banner863

CIA gölgesinde Suudi Arabistan-İran ilişkileri..


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

16 Haziran 2016, 12:06

Giriş
 
Arap yarımadası M.Ö. 20 bin yıl civarında yaşanan son buzul çağı nihayetinde yağmurların azalması ve nehirlerin kuruması ile köklü değişikliklere maruz kaldı. Böylece insanlar ve hayvanların kimisi doğuda Mezopotamya vadisine, özellikle Fırat civarına gitti, batıda ise bugünkü Filistin, Lübnan ve Suriye yerleşti. Orta Doğu’nun bugünkü kuraklı ve yüksek sıcaklığı ise 6 bin yıl önce başlamıştır. Arap yarımadasına müteakip gruplar halinde yapılan göçler M.Ö. 3. bin yıla kadar geri götürülmektedir. Yaklaşık 5 bin yıl önce başlayan bu ilk dönem Musa ve taraftarlarının M.Ö. 13. yüzyılda Mısır’dan çıkışı ile sona erer. Eski Ortadoğu tarihi bir medeniyetler kuşağıdır. M.S. 6. yüzyıla gelene kadar Asur, Pers ve Roma İmparatorlukları bölgeye damgasını vurmuştu. Arabistan şimdiki Arapların ataları olan Sami kabilelerinin eskiden beri yerleşik olduğu yer idi. Araplar, İslamiyet öncesi devlet olmamış kabilelerdi. Mısır uygarlığı Arap değildi. Mısırlılar İslamiyet’le Araplaştı. İslam dini ortaya çıktığı dönemde Arapların içinde bulunduğu şartlar yeni dinin yayılmasını kolaylaştırdı. Yeni din, savaşçı bedevilere zenginleşmenin, krizden çıkmanın basit ve aydınlık yolunu işaret etti; yeni toprakların fethedilmesi. İslam, önce kabile dini olarak doğdu, sonra Arapların dini oldu ve sonra fetihlere ivme verirken çabucak ‘evrensel’ bir dine dönüştü. 8. ve 9. yüzyıllarda İspanya’dan Orta Asya ve Hindistan sınırına kadar yayılan İslam, egemen hatta hemen hemen tek din oldu ve genişleme 14. yüzyıla kadar sürdü. 20. yüzyıla kadar Ortaçağ Ortadoğu tarihine; İslami halifelikler; Haçlı, Türk ve Moğol akınları ile Osmanlı İmparatorluğu şekil verdi. Ortadoğu, 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın yayılmasıyla iki taraflı bir kıskacın ortasında kıstırılmıştır. Kuzeyden Ruslar, Osmanlı ve İran’ı sıkıştırırken, Batı Avrupalılar da Afrika’nın etrafından dolaşarak Akdeniz’i aşıp Arap dünyasına ulaşmışlardı. 16. yüzyıla kadar “haçlılık” zihniyeti ile hareket eden Batı dünyasının politikalarına önce 15. ve 17. yüzyıllarda ortaya çıkan “sömürgecilik” anlayışı daha sonra “emperyalizm” düşüncesi egemen olmuştur.
 
