banner863

AVM, Harlem, Bonzai


Yener Oruç

Yener Oruç

24 Eylül 2014, 11:26

Son yıllarda zaten plansız olan kentlerimiz dolayısıyla kent kültürümüz şiddetle artan plansızlığın ve spekülatif tutumların kurbanı olmuştur. Kısaltılmış şekliyle AVM adı altındaki alışveriş merkezleri kent yaşamımızın önemli bir parçası olan geleneksel arasta, çarşı kültürümüzü yok etmektedir. AVM’lerin ilgi görüyor oluşu yenilikçilik tutkusu kaynaklı gibi görülse de ilginin devam etmesinin temel nedeni otopark gereksinimine yanıt vermesidir. Otopark sorunu AVM’lerin yaşam kaynağıdır. Bu nedenle AVM lobileri otopark sorununun çözülmesini hiç arzulamazlar.

Ne yazık ki şiirlere giren “Serin serin Kapalıçarşı”ların (*) yerini ihtişam yarışındaki alışveriş merkezleri tutmaktadır. İhtişamın egemenliği altındaki bu merkezlerde artık komşusunun siftah edemediği kaygısını taşıyan, siftahı gecikti diye siftah atan ne yan komşu ne de karşı dükkân komşuları kalmıştır. Boş vakitleri dolduran tavla sesleri, çay bardağı, çay kaşığı saz takımından çıkan şeker namelere eşlik eden “Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa” 'lar (*)başta büyük şehirler olmak üzere yok olurken onların yerini adları bile Türkçe olmayan İş ve Alışveriş Merkezleri almaktadır.

Eskiden çarşı sokaklarındaki cıvıltının sakin limanları o dükkânlar rahatlıkla alışverişinizi yapacağınız yerlerdi. Oysa bu merkezlerde sığınılacak bir sakin köşe bile yok. Buralarda o eski çarşıların cıvıltısı olmadığından olsa gerek bu boşluğu müzik diye çalınan bir şeyler doldurmakta, gün ışığından ve siftah kültüründen nasipsiz satış noktalarında müzik yayını adı altında bangır bangır her biri bir başka şey çalarak ben buradayım demektedir. Çaldıklarıysa bize ait olmayan, evrensel ve kalıcı olmayan şeyler. Nedeni ise “şirket performansı”!
Bu merkezlerde yer alan satıcı firmaların hemen hemen tümü şirket verimliliğini arttırdığı savıyla popüler müzikten yarar ummaktadırlar. Genelde tekstil ürünlerini satan mağazalarda bu durum daha bariz olarak gözlenmektedir. Bu mağazalarda, hani bir de müziğe göre bir ışıklandırma olsa; kendinizi bir mağazada değil de diskotekte sanırsınız.

Şirket verimliliği adı altında zorunlu olarak dinlettikleri yüksek volümlü müzik ise üç günlük ömre sahip. Bu seslendirilenlere müzik diyerek iltifatta bulunduk galiba... Çünkü müzik demek mümkün değil. Hiçbir melodi ihtiva etmeyen sadece ritmik gürültü çıkarmaya müzik denilemez. Ancak satılan ürünlerle uyumu olduğunu da görüp hakkını vermek gerek! Çünkü dikkatle kulak kabartıldığında bir tekstil makinesinden çıkan seslerden farksız, üzerine insan sesi eklenmiş, elektronik katkılarla melodi fukaralığını gizlemeye çalışan bir gürültü olduğunu yakalamamak imkânsız. Malum unsurlarının medyasının sunum ve teşvikiyle yol alan bu türe, yazma kolaylığı nedeniyle yine de müzik diyelim.

Bu mağazalara hiç kimse müzik dinlemeye gitmiyor diye düşündüğümüzde sormamız gerek: Neden klasik ya da nitelikli eserlerin yerini bu türler alıyor? Bir çalışmanın elli yıl dinleniyor oluşu onu sanat eseri olarak tarihe armağan ettiği gibi verimliliğe de armağan etmektedir. Melodi ve ses zenginliğinin gerçek verimliliğe neden olduğu diğer canlılarda dahi ispatlanmışken, bu tür müzikte ısrarın bir gerekçesi olabilir mi? Batı süt verimliliği için ineklerine klasik müzik dinletirken bu neyin nesi?


