Bilim ve teknolojinin yolu..


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

17 Nisan 2015, 10:42

Giriş

Başlangıçta yalnızca teknoloji vardı. İnsanların günlük yaşamını kolaylaştırıcı yetenekler veya el sanatları şeklindeki teknolojinin gelişimi, bilime de yön vermeye başladı. Bununla beraber binlerce yıldır bilim ve teknolojinin ayrı ve zaman zaman birleşik bir tarihi oldu. Bilim veya ilim, fiziki ve doğal evrenin yapısının ve hareketlerinin birtakım yöntemler (deney, düşünce ve/veya gözlemler) aracılığıyla sistematik bir şekilde incelenmesini de kapsayan entelektüel ve pratik çalışmalar bütünüdür (1). Bilim, ilk uygarlıklarda 6.000 yıl önce matematik ve astronomi bilgilerinin yazılması biçiminde, yazıdan daha önce ortaya çıkmıştır. Tarih öncesi çağlardaki ilk insanlar çeşitli gözlemler yapmış, örneğin mevsimleri takip etmişlerdir. Antik Mısırlılar M.Ö. 4200 yılında 365 günlük bir takvim üretmişlerdi (2). Antik Mezopotamya’da matematiksel etkinlik ve gelişimin varlığı, arkeolojik araştırmalarca elde edilen kil tabletler yardımıyla bilinmektedir. M.Ö. 3. bin yılda Hint yarımadasında matematikle uğraşıldığı ve matematiksel hesapların yapıldığı bilinmektedir (3). Çin’de takvimsel ihtiyaçlara karşılık verecek astronomi faaliyetleri olduğu gibi, Mezopotamya'da matematiksel gelişimden yararlanılarak gezegenlerin döngülerine, pozisyonlarına dair hesaplamalar yapılmaktaydı. Matematiksel gelişimden ayrık bir biçimde astronomi çalışmaları ve anlayışı Orta Amerika merkezli Maya uygarlığında kendisine yer bulmuştur; özellikle takvimsel çalışmalar ve güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması önemli yer tutmuştur. Antik çağlarda ayrıca biyolojiyle birlikte olarak tıbbî çalışmalar da yapılmış, Çin, Mısır ve Hint yarımadasındaki çeşitli uygarlıklar farklı şifalı bitkileri belirli tıbbî ve anatomik sorunlar için kullanmışlar, bu kullanımlarını zaman zaman yazıyla da ifade etmişlerdir. Tıbbın yanı sıra, kimya, coğrafya ve jeoloji gibi bilimler de özellikle Çin'de büyük ölçüde gelişmiştir.

Orta Çağ kilisesi gerçek bilime olağanüstü şüpheci yaklaşmıştır. Özgür bilimsel inceleme girişimleri Kilisenin direnişi ile karşılıyordu çünkü bilimde İncil’in otoritesini yok etme tehlikesi görülüyordu. Rönesans ve Aydınlanma ile insanlık tarihine laik bakış başladı. Kopernik, Galileo, Descartes, Newton ve diğerleri; Allah’ın planı ne olursa olsun, bilimsel devrimin getirdiği bilgi yolu ile insanlığın laik ilerleyişinin kaçınılmaz olduğunu düşündüler. Bilim, Ortaçağ düzeninin iflası üzerine din’in yerine kesinliği ve gerçekliği ifade eden bir sözleşme olarak toplumu yeniden inşada kullanıldı. İlk Bilimsel Devrimin karakteristik bir özelliği, bilimin öncülüğünde Orta Çağ üniversitesinden toplumsal ve entelektüel bir uzaklaşma sağlamak olmuştu. Birinci (din) dönemi 13. yüzyılda biterken, 19. yüzyıla kadar süren metafizik çağının yerini bilim çağı aldı. Gerçek bilimi ise 19. yüzyılda ikinci Bilimsel Devrim ile başladı. Sekülerliğin gelişmesi bilimin de önünü açmıştı. Bu dönüşümün iki temel özelliği daha niteliksel Bacon bilimlerinin matematikselleşmesi ve Klasik bilimlerle Bacon (deneysel) bilimlerinin kuramsal ve kavramsal olarak birleştirilmesi idi. Önceki farklı gelenekler bugün “fizik” dediğimiz yeni bir bilimsel sentezle birleşti ve sahneyi Albert Einstein’ın başlattığı 20. yüzyıl fizik devrimi için hazırladı. Diğer yandan yaşam bilimleri özellikle biyoloji alanında hücre ve mikro kuramları gibi atılımlar yapıldı. Bilim bir kez daha düzenlenmeye başladı.

Bilimler akıl ve deneyle neler elde edilebileceğini göstermiş ama Endüstri Devrimi’ndeki teknoloji, bilim dünyasından klasik bağımsızlığını korumuştur. Düşünürler ve araç yapıcıları ancak 19. ve 20. yüzyıllarda ortak bir kültür şekillendirebilmiştir. Daha sonra açık ve pratik olasılıklar içeren yeni bilimler kendilerini göstermiştir; elektrik, termodinamik, kinematik, endüstriyel kimya, moleküler biyoloji ve aerodinamik. Bilim, teknolojiye böylece el sıkışma önerirken, mühendisler ilk profesyonel mühendislik derneklerini kurmuş ve yeni bilimler öğrenmek için üniversitelere girmiştir. Kuramsal geleneklerle el sanatı geleneklerinin 19. yüzyıldaki bu birleşmesi, iyi ya da kötü, bugün içinde bulunduğumuz bilimsel-teknolojik kültürü oluşturmuştur. Farklı kökenlerine ve tarihsel açıdan zaman zaman bir araya gelmelerine rağmen, düşünme ve alet yapma yani bilim ve teknoloji bize güvensiz ama cesur bir yeni dünya vermek için gerçekten birleşmiştir. Bununla beraber hala bazı bilim adamları tıpkı Eski Yunan’da olduğu gibi doğayla ilgili soyut ve yararsız soruşturmalar peşinde koşsa da bilimin teknolojiye yaptığı kuramsal katkı nükleer enerji, tıp, farmakoloji, biyokimya, tarım, bilgisayar ve yapay zeka gibi alanlarda yararlı uygulamalar sağlamıştır. Diğer yandan modern bilim ve teknolojinin sağladığı bu yararların nükleer ve biyolojik bir savaşa ya da ekolojik bir felakete yol açmasından korkuyoruz. Sonuçta, bilimin teknolojiye uygulanmasında bu kez Ar-Ge (araştırma ve geliştirme) başlığı altında dramatik bir büyüme yaşanmıştır (4). 20. yüzyılda yaşanan değişimin ana nedeni, bilimin insanlar için gerçek yararlar sağlaması ve araştırmaların toplumsal yarara dönüştürülmesi umudu oldu. Bilim ve teknoloji, 20. yüzyılda, bilimin giderek daha fazla anlaşılması ve uygulama amaçları için kullanılması yoluyla birbirlerine daha çok yaklaşmıştır. Bu makalede, bilim ve teknolojinin geldiği yolu inceledikten sonra, geleceğin dünyasını, torunlarımızın torunlarını nelerin beklediğini bir sonraki makalede sorgulayacağız.

Bilim ve teknolojinin din ile çatışma dönemi..
Yaklaşık 12 bin yıl önce Buzul çağından Neolitik döneme geçiş ile birlikte otlakların ortaya çıkması yiyecek toplama düzeninden yiyecek üretimine yani çiftçiliğe geçişi temsil ediyordu. Sürü besiciliği ve kırsal göçebelik gelişmeye başladı. Çiftçilik ve hayvancılık ile ilgili birçok beceriyi tamamlamak üzere çömlekçilik, bakırcılık, dokumacılık gibi el sanatları ortaya çıktı. İlk bilim çalışmaları astronomi alanında oldu, güneş ve ayın hareketleri izlenerek daha çok dini amaçlar ile takvim çalışmaları yapıldı. Gök bilimi, bilim dalları arasında en eski olanlardandır ve özellikle antik çağlarda en yoğun anlamda icra edilen, bilimlerin anası olarak görülen bir bilimdir (5). İnsanların gökyüzüne olan ilgisi, yukarıda asılı duran cisimleri incelemeye itmiş ve teleskopun bulunmasıyla bu gözlemler daha etkin bir hâl almıştır. 6 bin yıl önce Mezopotamya’da başlayan ve dünyanın diğer bölgelerine de yayılan Kentsel Devrim, yoğun tarım için sulama ihtiyacı ile birlikte ilk mühendislik projelerinin doğmasına yol açtı. Babilli matematikçiler; çarpma, bölme, kare, küp, Pisagor üçlüleri gibi matematik işlemlerini kullanmaya başladı. Bakır ve kalayın karışımı olan Tunç Çağı’na pek çok yeni teknoloji eşlik etti; ekmekten bira üretildi. Takvim, astronomi, astroloji, meteoroloji ve sihir, uygarlıklarla birlikte yinelenerek, parça parça ortaya çıktı. Eski dünyanın en büyük teknisyen ve mühendisleri Romalılardı. Roma İmparatorluğu askeri teknoloji, denizcilik teknolojisi, çimento kullanımı, su kemerleri gibi birkaç teknolojiye bağlı olarak büyümüştü. Resmi hukuk da toplumsal bir teknoloji olarak düşünülebilir.

