Alman Cumhurbaşkanı’nın sözleri bir şeyler olacağının işaretidir


Can Ataklı

Can Ataklı

30 Nisan 2014, 21:01

İyi akşamlar sevgili izleyiciler; Nisan ayının son gününe geldik, neredeyse yılı yarılıyoruz. Yarın 1 Mayıs. İktidar bir inat uğruna yarın İstanbul’a kaos yaşatacak. İstanbul valisi bugün açıkladı, gün boyu haberlerde izlemişsinizdir, 1 Mayıs’ta insanları Taksim’e çıkarmamak için alınan önlemler sadece Taksim’le sınırlı değil. Neredeyse bütün İstanbul’da ulaşım durduruluyor. Metro, metrobüs, tramvay, finüküler, tünel çalışmayacak. Karaköy, Eminönü, Beşiktaş, Kabataş iskeleleri kapalı, tabii doğal olarak buraya seferi olan karşı taraftaki iskeleler de çalışmamış olacak.

Köprüleri de kapatırlar

Son dakikada bunlar Boğaz Köprüleri’ni de trafiğe kapatabilir. Bunun ötesinde Taksim tam bir abluka altında. Anıt’ın çevresi zaten iki gün önceden polis barikatıyla kapatıldı, yerli ve yabancı turistler barikatlar önünde hatıra fotoğrafları çektiriyor. Taksim’e açılan bütün yollara barikatlar kurulacak bu gece yarısından sonra.
Açıkçası İstanbul’da ilan edilmemiş bir olağanüstü hal yasası hatta sıkıyönetim yasası hakim. Çok merak ediyorum, vali hangi kanundaki hangi yetkiye dayanarak tüm ulaşımı bir kararla durdurabiliyor? Bu sabah yapılan açıklamaya göre “terör tehdidi ihbarı” alınmış.
Peki, kim yapmış bu ihbarı? Uludere’deki gibi bir ihbar olasın sakın, yani yanlış bir ihbar olmasın sonra.

Alıştığımız operasyonlar

Ayrıca artık çok alıştık, bugün de bazı operasyonlar yapıldı, kimi yasadışı örgütlere güya baskınlar düzenlendi, bol miktarda silah ve patlayıcı madde bulundu. Alıştık diyorum çünkü yasaklanan her 1 Mayıs’tan önce İstanbul polisi mutlaka böyle bir operasyon yapar ve silah bomba bulur. Sonra basına açıklama yapılır “İstanbul’u kana bulayacaklardı” diye.
Arşivlere baktım, 2011 ve 2012’de İstanbul Taksim alanına yüz binlerce kişi çıkmış ve 1 Mayıs’ı kutlamıştı. O iki yıl nedense 1 Mayıs öncesi bir operasyon yapılmamış ve silah bomba falan bulunmamış. Yani demek ki ne zaman yasaklama söz konusu olsa silah ve bomba bulunuyor.
Bunun artık çok sırıtan bir tezgâh olduğunu anlamak için çok akıllı olmaya gerek yok. Amaç halkı korkutmak, evinden çıkamaz hale getirmek.

Amaç halkı korkutmak

Ancak bu seferki gerçekten çok dehşetli. Öyle bir hava yaratıldı ki, herkes yarın çok büyük olaylar bekliyor. Asıl hedef de bu galiba, böylelikle yüz binlerce insan korkup sokağa çıkmayacak, meydan maskeli kadrolu teröristlere kalacak. Onlar da polisle köşe kapmaca oynar gibi çatışacak, bu arada anlamsız biçimde bazı yerler tahrip edilecek, birkaç araç kurban edilip yakılacak ters çevrilecek, sonra da Başbakan çıkıp “işte gerçek niyetlerini gördünüz değil mi?” diyecek.
Amaaaa, ya tersi olursa. Ya bu halk hiçbir şeyden korkmayıp sokaklara çıkarsa?
Sevgili izleyiciler, terör ihbarını bahane ederek, aslında Başbakan’ın Gezi korkusuyla başlayan inadını yerine getirmek için İstanbul’da uygulanan önlemler anayasaya da yasalarımıza da hakka hukuka da özgürlüklere de aykırıdır. Yarın İstanbul sözde güvenlik adı altında bir kâbusa hazırlanıyor.