Birkaç yıl öncesi ana cadde üzerindeki bir vitrinde görüp fotoğrafladığım görüntü söylemeye çalıştığım durumun görsel halidir. Tabii ki AVM’lerde gözden kaçanlar daha fazla. Vitrininde sergilenen t-shirt’un göğsünde yer alan baskı (desen-motif) yaygın bir içecek kapağını çağrıştırmak suretiyle tasarlanmış. Kapağın üzerine yazılan yazı ise “ Cocaine”!
Sanki başka kelime kalmamış gibi diyerek bu durumu sınır tanımaz ticaretin utanmaz kar anlayışına bağlayarak yapılan bir tanımlama yeterli bir tanımlama olmayacaktır. Doğru tanımlamada tek tip bir kültür üzerinde pazarlama alanları yaratmanın çabası yanında uyuşturucu bağımlılığını meşrulaştırma gayreti de sezilmelidir. Psikiyatri uzmanları bu ve benzeri gayretleri toplumla paylaşmalıdır. Saptamış olduğumuz bu görsel boyut kadar açık olmasa da işitsel (müzik) alanda da fark edilmesi gerekenler söz konusudur.

Uyuşturucuya olan yabancılık bu fotoğraf karesinde kırıldığı gibi müzik üzerinden de kırılma noktaları oluşturulmaktadır. O T-shirt'ü beğenip alan gencin klasik müzik dinleyicisi olabileceğini hayal bile etmek imkânsızdır. Dünya bunları dinliyor yutturmacısıyla, popüler müzik etiketiyle yerel ve evrensel estetiğe yabancılaştırma sağlanmaktadır. Yozlaştırılmış bu zemine elbette o emperyalist kültürün bir parçası olan uyuşturucu da sızacaktır. Tıpkı bu fotoğraf karesinde olduğu gibi.

1970’lerin sonunda yayımlanan“Haşhaş ve Emperyalizim” adlı kitabında Aytunç Altındal tarihimizin, kültürümüzün uyuşturucu bağımlılığına izin vermeyecek derinlikte olduğunu ABD gibi 200 yıllık bir kültür olmadığını ve II. Dünya Savaşı sonrası gelişmelere bağlı olarak Amerikan gençliğin kendi devletlerinin devlet anlayışına karşı direnişini baltalamak amacıyla uyuşturucu kullanımının bizzat devlet eliyle yaygınlaştırdığını ancak bu uygulamasını seçmen çoğunluğu olan ana ve babalardan gizlemek, oylarına talip olmak maksadıyla uyuşturucu ticaretinin kaynağı Türkiye olmasa da Nihat Erim hükümetiyle afyon ekimini yasaklatmaya çalıştığını, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’in karşı duruşlarını da belirtmekteydi.

ABD erki ana babalar için düşmanını doğru yaratmıştı: Türklerin “Barbarlığına“ koşullandırılmış zihinler ve Hıristiyan, Musevi seçmen için din farkıyla Türklerden daha iyi bir düşman çizilemezdi. Fakat Aytunç Altındal, 200 yıllık ABD kültürsüzlüğü adına yanılmamıştı. Uyuşturucu ABD’de kontrol edilemez yükselişe geçecekti.
Altındal’ın söz ettiği bizi koruyacak kültürel gücümüzün bizi de koruyamadığını özellikle son on beş yılda giderek artan oranda uyuşturucu bağımlılığını görüyoruz. Bu tesadüfi bir artış değil. Çünkü aynı yıllarda ulusalcılık, millicilik malum unsurlarca baskı altına alınmış, kuşatılmıştır. Değerler yitimi siyasi ve madde bağımlılığına açılan kapıdır. Evvelce kokain ve diğerlerinin kullanımı sınırlı ve ağırlıklı olarak üst ekonomik dilimlerde görülürken şimdilerde işportadan giyinen yoksul gençler arasında bonzai adlı madde bağımlılığı görülmektedir. Ulusal değerlere yabancılaştırma alanında bonzai ve benzerlerinin filizlenmesi şaşırtmamalı. Uyuşturucu bağımlılığın kalkanı, panzehiri olan vatan, ulus kavramları çürütülerek oktaya gelinmiştir.