Bilimsel kuramın (teori) kökeninin araştırılması ve doğa bilgisinin peşinden yalnızca bilgi amacı ile gidilmesi Helenistik (Eski Yunan) çağında başladı. Böylece doğa filozofları ile birlikte daha çok özel dernek veya kulüp şeklinde ilk resmi olmayan okullar yani bilimsel kurumlar ortaya çıktı. Politik tartışmaların öne çıktığı bu dönemde zeytin ve bağcılıkla ayakta kalmaya çalışan Eski Yunan’da şarap ve zeytinyağı bulundu. Yunan bilimi, bugünkü Yunanistan kökenli değildir, ilk olarak Anadolu kıyılarında İyonya olarak bilinen Milet kentinde başladı. İyonyalılar (Thales) ile birlikte Sokrat öncesi Yunan felsefi ve bilimsel düşüncesi şekillendi. Daha M.Ö. 4. yüzyılda Plato, doğa durumundaki insanın gittikçe daha ve daha yüksek kültür, ekonomik örgütlenme ve siyasi yapılanma ile sürekli bir ilerleme süreci içinde “ideal duruma” gitmekte olduğunu söylemişti. Bu ilerleme, toplumsal hayatın gittikçe karmaşık bir hal alması ve bilgiye olan ihtiyaç nedeniyle, sanat ve bilim yoluyla olacaktı. Aristoteles’in 2400 yıl önce mantık, fizik, kozmoloji, psikoloji, doğa tarihi, anatomi, metafizik, etik ve estetik alanlarını kapsayan çalışmaları bilim tarihine bir dönüm noktası oldu. Aristoteles, doğal dünya ve insanlığın bu dünyadaki yeri hakkında kapsamlı, tutarlı, entelektüel bakımdan doyurucu ve eşi olmayan bir görüş sunmuştu. Aristo’nun yapıtları, Eski Çağın sonları ile İslam ve Avrupa Orta Çağlarındaki yüksek öğrenimin temelini oluşturdu. Aristo’nun evreni, temelinde dinsel kalmış ve Eflatun gibi o da göklerin canlı ve kutsal olduğunu, Hareket Etmeyen yani Asıl Hareket Ettirici tarafından hareketlendirildiğini düşünmüştür. İlk çağlardaki filozofların dünyayı ve etrafı anlamaya çalışması, merak duyguları, belirli kriterlerin doğmasına ve bunların çeşitli ideolojilere dönüşmesine yol açtı. Milattan sonra insanlığın nasıl ilerlemesi gerektiği ile ilgili düşüncelere din adamları el attılar. 4. yüzyılda St Augustine’e göre insan ırkının eğitilmesi ile cennete varılacaktı. Din odaklı Ortaçağ felsefesinde Hıristiyanlığın kendisine bir aracı olarak kullandığı felsefe, Tanrı, bilgi, inanç eksenlerinde yoğun şekilde kullanılmıştır. Ancak, dinin etkisi ile M.S. 200’lerden itibaren entelektüel çalışmalar, yeni bilgiler edinmekten çok eski bilgilerin korunmasına yönlendirilmiştir. Bu yüzden sonraki yüzyıllarda derleyici ve anlatıcı kuşaklar ortaya çıkmıştır (6).

Hıristiyanlık bilime ve doğanın soruşturulmasına karşı az ya da çok düşmanlık beslemeye başlamıştı. Orta Çağ kilisesi gerçek bilime olağanüstü şüpheci yaklaşmıştır. Özgür bilimsel inceleme girişimleri Kilisenin direnişi ile karşılıyordu çünkü bilimde İncil’in otoritesini yok etme tehlikesi görülüyordu. M.S. 7. yüzyıla gelindiğinde ilk çağın Yunan bilimi dönemi açık bir şekilde sona ermiş, bilim ve uygarlık Müslüman İspanya’da, Doğu’da tüm Müslüman dünyada sürmeye başlamıştı. Orta Çağ İslam’ı, eski Yunan biliminin mirasçısı olmuş ve İslam uygarlığı en azından M.S. 800-1300 arasında bilimin hemen her alanında dünya lideri olarak kalmıştır. Bu uygarlığın gelişmesinde Yunan uygarlığından daha çok Pers ve Hint uygarlıkları ile karşılaşılması etkili oldu. İslam uygarlığı; matematik (geometri, trigonometri), tıp (ilk hastane), optik, felsefe, simya, astronomi gibi pek çok alanda önemli buluşlar ve bilim adamları ile yüzyıllarca gelişmiştir. İlk bin yılda Çinliler pusula, barut, kâğıt ve denizcilik teknolojilerinde öne çıkarken, Hint uygarlığı matematik, astronomi, tıp çalışmaları ile tanınmıştı. Avrupa, bininci yılın sonunda köy yerleşimleri şeklinde çok zayıf bir okuma-yazma kültürüne sahipti. Yunan bilimi ve felsefesinin mirası karşısında Müslümanlar, bilime belli bir yorum getirip onu nakli ilimler (İslam vahyinin ışığında geliştirilmiş ‘geleneksel’ ilimler) ve akli ilimler (dinin kaynaklarından türetilmeyen, genel prensiplerini ona devşirmekle birlikte deney araştırma vb. tekniklerle elde edilen bilgiye dayanan) olmak üzere ikiye ayırmıştı.

Bilim, İslam ve Türkler
Orta Çağ’da Avrupa hurafelerle uğraşırken Türk-İslam dünyası akli bilimler ile 8. yüzyıldan itibaren bilim dünyasının aydınlanma çağını yaşıyordu. Sağlık sistemleri ve hastaneler, astronomi çalışma alanı rasathaneler, Türk medreseleri, matematik ürünü rakamlar, mimari yapılar, edebi eserler ve diğer sanatsal yapılar bu dönemin ürünleri idi. Türk dünyası, İslam dünyasına müspet bilim ile uğraşan medreseleri, gözlemevleri, hastaneler ve kütüphaneleri kazandırdı. İslamiyet öncesinde de Türkler kâğıdı, taş baskıyı, ipeği, porseleni biliyorlardı. Barut, pusula, kâğıt ve diğer bazı fenni (kimyacılık gibi) bilgiler Avrupa’ya Türkler vasıtası ile geçmiştir. Türk bölgesi; Çin, Hint, İran ve Arap kültür ve uygarlıkları arasında geçiş sağlamıştır. Gazali’ye kadar olan dönemde akli bilimlere öncelik verilmesi İslam dünyasında bilim alanında Batıya üstünlüğün en önemli kaynağı idi. Ancak, Gazali sonrası nakli bilimlerin öne çıkması ya da pozitif bilimlerin bir kenara bırakılması başta Osmanlı olmak üzere tüm İslam dünyasını yerinde sayar konumuna getirmiştir. 11. yüzyılda Gazali’ye göre; ilerleme, dini ibadet ile ulaşılacak bir mükâfat idi. Gene de 15. ve 16. yüzyıllara kadar Osmanlı medreseleri ve ilmiye mensupları dünyanın en ileri seviyesindeydi. Bu dönem medreselerinde ve ilim camiasında dini-felsefi ilimlerden başka tıp, fen bilimleri, tarih, coğrafya, astronomi gibi alanlarda eğitim ve öğretim yapılıyordu. Medreselerde ilmi ve fikri olgunluğa erişmeyen öğrenciler sınıf geçirilmez, yükseltilmezdi. İlmi rütbelere ancak imtihanla geçilebilirdi. Padişahlar ve devlet adamları da ilim-irfan sahibi şahsiyetlerdi. Ancak, zamanla medrese programlarından müspet ilimler yavaş yavaş çıkarıldı ve 17. yüzyıldan itibaren medreseler sadece dini eğitim veren kurumlar haline geldi. İlmiye alanındaki mevki ve rütbeler babadan oğula geçmeye başladı. Ulema sınıfındaki bu yozlaşma fetva makamını da etkiledi. 1580’de Şeyhülislam Ahmet Şemsettin Efendi’nin verdiği fetva ile İstanbul Rasathanesi yıkıldı, ulemanın reddetmesiyle matbaa Türkiye’ye asırlar sonra girebildi. Osmanlı’da bilim hayatı Anadolu medreselerinin sönük etkinliklerine bağlı kalmıştı. İhtisas sahibi olabilmeleri için ilim adamlarının İran, Orta Asya, Suriye ve Mısır’a gitmeleri gerekiyordu. Böyle olunca da o kültürlerin etkisi altında kaldıklarından Osmanlı’da Türk benliği uzunca bir süre yerini ‘Osmanlı Müslüman’a bıraktı (7).