Modern Ortadoğu tarihi, Osmanlı’nın parçalanması ve bölgedeki Avrupa hâkimiyeti ile başlar. Ortadoğu bugünkü şeklini, Osmanlı İmparatorluğu’nun bölge üzerindeki gücünü kaybetmesi ve İngiltere ile Fransa’nın daha sonra da Amerika’nın bölge üzerinde etkin rol alması ile aldı diyebiliriz. Ortadoğu coğrafyasındaki ülkelerden bazıları o dönemdeki isimleri ile var olurken bazıları sonradan ulus-devlet yapısını kazandılar ve daha çok petrole dayalı hegemonik güç paylaşımlarının sonucu suni haritalar dâhilinde yeni devletler olarak ortaya çıktılar. II. Dünya Savaşı’na kadar Ortadoğu’nun pek çok yeri Fransa ve İngiltere’nin mandasında kaldı. İngiltere, Şerif Hüseyin’in oğullarından Abdullah’ın denetiminde 1921’de Ürdün’ü kurarken, Emir Faysal’ı da İngiliz mandası olması kararlaştırılan Irak’ın başına getirdi. Irak 1932’de, Suudi Arabistan 1932’de, Mısır 1936’da, Suriye 1945’de, Cezayir 1962’de İngiltere ve Fransa’dan sözde bağımsızlıklarını kazandılar. Ancak, İngiltere ve Fransa bu devletlerdeki kontrollerini kendi yerleştirdikleri Krallar ve rejimler vasıtası ile devam ettirdiler. Araplar, bugün de hala geri kalmış olmalarını Osmanlı yönetimine bağlamış olsalar da, imparatorluk dâhilinde onlardan başka geri kalan bir bölge olmadı. Osmanlı onlara askere almadı, vergi istemedi, ama içlerinden adam çıkmadığı için sadrazam, vezir de atamadı. Osmanlı’nın son döneminde Araplar hariç tüm toplumlar gelişmişti. Dünyada hala çağdaşlaşamamış tek büyük ırk, Araplardır. 22 Arap ülkesi milli gelirlerinin toplamı bir İngiltere etmiyor (1). Bölge halkının üçte biri günde 2 doların altında gelirle yaşam sürdürüyor. Arap dünyasındaki 22 ülkede 363 milyon kişi yaşamaktadır.
 
Modern Ortadoğu’nun bugününü anlayabilmek için İngilizlerden başlayarak, CIA’nın Suudi Arabistan-İran-Irak ve Suriye dörtgeninde neler yaptığını öğrenmeliyiz. CIA’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı karıştırmada kullandığı 7 yöntemi şu şekilde sıralayabiliriz;
 
            1. Darbeler düzenlemek; 1947 Suriye ve 1953 İran darbeleri gibi.
 
            2. Ülkeleri birbirine saldırtmak; örneğin Irak’ı İran’a saldırtması için CIA, 1980’lerde İran’ın askeri planlarını Saddam’a verdi ve kimyasal silah kullanmasına yardım etti.
 
            3. Ülkeleri zayıflatacak yıkıcı ve bozucu faaliyetler; Irak içinde Allawi ve diğer sürgünleri ajan ve operatif olarak kullanmak.
 
            4. Gizli bölgelerde işkence, alıkoyma ve yasal olmayan sorgulamalar; Ebu Garip hapishanesinde olanlar gibi.
 
5. Terörle mücadele adı altında uluslararası kuralları ihlal etmek; Ürdün, Yemen, Fas, Cezayir, Libya ve Suriye’de sözde terör şüphelileri için kanunsuz sorgulama ve alıkoyma için CIA programları.
 
            6. Anti-Amerikancılığı artıran insansız hava aracı (drone) saldırıları; CIA tarafından sadece 2009-2014 arasında 2.500 kişi drone saldırılarında öldürüldü.
 
7. İsyancıları eğitmek ve donatmak; Suriye’de olduğu gibi eğit-donat programları altında muhalif görüntüsü altında cihatçılar ile mezhep savaşını körüklemek.
 
            Bu makalede, hikâyenin tekrar başına dönecek, İngilizler ve Suudi Arabistan’dan başlayarak CIA’nın bölgede yaptıklarının bir muhasebesini çıkaracağız. Suriye, Irak ve Türkiye üçgeni içindeki CIA faaliyetleri ise başka bir makalenin konusu olacak.
 