Nasıl bu hale geldik?
Yavaş, yavaş ve birçok güdüleme yöntemiyle. Ağzına Türk Kahvesi değdirmemeyi marifet sayan, kahve tadını granül kahveden başka bir yolla almayı ret eden bir grup genç, kendi kültürüne sofrada dahi yabancılaşmışken; bu gencin kulaklarından beynine giden bir duyusal haritayı türkülerimizin çizemeyeceği açıktır. İçinde yaşadığı bir topluma bu kadar yabancı kalma onlar için Harlem'in dışlanması gereken siyahileri olma; kolay yönetilenleri olma yolunda atılan bir adımdır. Harlem topluma yabancı bırakılmak istenen bir kitlenin toplumdan koparılışının adıdır. Ki, bu adımı kaç kişinin ve kimin attığı çok önemlidir. Uyuşturucu kullanımının yaygın olduğu ileri ülkeler bu adımları Harem’leriyle sınırlamak isterken; bizde moda, müzik, reklam sarmalıyla sınırlar gelecek kuşaklar boyutuna uzatılmaktadır. Çünkü kültürel yozlaşma ile sınırların ortadan kaldırılması fikri emperyalizm için çok caziptir.



Dolayısıyla “Kültür sorunu bir savunma sorunudur.”(**) diye bakılmalıdır. Bu noktada alışveriş merkezleri gibi toplumun yoğunlaştığı yerlerde neler olup bittiğine de bakmak gerekir. Ayrıca konuya gürültü kirliliği boyutuyla ele alınması gereken bir konu olduğu kadar eser niteliğinde dahi olsa hiç benimsemeyeceğimiz bir müziği zorunlu dinlemeye tabi bırakıldığımız yönüyle bir baskı alanı varlığı açısından da tepki vermemiz gerekmektedir. Müzik alışverişin vazgeçilemez bir şartı mı?
Bu tepkileri veren biri olarak satış elemanlarının da yakınmalarına da tanık oldum. Yöneticileri satış ritmi için o müziğin bir koşul olduğu tezindeymişler. Bazılarında ise Türkçe çalışmalar ambargolu. Yasak kapsamında alınmış durumda. Tabii ki çalışanların işitme ve ruh sağlıkları ise kimsenin umurunda değil.

“Şirket performansını arttırıyor.” uyduruk savı hangi kaynaktan çıkabilir diye baktığımızda; Kaynak; yabancı okullarda yetiştirilmiş uzmanlar olarak şekilleniyor. Şartlandırılmış bir takım beyinlerin dayatması. Oysa bu itici ses yayını sanırım birçok kişinin başta ben olmak üzere alışveriş zamanını kısa tutmasına neden oluyor. Ya bunun farkında değiller ya da kasıtlı bir dayatmanın içindeler. Bu yöneticiler, pazarlama eğitimi adı altında sinsi planların işletildiği bir süreç içinde yer almış zavallı taşeronlar değillerse çoktan ulusal ve evrensel değerlerden ırak düşmüş kimlikler tanısını koymak gerekir.

Canım bu kadar şikâyetçiysen gitmeyiver oralara, demekse tam şark usulü bir anlayıştır. Ancak oralarda terbiye edilenlerle aynı sokakları paylaştığımız göz önüne alındığında neden şark usulü bir anlayış dediğimiz anlaşılacaktır. Sokağa çıktığınızda bu kültürsüzlüğün kültürü araba camlarından sarkıp kulağınıza “cımtak, cımtak “ diye çığırıyorsa; bir dayatma ile karşı karşıyasınız. Bunun en iyi örneğini İstanbul boğazında yaşayabilirsiniz. Boğaziçi Köprüsünün Anadolu ayağının hemen dibinde deniz kenarında bir park vardır. Karşı kıyıda ise çaprazına düşen gelgeç şöhretlilerin doldurduğu bir iki yer. Buradan yükselen gürültüden dalga seslerinin duyulmadığı bir Boğaziçi gecesi yaşayınca; bir yetkilin dur demediğini de öğrenince dayatmanın kanıksama noktasında olduğunu, tehlike arz ettiğini düşünmemek elde değil. Maksat en ucuz ve sinsisinden sınıf atlama duyusu yaratarak yozlaştırmak.