Kadıköy’e nasıl gidilecek?

Bakın sevgili izleyiciler, hep Taksim’i konuşuyoruz. Oysa yarın Kadıköy’de de 1 Mayıs kutlaması var. Üstelik oradaki kutlamaya şu ana kadar bir yasak gelmedi.
Peki, Taksim’i anladık, alınan bu güvenlik önlemleri sonucu insanlar Kadıköy’e nasıl gidecek? Eğer Rumeli yakasında oturuyorsanız Kadıköy’e geçme şansınız da çok az. Sadece Yanikapı’dan deniz otobüsleri ve bir de galiba Marmaray çalışacakmış. Taksim’e gitmeyip de Kadıköy’ü tercih edeceklerin hakkını kim nasıl gasp etme cüretini kendinde buluyor acaba?
1 Mayıs konusunu kapamadan önce birkaç gündür yaptığım öneriyi tekrarlamak istiyorum. 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak elbette bir haktır ve bunu sonuna kadar destekliyorum. Ancak iktidarın tavrı da ortada. Yalandan bir bahane ile Taksim’i kapattı, kapatmakla kalmadı, buraya gelmek isteyeceklere çok büyük şiddet uygulayacağını açıkça ilan etti.

Taksim’i kuşatma önerisi

O halde iktidarın bu oyununu boşa çıkarmak elimizde. Taksim’e doğru yürüyüşe geçmek yerine Taksim’e giden yollara kitlesel yığılmalar yapılabilir. Beşiktaş, Dolmabahçe, Kabataş, İstiklal caddesi, Talimhane, Mecidiyeköy, Şişli, Sıraselviler’de pankart taşımayan, ellerinde sadece Türk bayrağı, parti ya da sendika bayrağı olan, hiç slogan atmayan, sadece gezinen kalabalıklar oluşturulabilir.
Bu bir suç değil. “Bugün bayram bayrağımı alıp gezmeye çıktım, müzeye gideceğim, Atatürk’ün kaldığı evi ziyaret edeceğim, akrabalarıma İstanbul’u gezdiriyorum” dediğinizde kim size ne diyebilir ki?
Evet, Taksim’e hiç yürümeden, ama Taksim’e giden bütün yolların yüz binlerce insan tarafından kaplandığını bir düşünsenize. Polis de şaşıracaktır, saldırsa olmaz, uyarsa “Eee ne yapayım kardeşim, ben kendi başıma geziyorum, kalabalık da benim suçum değil ya” dediğinizde elinden bir şey gelmez.
Bu durumda polis duran gezen kitlelere saldırmak zorunda kalacaktır ki, bunun da izahı yok.
1 Mayıs organize komitesine bu çağrımı tekrar yineliyorum. Bir oturup düşünün derim. Son yılların dünya çapındaki en büyük eylemi olabilir bu. Üstelik tamamen barışçıl ve haklı bir eylem olur. İktidar halkın bu kararlı tepkisinden işte o zaman gerçekten çok ürker.