            S. Arabistan ve İngilizler
 
Hz. Muhammed 632 yılında öldüğünde henüz İslam inancı şekillenmemişti. İslam, insanları dinsel ortalık temelinde belli derecede kaynaştırdı ise de İslam memleketlerinde ne kabilesel ne de sınıfsal çelişkiler kaybolmadılar. Tam tersine onlar yavaş yavaş gittikçe şiddetlendi. Bu İslam dinindeki çeşitli akımlarda bölünmelerde ve mezheplerde yansımasını buldu. Şiizm ile en büyük bölünme ortaya çıktı ve İran’da kendi türünde ulusal Anti-Arap hareketin dini kabuğu oldu. Şiiler ilk halifeler zamanında peygambere dair efsanelerden derlenen Sünniliği yadsımaktadır. Şiizm, bir bütün olarak kalmadı on iki yasal imamı kabul eden akım ortaya çıktı. Sünnetin yasallığını kabul eden Sünnilik de 8. ve 9. yüzyıllarda İslam ilahiyatında (kurucularının adlarına göre) dört ekol yapılandı; Hanifiler, Şafiler, Malikiler ve Hanbeliler. Bu ekollerden sonuncusu dini dogmaların harfi harfine yorumlanışının aşırı fanatik ruhu ile dolu idi. Vahabiler sert Hanbeli okulunun geleneklerini sürdürerek, İslam’ın ilk yüzyıllarındaki ataerkil hayatın sadeliğine dönüşü, emredici ibadet ve yasakların sıkıca uygulanmasını, şatafatın yok edilmesini, Avrupa’nın kültürel etkisi ile mücadele edilmesini talep ediyorlardı. Vahabiler hasımlarıyla şiddetli bir mücadeleden sonra 20. yüzyıl başlangıcına doğru Necd (İç Arabistan) çöllerinde üstünlüğü ele geçirdiler ve sonra Mekke, Medine kentleriyle Hicaz’ı kendilerine tabi kıldılar. İki bölgeyi birleştiren Suudi Arabistan Devleti’nde Vahabizm egemen oldu (2). 
 
Resim1: Muhammed Bin Abdül Vahab


 
1740’larda bugünkü Arabistan toprakları birbiri ile savaşan Bedevi kabilelerin yaşadığı boş bir çöldü. Bu kabilelerden biri olan Suud ailesinin babası İnb Suud, fanatik din adamı Abdül Vahab ile yakınlaşır. Vahab’a göre İslam, 950-1000 yılları arasında yoldan çıkmış ve herkes Müslüman olmaktan uzaklaşmıştır. Vahab ve Suud, çevrelerini fethetmek ve dini fanatizmi yaymak için birlikte katliamlara başlarlar. Bunlardan biri 1801’deki Kerbela katliamıdır. Böylece yarattıkları korku ile yarımadanın çoğunu direniş olmadan ele geçirirler. Ancak, 19. yüzyılın başında önce Mısır sonra Osmanlı onları çölün dışına atar. Sonrasında 100 yıl boyunca Osmanlı bölgeye hâkimdir ama Suud kabile savaşlarına devam eder. Sonunda yenilen Suud lideri, 1891’de bugünkü Kuveyt’e kaçar. On yıl sonra dönen yeni lider Abdül Aziz, babası İbn Suud ile aynı taktikleri izler, cihat adı altında katliam ve korku salmaya devam eder. Bu dönemde Aziz’in stratejisinde iki yenilik olur; İngiliz stratejisi ve İhvan (Müslüman Kardeşler). Artık yarımadanın ele geçirilmesi teolojik olarak Vahabizm fanatizminin yayılması ile olacak, Cahiliye devri Vahabiliğe dönüş ile bitecektir. 1915 yılında gözler Çanakkale Savaşı’nda iken İbn Suud, İngiliz himayesini kabul ettiği Darin Anlaşması’nı imzalar. Ancak, bundan sonra İngilizler ile Suud ailesi arasında sorunlar başlar. Anlaşma öncesi İngilizler, Suudların Vahabi olmayan herkes saldırmalarına göz yummakta iken şimdi İngiliz koruması altındaki yerlere saldırması yasaklanmıştır. Anlaşma imzalanmadan önce başlayan İhvan, Vahabi geleneklerine şahsen uymayan Abdül Aziz’den memnun değildir. Anlaşma ile Suud’un emperyalizmin kontrolüne girmesi ve Batı modernitesini temsil eden araba, telefon ve makineli tüfekleri kullanması Vahabi öğretileri ile ters düşmektedir. İngilizlerin amacı açıktır; Ortadoğu petrolünün üzerine konmak. İngilizler Arapların kullanılmasında iki kişiyi seçtiler. İlki Haşimi ailesinden, Mekke ve Medine’yi de içine alan Hicaz’ı yöneten Hüseyin idi. İkincisi ise Orta Arabistan’da bir Vahabi kabilesinin lideri olan İbn Suud. Hüseyin’e bağlı kabilelerin 10 Haziran 1916’da Mekke’deki Osmanlı garnizonuna saldırısı ile Arap ayaklanması başlamıştır.
 