Osmanlı tarihinde ilmi faaliyetler padişahın dikkat ve kontrolünde idi; ilmi çalışmaları içeren kitap ve risaleler padişahın irade ve bilgisi dışında yazılamaz, yazılsa bile yayınlanamazdı. Toplumsal yapıda padişah nüfuzunun dışında bağımsız ya da karşılıklı bağımlılığı olan kültür gruplarının ortaya çıkamaması eşraf, esnaf ve reayanın eser vermemesine neden olmuştur. Padişah iradesi dışında daha rahat yol alan tasavvufi akım ürünleri ise köy-kasaba ve tekke, zaviye muhitlerinin dışına taşmamıştır. Genel olarak tarikat faaliyetleri ve neşriyatı padişahın iradesi dâhilinde olmuştu (8). Osmanlı döneminde ilmi çalışmalar genellikle teolojik kaynaklı ve çalışmalarla sınırlı idi. Osmanlı eğitim kurumlarında müspet ilimleri kabul görmesi zamanın siyasi olaylarına ve devrin padişahlarının karakter ve eğilimlerine bağlıydı. Yapılan ilmi çalışmaların padişaha ithaf edilmesi ve sunulması bir gelenek haline gelmişti. Osmanlılarda ilmi çalışmaların padişah çevresinde en yoğunlaştığı devir II. Murat dönemidir. II. Murat adına armağan edilen ve onun teşviki ile yapılan eser sayısı özellikle ‘tarih yazıcılığı’ alanında göze çarpacak kadar çoktur. En çok özendirilen tarih çalışmaları çoğunlukla padişahın emri ile yazılıyor, bazen de tarihçiler eserlerini padişaha sunuyorlardı. Zamanla bu tür eserlerin öncülüğüne bey ve paşalar katılmış hatta kadınları da özendirmişlerdi. Fütuhat döneminin bitmesi ile Osmanlı ekonomisi çetin problemlerle karşılaşınca alınması gereken tedbirler ile ilgili zamanla ‘layihalar’ yazılması da diğer bir yazılı çalışma alanı oldu. Matbaa Osmanlıya gelmeden önce de padişah ve paşalar için tercümeler yapılmaktaydı. Matbaanın gelişi, Batı ile artan ilişkiler sonucu tercüme faaliyetlerinin arttı. Tanzimat’a rağmen ilmi faaliyetler padişah kontrolünde olmaya devam etti. Pozitivizm, yani maddeyi gözlemleyerek bilgi üretmek, Osmanlı yapısına uymadı. İslam’ın açıklanma (fıkıh vb.) şekli ile uyum sağlayamazdı ama dünyanın güç dengesine yaklaşmak için de bilime başvuruldu. Batıdaki teknolojik gelişmelere bakış, daha çok silah teknolojisi ile ilgili ve bunlar bizde neden yok anlayışına dayalı idi. Bu yüzden, pozitivizm, en çok askeri okullarda, özellikle askeri tıpta yerleşmiştir. İlk pozitivist, Beşir Fuat, kendi bileğini kesip ölürken test etmek için notlar alan kişi idi. Buradan Cumhuriyetin kurucu ideolojisi köklenmiştir. İslam, Batıdan aldığı sürece modernle yüzleşmiştir. Modernleşme ise ancak laik rejimlerde yeşerebildiğinden İslam dünyası içinde laik olmayı başarabilen bir azınlık devlet grubu bundan daha çok nasiplenmiştir.

İslam ile bilimin ayrılığı yüzyıllardır süren bir çelişki olarak önümüzde durmaktadır. 1974 Petrol krizi ile petrol ihraç eden İslam ülkelerinin Batı karşısında ekonomik ve siyasi bir güç olarak ortaya çıkması; İslam dünyasında bilim ve teknoloji faaliyetlerinin desteklenmesi yönünde bir akım ortaya çıkarırken, adının “İslam Bilimi” konulması ilginçti. Bunun anlamı bilimin İslami kılıkta yani İslamileştirilmiş olarak ortaya çıkarılması isteği idi (9). İslam Bilimi terimini ilk kullanan Seyyid Hüseyin Nasr’a göre; İslam Bilimleri, İslam kavranmadan anlaşılamazdı (10). Görüldüğü gibi bu anlayış gerçek bir bilim anlayışında öte İslam’ın dogmaları üzerine kendi bilim anlayışını giydirmekten başka bir şey değildi. İslam Bilimi mantığının arka planında Gazali’nin “Bilgi (ilm) Allah’tan başka bir amaç uğruna aranmaz” saplantısı günümüzde de devam etmektedir. Bu eleştirilere karşın İslam Bilim’ini savunmaya kalkan kimi düşünürler kendilerine göre kavramsal açılımlar getirdiler. Münevver Ahmed Enis’e göre İslam Bilimi, modern bilimin seçkin ve indirgemeci anlayışını reddederek, bilgiyi bir bütün olarak ele alır. Bilginler bilgiyi tevhit çatısı altında birlik olarak algılayarak birbirilerinden farklı disiplinlere uygularlar. Bu yüzden tarihte Müslüman bir bilgin aynı zamanda astronom, hekim ve filozoftu (11). Filistinli bir profesör şunları söylemektedir (12); “Biz korkunç bir ikilemin boynuzlarına yakalanmış durumdayız. Ya ‘Bilim’i alacak ve dinimizi ondan apayrı, öznel ve şahsi bir alanına kapatacağız, ya da dinimizi düşünce ve hayatımızın temeli kılarak, buna karşılık ‘bilim’ alanındaki zaafımızı ve onun sağlayacağı güçten yoksun kalmayı sürdüreceğiz. Bu, bence vaz edilmiş bir ikilemdir.” İslam ile bilimi barıştırma gayretleri bilginin İslamileştirilmesi (İslamization of knowledge) gibi düşüncelerin ortaya çıkmasına neden oldu. Batı bilim ve medeniyet üstünlüğüne karşı bir tepki olarak ortaya atılan İslam Bilimi anlayışı henüz temelleri oturmamış bir Arap ideali olarak yerinde saymaktadır.

Birinci bilimsel devrim..
Birinci Bilimsel Devrim, Reform sırasında başladı. Kepler, Galileo, Descartes ve Newton gibi devrimin anahtar oyuncularının çoğu teolojik kışkırtmaların alevlendirdiği dinsel konulardan derinden etkilenmişti. Aristo’nun öğretilerinde dünyanın başlangıç ve sonunun olmayışı, yaradılışın olmaması, insan ruhunun ölümsüz olmayabileceği ve kutsal gücün sınırlarının olması gibi hususlar Katolik öğretiyle açıkça çelişiyordu. Söz konusu gerilim 1277 yılında Paris başpiskoposunun papayı da arkasına alarak Aristo’daki hatalı bulunan 219 (lanetli) hatanın öğretilmesini yasaklaması ile zirveye ulaştı. Katolik kilisesi feodal düzeni kutsallaştırarak onunla bütünleşmiş ve böylece kudretinin zirvesine çıkmıştı. Kilise, yanı başında özgür düşüncenin imasına dahi tahammül edemiyordu. Özgür düşüncenin dine karşı gerçek ve şiddetli mücadelesi aynı zamanda anti feodal bir baş kaldırı idi. Ancak 13. yüzyılda sayıca oldukça sayıca az cesur düşünür (Bacon, Gobbs, Spinoza ve diğerleri) ortaya çıkmıştı. Onlar dünya görüşüne yönelik soruların çözümüne dair, insani aklın hukukunu ancak üstü örtülü biçimde ortaya atmaya cesaret edebiliyorlardı. 14. yüzyılda bilimsel entelektüeller Aristo’nun doğa felsefesini kutsal metinler içinde özümlemek ya da Hıristiyanlık karşıtı öğelerden ayıklamak yanında, Aristo örneği üzerinden yeni keşifler yapmak için çalışıyorlardı. Avrupalılar, antik bilimlerin çoğunu İslam dünyasında birkaç yüzyılda üretilen bilimsel ve felsefi başarılarla birlikte geri kazandılar. Aristo’nun çalışmalarının ayrıntılandırılması ve savunulması üniversitelerin görevi olmuştu. Dinde reform yani yeniden düzenlenme devinimlerine öncülük eden Alman dinbilimcisi Martin Luther’in (1483-1546) düşünceleri kitlelerin inanç düzeninde değişiklikler getirirken Desiderius Erasmus (1649-1536), Michel de Montaigne (1533-1592), Giordano Bruno (1548-1600) gibi düşünürler Yeniçağ’ı başlatacak düşünce gelişimlerinin önünü açtılar ve geçmişin kökleştirdiği dinci düşünceye karşı hümanist (insancı) düşüncenin temellerini attılar. Yeniçağ öncelikle gökyüzünden yeryüzüne, kaba metafizikten ince metafiziğe, ‘dinbilim’den ‘bilim’e yönelişle belirgindir.

