ABD şantajındaki Türk-Rus ilişkilerinin arka perdesi..


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

03 Aralık 2015, 13:10

Rusya ile yaşanmakta olan kriz gösterdi ki; ülkemiz içeride ve dışarıda İslamcı/mezhepçi politikalara mahkûmdur ve Türkiye’nin (kasıtlı olarak) doğru dürüst bir kriz yönetim sistemi yoktur. Eğer Türkiye’de bir kriz yönetim sistemi olsa idi; düşmanca tutumu olmayan bir uçak önleme yapılmadan düşürülmez, düşürülse bile konu alt seviyelerde en kısa sürede çözülürdü. 2009 yılında kaldırılan Başbakanlık Kriz Yönetmeliği’nden beri Doğal Afet Yönetimi dışında Türkiye’de bir kriz yönetim sistem yok. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği işlevsiz hale getirildi, içi boşaltıldı. İdeolojik tercihler dolayısı ile Dışişleri, MİT, Emniyet gibi atanmışların çalıştığı pek çok devlet kurumu içinde iktidar partisinin tercih ettiği kişilerden kısa devreler oluşturuldu. TİKA, Kızılay, Yunus Emre Enstitüsü gibi özel yapılanmalar iktidar partisinin arka bahçesi olarak sahaya sürüldü. Her şey Erdoğan’ın hislerine ve onun Sarayında etrafına topladığı birkaç kişinin vereceği akıla bağlı ve uzun zamandır işler bu şekilde sürüyor. Davutoğlu, gölgesi olduğu adamla beraber gücüne ve itibarına büyük darbe vurduğu için Türkiye’nin dış politikasında kayda değer bir ağırlığı kalmadı. Yeni hükümet, Davutoğlu ile bir koalisyon değil tamamen Erdoğan’ın seçimidir. Filli başbakan Binali Yıldırım’dır. Bütün nemalı işler Erdoğan’a yakın isimlerdedir; damadı Albayrak en şaibeli Enerji Bakanlığı’nın başına getirildi. İçişleri Bakanı Efkan Ala ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Erdoğan’ın özel planlarına en sadık isimlerdir. Uzun zamandır Erdoğan’ın verdiği tepkileri pek çok kişi açıklamakta zorlanıyor, Rusya ile yaşanan son krizde de bazı konuları akla-mantığa uygun bulmak zor. Örneğin, uçağın düşürülmesini müteakip Rusya, ilk 6 saat konuyu kapatmaya çalıştı, bunun teröristlerin işi olduğu yönünde açıklamalar yaptı. Rus basını uçağın düşürülmesi üzerine Türkiye’nin olabilecek yardımını konuşurken, Erdoğan’dan sanki kimse sahiplenmesin der gibi “Biz düşürdük” açıklamaları üst üste geldi. O dönemden beri gündüzleri Erdoğan televizyonlardan Rusya’yı tehdit ediyor, akıl veriyor, geceleri ise telefon başında Putin’e ulaşmaya çalışıyor.

Geçen yazımızda Rusya’nın Suriye’deki hava harekâtına başlamasının ardından bölgesel dengelerin durumu ile ilgili genel bir değerlendirme yapmıştık. Bu yazıda, daha mikro ölçekte bir analiz ile Türk-Rus ilişkilerindeki gerilimin arka planını Türkiye-Irak-Suriye üçgenindeki gelişmeler dâhilinde değerlendireceğiz. Önce son birkaç ayda neler oldu, onları kısaca hatırlayalım;

- ABD ile Türkiye arasında yapılan İncirlik Anlaşması sonrası 22 Temmuz 2015’den itibaren Ankara’nın terör örgütü ile müzakereden mücadeleye dönmesi,
- ABD’nin kendine tek müttefik gördüğü PYD/YPG’ye yardıma devam etmesi, Türkiye’nin desteklediği “Esat gitmelidir” harekâtına El Kaide uzantısı El Nusra yanında Türkmenleri de bulaştırması,

