banner863

AKP- Cemaat kavgasının neresindeyiz?


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

30 Temmuz 2014, 14:31

10 Ağustos 2014 tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken, Atatürkçü kesimlerin ve AKP’ye yeter demek isteyenlerin büyük çoğunluğunun aklında son 10 yıldır olduğu gibi Erdoğan’ın karşısında kim varsa ona oy vermek var. Cumhurbaşkanlığı seçimlerin sonucu ne olursa olsun, ne Erdoğan’ın gücü azalacak ve kendi gündemini uygulamaktan vazgeçecek, ne de Cemaatin devleti ele geçirme ve perde arkasından kendine göre yönetme ihtirası bitecektir. Çünkü, bunlara karşı bir türlü bir alternatif oluşturamayan bizlerin dağınıklığı ve çıkmazı son bulacak gibi değildir. Eylül 2014’den itibaren Cumhurbaşkanlığı köşkünde kim oturursa otursun; Türkiye demokratik çözüm denilen bir bölünme sürecine, AKP ve Cemaat arasında devleti ideolojik olarak ele geçirme mücadelesine, hırsızlık, yolsuzluk ve hukuksuzlukların üstünün örtüldüğü daha otoriter bir rejim olma yolunda ilerlemeye devam edecektir. Eylül 2014 ve sonrasındaki 2015 Genel Seçimlerinde bir Atatürkçü hükümet iktidara gelmeyecek, yeni hükümet gene bugün tam donanımlı bir suç örgütü haline gelmiş olan AKP içinden çıkacaktır. Bizler, CHP ve MHP’ye ya da onun işaret ettiklerine oy vermek zorunda bırakılarak, düzenin bastırılmış ve marjinal bir şekilde tutulan bir parçası olmaya devam edeceğiz. Türkiye’nin gerçeği demokrasinin bu kadar rehin alındığı bir ortamda AKP’nin seçimle gitmeyeceği, ne CHP’nin ne de MHP’nin alternatif bir çözüm olma kapasite ve vizyonundan uzak olmasıdır. Bu nedenle, İslamcılar ve Kürtçüler karşısında durumumuzu tekrar tekrar gözden geçirmek, gerçekçi ve akılcı stratejiler izlemek zorundayız. Önceki makalede bu kapsamda epeyce şeyler yazmıştım, bugün ise AKP ile Cemaat arasında devam eden mücadelenin analizini yaparak, daha net bir durum tespiti yapmak niyetindeyim.
Elimde okumayı yeni bitirdiğim Ruşen Çakır ve Semih Sakallı’nın “100 Soruda Erdoğan X Gülen Savaşı” isimli, Haziran 2014’de yayınlanmış kitabı var. Kitap yayınlandığında ne Ekmelettin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı açıklanmıştı ne de yakın zamanda yaşanan hükümetin polis içindeki operasyonları başlamıştı. Ancak kitap, son dönemde Erdoğan ve Gülen arasında yaşanan çekişmenin çeşitli boyutlarına ve güncel siyasete yansımalarına ilişkin önemli bilgiler vermekle birlikte bazı önemli hususlara ya hiç değinmemiş ya da üstü kapalı geçmiş gözüküyor. Bunların başında;
- Tıpkı Cemaat gibi AKP’nin de bir Amerikan projesi olduğu, ılımlı İslam ve BOP içindeki konumları ve rolleri,
- Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlarda ABD ile yaptıkları gizli anlaşmalar, Türkiye’nin iç ve dış dinamiklerine ambargo konulmasında ABD’nin rolü,
- Erdoğan ve Gülen arasındaki ideolojik farklılıklar, özellikle Gülen’in Said-i Nursi’ye bakışında Kürtlerle yaşadığı çelişki, gelmektedir.