Rönesans ve Aydınlanma ile insanlık tarihine laik bakış başladı. Dünya tarihinde bilimsel devrimin başlangıcı olarak Kopernik’in “Göksel Kürelerin Dönüşleri Hakkında” adlı kitabının basıldığı tarih olan 1543 yılı gösterilir (13). Kopernik (1473-1543), bu kitabında dünyanın kendi ekseninde günde bir kez ve güneş çevresinde ise yılda bir kez döndüğü günmerkezli bir kozmoloji ortaya atmıştı. Kopernik, dünyanın ve diğer gezegenlerin, güneş etrafında döndüklerini söylemiş; heliyosantrik yani güneş-merkezli bir sistem açıklamıştı. Galileo (1564-1642) ise teleskopu geliştirmesi, astronomi alanındaki buluşları ve düşen cisimlerin hareketiyle ilgili araştırmaları ile bilim tarihine önemli katkılar sağladı. Johannes Kepler (1571-1630), 1609’da Kopernik’in teorisini geliştirerek gezegenlerin hareketlerinin çembersel değil eliptik olduğu sonucuna varmıştı. Kepler, gezegensel hareketlerin matematiksel kanunlarını ortaya koymuş, Rene Descartes bugün hâlen sıkça kullanılan Kartezyen koordinat sistemini ve dolayısıyla analitik geometriyi geliştirmiştir (14). 32 yaşına kadar para ve macera için askerlik yapan Rene Descartes (1623-1662), cebir ve analitik geometrideki başarılarının yanında modern felsefenin babası olarak görülür. Kopernik, Galileo, Descartes, Newton ve diğerleri; Allah’ın planı ne olursa olsun, bilimsel devrimin getirdiği bilgi yolu ile insanlığın laik ilerleyişinin kaçınılmaz olduğunu düşündüler. Francis Bacon, bunlardan bir adım daha ileri giderek, insanın “ilerleme” ile geleceğe olan yolcuğunda doğaya hâkim olmasına ve kontrol etmesine özel vurgu yaptı. Tıpkı Descartes’in aklı bedenden ayrı tutması gibi insanı doğadan ayrı tutmaktaydı. Ancak, Rönesans döneminde bilimin dışlanması güçlendi, özgür düşünceliler kanaatlerini değiştirmeye zorlandı, hapse atıldı ya da idam edildi. Kopernik öğretisi yasaklandı, Galileo dünyanın güneş etrafında dönüşüne dair öğretisini reddetmeye zorlandı ve bunu pek çok bilgin izledi. 1559 yılından beri papalıkça düzenlenen yasak kitaplar listesi hala yayınlanmaktadır.

Askeri devrim, Avrupalıların keşif gezileri ve Yeni Dünya’nın bulunması 16. ve 17. yüzyılda Bilimsel Devrimin oluştuğu ortamı değiştirdi. Yeni coğrafi keşifler, dogmayı tozlu kitaplardan öğrenme yerine, gözlemsel raporlar ve pratik deneyimlerle dünyayı öğrenmenin yolunu açtı. 16. yüzyıldan itibaren bilim ikiye ayrıldı; görünenleri araştıranlar, matematiğin geçerli olduğu seküler alan. 17. yüzyıla gelindiğinde başta Aristo olmak üzere antik dönemin bilim ve dünya görüşleri artık bir kenara atılmış, bilimin dünya hakkında bilgi edinme yolu ve dünyayı değiştirme potansiyeli yeni bir yeniden yapılanma gerektirmişti. 1517 yılından başlayan Protestan Reformu, 1648 yılında sona eren genellikle kanlı bir dinsel çatışma dönemi başlatmıştı. 18. yüzyılın ikinci yarısı Fransa’da ‘Aydınlanma’ düşüncesinin öne geçtiği parıltılı dönemdir. Aydınlanmanın üç önemli düşünürü vardır; Voltaire (1694-1778), Rousseau (1712-1778) ve Diderot (1713-1784). Voltaire, Tanrı’nın varlığını benimsemekle beraber dine karşı çıkıyordu. Baskıcı otoriteye karşı birey haklarını savunan Voltaire, özellikle bağnazlığa, hoşgörüsüzlüğe, katılığa savaş açmış, din baskısına ve işkenceye karşı savaşmıştır. Tanrıtanımaz olan Denis Diderot, bilgiyle aydınlatılmış özgürlükçülüğün savunucusu idi. Aydınlama’nın Almanya’daki en önemli kişisi olan Immanuel Kant (1724-1804) dogmacı düşünceye karşı kesin tutum almıştır. Akıl, bize bir yandan ahlakın evrensel yasalarını verir, bir yandan Tanrı, Evren, İnsan gibi gerçekte kendinde şeyler olmakla bilinemez olan fikirlerin alanına araştırıcı olarak yönelir, bir yandan da anlığın kazandığı bilgileri bütünlüğe kavuşturur. “Her şey görelidir, kesin olan tek şey, hiçbir şeyin kesin olmadığıdır” diyen Auguste Comte (1798-1857) pozitif felsefenin ve toplumbilimin kurucusu oldu. Savunduğu “İnsanlık Dini” onu yeni zamanların siyasal düşünce önderlerinden biri durumuna getirdi. Yalnızca olgularla ilgilenen ve felsefeyi tamamen bilime indirgeyen Comte’ye göre; olumlu felsefe matematikle başladı, yöntem bize matematikten gelmektedir. Pozitivizm, bir bilim ideolojisi olarak diğer ideolojileri yönlendirmiştir.

İkinci bilimsel devrim..
19. yüzyılda sekülerliğin gelişmesi bilimin de önünü açtı ve 19. yüzyılın başında ikinci bir Bilimsel Devrim oluşmaya başladı. 1800 yılında Avrupalı güçler dünya toprakları, insanları ve kaynaklarının %35’ine egemen hale gelmişti. 1820-1840 döneminde İngiltere’den dışarıya dalgalar halinde özellikle Batı Avrupa, İskandinavya ve Kuzey Amerika’ya yayılan küresel bir endüstrileşme başlamıştır. Elektrik ve kimyadaki ilerlemelerle eş zamanlı olarak tümüyle yeni bilimlere dayanan endüstriler doğmuştur. 19. yüzyılın yeni akım elektriği bilimi, en iyi örneği telgraf olan yeni bazı uygulamalı bilim endüstrilerini ortaya çıkarmıştır. Bilim adamı Charles Wheatson ve bir çalışma arkadaşı, Michael Faraday’ın 1831’de elektromanyetik indüksiyonu bulmasının ardından 1837’de ilk elektrikli telgrafı icat etmiştir. Londra ve Paris 1854’te telgrafla bağlanmış, ilk transatlantik kablo 1857-1858 yıllarında döşenmiş, daha sonra telgrafla demiryolu dünyaya birlikte yayılmıştır. Elektrik bilimi çalışmalarına dayanarak Thomas Edison ve İngiliz Joseph Swan 1879’da ampulü bulmuşlardır. Maxwell’in elektromanyetik kuramını doğrulamaya çalışan Heinrich Hertz’in ilk dalgalarını öğrenen İtalyan Guglielmo Marconi (1874-1937) ilk telsiz (radyo) patentini 1896’da almıştır. 19. yüzyılda hastalıklar ile ilgili mikrop kuramının ortaya çıkışı Fransız bilim adamı Louis Pasteur’ün (1822-1895) mayalanma ilgili çalışmalarına yön vermiş ve sonucunda süt ürünleri, şarap, bira üretimi endüstrisi yanında şarbon, kuduz ve diğer hastalıklara karşı aşıların gelişmesinin önünü açmıştır. Boya kimyasındaki buluşlar ise bilim ve teknolojiyi birleştiren yeni bir endüstri alanı olmuş, Friedrich Bayer şirketinin laboratuvarlarında çalıştırdığı ücretli bilim adamı sayısı 1896’da 104’ü bulmuştur. Endüstri devrimini simgeleyen kaynaklar demir, kömür ve buhardı. Bu devrimin bir sonucu olarak yaşamın teknik, ekonomik, politik ve toplumsal temelleri son 200 yıl içinde hemen her yerde dönüşüme uğramıştır. Bu dönüşüm ile kırsal çiftçi kentli fabrika işçisi haline geldi. Atların ve çamurlu yolların yerini lokomotifler ve demiryolları aldı. Yapı malzemelerinde ağaç ve taş artan bir şekilde demir ve çelik yer değiştirdi, yelkenli geminin yerini buharlı gemi aldı. Çoğunlukla kırsal bir tarım toplumu olan ABD’yi endüstri uygarlığı haline getiren etkenlerin başında Amerikan otomobil endüstrisi ve Henry Ford’un öncülük ettiği kitlesel üretim teknikleri gelmektedir. 1912’de elektrikli marş motorunun bulunması, 1921’de şişme tekerleklerin bulunması otomobillerde önemli iyileştirmeler sağlamıştır.