- IŞİD’in üzerine atfedilen Paris, Lübnan saldırıları ile Mısır’da Rus uçağını düşürülmesi (Batılı kaynaklar Suruç ve Ankara saldırılarını bu kategoriye koymadılar),
- Rusya’nın Suriye’deki üslerinden Esat güçlerini desteklemeye başlaması ve Viyana görüşmelerinde Suriye ile ilgili bir takvim üzerinde anlaşma sağlanması,
- Türkiye’nin hava sahası ihlali gerekçesi ile bir Rus askeri uçağını düşürmesi sonrası gerilen Türk-Rus ilişkilerinin henüz sakinleşmemesi.
Türkiye’yi içeride ve dışarıda özellikle güney sınırları boyunca çok önemli gelişmeler bekliyor. Bunların çoğu Türkiye’yi telafisi çok zor dönemeçlere sokabilir ve gelinen aşama bir kez daha durup, yeniden düşünme zamanıdır. Son dönemde Erdoğan’ın Rusya ile ilişkilerinin bozulmasında iki önemli gelişme etkili oldu; ABD’nin süregelen ağır şantajının İncirlik Anlaşması ile yeni bir dönemece girmesi ve Erdoğan’ın Suriye’deki heveslerinin önüne Rus müdahalesinin engel olarak çıkması. Şimdi yeni dönemin parametrelerini ele alalım.

Bölücü terörle mücadele ve Türk-Amerikan ilişkileri..

7 Haziran 2015 genel seçimleri sonrası Erdoğan, çok fena köşeye sıkışmıştı. Erdoğan, HDP ile seçimler öncesi üzerinde anlaşma yapılan 10 noktalı yol haritasını reddetmekle işe başladı. Erdoğan’ı köşeye sıkıştıran ve ABD şantajına boyun eğdiren gelişmeler şunlardı; AKP’nin tek başına iktidar olmama ihtimalinin ortaya çıkması ile koltuğunun sallanması, PKK’nın sabrının sona ermesi ve eylemlere başlaması, Suriye’de ABD ile “Esat ve radikal İslamcılar ile ilişkiler konusunda” ayrılan yollar ve bir yıldır yaşanan tıkanıklık, Rusya ile ilişkilerin gelişmesinin ABD tarafında yarattığı rahatsızlık. ABD, 2012 yılından beri Erdoğan ve ılımlı İslamcılara inanmaktan vazgeçti. ABD, Erdoğan iktidarına son vermek için önce Y-CHP’ye destek verdi. Oyları artsın diye parti içine doldurulan Kürtçü ve diğer tuhaf tipler 2012 seçimlerinde işe yaramadı. 7 Haziran 2015 seçimleri için bu sefer HDP kurgulandı, %10 barajı aşılınca AKP’ye darbe vurulmuş oldu. Hesapta AKP bölünecek ve Abdullah Gül, devreye girecekti. Erdoğan o kadar yalnızdı ki bir anda ABD’ye döndü ve her istediğini verdi. Nitekim Erdoğan, İncirlik Anlaşması’ndan beri ABD’nin Türkiye’den istediği ve çıkarlarına hizmet edecek en kullanışlı lider oldu. Medyaya başka, perde gerisinde başka konuşan Erdoğan, Rusya, Çin ve PKK konusunda ABD’nin dediklerini yaptı ve buna devam ediyor. Şimdi İncirlik Anlaşması’nın içinde neler var, özetleyelim;

- İncirlik üssünü Batı operasyonlarına açma karşılığı, sınır dışına karadan askeri harekât yapmamak üzere PKK’ya yönelik operasyonlarına izin,

- ABD iki parçalı Kürt devleti istemediğinden, Barzani yönetiminde tek bir Kürt devleti kurulması,

- ABD’nin PYD’yi desteklememesi ve PYD’nin askeri kanadı YPG’nin Fırat’ın batısına geçmemesi, Türkiye’nin de IŞİD ile mücadeleye katılması,

- Rusya ile ilgili (Nükleer Santral ve Türk Akım II) enerji projelerinden ve Çin füze ihalesinden vazgeçilmesi.

