Adanalı Muhammed


Oktay Yıldırım

Oktay Yıldırım

24 Ekim 2015, 16:01

 Belediye otobüsüne yanında kendisiyle aynı şeklide giyinmiş bir arkadaşıyla birlikte bindi. Sanırım aynı yaştaydılar.

Kısa paçalı birer şalvar, onun üzerine salınmış bol gömlek, kafalarda namaz takkesi… Adanalı Muhammed Adana şalvarı ve yelek giymişti. Maviden... İçinde hâkim yakalı bir beyaz gömlek. Bıyıkları yeni terlemiş, 17’sinde bir delikanlı.

Hemen önümdeki boşlukta durdu. Konuştuk biraz. Ben sordum o anlattı. O konuşurken ben, içime akıttım gözyaşlarımı. Göstermedim ona, çünkü memnundu hayatından, çünkü başka çaresi yoktu, çünkü başka seçenekler çıkarılmamıştı önüne. Çünkü… Çünkü… Neden çıkarılmadığının bu anda bir önemi yoktu, olmamıştı işte. Ben onun memnun olduğunu sandığı hayatı için akıttım gözyaşlarımı.

Nasıl ağlamaz insan, kuruyan dallarını, verdiği elmaların kırdığını zanneden bir fidana? Nasıl ağlamaz insan olan?

Adana’dan gelmiş, Kayseri’de inşaatlarda çalışan bir babanın oğlu. Soramadım, neden geldiklerini, ata ocağında ekecek bir tarlaları olup olmadığını, soramadım niye bu kadar savrulduklarını. Hepimiz gibi bir hikâyesi vardı zahir.

“Öğrenci misin” diye sordum da kafasını hayır anlamında iki yana sallayarak “talebeyim” dedi. Aslına farkında bile olmadığı bir seçimin sonucuydu bu cümle, ben Türkçe sormuştum, o Arapça cevap vermişti. İşte bunun içindi gözyaşlarım. Milli Eğitim Bakanımızın dediği gibi “Arapça’ya alerjim” olduğundan değil, onun dilinin Türkçe olduğunu bildiğimden…

Talas’da merkezi İstanbul’da olan İsmail Ağa cemaatine ait bir medresede okuyormuş. Liseyi de açıktan... Yatılı arkadaşları da varmış medresede. Onların içinde yine açıktan üniversite okuyanlar da… İstanbul’dan gelen başka “ağabeyler” hafta sonları sınavlardan geçmeleri için ders de çalıştırıyormuş onları.

Kayseri’de toplam 60 öğrencinin olduğu iki medrese daha varmış. Her vilayette de başka medreseler. İşte bunun içindi o 4+4+4’lü saçma sapan eğitim formülleri. Adanalı Muhammedler, medreselere doldurulabilsin diye. Lise dediğin de dışarıdan okunabilirdi değil mi? Bize en çok lazım olan ölü yıkamayı bilen kuşaklardı ne de olsa. Ne gereği vardı ötesinin!

Ben gözyaşlarımı içime akıtırken usulca kapattım, kucağımdaki çantanın üzerine açılı duran kitabımı. Eric Hobsbawm’ın Fransız Devrimi’ne Bakış’ını okuyorum otobüslerde. Ayrıca üzüldüm bunun için. Çünkü hiç haberi olamayacak Muhammedin bunlardan, hiç okumayacak.

“Keşke” dedim yüzüne bakarak, “devlet üniversiteye kadar okutsa çocukları, pilot, doktor ya da mühendis olmak istemez miydin sen de?” Bir an gözlerine çöken buğuyu görmemek imkânsızdı.

Ama Muhammed’in çabuk geçti gözündeki buğu, “ben cami hocası olacağım” dedi, “en güzeli benim oyuncağım” diye sahip olduğunu yücelten o çocuksu bağlılıkla…

Aslında ben de biliyordum, herkesin pilot ya da mühendis olamayacağını ve olmaması gerektiğini. Tarlaların da ekilmesi gerektiğini. Elbise diken birileri de olmalıydı, o uçakları uçuracak benzini taşıyan kamyonlar da sürülmeliydi… Ve inşaatlarda da çalışmalıydı birileri. Ne yaptığı değil, içinde yaşadığı topluma ne ürettiği önemliydi insanların. Ne üretecekti Muhammed?

Ve aynı anda otobüsümüz, her biri ülkeyi kurtarmayı vaad eden milletvekili adaylarının, lüks stüdyolarda, çok pahalı makinelerle çekilmiş fotoğraflarıyla bezenmiş dev gibi afişlerinin önünden geçiyordu. Otobüsün geçiş hızı bile bu afişlerin ihtişamını görmemizi engelleyemiyordu. Bir an o kocaman reklam panolarını kaç paraya kiraladıklarını düşündüm. Karşımda Muhammed, yağmur damlacıklarını atan meleklerin öyküleriyle donatılırken her gün… Başka başkaydı herkesin gündemi de hayalleri de…

Bu kadar varlıkla, bu çocukların neden bu yaşta algoritmalar üretebilecek eğitimler alamayışına kahrettim bir kez daha… Aklımda son gördüğüm afişin üzerindeki parti amblemi, karşımda Adanalı Muhammed… Bir kez daha sövdüm böyle adaletin, böyle çelişkinin anasına avradına… İçimden akıttım Muhammed için gözyaşlarımı.

