Acarkent'te aile boyu taciz


Levent Kırca

Levent Kırca

13 Temmuz 2014, 12:48

Sanatın okul olduğunu biliyoruz. Öğretir, eğlendirir. Tiyatro, doğrudan öğreticidir. Hayatım boyunca yaptığım ürettiğim her işte, sanatın bu özelliğini ön planda tuttum. Televizyonda, sinemada ve özellikle tiyatroda oynadığım oyunlardan, seyircinin bir şey öğrenmesi gerektiğine inandım ve bu yolda yürüdüm. Seyircimin, benim oynadığım oyunlarla ve oyun karakterleriyle özdeşleşmesini istedim. Bunu başardım da...

Seyirci seyrettiği oyunlarda kendisini gördü. Ülkesini ve sorunlarını izledi. Oyuna katıldı. Çizgimi hiç bozmadım. "İçerdekiler"i oynadığımızda, içerdekilerin bağımsızlık mücadelesinin bir parçasıydık. Biz oyunumuzu oynarken, teker teker tahliye oldular. İçerdekileri sadece zindanlara gidip ziyaret etmedim. Mahkemelerine katılmakla kalmadım. Sorunlarını sahneye taşıdım. Öyle zamanlar oldu ki, oyundan sonra oyunun etkisiyle seyirci ve oyuncular birleşip meydanlara yürüdük. Sahnede ve meydanlarda onların sesi olduk. Her iki oyunumda da (Azınlık ve İçerdekiler) Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan, paşaların yanı sıra baş roldeydiler. Bu oyunları oynadığım için yasaklandım. Bana davalar açıldı. Devlet yardımı kesildi. Polis göz altına aldı ve mahkemeler açıldı. Üstüme vazifeydi. Değil mi ki, T.C.' nin bir vatandaşı ve sanatçısıydım. Bana düşeni yapmalıydım ve yaptım da... Gazla da tanıştım, jopla da... Yasaklanmakla kalmadım, işlerim de kesildi. Gezi olayları sırasında bir grup gerici; sahneye taş, yumurta vs attılar. Sahneden çekilip içeri bile geçmedik, korktular dedirtmemek için.

GEZİ' DE...

Gezi olayları sırasında, seyirci kalmadım parkta. Yalandan dolaşıp attığım tweet'leri de silmedim sonradan. Ben Gezi'ydim. Gezi de bendi.

Haziran olayları sırasında polis tarafından şehit edilen canların evlerini dolaşıp, ailelerini ziyaret ettim. Acılarını paylaştım. Çocukluğumdan bu yana değişmedi çizgim. Şimdi de öyle... Bundan sonra da değişmeyecek, bedeli ne olursa olsun. Cumhuriyetçiliğim, halkçılığım ve Atatürkçülüğüm can bedenden çıkmadan çıkmayacak benden.

"Acaba örnek olur muyum?" diye çok gayret ettim. Sanatçılar başlarını çeviriyor, görmezden geliyordu. Dahası, Türk halkına bu zulmü reva görenlerle işbirliği içindeydiler ve işbirlikçiler ödüllendiriliyordu. Bugün tiyatrolar, suya sabuna dokunmayan oyunlarla sezona hazırlanırken ben Gezi olayları sırasında şehit olan gençleri anlattığım "Haziran" adlı oyunumla sahnedeyim. Seyircim beni yalnız bırakmıyor ve destekliyorlar. Ben onların, onlar da benim yanımda. Yaptıklarımı bir beklenti için yapmıyorum. Yapmam gerektiği, vazifem olduğu için yapıyorum ve yapacağım.

ACARKENT

Acarkent'te oturuyorum. Sessiz ve sakin diye burayı seçtim. Bu yaz Acarkent'te yıldız savaşları var. Neden mi? Zira inşaat yasağı olmadığından gürültü, patırtı bitmek bilmiyor. İnşaat yasağının olmadığını duyan evinin bir yanını düzeltiyor. Hızarlar, matkaplar, balyozlar birbirine karışmış durumda.