Bilimsel devrimler, eski ve uzun süredir benimsenen düşüncelerin yerine çok net bir biçimde değiştirilmiş kavramları koymakla kalmaz, aynı zamanda araştırmaların sınırlarını değiştirir ve eski bilimlerin formüle bile edemeyeceği yeni araştırma problemleri ortaya çıkarır. 16. ve 17. yüzyılda ortaya çıkan Kopernikçi Devrim böyle bir devrimdi. 19. ve 20. yüzyıllardaki Darwinci Devrim de aynı şekilde bilimin entelektüel görünümünü yeniden şekillendirmiştir. Charles Darwin Türlerin Kökeni (The Origins of Species) adlı kitabını 1859’da yayınladı. Bu tarih ve kitap Avrupa bilim tarihinde başka bir ayırımı göstermektedir. Darwinci ayırımın bir tarafında geleneksel Hıristiyan dünya görüşü olarak nitelendirilebilecek görüş durmaktadır. Ayrım yılı olan 1859’un öteki tarafında ise Darwin’in özgün düşüncelerinden kaynaklanan ve türlerin değişmez olmadığı, ayrı ayrı yaratılışlar olmadığı, çevremizde gözlemlediğimiz yaşam biçimlerinin doğal ayıklanma süreciyle evrim geçirdiği, biyolojik evrimin ve jeolojik değişimin milyarlarca yıllık bir süre içinde yavaş yavaş oluştuğu, insanların doğanın tarihinde basit nesnelerden fazla bir şey olmadığı ve doğanın araştırılmasında mucizelerin ya da kutsal bir planın yeri olmadığı gibi kökten farklı görüşler güç kazanmaya başlamıştı. Özgür düşüncenin Hıristiyan şeriatçılığı ve ilahiyatı ile yeni ve genel çarpışması, 18. yüzyılda Fransız devrimi ile başladı. Birçok çarpışma ve özellikle doğa bilimlerinde olağan dışı başarılar sayesinde 18. ve 19. yüzyılda dini dünya görüşünün bir parça gerilmesi gerekti. 1830 yılında Charles Lyell’in yazdığı Principles of Geology kitabı ile o zamana kadar din kitaplarının birkaç bin yıllık dünya tarihi inancı kırıldı ve dünya tarihi 4.5 milyar yıl geriye gitti. Darwin’in teorisi de din kitaplarına başka bir meydan okuma oldu. Tabiat ve matematikle ilgili bilimlerin 19. ve 20 yüzyıldaki büyük başarıları, onların İncil’in dünya anlayışı ile uyuşmazlığını açıkça gösterdi. Hıristiyan dogması çoktan beridir bilimle uzlaşmaya çabası içindedir. Bu özellikle esas olarak İncil Metinlerinin mecazen yorumlanması yardımı ile yapılmaktadır. Katolik ve Protestan ilahiyatçıları çevresinde geniş yaygınlığı olan “modernizm” böyle doğmuştur (15). Buna rağmen Hıristiyan ideolojisi, köktendinci İslamcı akımlara göre çok daha az derecede de olsa gerici bir güç olmaya devam etmektedir.

20. yüzyılın bilimsel düşüncesinin en dikkat çekici kazanımlarından biri 19. yüzyıl fiziğindeki Klasik Dünya Görüşünün tahtından indirilip yerine fiziksel dünyanın anlaşılması için devrimsel nitelikte yeni parametrelerin konulması olmuştur. Önceki farklı gelenekler bugün “fizik” dediğimiz yeni bir bilimsel sentezle birleşti ve sahneyi Albert Einstein’ın başlattığı 20. yüzyıl fizik devrimi için hazırladı. Diğer yandan yaşam bilimleri özellikle biyoloji alanında hücre ve mikro kuramları gibi atılımlar yapıldı. Bilim bir kez daha düzenlenmeye başladı. Fizikçilerin dünyanın herhangi bir etere göre göreli bir hareketini algılamakta başarısız olması Einstein’in görelilik kuramına giden yolu açtı. 1895’de Wilhelm Röntgen’in X ışınları adı verilen ışınımı bulması ile ortaya çıkan elektromanyetik radyasyon, 1898’de Marie Curie radyoaktivite terimini ilk defa kullanması ve atomaltı parçacıkların tespiti, 1901’de uranyum elementinin radyoaktif bozunumu ile ilgili deneyler; atomların değişmezliği ilkesini yıkmıştı. Sonuçta, Newtoncı fiziğe ve Klasik Dünya Görüşüne temel oluşturan mutlak yer ve zaman düşüncesinden vazgeçen düşünce özel görelilikti. Newtoncu görüşe göre uzay ve zaman mutlaktı. Einstein’in yorumuna göre evrende hiçbir ayrıcalıklı bakış açısı, hiçbir temel saat bulunmamaktadır. Bir olayın ne zaman olduğu, bir cetvelin ne kadar uzun olduğu ya da bir nesnenin ne kadar olduğu gibi tüm gözlemler gözlemcinin yerine ve hızına bağlı olarak değişir. Alman teorik fizikçi Albert Einstein enerjinin ışık hızının karesiyle kütlenin eşit olduğunu E=mc2 formülüyle ispatladı. Genel görelilik kuramı ve İzafiyet teorisi ve ile kütlenin uzay zamanı büktüğünü ve zaman, mekân, hareketin birbiriyle bağımlı olduğunu ispatlayıp Brown hareketi ile atomun varlığını kanıtladı. 1920’lerde Amerikalı astronom Edwin Hubble’ın (1889-1953) çalışmalarına bağlı olarak, “nebulaların” Samanyolu dışı doğası, söz konusu olan uçsuz bucaksız uzaklıklar ve evrenin görünürdeki genişlemesi kozmologlar arasında benimsenmeye başlamıştır. Görelilik ve parçacık fiziği 1930’lardan sonra kozmolojiyi büyük ölçüde etkilemiştir. Einstein’ın madde ve enerji denklemi, nükleer süreçlerin giderek aha iyi anlaşılmasıyla birlikte yalnızca atom ve hidrojen bombaları şeklinde pratik sonuçlar doğurmakla kalmamış, güneş ve yıldızlardaki enerji kaynağının yani termonükleer füzyonun da kuramsal bakımdan anlaşılmasına yol açmıştır. İlk defa Belçikalı bir din adamı Georges Lemaitre tarafından dile getirilen ve siyasi bir sürgün olan Rus fizikçi George Gamow ve meslektaşlarının 1940’lar ve 1950’lerin başında geliştirdiği evrenin inanılmaz derecede sıcak ve yoğun büyük bir “Büyük Patlama” ile başladığı ve genişlemesini sürdürdüğü tezi bunu izledi.

Bilim insanı ve bilimsel kurumların evrimi..
Antik Yunanda bilim adamlarının araştırmaları gibi, Aristo’nun çalışmaları da devletçe yönlendirilmiyordu ve herhangi bir kurumla ilişkisi yoktu. Halife Memun, 832’de Bağdat’ta yabancı laik bilimler için bir çeviri ve ustalaşma merkezi olarak Bilgelik Evi’ni kurmuştu. Medreseler yabancı bilimlerin öğretildiği bir kurum haline gelmişti. Sadece Bağdat’ta kendi kitaplığı olan 30 medrese vardı ve Fas’tan Semerkant’a her yerde kâğıt fabrikaları kurulmuştu. Geçmişin hükümdarlarının bilgiye verdiği önem devlete yarar sağlamak amaçlı idi; hasat zamanını ya da günleri ve mevsimleri hesaplamak, geleceği öngörmek, hastaları iyileştirebilmek, stok tutmak, harita çizmek, Mekke’nin yönünü göstermek gibi. Sayma, iyileştirme ve geleceği öngörme uzmanlık eylemleri tarım ve el sanatlarının hâkim olduğu geleneksel toplumlar için pratik etkilere sahipti. 12. yüzyılda Avrupa tipi üniversitenin ortaya çıkışı bilim ve öğrenim tarihinde kurumsal bir dönüm noktası oldu. İlk üniversite 12. yüzyılda Bologna’da kurulmuş, bunu 1200’de Paris Üniversitesi, 1220’de Oxford izlemişti. 1500 yılına kadar seksen civarında üniversite kuruldu. Rönesans akademileri yeni bilim kuruluşları olarak sarayları tamamlamış ama patronları desteği olmadan yaşayamamışlardır. Bilim için yeni anahtar ortam Rönesans sarayları ve saray yaşamı tarafından sağlanmıştır. Avrupa sarayları yararlı hizmetler almak ve esas olarak pratik sonuçlar elde etmek için sanatçılar, doktorlar, cerrahlar, simyacılar, astronomlar, astrologlar, matematikçiler, mühendisler, mimarlar, projeksiyoncular, yer ölçücüler, haritacılar çalıştırmıştır. Özellikle Rönesans İtalya’sının saraylarında olmak üzere, bilim için yeni ve tarihsel önemde toplumsal destek sağlayan tam bir koruyuculuk sistemi ortaya çıkmıştır. Kutsal Roma İmparatoru II. Rudolf önce Tchho’ya ve daha sonra Kepler’e Prag’da İmparatorluk Matematikçileri olarak destek vermişken, Medici’nin saray desteği de Galileo’nun kariyerini ve bilimsel çalışmalarını şekillendirmiştir. Medici mühendislik konularında Galileo’ya başvuruyor, Newton ise İngiliz sarayının darphanesini yöneterek geçimini sağlıyordu. Newton bir memur gibi çalışması çağdaş üniversitelerin etkin bilimsel merkezler olmadığını ve bilimde yeni kariyerlerin başka yerlerde arandığını bir kez daha göstermiştir. 17. yüzyıl içinde saray prenslerinin kişisel desteklerinin zayıflaması ile bilim adamları daha çok Newton gibi bürokrasi içinde ve ulusal bilimsel derneklerde kurumsallaşmıştır.