Türkiye, anlaşma sonrasında PKK ile mücadelede izin verilen sınırları aşmadı ve Fırat’ın doğusu ile ilgili askeri seçenek ortadan kalktı. IŞİD ile ilgili göstermelik birkaç cılız hava operasyonu icra edildi, ülke içinde IŞİD’a yönelik polis operasyonları yapıldı. ABD ise PYD/YPG ile ilgili sözünü tutmadı, Türkiye’nin itirazlarına rağmen, kendine sahada başka müttefik bulamadığı gerekçesi ile aktif olarak Fransa ile birlikte hem Barzani hem de PYD/YPG’yi desteklemeye devam ediyorlar. ABD, yakınlarda resmen 50 gerçekte çok daha fazla özel kuvvet elemanını PYD bölgesine indirdi ve IŞİD’in merkezi kabul edilen Rakka’ya saldırması için eğitime başladı. PYD, ABD’den sonra Rusya’da da şube açıyor.

Türkiye ile ABD arasındaki temel görüş farklılığı, Türkiye’nin S.Arabistan ve Katar ile birlikte El Kaide uzantısı El Nusra ve Ahrar Eş Şam gibi silahlı militan grupları desteklemesi ve bu gruplar ile birlikte Esat’ı devirerek Sünni bir devlet kurma niyetinde olması. ABD ve benzer şekilde Rusya, Türkiye’nin IŞİD ile de mücadele etmediğini ve Fırat’ın batısında korumaya çalıştığı koridorun El Nusra ve IŞİD’a lojistik için kullanıldığını düşünüyor. Sahada Kürtlerden başka müttefiki olmayan ABD, Kürt koridoru ile aslında IŞİD’i çevrelemek istediğini söylüyor. El Nusra, hem ABD hem de Rusya’nın düşmanı ve Ruslar kuzeyde El Nusra’yı temizlemeye çalıştığı için Erdoğan Türkmenleri bahane ederek, içeride milliyetçiliğe oynarken, aslında Suriye’de yürüttüğü mezhep savaşını perdelemeye çalışıyor. Nitekim Putin de “Türkmenler işin bahanesi. Bir daha emin oluyoruz ki uçağımızı Suriye’den İŞİD petrol kervanlarını rahatça Türkiye’ye girişini sağlamak için vurdular” dedi. Bunları boşuna demedi, Rus istihbaratı kanıtları medyaya verdi. Ankara ise Rusya’nın koridor bölgesindeki ulaştırma faaliyetlerini engellemesinden rahatsız. Davutoğlu, “Sabrımızı test etmeyin” diyerek Rusya’ya kuvvetli bir mesaj da göndermişti. Özetle hükümet, Suriye’de hala Halep’i elde tutarak Esat’ı El Kaide uzantısı El Nusra ile düşürmeye çalışırken, Rusya’nın bölgedeki varlığı ve Esat güçlerine desteği canını sıkıyor. Ankara’nın Suriye’deki dolaplarının yeni kurbanı ise sayıca çok az olan Türkmenler. Irak Türkmenleri umursamayan ve Barzani’nin asimile etmesini göz yuman Erdoğan, Suriye Türkmenleri ya da diğer adı ile Bayırbucak Türkmenlerini de Suriye’deki çatışmaların başlangıcından beri beş yıldır hiç umursamadı. Bunun sebebi Irak Türkmenleri gibi Suriye Türkmenlerinin %50’si Sünni, %50’si Şii/Alevi olmasıydı. Bayırbucak Türkmenleri, zaten Esat’a en bağlı azınlık gruplarından biri idi. Bugün ise Bayırbucak Türkmenleri gündüzleri 150 TL. maaş ile Türkiye’ye, geceleri 400 TL. için El Nusra’ya çalışıyorlar.