19. yüzyılda casusluk savaşlarının ilki Orta Asya’nın kontrolü için Rusya ve İngiltere arasında yapılmış ve Rudyard Kipling tarafından tanıtılmıştı. İngiliz ajanlara verilen ilk görev Almanların 1903’de döşemeye başladığı Berlin-Bağdat demiryolunu engellemekti. Bu yüzden Lawrence önce 1910’da Cerablus’a gelmiş ve burada arkeolojik kazı yapan İngiliz ekibine katılmıştı. Lawrence’ın arkeolojik kalıntılar diye çizdiği haritalar Syces-Picot’a hazırlıktı. Irak’ta ise Gertrude Bell, Lawrence’dan daha başarılı olmuş, Irak haritasını çizmiş, bugünkü Ortadoğu’nun verilerini hazırlamıştı. İngilizler Doğu cephesinde Osmanlıya karşı 1.4 milyon asker kullanırken Fransızlar 1.5 milyon insan kaybettiler, 2.6 milyon asker de yaralandı. Ama savaş sonunda İngilizlerin Ortadoğu’da hala 1 milyon askeri vardı ve İngiliz General Allen Ortadoğu’nun diktatörü olmuştu (3). İngilizlerin petrol haritasına göre Musul ve Kerkük’ün kuzeyinde petrol yoktu. Bu nedenle, Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanmış olduğu halde savaşa 6 günde daha devam edip, buraları da ele geçirdiler. Mondros’un çizdiği sınırlar bizim için hala Misak-ı Milli oldu ve Irak’ın parçalanması 1926 Anlaşması’nın kadük olması yani âli haklarımıza dönüş için fırsat olacaktır. 1916’da yapılan Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu toprakları üzerinde petrol kuyularına göre Batı kolonileri haline getirilen bir devletler grubu ortaya çıkardı. Osmanlıyı arkadan vurmak için İngilizlerle işbirliği yapan Arap kabileleri savaş sonrasında memnun edilmeliydi. Ortadoğu’dan Osmanlı’nın tasfiye sürecini başlatan; İngiliz politikalarının etkisine kapılan Haşimi ailesinden Mekke Şerifi Hüseyin’e bir Arap imparatorluğu vaat edilmişti. Şerif Hüseyin’in üç (Ali, Faysal, Abdullah) oğlundan Prens Faysal, Irak kralı oldu. Prens Faysal, Lawrence ile birlikte Şam’ın Osmanlı’dan alınmasında rol oynamış ve buranın kralı olmak istemişti. Ancak, 1920’de burada Fransız yönetimi kurulunca önce İngiltere’ye gitti. Bir yıl sonra bugünkü Irak’ın Şii bölgesine gelerek, öldüğü 1933 yılına kadar burayı kral olarak yönetti. Yerine geçen oğlu Gazi, 1939’da ölünce tacı oğlu Faysal II aldı ama o da 1958’de bir askeri darbe ile öldürüldü. Hüseyin’in oğlu Abdullah’a ise Ürdün nehrinin doğusunda kalan dar şeride ‘Ürdün’ adı verilerek hediye edildi (4).
 