Üniversiteler Bilimsel Devrimde etkili değişim merkezleri değildi. O dönemin üniversiteleri bir araştırma kuruluşu değildi, daha çok toplumun ihtiyacı olan papaz, doktor, avukat, yönetici ve öğretmen yetiştirme işlevi gördüler. Bilimin amacı da öncelikle bilim yapmaktan farklıydı. İngiliz Kralı II. Charles’ın 1662’de kurduğu Kraliyet Derneği ve Paris’teki Acedemie des Sciences (Bilimler Akademisi), 17. yüzyıldaki yapısal devrimin amiral gemileriydi. Bunlar, bilim ve bilim insanları için yeni bir kurumsal temel oluşturmuş ve sonraki yüzyılın yapılandırılmış bilimini karakterize eden yeni bir akademik çağ başlatmıştır. Bunun ardından Prusya, Rusya ve İsveç’te önemli ulusal akademiler kurulmuş ve devlet akademisi ya da bilim derneği modeli Avrupa’ya ve Avrupa’nın dünyadaki sömürgelerine yayılmıştır. 1794 yılında devrimci Fransa’da kurulan Ecole de Polytechnique (Politeknik Okulu) ülkeyi 1830’larda bilimde lider yapan kuşağı yetiştirdi ve diğer ülkelere o dönemde örnek oldu. 1799’da İngiltere’de kurulan Royal Institution (Kraliyet Enstitüsü) Davy ve Faraday gibi bilim adamlarını yetiştirdi. Bilimsel akademi ve dernekler, ücretli görevler sunmuş, ödül ve keşif yolculuklarını desteklemiş, bir yayım programı sürdürmüş, yolculuk ve incelemeleri gözetim altında tutmuş, devlet ve topluma hizmet için çeşitli özel işlevler oluşturmuştur. Bu kurumlar 19. yüzyılda uzman bilimsel derneklerin ve üniversitelere yeni bir bilimsel canlılığın gelişine kadar yapılandırılmış bilime egemen olmuştur. Özetle Avrupa’daki saraylar ve hükümetler 16. yüzyıldan başlayarak bilimi kurumsallaştırmış ve bunun karşılığında bilim uzmanları botanik bahçeleri, gözlemevlerinde, bilimsel derneklerde, uzman profesörlüklerde ve Avrupa’daki hükümet bürokrasilerinin çeşitli işlerinde hükümetlere yardım etmiştir.

Bilimin ve bilim kariyerlerinin profesyonelleşmesi bugünkü bilime giden yolda önemli bir kilometre taşını temsil etmektedir. Tarihsel olarak ilk uygarlıklardaki din adamları ve adsız yazıcılar, Yunan doğa filozofları, Arap doktorlar ve astronomlar, Çinli mandarinler ve memurlar, Orta Çağ Avrupa’sının üniversite profesörleri, Rönesans sanatçıları, mühendisler, sihirbazlar ve Aydınlanma Akademisyenlerinden sonra bilim insanlarının modern toplumdaki rolü ilk kez 19. yüzyılda ikinci Bilimsel Devrim ile görüldü. Düzenlemiş bilimin 18. yüzyılda başlıca dayanakları olan devlet destekli bilim dernekleri 19. yüzyılda özgün araştırma merkezi olmaktan çok bilimsel başarı veren onur kuruluşları haline gelmiş, bunların yerine bilim yapmak için çok önemli bir dizi tamamlayıcı kurum ortaya çıkmıştır. Alman üniversite sisteminde 19. yüzyılda yapılan reformlar ile Alman üniversiteleri laik devlet kurumları haline geldi ve bilim öğretimi devletin orta öğretimde görevli öğretmenleriyle doktorlar, eczacılar, bürokratlar ve diğer profesyonellerin eğitilmesindeki işlevini yerine getirdi. Bu yeni ortamdaki bilim eğitimini farklılaştıran nokta bilimsel araştırmaya verilen görülmemiş önemdir. Yani bir bilim profesörünün rolü, öğrencilere yalnızca eski bilgileri öğretmek değil aynı zamanda yeni bilgilerin üretilmesi ve yayılmasında öncü olmaktı. Bu kapsamda kimya laboratuarları, yüksek lisans, üniversite bünyesinde uzman enstitüler gibi yeni pedagojik yaklaşımlar ortaya çıktı. Ders kitapları bilim öğretiminde ilk kez bir araç olmaya başlamış, bilimde kariyer için Ph. D (doktora) bir gereklilik haline gelmiştir. Alman üniversite sisteminin merkezi olmayan niteliği, farklı Alman üniversitelerinde bilimsel yeteneklerin teşvik edilerek bilimsel araştırmaların kalitesini yükseltmiştir. 19. yüzyıl Almanyasının sonuna doğru politeknik okulların Almanya’ya gelişi, teknoloji ve endüstri ile ilişkiler özellikle kimya endüstrisi, elektroteknik ve duyarlı optikte geliştikçe daha da artmıştır. Araştırma üniversitesi modeli, John Hopkins (1876) örneğinin gösterdiği gibi kısa sürede Almanya dışına yayılmıştır.

Bilim insanları etkinliklerini bugün karmaşık bir toplumsal uygulama sistemi içinde yapmaktadır. Bilimsel kariyerler 19. yüzyılın başlarında gelişigüzel bir şekilde yapılıyor ve yalnızca bir avuç kişiyi ilgilendiriyordu. Bugün ise bilim adamının toplumsal rolü ve bilim adamı olmak için gerekenler oldukça katı bir şekilde tanımlanmıştır. Yalnızca ABD’de Ar-Ge çalışmaları yapan tam zamanlı bilim adamlarının sayısı yaklaşık bir milyondur (16). Bilim insanlarının çalıştırılması konusunda geniş özellikler olmasına rağmen bilimsel eğitim için var olan yollar aslında çok dardır. Hemen hemen evrensel bir çerçevede olmak üzere liseden önkoşul olan bilim dersleri alınarak mezun olunmalı, bir bilim alanında lisans eğitimi tamamlanmalı, özgün araştırmaya dayalı olarak Ph. D derecesi alınmalı ve sonra öğrenim normal olarak bilinen geçici konumlarda sürmelidir. Kariyer yolları bilim insanının lisansı olan Ph. D’den başlayarak ayrılır. Geleneksel norm, üniversitelerde araştırma ve öğretim kariyeri yapmak olmuştur. Ancak, genç bilimciler kamuda ve özel endüstrilerde kendileri için giderek artan bir şekilde verimli yaşamlar bulmaktadır. Ayrıca, bilim insanlarının bugünkü uğraşıları üniversitelerde ya da uzman araştırma kurumlarında amacı olmayan temel bilim araştırmalarından endüstride amacı olan bilimsel çalışmalara kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. Günümüzde, kariyer basamaklarında yükselenlerin etkin araştırmayı bırakıp başkalarının bilimsel çabalarını yönetme eğilimi artmaktadır.

Üniversite, iki yüz yıl geri planda kaldıktan sonra 19. yüzyılda İkinci Bilimsel Devrimin bir parçası olarak bir kez daha doğa bilimlerinin önde gelen bir kurumu olmuştur. Ancak, bu gelişmelerin hiçbiri 19. yüzyıl biliminin özündeki erkek egemen niteliği değiştirmemiş, geçmişte olduğu gibi yalnızca çok az sayıda kadın doğrudan bilimle ilgilenmiş ve genel olarak yardımcı işlevleri yerine getirmiştir. Yetenekli kadınları altın ve dolma günlerinden, tahta boyama kurslarından bilim alanında çalışmaya yöneltecek pedagojik yenilikçi fikirlere ihtiyaç bulunmaktadır. Bilimin profesyonelleşmesinde uzman kurumlar da gerekli olmuştur. Geleneksel bilim dernekleri yanında jeoloji, zooloji, astronomi, kimya gibi alanlarda uzman kuruluş ve dernekler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu kuruluşların da yayın hayatına katılması ile bilimsel dergilerin sayısı artmış, yeni yayın düzenleri ortaya çıkmıştır. Bilim insanı kelimesi İngilizce ‘scientist’in ilk defa 1840’ta türetilmesi, o tarihlerde bilimin ve bilimsel inceleme yapanların içinde bulunduğu toplumsal değişikliğin önemli bir kanıtıdır. Özetle, bilim dünyası Mezopotamya’da doğmuş olmakla birlikte “bilim insanı” tam gelişmiş toplumsal ve profesyonel bir varlık olarak ancak 19. yüzyılda düzenlemiş bilimin değişik koşullarında ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılda bir bilim insanı küçük bir laboratuvarda yalnız ya da birlikte çalıştığı birkaç kişi ile bilimsel bilgi üretimindeki egemen modeli temsil ediyordu. Ancak, 20. yüzyılda nükleer fizikteki gelişmelerle birlikte bu eski biçim değişmiştir. Araştırmalar büyük düzenler ve pahalı donatılar gerektirmeye başlamış ve giderek kişisel deneycilerin, hatta üniversitelerin ya da özel araştırma kuruluşlarının kaynaklarını zorlamaya başlamıştır. Kendi başına çalışan bilim adamlarının yerini araştırma ekipleri almaya başlamıştır. Kişisel olarak yapılan ya da küçük grupların yaptığı araştırmalar botanik, matematik ve paleontoloji gibi birçok alanda sürmekte ama parçacık fiziği, biyotıp ve uzay araştırmaları gibi diğer alanları 20. yüzyılın önemli bir yeniliği olan Büyük Bilim temsil etmektedir. Bugünkü bilimsel araştırmaların çoğu pahalıya mal olmakta ve normal bilimsel çalışmaların başka bir yönünü de bağış temini oluşturmaktadır.