Erdoğan’ın mezhepçi politikaları bölücü terör ile mücadele stratejisinde de yerini buldu. Güvenlik güçlerimizin gayretleri neticesi; PKK, Türkiye içinde kırsalda bitti, şehirlerde ise HDP belediyeleri döneminde alt yapısı hazırlanan mevzi ve hendek savaşlarının sonuna geliniyor. Bunlar şimdilik iyi haberler ama sonunu getirmek lazım. Büyük kayıplar veren PKK’nın bitmesi için Irak’ın kuzeyinde de geniş kapsamlı ve özellikle lider kadrosunu hedefleyen uzun vadeli bir plan gerekli. Ancak, İncirlik Anlaşması içeriğinde de belirtildiği gibi hükümet bunu zaten hiçbir zaman düşünmedi. Erdoğan’ın Suriye ve Irak stratejisi gibi PKK ile mücadele stratejisi de mezhepçilik temelinde ayrıştırmaya yöneliktir. AKP, şimdi muhafazakâr ve ılımlı İslamcı Kürtleri kazanmayı ve bunlardan 2019 seçimleri için bir parti kurmayı hedefliyor. Yani Kürt AKP’si hazırlanıyor ve bundan sonra dindar ve sadık olanlar iyi; teröristler ve PKK yanlıları ise kötü Kürtler olacaktır. PKK’nın ayrıştırma stratejisine tepkisi henüz belli değil, şu an ancak canını kurtarmaya, şehirlerde sıkışan teröristlerini kurtarmaya çalışıyor. Son yıllarda PKK içinde iki akım belirdi; Batı yanlısı ve liberal politika ile siyaset yapmak isteyenler (HDP ve PYD) ile terörist yöntemlerde ısrar eden Kandil merkezli kesim. Kandil’in değil Batının adamı olan Demirtaş, uzun uzun ortadan kayboluyor ve Batıdan yeni akıllar alıyor. Demirtaş ve Kandil ilişkisi oldukça zayıflarken, Ankara; Öcalan’ı yeni bir role hazırlıyor. Açık ev hapsine çıkacak olan Öcalan, zaten üzerlerinde etkisi azalmış olduğundan “Ne Kandil ne de HDP” diyecek. Zaten hükümetin muhatabı kalmadığından, Öcalan, PKK ve HDP’nin yerini alarak, hükümetin tavizlerini savunacak. Bu tavizler hükümetin yeni anayasasında etnik ve dini ayırımcılığa yönelik maddeler içinde kendini bulacak.
Suriye’nin geleceği ve IŞİD..

Suriye ve Irak konusunda ana karar vericiler; ABD, Fransa ve Rusya’dır. Paris saldırıları sonrası Fransa cumhurbaşkanı Hollande, IŞİD ile savaşta olduklarını açıkladı ama savaş yetkisi almak için Kongre’ye gitmedi. ABD kendisinden daha çok asker göndermesini isteyince şu cevabı verdi; “Dış politikamızın temellerinden biri de aptalca şeyler yapmamaktır.” Suriye’nin geleceğine ABD ve Rusya tarafından Viyana görüşmeleri öncesi zaten karar verilmişti; bugünkü Suriye’nin Batı ve kuzeyinde Rus üslerini de içine alacak şekilde, Esat ya da Baas rejiminin yönettiği daha küçük bir Suriye devleti kurulması. Ancak, ABD ve Rusya; Fırat’ın batısı açık kaldıkça rejim muhaliflerinin tükenmesinin ve IŞİD ile mücadelenin gecikeceğinin farkındalar. Rusya’nın kuzeyden harekâtı ABD’nin de istediği gibi ortak hedefleri olan IŞİD ve El Nusra’ya gidecek yolları kapatacak ve sıra IŞİD’a gelecek. Kürtler konusunda iki ülke zaten anlaşıyor. Bu yüzden, Ruslar, IŞİD yerine Erdoğan’ın El Nusra’sını hedef seçtiler. IŞİD’in varlığını etraflarını saran rejim muhaliflerinden toprak kazanmak için yararlarına gördüklerinden Suriye’ye gelince Batı ile savaşacak cihatçıları hapisten çıkardılar. Özetle, önümüzde önce 1 Ocak 2016’da başlayacak ateşkes süreci öncesi Suriye’de Rusya destekli Esat saldırılarının ve muhalif güçlerin karşı saldırılarının varacağı sınırlar, Suriye için kabul edilecek siyasi plan ve harita bizi bekliyor. Bundan sonra IŞİD’in liderlerinin tek tek öldürülmesi, Suriye ve Irak’taki yuvalarının Sünni bir devlet içinde yok edilmesi yani Irak’ın bölünmesi bizi bekliyor.