Bir ara şalvarının yan tarafında duran ve dikkatle bakmadıkça fark edilmeyecek kadar pililerin arasında kalmış olan fermuarı aşağıya doğru indirip, bir cep telefonu çıkardı cebinden. Belki bir holding CEO’sunun ya da benzeri bir yöneticinin kullanacağı kadar pahalı ve son teknoloji bir android telefon.

Ah, işte o korktuğum şey başlamış bile. Elindeki o teknoloji harikasını yapanların şimdi kendisinin ezberlediği 52 farzı bilmediklerini, kendisini eğitenlerin asla böyle bir şey üretememiş olduğunu anlamasını sağlayacak olan duygu, yerini nasıl da bırakmıştı teslimiyete, sorgulamadan kabullenmeye. Her çocukta doğuştan var olan ve büyüdükçe gelişen o doğal merak yok olmuştu onda. Ve bu, bundan sonra daha birçok şeyi anlamasına engel olacaktı. Satın alınan bir aletti işte, nasıl kullanılacağını öğrense yeterdi. Parmakları nasıl da mahirdi o telefonun büyülü camının üzerinde gezerken.

Ama Steeve Jobs’un hayatını öğrenemeyecekti asla. Daha kötüsü asla bir Steeve Jobs olmaya çalışmayacaktı. Başkalarının yaptığı arabalara binecek, başkalarının ürettiği modern makinelerde dikilmiş ortaçağ kıyafetleri giymeye devam edecekti. Nasıl da masum duruyordu şimdi karşımda ve korkuyorduum birkaç yıl sonraki halini düşünmeye… Kahredici bir suçluluk duygusu bu üzerime çöken… Kurtaramadık çocuklarımızı, kurtaramadık…

Oysa küçücük dünyasında kurulmuş başka hayalleri var Muhammed’in. Belki ve büyük ihtimalle kendisinin kurmadığı hayaller… Bir yıl sonra mezun olacak bu medreseden. Hafız olacak. Sonra müezzin. Sonra Diyanet İşleri Başkanlığı onları bir camiye atayacak. Orada çalışacak Adanalı Muhammed. Sona imam ve sonra da vaiz olacak.

Ya sınavları kazanıp imam olamazsa? O zaman başka kurumlarda işe girmeye çalışacak ya da mahallelerde açılmış Kuran kurslarında hoca olacak Adanalı Muhammed. Başka Muhammedler bulup eğitecek, önce onların merak duygularını da yok edecek kendisininki gibi. Sonra…

Kafasındaki takkenin kipaya neden bu kadar çok benzediğini, İbn Haldun’un tekâmül etmiş insan tartışmasını ya da Muhyiddin İbn Arabi’yi… Öğrenemeyecek ve merak da etmeyecek zaten.

İneceği durağa geldiğimizde, usulca eğilip çantasını aldı yerden. Uzanıp şefkatle sırtını sıvazladım. İzne giden bir asker gibi çantayı sırtına atarak indi otobüsten. Baktım arkasından, gözyaşlarımı içime akıtarak… “Ben böyle düzenin” diye başlayıp anasına avradına söverek baktım hareket eden otobüsün camından, her biri bir yana seğirten telaşlı cadde kalabalığının arasında kayboluncaya dek… Gitti, Adanalı Muhammed… Kim bilir nereye doğru!

Kendi çocuklarımı düşündüm. “Eşofman giydiklerinde kendilerini serbestmiş gibi hissettikleri için beden eğitimi dersi yapmayacağım” diyen ilkokul öğretmeninin elindeki oğlumu. Bir yarış atı gibi üniversite sınavlarına hazırlanan kızımı… Onlar… Onlar nereye gidecekler bu, yolunu şaşırmış kalabalığın arasında?

Gözyaşlarımı içime akıtarak ve sövmenin bir çare olmadığını bile bile sövdüm bu düzenin anasına avradına otobüsten inerken… Ölene kadar bu insanlık kavgasını vermek gerektiğine yeminler ederek… Ölene kadar Türk milleti için çalışmaya and içerek her adımımda…



Oktay Yıldırım
ulusalkanal.com.tr

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Murat Vehbi.... - 1 yıl önce
AAAAhhhhh be dostum....! AAaaahh.. Ne diyeyim simdi?????
Avatar
Maya - 1 yıl önce
Nerede bu ülkenın sahipleri..Bu çocuklar hepimizin, geleceğimizi bunlar oluşturacak!
Nasıl bir gelecek bekliyoruz? Nasıl hala bu kadar suskun olan biteni izliyorız? Muhalefet partilerinin başkanları, üyeleri, millet vekilleri neredesiniz?Yazıklar olsun hepinize...
Avatar
erdem - 1 yıl önce
Atatürk'ün Atatürk olacağından bihaber Osmanlı tebaasi halkın bu kadar umutsuz olmaya belki hakkı vardı.Ama biz Atatürk ü tanımış,anlamış çizdiği yolda gösterdiği hedefte ilerleyen Türk milletinin umutsuz olmasi ihtimali sıfır.elbet haklı haksız galip gelecek hiç şüphesiz.Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın, 
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.