Gürültü kirliliğini ile savaşımı beceremeyen bir erk nasıl olur da kültürel yabancılaşmayı, kültür yozlaşmasının önünü alabilir, kültür sorununu bir savunma sorunu olarak ele alabilir? Hadi bu yönetim, erk bizim gibi ulusalcı düşüncelere sahip olmayabilir diye baksak da insani boyutuyla uyuşturucu kültürünün elini kolunu sallayarak gezmesine niçin bir ebeveyn yüreğiyle de el koymuyor! Anlamak olası değil.

Uyuşturucu tehdidini salt polisiye önlemlerle kaldırmak olası değildir. Çünkü emperyalizm ve kültür emperyalizmi, uyuşturucu madde bağımlılığı ve siyasi bağımlılık arasında ilişkiye dair tarih, örneklerle doludur. Emperyalist kültür saldırısının bir kolu da uyuşturucu madde bağımlılığı üzerinde kuruludur. Bu yeni bir kol değildir. Geçtiğimiz yüzyılda adalarında afyon kullanıcılarını aşağılayan İngiliz'ler, Çin'de afyon kullanımı üzerine kurdukları çirkin ticaretinin, madde ve siyasal bağımlılığın sürmesi için Boxer'lerin (Çin'li özgürlük savaşcıları) üzerine tüm gücüyle vardıkları Afyon Savaşları eski bir örnektir.

Yine ikinci dünya savaşı öncesinde Çin'in Mançurya bölgesinde yeni yeni filizlenen afyon kullanımının Japon egemen sınıfınca kökleşmesinin istendiği de bilinen bir başka tarihi örnek iken kimsenin umarsızlık göstermeye hakkı yoktur.

“Haşhaş ve Emperyalizm “ adlı eserin son baskısındaki önsözünde rahmetli Aytunç Altındal acı bir ders diye şöyle yazmış:”Kapitalist -kibarcası Liberal _Özgürlükçü Düzen- sömürü yoğunlaştıkça çeşitli bağımlılıklar ve ahlaki yozlaşma da oransal olarak artar. Kural budur. Yüzbinlerce Rus açlık ve sefalete sürüklenirken kızları, kadınları da hem uyuşturuculara alıştırıldılar hem de” Fahişeleştirildiler”! Otuz yıl öncesinin dünyanın en güçlü ülkesinin gençleri bugün hazindir ki, içine çekildikleri “Uyuşturucu” bataklığında intiharı ve/veya erken ölümleri seçiyorlar. Bu çok acı bir “Ders Olmalıdır”...

Kimse bizimkilerin dini bütün, Allah korur demesin. En coşkulu klasik konserde pardösüsünün içinden fırlamış göbek açık bir seyirciye rastlamadım. Ama anımsadığım Konya'daki gelgeç bir konserde önünü açtığı pardösüsünün kanatları arasında “göbek açıklığı” ile bir genç kızımızın görüntüsü kültürel tehdidin zümresel değil, ulusal olduğunun ekranlara yansıyan belgesiydi.

Tüm bu kültürel saldırıda amaç Türk Ulusunun bir ulusun en önemli silahın cengâver ruhunu imha ederek kendilerine benzetip, gerçek silah üstünlüğünü elde etmektir.

Bu nedenle kültür emperyalizmi ve onun mümessili olanlar, ulusal kültürü savunanları özgürlükçü olmamakla, tek tipçi anlayışın esiri olmakla suçlar. Disiplinli toplumlardan iyi asker çıkar diye “paramparça” edilmiş kot bezinden pantolonu moda diye sunarlar. O yırtık pantolonun yırtığından uyuşturucu sızsın diye beklerler. Uyuşturucuya yol verecek moda ve kültüre alkış tutarlar. Andımızdan rahatsız olup, ulusal geleceğimiz çocuklarımızın tören yürüyüşlerini disiplinden uzak şenliklere dönmesini, Gençlik Bayramının ulusal sorumluluk ruhunu kaybettirmek isterler. Kendilerine benzetip profesyonel orduları önünde duramayacak sözde ordular yaratmak isterler. Amaçları bir daha Çanakkale’de, Afyon Ovasında yenilmemek, Vietnam’da bozguna uğramamak; silah üstünlüklerini garantiye almaktır.

Yener ORUÇ



(*) O.Veli Kanık)
(**) Yener Oruç , “Kültür sorunu bir savunma sorunudur.” Akdeniz Gerçek Gazetesi


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.