Suriye ve Irak ile ilgili en önemli çelişki IŞİD’in boşluğunu kimin dolduracağının belli olmamasıdır. İki ülkenin kaça bölüneceği kimlerin nereyi alacağına bağlı. Diğer çelişki, Suriye ile ilgili gelişmeler sonuç vermeden herkes IŞİD’i diğerinin meşgul olması gereken bir avantaj olarak görmekte yani IŞİD ile mücadele etmek, kimsenin önceliği değil. Ama her ülkenin IŞİD ile mücadele öncesi kendi özel planı var;

- ABD’nin amacı; tek parça bir Kürt devleti ve Irak’ı üçe bölmek. IŞİD’in fişi ana kaynağı olan Anbar eyaletindeki Sünni kabileler ile Sünni bir devlet planı üzerinde anlaşma yapılarak çekielecek PYD, Rakka’daki IŞİD merkezine karşı kullanılacak, ama bu diyetten Barzani faydalanacak.

- Rusya, Esat ya da ona yakın bir ismin liderliğinde Suriye’de mümkün olduğu kadar fazla bir toprak parçasında üslerini muhafaza etmek, bu devlet içinde PYD’yi de federal sistem içinde önemli tavizler vererek, birlikte tutmak istiyor.

- Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın başından beri Esat’ı devirme takıntısı değişmedi; Irak’tan Suriye’ye Sünni eksen hayali sürüyor, Sünni Barzani devleti dost olarak görülüyor, Türkmenler umurlarında değil.

- Devrim Muhafızları ve Hizbullah ile sahada Suriye’nin yanında yer alan İran, Viyana görüşmelerinde Türkiye’nin yerini aldı. Suriye’de Rusya’dan çok daha radikal işler yapan İran, son sözü söylemek için doğru zamanı bekliyor.

ABD, 2007 yılında Anbar eyaletindeki Sünni kabileleri satın alarak, Irak’taki büyük direnişi durdurmuş ve 2011’de ülkeden çekilmişti. ABD’liler tarafından Burka hapishanesinden serbest bırakılan IŞİD lideri El Bağdadi, bu Sünni kabileleri ikna ederek, Suriye’deki savaşa katıldı ve IŞİD böylece ortaya çıktı. IŞİD’in kullandığı tüm askeri araç ve ekipman Amerikan malıdır. IŞİD, gücünü Suriye’den Irak’a olan stratejik derinliğinden alıyor. Bu yüzden Sünni kabilelerin desteğini sürdürmek için ganimetten pay vermeyi ihmal etmiyor. ABD, şimdilerde Anbar eyaletindeki Sünni kabileleri yeniden ikna etme planını konuşuyor. Amerikan medyasına göre; CIA, IŞİD’i içine sızamıyor, bilgi kaçmıyor, Kürtler ise hava kuvvetlerine hedef bulmak dışında işe yaramıyor. Aslında ABD, büyük bir ordu olmadan IŞİD önlenemez propagandası ile yeni ve büyük bir ABD operasyonu için meşru ortam sağlamaya çalışıyor. Zamanı gelince IŞİD liderleri birer birer öldürülecek ve örgüt yok olacak, şimdi bunun alt yapısı hazırlanıyor. ABD şimdilerde IŞİD’i bombala-yok et stratejisi uyguluyor ve onunla mücadele için Kürtleri hazırlıyor ve kullanıyor görüntüsü veriyor. Arap ve Türkmenlerin bölgeden uzaklaştırılması için Kürtler ve IŞİD kullanılıyor. Önce IŞİD bir şehri ele geçiriyor sonra ABD hava destekli PYD şehri geri alıyor, Arap ve Türkmenleri sürüyor. Nedense ABD’ye yönelik bir IŞİD tehlikesi yok ama ABD yolcu uçağının düşürülebilir paranoyası yaratılıyor. Bölgede kimin kimi desteklediği ve kime çalıştığı son derece karmaşık ve çoklu bağlara sahip. Örneğin Suriye’de vurulan Rus gazetecilerin faili sözde IŞİD idi ama kullandıkları TOW silahı Suudi Arabistan’ın envanterinden çıktı.