Bilim ve teknolojinin yakınlaşması..
Orta Çağ düşünürleri Galileo ve Newton’dan 19. yüzyılda Darwin ve çağdaşlarına kadar bilim, yüksek eğitim gerektiren bir meslek iken, teknoloji ise öğrenim görmemiş kişilerin el sanatları (teknisyen, bugünün mühendisleri) olarak görülüyordu. Üniversitelerdeki ders programları geniş ölçüde matematik ve genellikle doğa felsefesi merkezliydi ve el sanatçılarına, mühendislere yabancı bir dil ve teknik terimlerle yazılmıştı. İlk uygarlıklarda ve daha sonra devlet düzeyindeki toplumlarda hükümetler, yönetimin hizmetindeki yararlı bilgiyi ve uygulamalı bilimi desteklemiştir. Avrupa’da yararlı sayılan bilimler için devlet desteği, örneğin kartografide ya da bir süre sonra Bilimsel Devrimin doğal bir gelişmesi olarak devlete ait bilimsel derneklerin kurulmasında olduğu gibi, Orta Çağlardan sonra yavaş yavaş görülmüştür. Zaman içinde alt dallara bölünen bilim, sayısal ve sosyal alanlarda ayrı konulara bürünmüş; fakat nitelik açısından aynı amaca hizmet etmeyi sürdürmüştür (17). Hükümetler ve giderek sayısı artan endüstriler, yavaş yavaş ve istemeyerek de olsa, kuramsal araştırmaların teknolojik ve endüstriyel sorunlara uygulanma olanaklarını ancak 19. ve 20. yüzyıllarda farkına varmıştır. Bilim ve teknoloji dünyaları 18. yüzyılda İngiltere’deki Endüstri Devrimi sırasında birbirlerine daha fazla yaklaşmış ama çağdaş teknolojinin uygulamalı bilim olduğu görüşünü destekleyen tarihsel kanıtları bulmamız maddi açıdan pek mümkün olmamıştır. Bilim ve teknoloji arasında bulunan ve Helenik Yunandan kaynaklanan yüzyıllarca eski ayırım ise 19. yüzyıldaki bazı önemli yeniliklerle kapanmaya başlamıştır. Bilim ve endüstri ile bilim ve teknoloji kültürlerinin tarihsel birleşimleri genel olarak 19. yüzyılda başlamıştır. Endüstri nerede kök saldı ise yüksek öğrenim de orada kısa sürede gelişmiş; 19. yüzyılda üniversite programlarının oluşturulmasıyla mühendislik, hemşirelik, öğretmenlik ve mimarlık mesleğe dönüşmüştür. Mühendislik programları ise tam olarak uygulanabilir olmasalar da büyük ölçüde ve artan biçimde temel bilimlere yönelmiştir.

Bilimin 20. yüzyıldaki önemi, nihai anlamda, onun doğa felsefeci öneminden çok toplumun geneli üzerine yapmakta olduğu, önemli pratik etkisinden kaynaklanmaktadır. Buna rağmen, kuramsal bilim geleneği entelektüel kültürümüzü şekillendirmeyi sürdürmektedir. Kuşkusuz bilim ve teknolojinin çoğu ayrı kalmayı sürdürmüş ama uygulamalı bilimin 19. yüzyılda endüstrileşme bağlamında ortaya çıkan yeni boyutları, 20. yüzyılda küresel ölçekte belirginleşen ve çok önemli sonuçlar doğuran tarihsel yönelişleri temsil etmiştir (18). Çekirdek endüstrileri genişlemiş bir hizmet sektörü tamamlamış ve buralarda memur, öğretmen, hastabakıcı, sekreter ve telefonun 1876’da bulunmasından sonra santral memuru olarak genellikle kadınlar çalışmıştır. Araştırma laboratuvarı modeli, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında geniş çapta yaygınlaşmıştır. Ancak, bunların çoğu var olan teknolojinin geliştirilmesi ve kapsamlarının artırılması ile ilgilenmekte, genellikle rakipleri uzaklaştırmak için patent geliştirici ve denetleyici bir iş stratejisinin parçası idiler. Bu nedenle fotokopi ve kişisel bilgisayar gibi yeni ufuk açan buluşlar bugün bile endüstride çalışan bilim adamlarının ya da mühendislerinin değil bağımsız mucitlerin işi olmaya devam etmektedir. İlk zamanlara baktığımızda fizik ve kimya laboratuvarlarında kullanılan basit aygıtlar temel taşların oluşmasına yardımcı oldularsa da, yeni dönem biliminin en üst seviyedeki araçları kullanması ilerlemeyi hızlandırmış ve günübirlik hale getirmiştir. Mikroskop ve teleskopun bilime sağladığı katkı, bugün bilgisayar teknolojisi ile önemli faydalar sağlamaktadır. Bilgisayar yardımıyla kolaylaşan analizler ve dokümanlara kolayca ulaşılması, bilimsel çalışmalarda zaman kazancını sağlamaktadır.

Mühendislik ve teknoloji de bugün bilim dünyasıyla benzerlikler paylaşan tam profesyonel mesleklerdir. Teknoloji ve bilimin her ikisi de araştırma içeren oldukça rekabetçi uğraşlardır ve günümüzün teknoloji dünyasına adım atmak genellikle karmaşık bir öğretim ve eğitim gerektirmektedir. Bu benzerliklerine rağmen, bilim dünyası ile mühendis ve teknisyenlerin eğitimi ve çalışması arasındaki zıtlıklar yine de derin ve açıktır. Örneğin, mühendisler için üniversite eğitimi ancak 19. yüzyılda verilmeye başlanmıştır ve bugün bir lisans derecesi profesyonel mühendis olarak çalışmak için yeterli sayılmaktadır. Bir mühendislik ya da teknoloji alanında alınacak bir yüksek lisans (master) derecesi, ilgili kişilerin eğitimlerini tamamlaması için zaman zaman isteyecekleri tek ileri derecedir. Ph. D ise, genellikle üniversitede araştırma ve öğretim yapmak isteyen mühendisler içindir. Araştırmalar hem mühendis-teknisyenler hem de bilim adamları tarafından yapılsa da, bilimsel ve teknolojik girişimler arasında bugün bile temel farklılıklar bulunmaktadır (19). Örneğin, bilimsel araştırmalar genellikle belirli bir proteinin yapısı ya da güneşin güney kutbundaki manyetik alanların yoğunluğu gibi çok sınırlı bir şekilde tanımlanmış problemlere odaklanmaktadır. Bu gibi araştırmalar, genellikle diğer yakın zamanlı bilimsel makalelerin yalnızca sınırlı bir bölümünü göz önüne almakta ve çoğunlukla diğer araştırmacılardan oluşan sınırlı bir “görünmeyen koleje” yönlendirilmektedir. Mühendislik araştırmalarıyla teknik araştırmaları ise, tersine, normal olarak daha geniş bir problem kümesini kapsamaktadır (örneğin, pratik video konferans teknolojileri ya da elektrikli otomobil geliştirmek). Çözümler genellikle bilimsel bilgiden malzeme seçmeye, tasarım estetiğine, üretim sorunlarına, finansa ve pazarlamaya kadar çok farklı alanları kapsamaktadır. Mühendislik çözümlerinin tüketicileri ise genellikle diğer mühendisler ya da bilim adamları değil, çoğunlukla hükümetler, şirketler ve sıradan insanlardır.

20. yüzyılın başlarından itibaren bilimdeki ilerlemeler büyük hız kazanmış ve akademik çevrenin, daha elverişli bir araştırma ortamına kavuşması bu ilerlemeyi tetiklemiştir. Bilimle uğraşmak bir prestij haline gelmeye başlamış ve etkilerini göstermeye başlamıştır. Bilim adamları Birinci Dünya Savaşı’nda askere alınıp, siperlerde ölürken, İkinci Dünya Savaşı esnasında ulusal hazine kabul edilip, askerlikten muaf tutuldular. Bu değişimin nedeni hükümetlerin kuramsal araştırmaların endüstri, tarım ve tıpta pratik anlamda gelişmelere yol açabileceği inancı idi. Bu inanç antibiyotiklerin bulunuşu ve çekirdek fiziğinin atom silahlarının üretime uygulanması ile oldukça güçlendi. Bilim, pratik yararlarla o kadar özdeş hale gelmişti ki, teknoloji ve bilim tek bir uğraş sayılmıştı. Bilim ve teknoloji arasındaki ilişki, teknolojinin “uygulamalı bilim” şeklinde tanımı ile somutlaştı. İkinci Dünya Savaşı sırasına ABD’de atom bombasının geliştirilmesi ve kullanılması, modern bilim ve teknoloji tarihinde bir dönüm noktası olmuştur (20). Bunun iki nedeni vardır. Birincisi bilimin uygulamadaki gücünü dramatik bir şekilde ortaya koyması diğeri ise hükümetin geniş ölçekli bir Ar-Ge’yi çok fazla kaynakla beslemesi durumunda nelerin beklenebileceğini göstermesidir. Kuram pratiğe 19. yüzyıldan itibaren uygulanmaya başlamıştı ama bu sefer geniş ölçekli hükümet girişimi söz konusu idi. Bilim, uygarlıkların tarihinde bir rol oynamasına rağmen, bu rol yakın zamanlara kadar çok küçük kalmış ve bilimsel uzmanlığa sağlanan devlet desteği oldukça düşük bir düzeyde olmuştu. Uygulamalı bilimler için devlet desteği özellikle Manhattan projesi ile yerine oturmuştur. Manhattan projesi için ABD’nin 37 farklı yerinde 43 bin kişi çalışmış, proje maliyeti 2.2 milyar dolara ulaşmıştı (21). Radar, penisilin üretimi, jet motorları ve ilk elektronik bilgisayarlar gibi çeşitli uygulamalı bilim projeleri İkinci Dünya Savaşı sonrasında hızlanmıştır. Savaş, bilim ve hükümet arasındaki ilişkiler için yeni bir örnek oluşturmuştur. Teknolojiyi uygulamalı bilimden farklı olarak düşünmek İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra zorlaşmıştır.