 İngilizler, Şerif’in tüm Arabistan’a hâkim olmasını tehlikeli buluyorlardı. Türkiye’de 3 Mart 1924’de halifeliğin kaldırılması üzerine Şerif’in halifeliğine karşı çıkan Nejd Emiri Abdülaziz bin Suud, Şerif’e alternatif arayan İngilizlerin desteğini alarak 25 Aralık 1925’de Mekke’yi işgal etti. 1927’deki Cidde Anlaşması ile İngiltere, Abdülaziz’in kendine verdiği Hicaz Kralı ve Nejd Sultanı unvanını kabul etti. O tarihten sonra Arabistan’ı Suudlar yönetmeye başladı. Böylece başlayan Suudi egemenliği, 1932 yılında Suudi Krallığı adını aldı. 1920’lerin sonuna doğru, Abdül Aziz Hicaz ve Nejd’i alana kadar İhvan ile sürtüşme devam eder. Ürdün, Irak ve Kuveyt’e cihat saldırıları safhasında ayrılıklar zirve yapar. 1930 yılındaki Sabilla Savaşı’nda İhvan, Aziz’in ordusuna İngilizler tarafından verilen makineli tüfek gibi modern silahları kullanmayı reddeder. Sonunda İhvan da yutulur, 1932’de kurulan Kraliyet ordusu içinde yer alırlar. Artık, Arabistan’ın petrol kaynakları İngilizlerindir. Ancak, o zamanlar yutulan İhvan, bugün IŞİD olarak karşımıza çıkacaktır. Acımasız Vahabi kültürü, İngilizler tarafından Suudi Arabistan yapısı içine entegre edilmişti. İngilizler, o zamandan beri Suudi ailesinin tüm gizli kapaklı işlerinin arkasındaki güç oldular. Özetle, Suudi kabilesine Arabistan hediye edildi ve adı Suudi Arabistan oldu. Haşimi ve Suudi aileleri arasındaki düşmanlık 1958 yılında Irak’taki darbe sonucu Haşimi ailesinin iktidardan uzaklaştırılması ile sona erdi. II: Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu, ABD’nin etki sahasına girmiş olsa da İngilizler hep perde arkasında idiler. İngiliz-Suudi işbirliğinin arkasında son 25 yıldır silah satışı yolsuzlukları, terörizme destek ve son olarak Yemen’deki katliam savaşı var. Bu savaşta uluslararası hukuka aykırı olarak misket bombası kullanılıyor ve pek çok insan hakları ihlali de görmezden geliniyor. Suudi krallığı kendisini böylece uluslararası hukuktan muaf görüyor. İngiltere-S.Arabistan ilişkileri tarihi derin bağlara sahip, iki ülke Eylül 2015’de BM İnsan Hakları Komisyonu’nda oylamayı etkilemek için gizli dolaplar çevirdiler (5).
 
            S. Arabistan ve ABD
 
1916’daki Sykes-Picot anlaşması ile Ortadoğu, İngiltere ve Fransa arasında paylaşılmış, Amerika’daki Rockefeller’in bölgeye gönderdiği petrol mühendisleri bile hapse atılmıştı. İngilizler de hata yaptı ve 1933’de California’dan gelen Rockefeller’in Standart Oil’inin temsilcileri (şimdiki Chevron) Suudi petrol haklarını 250 bin dolara satın aldılar ve o tarihten sonra Suudi-ABD ilişkileri özel bir konum kazandı (6). ABD’nin Ortadoğu’ya gerçek anlamda nüfuzunun başlangıcı olarak, İkinci Dünya Savaşı esnasındaki devlet başkanı Franklin Roosevelt’in bugünkü Arabistan’ın kurucusu Suudi kralı Abdül Aziz İbn Suud ile 14 Şubat 1945’de ABD savaş gemisi Great Bitter Lake gemisinde buluşması kabul edilir (7). Tahmin edeceğiniz gibi kral, ülkesini değil, tahtını korumak karşılığı ABD’nin petrol talebine garanti vermişti. Bunu izleyen dönüm noktası 1973’deki petrol krizi ile Suudilerin başını çektiği Arap petrol mafyasının Henry Kissinger’e “petrolü dolar karşılığı satma” sözü vermesi oldu. Böylece zaten petrolü zar zor alabilen ülkeler, bir de dolar bulabilmek için ABD tarafından soyuldu. ABD, Suudi hanedanını değiştirmeye, ya da petrol bölgelerini ele geçirmeye ihtiyaç duymadı. Onları hep finansal rehine olarak gördüler (8). Suudi yönetimi ise ABD’nin bölgede statüko gücü olmasını istemekte ama bu rolü oynayamadığını düşünmektedir. ABD güvenlik politikalarının 1940’lardan beri iki temel amacı vardı; (I) Siyasi ve ekonomik olarak liberal dünya düzeninin geliştirilmesi, bölge petrolüne garantili nüfuz. (II) Komünist güçlerin çevrelenmesi ve caydırılması. Buna 11 Eylül 2001 sonrası iki hedef daha eklendi; (III) Terörizmle küresel mücadele. (IV) Ortadoğu’nun dönüşümü. ABD, 1940 ve 50’lerde Ortadoğu’da iki özel ilişki geliştirdi. Birincisi İsrail ile ve ne olduğu gayet açıktır. İkincisi S.Arabistan ile güvenlik ve askeri yardım karşılığı petrol sözü idi. Resmi rakamlara göre dünya petrol rezervlerinin Suudi Arabistan’da % 25’i, Irak’ta % 12’si, Kuveyt’te ise % 8’i bulunmaktadır. ABD, İran hariç Körfezdeki petrol monarşilerini denetim altına alarak dünya petrol rezervlerinin yarısını denetlemektedir.
 
İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD stratejisinin hedefi başta Ortadoğu olmak üzere dünya genelinde petrol ve ekonomi üzerinde denetim sağlayarak, kendine bağımlı ilişkiler geliştirmekti (9). Suudi petrollerine hâkim olan ARAMCO şirketinin hisseleri daha önce Rockefeller ailesine ait dört şirket arasında paylaştırılmıştı. Bu dört şirket 1944'te bir araya gelerek ARAMCO'yu kurmuşlardır. Ortadoğu petrollerinin yüzde 99'u yedi büyük petrol şirketinin kontrolü altındadır. Bu şirketlerin beşi Yahudi Rockefeller ailesine aittir. Geriye kalan iki şirketten Shell'in sahibi Marcus Samuel ve Royal Dutch'ın sahibi Wiliam Detending de Yahudi’dir. 1971’de ulusal güvenlik danışmanı olan Henry Kissinger, 1973’de petro-dolarları ABD’ye döndürmenin de yolunu bulmuş, yedi kız kardeş inanılmaz gelirler sağlamıştı. 1974 yılında petrol fiyatları aniden artınca, ABD ile Suudi Arabistan arasında yapılan gizli anlaşmalar ile petro-dolarların Amerikan ekonomisine dönüşü garanti altına alındı (10). Petrol, dolar karşılığı satılacak, karşılığında ABD, Suudi Arabistan’a silah ve teçhizat verecekti. Bu anlaşmanın Suudiler için asıl faydası, hanedanı iktidarda tutma garantisi idi (11). Artık, ABD doları altın ile değil petrol ile destekleniyordu. Bu anlaşma ile Suudi ailesinin özel ve sürekli payı korunmakta, diğer yandan OPEC içinde fiyatların belirlenmesinde Suudilerin desteği sağlama alınmakta idi. Artık petrol almak isteyen her ülke FED’ten para satın almak zorunda idi. Bu borç paralar sadece kâğıt üzerinde veri idi ama yüz milyarlarca dolar bu yolla ABD bankalarına yazıldı.
 
Suudiler 50 yıldır devrim karşıtıdırlar. Bugüne kadar Arabistan tarihinde iki ayaklanma görüldü. Birincisi 1979’daki Büyük Cami ayaklanması ve diğeri 1981’de doğu vilayetlerinde Şii isyanı idi. Suudilerin en sevmediği şey belirsizlik ve istikrarsızlıktır. Arap Baharı’nın Riyad’a ulaşmasından korkan S.Arabistan kralı Abdullah, krallık bakanlık ve kurumları içinde yozlaşmaya karşı sözde bir kampanya başlatarak, uluslararası kamuoyu ve halk gözünde krallık imajını geliştirmeye çalıştı. Bu kampanya için Amerikalı danışmanlık şirketlerinden faydalanıldı, danışmaların öneri listesi krallık tarafından seçime tabi tutuldu (12). Şubat 2011’den beri doğu eyaletlerinde Sünni monarşinin baskı yaptığını, eğitim ve sağlık konularında zenginliği paylaşmadığını düşünen Şiiler tekrar küçük protestolara başladılar. Suudi Arabistan da aslında protestocularla pratik yaptı. Yumuşak karşı koyma ile sokaklarda ateş etmek yerine binlercesini (çoğu genç 10.000 kişiden fazla) hapse tıktı. Bu yüzden bunların sesini duyamadık ama protestocular her zaman vardı. Arabistan petrol parası ile medyayı satın almakta ve dünya medyasını da ülkesi hakkında yönlendirmektedir. Bu demir perde ülkesinde olan çok şey uluslararası medyaya gitmemektedir. Arap ayaklanmaları başladığından beri S.Arabistan, nüfusunu memnun etmek için bol para harcamaya başladı. Suudi Kralı, 130 milyar dolarlık sübvansiyon ve 60.000 yeni istihdam ile Arap Baharı’nda paçayı kurtardı. Ancak, Suudi sistemi de kırılgandır ve rejimin çökmekten kaçışı yoktur. Kısaca, Suudi Arabistan sadece zaman satın almaktadır. 21. yüzyılda Suudi Arabistan hala Orta Çağ’dan kalma bir soy bağı anlayışı ile yönetiliyor. Suudi kadının aileden bir erkek yanında olmadan pek çok şeyi yapması yasaktır. Çoğu Arabistan vatandaşı elinde olsa kralı öldürür, kralın ordusu aslında onun paralı askerleridir.  Bu paralı askerlerin bazıları Amerikan ve İngiliz ordusundan ayrılanlardır ve krala bağlılığı para ile alakalıdır. Kralı, halkından koruyan ABD’dir.
 