Tanınmamak için her zaman peçe takarak konuşan Bağdadi, IŞİD’i kurup El Kaide’den yolunu ayırınca; Irak’taki diğer El Kaide kuvvetleri Suriye’de El Nusra içinde çatışmaya başladı. El Kaide ile IŞİD arasında önemli zıtlaşmalar var. Pakistan sınırında bir yerde saklanan El Kaide lideri Zevahiri’ye göre; IŞİD halifeliği geçerli değil, Bağdadi’yi asi olarak görülüyor ama uzlaşma girişimleri de var. El Kaide’nin uzak düşman (ABD) stratejisine karşın, IŞİD yakın düşman (İran ve Irak’taki Şii yönetim) stratejisi izliyor. IŞİD, merhametsizce genişleyen bir halifelik rolü oynasa da son bir yılda %25 toprak kaybetti. IŞİD, bir şehre saldırmadan önce çok ince bir hazırlanma süreci var; IŞİD elemanları önceden kritik yerlere sızmış oluyor. Geldiklerinde yerel güvenlik güçleri hiç direnmeden devreden çıkıyor ve başlarını kesilmiş, kazığa geçirilmiş insanlar teşhir edilerek, direnme caydırılıyor. IŞİD’in İslam devleti olarak iki slogan kullanıyor; dayanışma ve gelişme. IŞİD’in üç stratejisi: toprak ele geçirmek; diğer bölgelerde (Afrika, Asya vb.) bağlılık yemini ile yeni gruplar kurmak ve kaos yaratmak; Batıya saldırmak. Ancak, Paris saldırıları ve Rus uçağına yapılan saldırılar IŞİD üzerine atılsa da ilk anlarda örgütün şaşırdığı ortaya çıktı. Aslında saldırıları beklemediği yani haberlerinin olmadığı anlaşıldı. Nitekim bu saldırılardan propaganda yönünde yararlanmak için hazırlıksız yakalandılar. Halbuki IŞİD içinde Batının en ileri medya uzmanları ile yarışacak ölçüde profesyonel propaganda unsurları ve teknolojisi var. IŞİD, aşırı şiddetten hoşlanacak kişilere yöneliyor ve internet üzerinden yeni taraftarlarına şu mesajı veriyor; buraya gelin, gelemiyorsanız orada saldırın.
Türk-Rus ilişkilerinin arka planı ve neler bekleniyor?

Ruslar 1990’lar boyunca Türkiye’nin Çeçenistan’a örtülü desteğini hep alttan aldılar. Moskova’da basılan tiyatro içindeki Çeçenler, Türkiye ile doğrudan telefon görüşmesi yapıyorlardı. Rusya’nın PKK’ya verdiği desteğin sona ermesi ve Öcalan’ın sınır dışı edilmesinde de Türkiye’nin önemli siyasi başarılar vardı. Rusya ile yakın temasta olan Türk aracılar (bürokrat ve işadamı) sayesinde bu sorunlar aşılmıştı. 2003 yılında Erdoğan, iktidar olunca ağırlığını Ortadoğu’ya verdi ve Türk Dünyasına uzak durunca bu coğrafya tamamen Rusların inisiyatifine kaldı. Rusları rahatsız etmeme ve ekonomi üzerine kurulu bu anlayış 2000’li yıllarda stratejik rekabetin bir kenara bırakıldığı ya da dondurulduğu bir mihverde çok çabuk enerji, turizm ve ticaret gibi alanlarda ilişkilerin gelişmesinin önünü açtı. Erdoğan’ın akçeli işler merakı, devlet başkanı (Barzani gibi devlet olmayanlar) düzeyinde de özel ilişkilere dönüşmüştü, Putin de bu çarka girdi. Erdoğan-Putin ilişkisi 2009 yılından beri kişisel iş ortaklığına dönüştü, bundan kendisine çok bağlı Rus derin devleti bile rahatsız oldu. Bu kişisel ortaklık; bankacılık, inşaat, telekomünikasyon, demir-çelik, enerji projeleri gibi alanlarda oldukça ilerlemişti. 20 milyar dolarlık Akkuyu nükleer santrali ihalesini önce Ciner kazanmış ama hükümet iptal ederek, Ruslara ihalesiz vermişti. Anlaşmaya göre üretime başlandıktan sonra %49 hakkı henüz ismi konmayan bir Türk şirketine devredilecekti. Ruslar bize S-400 yerine, S-300 vermek istemiş, Çinliler devreye girip, “Biz de aynı teknoloji ile üretiyoruz” dediler. ABD, NATO sistemlerinin güvenliğini bahane ederek, Rusya’nınkinden çok daha ucuza gelecek olan Türkiye’nin Çin füzesi ihalesine karşı çıktı. Hâlbuki Patriotlardan çok daha üstün olan S-400’lerden Ruslar, daha önce bir batarya ABD’ye de satmışlardı.