Sonuç

Bilim her şeyi çözemez ama bize şüphe duymayı öğretir. Bugün, hala bildiklerimiz bilmediklerimiz yanında engin bir okyanustaki küçük adacıklar gibidir. Bilimin entelektüel geleceği için biyoloji, fizik, kozmoloji ya da henüz bilmediğimiz disiplinlerde bizi kökten yeni formülasyonlara yönlendirecek problem alanlarını keşfetmeliyiz. Bilim tarihi bize bugüne kadar yapılmış her bilimsel formülasyonun ancak belli bazı koşullarda ve ölçeklerde başarılı olabildiğini gösterdi çünkü farklı, daha ayrıntılı, daha rafine koşul ve ölçekler bilimin alanına girdikçe daha iyi bir formülasyonla değiştirildiler. Günümüz insanı, bilim ve teknolojideki gelişmelerle sağlanan yaşam standardında artık düzenli artışlar bekler hale gelmiştir. Bilim ve endüstri arasındaki güçlü bağ teknolojideki uzmanlaşmanın derinleşmesi, gelişmesi ve ciddi bir bilim altyapısının oluşması ile güçlenerek devam edecektir. Uygulamalı bilimin endüstriyel ve askeri alanlardaki uzun dönemli etkileri belirsizdir ve kaygı verici gelişmeler de vardır. Bilimsel araştırmalardan elde edilen sonuçlar genellikle hemen bir ekonomik değer üretmemektedir. Bilim insanlarının çalışmalarına başkaları tarafından başvuru yapıldıkça ve bu çalışmalar kullanıldıkça profesyonel beğeni kazanır. Bu nedenle de böyle parasal olmayan toplumsal ödüller almak ümidiyle, bilim insanları araştırmalarının sonuçlarını açıklamaya eğilimlidir. Mühendislerin ve uygulamalı bilim yapanların ürünleri ise tersine gerçek bir ekonomik değere sahiptir. Mühendisler ve onları çalıştıran şirketler, ekonomik haklarını güvence altına alan bir patent alana kadar çalışmalarını gizli tutma eğilimi gösterir. Temel bilim dünyası ile uygulamalı bilim ve teknoloji dünyaları arasındaki farkı makale ya da patent olarak ortaya çıkan iki öğe açıklamaktadır. Öte yandan, Bilim için büyüme hızları 1960’lardan beri tutturulamamıştır. Tipik olarak, her 100 bilimsel yazarın 2’si makalelerin %25’ini yazmaktadır. Bu kişiler de seçkin üniversiteler tarafından kapılarak, meydan boşatılmaktadır. Genel olarak 100 bilim adamının 10’u makalelerin %50’sini yazmakta yani 90’ı da geriye kalan %50’i üretmektedir. Bilim adamlarının çoğu kariyerleri boyunca bir ya da iki makale üretmektedir.

Temel bilimlerde gelişme olmadan uygulamalı bilimlerde ilerleyemeyiz ya da başka ülkelerdeki temel bilimlerin gelişimlerini pahalıya almak zorunda kalırız. Çünkü tarihsel olarak teknoloji ya da bilginin kullanımı basit, pratik, deneme yanılma tarzı kullanım düzeyinden üst düzey karmaşık, asgari bir bilimsel bilgi ve donanımı gerektiren noktaya ulaşmıştır. Ayrıca yeni uygulamalı bilim alanları çeşitli temel bilim alanlarının uygulamaya dönük bileşimleri olarak ortaya çıkmışlardır. Örneğin psikiyatri temel bilim olarak psikoloji, fizyoloji ve kimyadan faydalanır. Eczacılık ise kimya, fizik ve biyolojiden faydalanır. Uluslararası ilişkiler; tarih, sosyoloji, felsefe, psikoloji gibi temel bilimlerden beslenir. Eğer Türkiye’de iyi sosyologlar olsa idi, Türk toplumunun daha iyi analizi ile ülkemizde siyaset daha sağlam temellere otururdu. Bu yüzden öncelikle temel bilimlere yatırım yapmalıyız. Geldiğimiz aşamada artık, fizik ve matematik arasındaki sınırlar ortadan kalkıyor. 1900 yılında dünyada 150 araştırmacı-matematikçi varken bugün bu rakam 80 bin civarındadır. Ama öğrenciler sayısalı meslek için seçiyor olsa da matematikte ilerlemek istemiyor. Devlet okullarının zayıflaması ise bilim için en büyük tehlikedir. Bugün için matematik, kendine uygulama alanı olarak ancak finans dünyasında yer buldu. Ancak, matematik işler iyi giderken işe yarıyor. 2008 ekonomik krizini hazırlayanlar, emlak satışları için “matematikçiler böyle hesaplıyor “diyerek halkı kandırdılar. Artık ticaret, süper bilgisayarlar ile piyasalardaki değişimleri en çabuk anlayıp reaksiyon kurma üzerine kurulu, buna algoritmik ticaret denmektedir. Bilim dünyası daha çok ticari amaçlarla insanlığın sorunlarını çözmek ve kolaylaştırmak peşinde iken, Türkiye’de halk bilime karşı hala oldukça tereddütlüdür çünkü anlamadığı için bilime çok güvenmez. Buna bilimin gelişmesinin önündeki toplumsal ve ekonomik pek çok etkeni de ekleyebiliriz. Okullarda bilim genellikle kuru ve sıkıcı bir şekilde anlatılır. Çocuklar sınıf geçmek için ezberciliğe yöneltilir ve bilimin çevrelerindeki dünya ile ilgisini göremezler. Denklemler şeklinde öğretilen bilim, insanlarımızın çoğunu ürkütür. Türkiye’de bilimler yeniden düzenlenirken bilime katkıda bulunacak bir eğitim sistemi ile bilim insanı yetiştirmek ve bilimin değerli olduğu algısını toplumda yerleştirmek hedeflenmelidir.

Doç. Dr. Sait Yılmaz
ulusalkanal.com.tr


Kaynakça

(1) Science." Oxford Dictionary of English 2e, Oxford University Press, 2003.
(2) William Dunham: A History of Mathematics, Wiley Publisher, (1991), p.19.
(3) John Stillwell: Mathematics and Its History, Springer, (2010), p.26.
(4) James E. McClellan III ve Harold Dorn: Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji, Akılçelen Kitaplar, 3. Baskı, Çeviren: Haydar Yalçın, (Ankara, 2013),s.415.
(5) "history of science." Encyclopædia Britannica. 2008. Encyclopædia Britannica Online. 16 Nisan 2015 http://global.britannica.com/EBchecked/topic/528771/history-of-science.
(6) Gunnar Skirbekk, Nils Gilje: Antik Yunan’dan Modern Döneme Felsefe Tarihi, Çev. E. Akbaş, Ş. Mutlu, Kesit Yayınları, (2001, İstanbul), s.76.
(7) Gnkur.Bşk.lığı: Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, II ncü Cilt, 2 nci Kısım (1451-1566), Gnkur.Basımevi, (Ankara, 1977), s.13.
(8) Ahmed Güner Sayar: Osmanlı’dan 21. Yüzyıla Ekonomik, Kültürel ve Devlet Felsefesine Ait Değişmeler, Ötüken Yayınları, (İstanbul, 2008), s.17.
(9) Mustafa Armağan: İslam ve Bilim Tartışmaları, Etkileşim Yayınları, İstanbul, 2007, s.33-34.
(10) Seyyid Huseyin Nasr: Islam and the Rise of the Islamic Sciences”, İslamic Science: An Illustrated Study, (London, 1976), p.3.
(11) Münevver Ahmed Enis: “What Islamic Science Is Not”, MAAS Journal of Islamic Science, No.1, Jan 1986, p.14-19.
(12) İsmail Raci el-Faruki: The Casual and Telic Nature of the Universe, MAAS Journal of İslamic Science, c.2, Sayı.2, July-Decmeber 1986, p.9.
(13) Thomas S. Khun: Kopernik Devrimi, İmge Kitabevi, (Ankara, 2007), s.56.
(14) Genevieve Rodis-Lewis: Descartes ve Rasyonalizm, İletişim Yayınları İstanbul,1993, s.17.
(15) Sergei Aleksandrovich Tokarev: Dünya Halklarının Dinler Tarihi, Ozan Yayıncılık, Çev.: Rauf Aksungur, (İstanbul, 2006), s.572-573.
(16) McClellan & Dorn: a.g.e., (2013),s.416.
(17) Cemal Yıldırım: Bilim Tarihi, Remzi Kitabevi, (İstanbul, 2009), s.178.
(18) McClellan & Dorn: a.g.e., (2013), s.360.
(19) Donald Tannenbaum, David Schultz: Inventors of Ideas: Introduction to Western Political Philosophy, Cengage Learning Publication, (Ontario, 2003), p.142.
(20) Muammer Sencer: Bilim Tarihinde Dönüm Noktaları, Say Yayınları İstanbul, 1998, s.98.
(21) McClellan & Dorn: a.g.e., (2013), s.422-423.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.