ABD’nin demokrasi isteği konusunda çifte standardının en iyi örneği Suudi Krallığı’dır. Bugün ABD’nin en az İsrail kadar önemli bir müttefiki olan Suudi krallığı, bir kabile yapısı içinde kemikleşmiş, gayet karanlıkçı dini köktenci denetime maruz, bütünüyle geri bir toplumdur. ABD, bunu değiştirmek istememektedir zira bunu yapması ülkenin bu ülkenin geleceği hakkında başa çıkılmayacak bir belirsizliğe ve kestirilmezliğe yol açacaktır. ABD-Suudi Arabistan ittifakı, kraliyet ailesinin hayatta kalması ve meşruiyetine, hatta uluslararası statüsünü korumasına en büyük katkıyı sağlamaktadır. Bu durum ABD, kraliyet ailesinin kendi çıkarına olduğunu düşündüğü sürece devam edecek ya da ülke kendiliğinden bu rejimden kurtulacaktır. 40 yıldır Suudiler Vahabi/Selefi molla ve hücrelerine fon sağlayıp, organize ederken, Batılılar sesini çıkarmamaktadır. Bugün IŞİD’in içinde en az 2 bin Arabistan vatandaşı var ve IŞİD yanlısı twitter hesaplarını en çok Arabistanlılar kullanıyor. Eğer Suriye ve Irak’tan çıkarılacak IŞİD yılanı bir deliğe girecekse bu ancak Suudi Arabistan olabilir. Çünkü IŞİD tamamen yok edilemez ve ancak başka isimler altında ve daha değişik ölçeklerde başka ülkelerde yaşamaya devam edebilir. Libya, Afganistan, Tacikistan da bu ülkelere örnek verilebilir. Obama IŞİD’a karşı savaşa harekete karar verirken, örgütün başını kestiği insanlara vurgu yapıyordu ki, Uluslararası Af Örgütü’nün raporu önüne konuldu. Rapor, ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan’ın sadece Ağustos 2014’de iki hafta içinde 22 kişinin kafasını vurduğunu söylüyordu. Birkaç hafta sonra başkan yardımcısı Biden, Harvard’ta öğrencilere konuşurken Suudi Arabistan ile ittifakı, İkinci Dünya Savaşı esnasında Stalin ile müttefikliğe benzetiyordu. ABD, perde arkasında şunu konuşuyor; “Dünyadaki nefret ve yıkımı yok etmek için bir haçlı seferi başlattık ama müttefikimiz tarihteki en iğrenç rejim olan Suudi’lerdir (13)”.
 