Erdoğan’ın bakanlar kurulundan 18 Temmuz 2011 çıkardığı "Ham Petrol ve Jet Yakıtının Türkiye üzerinden, Karayolu ve Demiryolu ile Taşınmasına İlişkin Karar"ın ardından damadı Berat Albayrak CEO’luğunu yaptığı Çalık şirketi önce Irak’ın kuzeyinden daha sonra ise IŞİD petrolünü Türkiye’ye taşımaya başladı. Bu petrol Tırlarla Akdeniz limanlarına taşınmakta ve başta İsrail olmak üzere Akdeniz ülkelerine satılmaktadır. 19 Kasım 2015 tarihinde Ruslar, IŞID’e ait olduğu iddiasıyla 500 tır tankerini vurur ama bu Tırlar Albayraklar'a aittir. Putin ve Rus basını uluslararası kamuoyuna şu aralar ellerindeki belgeleri birer birer açıklamaya başladılar. Aslında Ukrayna’daki gelişmeler üzerine Aralık 2014’de Rusya, Türk Akım II doğal gaz hattı projesi ile Türkiye’ye altın bir Avrupa anahtarı vermişti. Avrupa’ya gidecek doğal gaz bizim kontrolümüzde olacaktı. Ancak, Haziran 2015’de başlayan ABD şantajı ile Bulgaristan’dan sonra Türkiye de projede adım atamadı. Türkiye, Ruslarla Güney Akım’ı imzalayamadı. Rusya’nın Suriye’de hava harekatına başlaması ile NATO tekrar Türkiye’ye Patriot gönderme aşamasına gelince; “Çin füzeleri alsa idiniz, NATO sistemine entegre olamazdınız” bahanesi ile Çin ihalesi de iptal edildi. Ardından Rusya ile uçak düşürme krizi yaşandı. En başta da ifade ettiğimiz gibi, sorunun temelinde; Türkiye’nin kriz yönetim sorunu ve ülkeyi yöneten zihniyetin 14 yıldır Türkiye’yi sürüklediği mezhepçi maceralar yatmaktadır.

Erdoğan, Rus kültürünü tanımıyor. Putin’in “Özür dilesinler” demesi alttan almak demekti; “Aramızdan vurdular” ise en ağır ve intikamın kaçınılmaz olduğu Rus anlayışıdır. Amerikalıların Türk askerlerinin başına çuval geçirmesi Türk kamuoyu için ne ise; uçaklarının düşürülmesi, Rusya kamuoyu için eşdeğer bir durumdur. Öldürülen Rus pilotunun başına birikenlerin hali, düzgün Türkçe konuşanların sesleri Rus kamuoyunun hafızasından kolay silinmeyecektir. Rusya’da üç yerin sözü resmidir ve geçerli beyandır; Putin Lavrov ve Dışişleri Bakanlığı. Bu yönü ile Putin’in Erdoğan’dan bir farkı yoktur, onun daha merhametsiz ve otoriter versiyonudur. Erdoğan’ın çıkışları Rusya’da Türk düşmanlığını oldukça artırmanın yanında Putin’in ülkesinde popülaritesini de oldukça yükseltti. Bundan sonrası kolay olmayacaktır; bir Rus atasözü der ki; “Ayı ile dansa kalkarsanız, dansın ne zaman biteceğine ayı karar verir”. Kendini ayı ile özdeşleştiren Rusların oyun kitabı Batılılara benzemez. Rus oyun kitabı içinde akla hayale gelmedik her yöntem kullanılabilir. Ruslar, Suriye’de intikam teknolojisini sahneye sürülüyor yani her an tırmanmaya yol açacak kasıtlı ya da kaza ile yeni bir çatışma meydana gelebilir. Doğu Akdeniz’de bir deniz çatışmasından, yolcu uçağı düşürmeye, Türk yardım konvoylarının vurulmasına kadar her olasılık var. Rusya, savaş çıkarmaz ama ciddi bir askeri seçenek kullanarak, Ankara’daki adresten rövanşı alacaktır. Ruslar, bundan sonra Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’yi hiç dikkate almayacaklar, YPG’nin destekçileri arasına katılacaklardır. Üstelik ABD ve Rusya, Türkiye’nin açık bırakmak istediği koridorun kapanması ve Kürtler konusuna aynı şekilde düşünüyorlar. Rusların Akdeniz kıyılarında Esat devletini yaşatacak olması ve koridorun kapanması Erdoğan’ın Suriye hayallerinin de sonudur. Humus yakınlarında ikinci bir üs kurma hazırlığı içinde olan Rusya, bu krizin tadını çıkaracak, istediği gibi hareket etmek için sonuna kadar uzatacaktır.