Bunların dışında yazarların yeri geldikçe ABD’nin rolü es geçmeleri ya da abartılı olduğunu düşünmeleri gibi (Sayfa 110), “demokratik çözüm” denilen sürece inanmış gözükmeleri ve Kürtçe ana dilde eğitimi savunmaları (Sayfa 56, 57), geçmişte “askeri vesayet” olduğu gibi safsataları kendilerine de dayanak yapmaları, son yıllarda estirilen çok yönlü propaganda savaşlarından oldukça etkilendiklerini ya da bir yerler ile uyumlu olma gayreti içinde olduklarının göstergesi olabilir. Bunlar içinde sık sık demokratik çözüm’den “güvenlikçi” politikalara dönülme riskine değinmeleri (Sayfa 44, 49, 50, 60), terör örgütü jargonunun medyada bile ne kadar özümsendiğinin işaretidir.
Türkiye’de iki kutuplu din çekişmesinden ayrı olarak Nakşilerin içinde Başbakan’ın ve bugünkü iktidara yakın olan kişilerin dâhil olduğu İskender Paşa Cemaati ile Gülen’in Nur Cemaati arasında ideolojik çekişme bulunmaktadır. Fethullah Gülen, cemaatinin kendi eserleri olmadığı için Said-i Nursi’nin eserlerini temel alır. Gülen gurubu hem Nakşi hem Nurcudur. Ancak, Said-i Nursi’nin Kadiriliğe döndüğü gerçeğini saklarlar. Çünkü Kadirilik ticaretin önünde engel olarak görülmektedir. Said-i Nursi’nin eserlerine sahip çıkmanın gerekçesi ise onun eserinin tamamlanmamış olması nedeni ile istedikleri gibi artırma ya da azaltma yapabilmeleridir. Özetle, Başbakan’ın dâhil olduğu İskender Paşa Cemaati de Gülen grubu da Nakşi olmakla birlikte, Kadiriliği ret bakımından ayrı düşmekte, birbirleri ile çekişmektedirler. Hükümet içinde Gülen grubundan Hüseyin Çelik ismi öne çıkmaktadır. Abdullah Gül, Gülen grubundan olmamakla birlikte onlara yakındır. Gülen grubu bürokraside etkin olmaya önem verir. İktidarda olan ve bugüne kadar üç başbakan (Özal, Erbakan ve Erdoğan) çıkarmış olan İskender Paşa cemaati ise siyasette etkin olma peşindedir. Şu anda ideolojik mücadeleden ziyade iktidarı elde tutma/ele geçirme ve ülke sermayesinin paylaşımı konusunda gittikçe açık ve birbirini yok etmeye yönelik hale gelen bir çekişme yaşanmaktadır.
2008’de partisi kapanma korkusu yaşayan Erdoğan, ABD ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde dış politikada ve Kürt meselesinde esaslı değişikliklere giderken askerlere karşı düzenlenen komplolarda cemaatin yaptıklarına ses çıkarmadı. Ancak, gelişmeler kontrolden çıkıp, Erdoğan ve ekibinin de suyu ısınmaya başlayınca hükümetin tavrı değişti. Hükümet, bu davaları özel yetkili mahkemeler ile sınırlı tutarak, tertiplerin yükünü cemaatin sırtına yükledi. Cemaatin, Türkiye içinde Ergenekon tertibini yapacak kapasitesi yoktu. Bu kapasite desteği ve yönlendirme ABD tarafından sağlandı. Öte yandan ABD’den Kürt devletini kurma görevi alan hükümet, bunun alt yapısını MİT ile hazırlamaya başladı. 2008’den itibaren medyaya terörle mücadelede askeri yönden başarısız olunduğu, barışçı ve silahsız çözüm mesajları pompalanmaya başlandı. Mademki Kürt devleti kurulacaktı bunu biz kendi elimizle kurmalıydık. Böylece KCK’nın kurulması ve gelişmesinde MİT etkin bir rol aldı ve KCK adı 2010 yılına kadar resmi raporlara sokulmadı. Ancak, Kürtlerle de ideolojik çekişme içinde olan Cemaat Kürt açılımına karşı çıktı. Bu çekişmenin temelinde de Gülen Cemaati’nin Said-i Nursi’nin Kürt olduğunu kabul etmemesi yatmaktadır. KCK operasyonlarını başlatan Adalet Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) içindeki cemaat uzantıları, ulaştıkları bilgilerle içindeki MİT ajanlarının ve başbakanın sır küpü olan Hakan Fidan’ın altını oymaya başladılar.