Büyük oğlum da Acarkent'te başka bir evde oturuyor. Onun oturduğu binanın yanında da inşaat var. Nerede yok ki? Geçen sabah sekizde uyandırmışlar zavallıyı, "Arabanı çek, kereste geldi" diye. O arabasını nereye çekerse, kereste oraya geliyor. Biliyorsunuz kereste söz anlamaz. O nedenle, insanların kalın kafasına, "Kereste beşe beş lata" derler. "Kütük" derler. Bu sezon burada sıcaktan, gürültüden ve oruçtan latalar, kütükler birbirine karıştı. Benimki, arabasını çekmek için aşağı indiğinde, yaşlıca bir adamın sağı solu, kütükleri, keresteleri tekmelediğini görmüş. "Günaydın" demiş gene de. Karşılığında geri "Günaydın" beklerken, adam sövüp saymaya başlamış. "Bütün bunlar senin yüzünden oluyor" diye. "Ben" demiş oğlan, "Kiracıyım. İnşaattan söz ediyorsanız ben de şikayetçiyim." "Sen" demiş adam, "Sen yapıyorsun, senin inşaatın bu." Anlaşılan benim oğlanı inşaatın sahibi zannetmiş. "Bana bağıramazsınız!" demiş benimki. Öteki; "Bağırırım, hatta küfür bile ederim." Başlamış saymaya... "Senin ananı, avradını, sülaleni, sinsileni, kundaktakini, mezardakini..." Benim dahi unuttuğum aile büyüklerini bir güzel becermiş Ramazan günü... Binmiş arabasına gidiyor. Bizimki Acarkent sakini ya, "Seni yetkilere şikayet edeceğim" demiş. Adam arabasını durdurup inmiş, "Yetkili benim!" diyerek... "Ben buranın genel müdürüyüm." Yapışmış oğlanın yakasına. Gene, geçmişlerimizin hatırını, aile büyüklerimizin gelmişlerine, geçmişlerine okumuş bir güzel. Biraz tartaklamış benimkini. Benimki, iki elini havaya kaldırıp; "Siz benim büyüğümsünüz, ne yaparsanız yapın ben size vuramam" diye bağırmış. Civardaki ustalar, kalfalar anlattı bana. İşte hikayenin bu bölümünde gözyaşlarımı tutamadım. Kendi kendime övünme payı çıkarttım, "Ne evlat yetiştirmişim!" diye. Aferin ona. Evet, kafasına güneş geçmiş bu yüzden kızışmış genel müdür "Turgut Yeğenoğlu"; "Ben sana gösteririm. Senin ananı, babanı, sülaleni, sinsileni, eşiktekini, beşikteni" bir kez daha kallavi bir biçimde kalaylayıp içini boşaltıp deşarj olduktan sonra binmiş arabasına. Tehditler savurarak makam arabasıyla makamının yolunu tutmuş.

Oğlan elleri ayakları boşalmış, sesi titreyerek beni aradı, "Buranın" dedi, "Genel müdürüymüş Turgut Yeğenoğlu." "Eee" dedim. "Ne olduğunu anlamadım. Yapıştı gırtlağıma. Beni ev sahibi sandı. Ne olduğumu bir türlü anlatamadım. Bütün bu rezillikler senin yüzünden dedi. Başta sen olmak üzere, bütün sülaleyi kalayladı." Sordum ona; "Ne dedi benim için?" diye. Biraz duraladıktan sonra; "Eşek oğlu eşek" dedi. "Peki sonra?" Devam etti. "Beni, anamı, senin ananı, eşiktekini, beşikteni, mezardaki gelmişimizi, geçmişimizi ağzını doldura doldura tükürükler saça saça kalayladı. Biraz da beni tartakladı."Sen ne yaptın?" diye sordum. "Ben ellerimi havaya kaldırdım. Siz benim büyüğümsünüz. Siz istediğinizi yapın ben size vuramam" dedim. "Yoksa vursa mıydım?" "Hayır" dedim. "Asla. En doğru olanı yapmışsın. Kendini onun seviyesine düşürmemişsin. Görülüyor ki, ben seni iyi eğitmişim. Efendilik sende kalmış." "Baba, herkes bu adamdan şikayetçiymiş. Herkese böyle davranıyormuş. Ev sahiplerini falan azarlıyormuş. Buranın kralı gibi geziyor ama kimse onu ikaz etmiyormuş." İlave etti; "Teksas mı burası?" Doğrudan Teksas demedim de; "Tartışılır" dedim. "Turgut neydi adı?" "Turgut Yeğenoğlu'ymuş." "Sen nereden biliyorsun?" " Bütün küfürlerin başına kendi titrini ve adını koyuyordu." "Bir örnek ver bana" dedim. Dedi; "Örneğin, Ben Turgut Yeğenoğlu genel müdür. Senin ananı, avradını..." "Kaç yaşlarında bu bizi ve sülalemizi ramazan günü sıradan geçiren zat?" "Senden büyük" dedi." Ne yapalım? Ses çıkaramayacak mıyız? dedi. "Olur mu?" dedim. "İnadına ses çıkaracağız. El kaldırmaman büyük 'ses' olmuş. Şimdi karakola gidelim. Rahmetlilerin haklarını arayalım. Küfürler, yerine yetişmeden gerekeni yapalım."