Sonuç..

Ülkemiz adına güzel şeyler söylemek, bu krizde yanında olmak ve tavsiyeler de bulunmak istiyoruz ama milli değil, mezhepçi düşünen bir zihniyete nasıl yol göstereceksiniz. Türkiye’yi zor bir dönem bekliyor ve ateşle oynuyoruz. Terörle mücadelede Irak’ın kuzeyi yani bataklık görmezden geliniyor, mezhepçi anlayış ile çıkış arıyoruz. Suriye ve IŞİD konusu yakın zamanda bitmeyecek ve kaybeden gene mezhepçi anlayış yani Türkiye olacak. Erdoğan ile Davutoğlu artık iyice ayrıştı ve bu ilişkinin uzun süre yürümeyeceği çok belirgindir. Türkiye’de çöktü-çökecek denen ekonomi aslında çöktü ama gene bilinmeyen kaynaklardan kayıt dışı para geldi. Kıbrıs konusunda da zorlu bir dönemece giriyoruz. Kıbrıs’ı Rumlaştırmayı aklına koymuş KKTC lideri Akıncı, anlaşmaya çok yakın; egemenlik ve mülkiyet konularında pürüzler kalmış, bugüne kadar olmazsa olmazımız olan Türkiye’nin garantörlük hakkı kalkıyor ve askerimiz tamamen çekilecek. Ankara ise bu anlaşmaya evet demek için Avrupa Birliği’den taviz almayı düşünüyor. Yani Türkiye-AB ilişkilerinden son dönemde suni bir şekilde olumlu sinyaller gelişmesi Kıbrıs konusunda verilecek taviz için yaratılmış bir illüzyondur. Şengen anlaşması bile tehlikede iken AB Türk vatandaşlarına uyguladığı vizeyi Türkiye’ye asla kaldırmaz. AB’nin amacı Türkiye’yi Batılılaştırmak değil daha çok Müslümanlaştırmaktır. AB, Avrupa’ya yönelik sığınmacı akımının durdurulması karşılığında AKP Hükümeti’nin avucuna üç milyar Euro sıkıştırmaktadır. Özetle, ne ABD’nin şantajı bitecek, ne de AB üyesi olacağız. Türk-Rus ilişkilerinin bu kriz ile ne kadar kapsamlı ve vazgeçilmez olduğunu daha iyi görüyoruz. Türkiye ve Rusya’nın bu krizi daha fazla sürdürme lüksü yoktur. Bu nedenle, iki ülkenin diyalog yolu ile sorunlarını çözeceği bir atmosfer için gerekli adımlar bir an önce atılmalıdır.

Doç Dr. Sait Yılmaz
Twitter: @DocDrSaitYilmaz
ulusalkanal.com.tr

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Aydemir - 1 yıl önce
Mukemmel bir analiz
Avatar
Taner - 1 yıl önce
Hocam saygıyla selamlıyorum yazınız iyiydi
Avatar
Yavuz - 1 yıl önce
Yerinde ve doğru bir analiz olmuş hocam Tebrikler