Yargı eliyle tuzak

Neyse, 1 Mayıs’ı yarın zaten bol bol konuşacağız, gelelim günün diğer gelişmelerine.
Dün biliyorsunuz büyük bir adli skandal yaşamıştık. İstanbul’daki bir savcı Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na bir yazı göndererek “Bir davada şüphelisin gel ifade ver” demişti.
Bu tabii olacak şey değildi. Kılıçdaroğlu milletvekili dokunulmazlığı olan bir kişi. Savcılar direk ifadeye çağıramaz, bunun için Meclis Başkanlığı’na bir fezleke yazmaları ve bu konuda kararı Meclis’in alması gerekiyor.
Bir savcının bunu bilmemesi mümkün değil. Zaten bilmiyorsa savcılık yapamaz demektir çünkü bu çok basit bir hukuk kuralı. Ben de dün sizlere bunun acemi bir tuzak olduğunu sandığımı söylemiştim.
Hani 17 Aralık’ta Başbakan oğlunu, yakınlarını, millete küfür eden müteahhitleri falan savcıya göndermemiş, “hakkımızdaki iddialar yalandır, bunlar hükümeti devirmek istiyor, paralel yapı bunlar, darbe yapmak istiyorlar” demişti ve yargıyı ağır dille suçlamıştı ya. İşte şimdi benzer bir olayı Kemal Kılıçdaroğlu’na yapıp “bak gördün mü, yargı şikayet ettiğim kadar var değil mi?” diyecekti.
Başbakan’ın her söylediğine inanan yüzde 45’lik bir kitle de Kemal Kılıçdaroğlu’nu ayıplayıp “başbakan oğlunu göndermedi diye kızıyordun bak kendin de gitmiyorsun” diye ahkam kesecekti.

Skandalın ağababası

Nitekim amacın aslında bu olduğu daha sonra yazıyı gönderen savcının kimliği ile daha da açığa çıkmıştı. Çünkü bu savcı 17 Aralık’tan sonra Başbakan’a yazı yazıp “Bunlar darbeci” diyen savcıydı.
Ancak bugün ortaya daha da büyük bir skandal çıktı. Meğer Kılıçdaroğlu’nu “şüpheli” sıfatıyla savcılığa çağırtan, Başbakan’ın ifade vermeye gitmeyen oğlu Bilal Erdoğan’mış.
Mahdum Bey savcılığa başvurup Kemal Kılıçdaroğlu hakkında “kişilik haklarımı zedeledi” diye şikayetçi olmuş. Hakaret davası açacağını söylemiş.

Erdoğanlar’ın ruh hali bozuk

Şimdi kendimizi kandırmayalım. Bu şikayet sıradan bir olay değildir. Çok belli ki önceden planlanmış, bu işlere yatkın savcı bulunmuş ve düğmeye basılmış. Bu olay Erdoğan ailesinin içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi de açığa çıkarıyor. Sanıyorum aile içinde son yaşananlar çok ciddi travmalara yol açıyor ve bunun öfkesiyle böyle acemice tuzaklara tevessül ediyorlar.
Ancak sevgili izleyiciler, bu tuzağın sonunda zararlı çıkan tek yer var, o da yargı. Çünkü siz ne kadar tuzak hazırlasanız da bunun tutmayacağı çok açık. Demek ki o zaman ikinci ihtimal devreye giriyor. Yargıyı iyice itibarsızlaştırmak. Üstelik bunu bir de bizzat yargı mensupları eliyle yaptırıyorlar.
İşte bu bu çok ayıp olduğu gibi bu ülkeye karşı işlenmiş bir suç aynı zamanda. Siz kendi çıkarınız için yargıyı kirli bir işte kullanıyor ve yargının itibarını yerle bir ediyorsunuz. Neden? Çünkü böylelikle yargıya yönelik ağır eleştirilerinizin haklı olduğunu kanıtlamak istiyorsunuz.
Dün de dediğim gibi yargıyla bu kadar oynamanın sonu pek hayırlı olmaz.

Alman Cumhurbaşkanının sözleri

Bakın önceki gün Alman Cumhurbaşkanı hem de Türkiye ziyareti sırasında iktidarı bu konularda sert biçimde eleştirdi. Başbakan da dün cevap verdi “senden mi akıl alacağız” dedi.
Dün ve bugün özellikle yandaş gazetelere baktım, hepsi Alman Cumhurbaşkanı’na ateş püskürüyor. Adamın ne rahipliği kalmış, ne Naziliği. Açık söylemek gerekirse, yabancı bir devlet adamının bizde misafirken benim de eleştirdiğim hükümete yönelik bu kadar ağır sözler söylemesi hoşuma gitmiyor.
Buna karşı şunu da görmek gerek; Almanya gibi dünyanın en büyük devletlerinden birinin Cumhurbaşkanının Türkiye ziyareti sırasında bu tür sözler söylemesi, bir şeylerin işaretidir. Almanya çok büyük ticari ilişkilerini olduğu, milyarlarca Euroluk yatırımlarının bulunduğu Türkiye’ye karşı bu kadar sertleşebiliyorsa, bunun arkasında mutlaka başka şeyler de vardır.

