle, öksürerek okuyorum. Meclisten içeri giren, dışarıyı ya unutuyor. Ya da görmezden geliyor.
Bir slogan yükseliyor; “Yurtseverler hapiste, hırsızlar mecliste!” Düşünüyorum, başından beri içerdekilerin yanındaydım. Şimdi de gaza boğuldum. Ne şeref, ne onur diyorum. Uzaktan partili gençlerimizin, genç kızlarımızın havada uçan görüntülerini izlerken, ne kadar doğru bir partide olduğumu düşünüyor, bir kere daha iftihar ediyorum.

Belediye Seçimi

Olur ya da olmaz. Ben partimin bana verdiği görevi kabul ettim. Geri çevirmem olanaksızdı. Şöyle bir, karşıma bakalım...
Bir yandan Cumhuriyeti yıkma çabası içindeki AKP, öte yanda Atatürk’ ten pek hoşlanmayan Fethullah Hoca’yı bilge kabul edip, cemaatin adayı Sarıgül’ü, İstanbul Belediye Başkanı yapmaya çalışan bir CHP...

Böyle bakıldığında, bana verilen görev kutsallaşıyor. Ne var ki, bunlar kurulu düzenin, sistemin adayları. Biz kendimiz çalıp, kendimiz oynuyoruz. Konuştuğumuzu Ulusal Kanal yayınlıyor, yazdığımızı Aydınlık. Yani kendin söyle, kendin işit. Aslında onu bilir, onu söylerim. İstanbul’un dolayısıyla Türkiye’nin tek ve son şansı benim. Dolayısıyla İşçi Partisi’nin kazanması.

Doğrular, dürüstler kazanmalı ki, örnek olsunlar. Vatandaş da, aklını başına devşirsin artık arkadaş. AKP’den kaçarken, CHP’ye yakalananlar, sonradan dizlerini çok döverler.”Kazanmak isterdim. Nerede o günler? Bir kere görseler; ‘İyisi, doğrusu nasıl oluyor... Bir daha vazgeçmezler, geçemezler.”

Para Avcısı
Sinemeya gittim, bu hafta. İnsanın iki eli kanda olsa, tiyatroları, sinemaları ihmal etmemeli. Leonardo Dicaprio’nun “Para Avcısı”isimli filmine gittim. Tam bir kapitalizm övgüsü ve özendirmesi... Hesapta fırsatlar ülkesi Amerika’yı göklere çıkaran, kapitalizmi yücelten, herkesin hayalindeki kolay yoldan zengin olmayı körükleyen, sahtekarlığı, dolandırıcılığı, yalancılığı mübah kılan, her türlü içki, uyuşturucu, eroin, kokain, hap çok iyiymiş, faydalıymış. Zihin açar, başarılı kılar. Hemen hemen hiç zararı yoktur, görüntüsünde imrendirici bir yapım.

Hele ki, kadınları sadece bir meta olarak gösteren, erkeklerin eğlenceleri adına onları varsayan, aşağılayıcı bir film. Ha, sonunda kötüler cezalarını çekecekler mi? Böyle filmlere, kanuni açıdan usulen koyarlar bu finalleri. Hep hırsızlar yakalanır, kötüler cezalarını çeker. Bunlar, film finalleridir.
Bu finalleri koymadan az önce bitmiştir film. Çocuklar ve insanlar alacaklarını almıştır. Bütün dünya ekonomisini uyuşturucu satışlarıyla düze çıkartmaktadır, illegal olarak. Uyuşturucu satışları özel okullara, kolejlere, hatta ilkokullara çoktan düşmüştür. Gençler, bu filmlerde kendi yaşamlarının mübah olduğunu görürler sadece ve kendilerinin doğru yaptıklarını düşünürler.

Amerika bu filmle de yapmış yapacağını. Hiç kullanmadığım halde, benim bile uyuşturucu çekti canım. Film sadece zararlı değil, tehlikeli. Benim baktığım gözle bakarsanız, gerçekleri görürsünüz.

Tekrar ediyorum; yasa gereğidir film sonlarında kötülerin yakalanması. Bizde de örnekleri var. Bırakın yakalanmayı, babaları; oğullarını korumak için emniyet teşkilatını, hatta savcıları bile oradan oraya sürerler.

Levent Kırca
ulusalkanal.com.tr

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
FİGEN AYKAÇ - 3 yıl önce
yalniz değilsniz!!!