Baba oğul işi gücü bıraktık, gittik karakola şikayet ettik. Şimdi, kendisine maddi manevi tazminat davası açmaya hazırlanıyorum. Bu ülke böyle, gücü gücü yetene... "Baksana, başbakan da halkını dövüyor" demeyeceğiz. Hakkımızı sonuna kadar arayacağız. El kaldırmak, zayıfların harcı. Hak aramak, hepimizin hakkı.

İKNA ODASI

Hulki Cevizoğlu, "dostum" diyebileceğim üç beş kişiden biri. Dik duran, sözünü esirgemeyen korkusuz bir arkadaş. Programında anlayana, anlamak isteyene, altını çizerek Ekmeleddin Bey'in şeriatçılığını net ve anlaşılır biçimde anlattı. Oyunu asla Ekmeleddin'e vermeyeceğini belirtti. Değerli tarih yazarımız Sinan Meydan da, programa katılımıyla Ekmeleddin Bey'i enine boyuna tanıttı bize.

Uğur Dündar, Ekmeleddin İhsanoğlu'yla yaptığı programda, İhsanoğlu lehine tatmin olduğunu söylüyordu. Cevizoğlu sordu Uğur'a; "Senin gibi araştırmacı bir gazeteci ne çabuk da tatmin oldu. Yoksa, tatmin olmaya hazır mıydın? Cevizoğlu, Güldal Mumcu'ya da seslendi; "Uğur Mumcu öldürülmeden önce 'Unutma bizi ey halkım!' demişti. Kocanızı, milletvekili olma hevesiyle mi unuttunuz?"

Sırada nasibini almak üzere Tuncay Özkan vardı. Hulki Bey sordu; "Onca yıl hapis yattın. Uğur Mumcu'nun öğrencisi olarak düzenlediğin Atatürk mitinglerine ben de konuşmacı olarak katılmıştım. Şimdi seni ne susturdu? Öyleydi de onca yıl neden yattın? Hapisten çıkıp da, Ekmeleddin'i desteklemek için mi?

KENDİME SORUYORUM

Duruşmalara koşarak, eylemler yaparak nöbet çadırında, karda kışta nöbetler tutup Tuncay Özkan'ın bizden istediği türküleri hep birlikte avaz avaz okuyup hücresinin penceresine neden gönderdik? Özgürlüğüne kavuşsun, çıkıp şeriatçı Ekmeleddin'i desteklesin diye mi?

Nöbet çadırının sökülüşünü gözyaşlarıyla izledim. Çadırın bezinden, makasla birer parça kesip bunlara yollamalı. Ben kendi adıma bir parçasını saklayacağım. 

Levent Kırca
ulusalkanal.com.tr
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Emre Oransal - 2 yıl önce
arşivlik bir yazı, elinize sağlık..gerçekten iyi eğitmişsiniz oğlunuzu.."hakkımızı sonuna kadar arayacağız. el kaldırmak, zayıfların harcı. hak aramak, hepimizin hakkı."