Batı’da Erdoğan’a güven kalmadı

Bu da Erdoğan iktidarına artık batı dünyasında güven kalmadığının göstergesidir. Almanya gücüne de güvenerek sanki bütün Batı dünyası adına Türkiye’ye bir şey söylüyor. Bunu bir kenara yazın.
Tabii Erdoğan’ın da bunu görmemesi anlamaması mümkün değil. Ancak o şu sıralar Cumhurbaşkanı olma hayali içinde, nicelik dediğimiz kalabalıkların oyuna göz diktiği için bu tür çıkışları kendi lehine çevirecek hamleler yapmaya çabalıyor.
Milletçe yıllardır bir aşağılık duygusu içinde yaşadığımız acı bir gerçek. Dünyanın bizi sevmediğine, her yerde kafamıza vurulduğuna, dünyaya karşı dik duramadığımıza inanmış ve bundan da kendimizce pay çıkarmış bir milletiz.

Türkiye’ye bir iyilik (!)
Erdoğan’ın, sonuç alamasa bile dünya devlerine kafa tutar gibi görünmesi ister istemez pek çok kişinin hoşuna gidiyor, bunu da görmek gerek. Ama kötü olan şu ki, dünyaya yönelik efelenmeler kalabalıkların hoşuna gitse de bunun Türkiye’ye vereceği hasarın da büyük olabileceğini bilmeliyiz.
Alman Cumhurbaşkanının sözlerini, hoşumuza gitmese bile dikkate almak zorundayız, çünkü sanıyorum bu sözler yakın bir gelecekte Türkiye'nin başına bazı işler açılacağının habercisidir.

Gülen çeteciyse?

Zamanım bitmek üzere. Bir küçük noktaya daha değinmek istiyorum. Bugün medyada uzun yıllardır Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen ile ilgili soruşturma açıldığı haberleri vardı. Gülen “çıkar amaçlı örgüt kurmak, bu örgütle hükümeti devirmeye yönelik çalışmalar yapmakla” suçlanacakmış.
Olabilir tabii de, ama burada küçük bir sorun var. Eğer Gülen’le ilgili “çete kurmak” iddiasıyla soruşturma açılacaksa, kısa bir süre önce “ne istediler de vermedik” diyen Başbakan ne duruma düşecek.
Eğer çete kuran birinin her istediği yapıldıysa, bunu yapanlar en azından “çeteye yardım ve yataklık suçu işlemiş” olmuyor mu?

Gülen’in İadesini istedik mi?

Son bir not da, Başbakan’ın “Amerika Gülen’i iade etmeli” sözleri ile ilgili. Başbakan bir Amerikan televizyonuna verdiği mülakatta “Gülen’in iade edilmesini hiç değilse sınır dışı edilmesini bekliyoruz” dedi.
İyi de Türkiye Amerika’dan Gülen’in iadesini resmen istedi mi? Bugün Amerikan Dışişleri Sözcüsüne basın toplantısında gazeteciler bu soruları sordular. Sözcü renk vermedi ama sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla bir iade talebi henüz yok. Peki böyle bir talep olmadan Amerika nasıl iade edecek?
Şimdi açılan soruşturmanın ne olduğu ortaya çıkıyor. Başbakan hep “istim arkadan gelsin” taktiği uyguluyor. Önce bir laf ediyor, sonra adamları harekete geçip bunun gereklerini yerine getirmeye çalışıyor. Tam Türk işi yani.
Bu akşam bu kadar. Yarın buraya ulaşabilirsem görüşmek dileğiyle hepinize iyilikler dilerim. Hoşça kalın.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.