Bugünkü AKP-Cemaat mücadelesinin temelinde, devlet içinde güç paylaşımı yatmaktadır. AKP, şimdilerde bugüne kadar cemaatin istediği gibi kadrolaşmasına ve kullanmasına göz yumduğu polisi ve 2010 referandumu ile cemaate tamamen teslim ettiği yargıyı geri almak için çabalamaktadır. Buradaki öncelikli amacı, yürütme vesayetini tekrar kurmaktan öte, artık ayyuka çıkmış olan kara para, yolsuzluk, rüşvet ve hükümetin içine kadar uzanan ajan ilişkilerinin üzerinin örtülmesi için adli ve kolluk güçlerinin önünün kapatılmasıdır. Cemaat yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarında gerçekten duyarlı olsa idi, Deniz Feneri soruşturmaları esnasında da sessiz kalmazdı. Bugün Türkiye’nin en büyük sorunları; ülke yöneticilerinin ve önemli devlet kadrolarının yolsuzluk ve hukuksuzluk içine batmış olmaları, ülkede yargıya ve polise güvenin kalmamış olması, hükümet ve cemaat çekişmesinin ortaya çıkardığı rejim tehlikesi ve meşruiyet sorununun ülkeyi bir uçurumun kenarına getirmiş olması ve nihayet demokratik özerklik adı altında ülkenin bölünmenin kıyısına gelmiş olması yatmaktadır. Bunlara basın özgürlüğü, medya tekeli, kanunsuz dinlemeler, siyasi partilerde demokrasi sorunu gibi pek çok maddeyi de ilave edebiliriz. Son olaylar bu sorunları aşmak için ülkede bağımsız bir yargı olmadığını ve seçimle de hiçbir şeyin değişmeyeceğini göstermiştir.
Erdoğan gibi cemaatten şikâyetçi diğer kişi ise kankası Öcalan’dır. Öcalan, Kandil’e yazdığı mektuplarda sık sık cemaatin kurduğu, kendi tanımı ile “Paralel Devlet”e atıf yapmakta ve cemaatin sözde barış sürecine engel olmasının ötesinde yurt içi yurt dışında örgüte yönelik komplolara giriştiğinden şikâyet etmektedir. Basına yansıyan operasyonlar bir yandan AKP’nin içine düştüğü yolsuzluk batağını ve çürümüşlüğü, diğer yandan devlet içinde oluşan diğer devletin gücünü göstermektedir. AKP’nin beslediği liberal kesim ise çıkar kavgasına düşmüş ve gözü doymamaktadır. Bu paranın kaynağı kara para olduğu için her şey ortaya saçıldı. Öte yandan, uzun zamandır ABD ile Erdoğan arasındaki uçurum o kadar belli idi ki, Erdoğan, Putin’e bizi Şangay İşbirliği Örgütü’ne alın diyerek, NATO’nun karşıtı olan bu örgüte ekonomik bir örgüt sanarak sarılmak istiyordu. ABD, iç ve dış politikada hüsrana uğrayan Erdoğan’ın işini bitirmek istiyor. Gülen okullarına baskın düzenleyen ABD, hem Türkiye’deki operasyonları tetikledi hem Gülen’i de baskı altına aldı. Erdoğan’ın köşke çıkması ile sırları ortaya saçılacak ve orada da çok uzun süre kalamayacaktır. Erdoğan, kendi zengin ettiği liberal kesimin desteğini kesmesi ile oldukça yalnızlaşmıştır, cemaatten sonra Kürtçülerle olan stratejik ittifakında bir sona gelmektedir. Erdoğan, artık oldukça yıpranmış ve çevresinde güvenebileceği ve danışabileceği az bir kadro kalmıştır. Türkiye, yeni MİT Kanunu, HSYK ve adli yapıda yapılan değişikliklerle sonu olmayan diktatörlük yolunda hızla ilerliyor.
Cemaatin bundan sonra CHP ya da MHP ile işbirliğini yapmasını ya da bir siyasi parti kurmasını beklemek, onun genel stratejisine uymayan hayalci bir bekleyiş olur. Cemaatin bundan sonraki hedefi “Erdoğan’sız bir AKP” içinde gündemine devam etmek, o zamana kadar 2003 öncesinde olduğu gibi genişleme ve kadrolaşmasına iktidarsız da olsa devam etmektir. Cemaate göre, önümüzdeki dönem “Erdoğan’sız bir AKP” için önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu beklentinin nedeni Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması sonrası parti içinde yeni bir mücadele başlayacak olması kadar, Atatürkçülerin devam eden dağınıklığı nedeni ile Türkiye’de yeni bir çözümün ancak gene AKP içinden geleceği düşüncesidir. Cemaatin başbakanlık için düşündüğü isim öteden beri Abdullah Gül olagelmiştir. Erdoğan ile Gül arasında, cemaate yakın olması ve Batı ile daha yakın ilişkileri nedeni ile kişisel sorunlar vardır. Cemaat yeni partinin başına Abdullah Gül’ü düşünmektedir. Gelinen aşama Türkiye’de yeni ve sağlıklı dengelerin kurulmasına, dış güçlerin ellerinin kırılmasına bir vesile olabilir. CHP ve MHP’nin Cemaat ile dansı aslında AKP’nin ekmeğine yağ sürüyor, bir kez daha AKP’ye mağdur rolü veriyor. Cemaat ile işbirliği özellikle CHP ve bugün de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde önemli firelere yol açacak ve gene AKP’nin işine yarayacaktır. Yabancı yol haritalarına göre değil ülke çıkarlarına göre iç ve dış politikaların yürütüldüğü, komploların olmadığı ve hukukun gerçekten üstün tutulduğu bir ülkeyi hepimiz özledik. Bunu kendi içimizde bir an önce başarmalıyız. Yoksa bu gemide hep birlikte batacağız.



Doç. Dr. Sait Yılmaz
Twitter: @DocDrSaitYilmaz


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.