 
Ortadoğu coğrafyasına Araplar ve İran arasında 1400 yıldır devam eden Sünni-Şii mücadelesi damgasını vurmaktadır. Bu çekişme Arap Yarımadası’nın güneydoğu ucunda Bahreyn’den başlayıp, Irak-Suriye-Lübnan (Hizbullah) ve yarımadanın güney batısında olan Yemen’e kadar Suudi Arabistan’ı kuşatan bir hilal üzerinde devam etmektedir. IŞİD’in babası Irak El Kaidesi, Suudi Arabistan başta olmak üzere Sünni Körfez ülkeleri tarafından destekleniyordu çünkü Şiilere karşı da savaşıyorlardı. İran, Irak’ta kontrolü alırsa Kuveyt (%15), BAE (%20), Katar (%10), Bahreyn (%60), S.Arabistan (%20) ve Yemen’deki (%20) Şiiler üzerinde etkili olacaktı. Arap Baharı ile Tunus, Mısır, Libya, Suriye ve Yemen’de Müslüman Kardeşler iktidara gelecek, İran’ın işi bitirilecekti. Önceki Suudi kralı ABD’ye İran’ın nükleer silahlarına saldırarak ‘yılanın başını kesmesini’ tavsiye etmişti. Suudi Arabistan yeni kral Salman ile yeni bir doktrine geçiyor; İran’a yaklaşan ABD’ye dayanmak yerine kendi gücünü kurmak. Suudi varsayımına göre en büyük düşman cihatçılar ve IŞİD olduğuna göre, Suriye’de Esat rejimi devam ettikçe El Kaide ve IŞİD kendilerine gerekli ortamı bulacak ve Suudi Arabistan’ın rollerini çalacaklar. Madalyonun öbür yüzünde ise bugün ABD’ye yaklaşan ancak Ortadoğu’da gittikçe kendini çevreleyen İran tehdidi var. Salman şimdilerde Müslüman Kardeşler korosu olan Türkiye, Katar, Sudan ve Hamas ittifakına katılıyor ve asıl hedef IŞİD ya da El Kaide değil, İran (14). Suudiler, İran-ABD anlaşması sonrası İran özel kuvvetlerinin tüm bölgeye yayılacağından korkuyor. Bu yüzden Kerry, Mart 2015’de Suudi Arabistan’a gelerek İran ile anlaşmanın Suudi güvenliği için hiçbir şeyi değiştirmeyeceği garantisi verdi. Yemen savaşı ile Suudiler üç mesaj veriyor (15); İran’a “dur” deniyor, kendi kamuoyuna “silaha harcadığımız paralar boşa gitmediği” gösteriliyor, ABD’ye ise “sen istesen de istemesen de ben işime bakarım” iması yapılıyor.
 
Suudi Arabistan’daki krallığı ayakta tutan üç ana unsur bulunmaktadır; ülkenin sahip olduğu dünyanın en büyük petrol rezervleri, devletin İslamcı inancı manipüle etmesi ve kraliyet ailesinin ABD ile olan ittifakı. S. Arabistan suni olarak bazı kabileler bir araya getirilerek yaratılmış bir ülkedir. Suudi hükümeti dini bir meşruiyet aracı olarak kullanmaktadır. Mekke ve Medine gibi kutsal şehirleri kontrol altında tutması nedeni ile İslami görevlerini öne sürerek reformlara sırt çevirmekte diğer yandan köktendinci Vahabi din adamları ile ittifakını sürdürmektedir. Suudi Arabistan’da reform karşıtı muhalif güçler Ulema, (din bilginleri) ve şeriatın daha sıkı uygulanmasını isteyen Uyanış (Sahwa) hareketidir. Suudi monarşisi geleneksel olarak ayaklanmalara karşı iki yöntem kullanır (16); halkı satın almak ve ulemayı kullanmak. Tipik olarak Suudiler sorunları üç şeyin bir ölçüde karışımı ile çözerler; güç, para ve dini ideoloji. Güç genellikle asgari kullanılır. Protestolar başladığında Şiilerin bulunduğu doğu vilayetinde tutuklamalar yapılır. Mesaj açıktır; protesto etme. Dini ideolojinin kullanımı resmi Ulema’nın yayınladığı fetva; “Protestonun İslam’a aykırı olduğu, bunun yapılmaması gerektiği ve siyasi değişim isteniyorsa bunun caddelerde olmayacağı” ile sağlanır. Dini kurumlar bu süreçte oldukça mükâfatlandırılır. Kral Salman, kendi oğlu 30 yaşındaki Muhammed bin Salman’ı kendi yerini alacak prens olarak belirledi ve ona savunma bakanlığını verdi. Muhammed bin Salman, kraliyet gelirlerinin %80’ini sağlayan ARAMCO’dan sorumlu ekonomik çar oldu ve onun yükselişi kraliyet ailesinde memnuniyetsizlikler yarattı (17). Suudi Krallığı eğer 2030 yılına kadar yeni 4.5 milyon iş yaratmazsa işsizlik %20’e yükselecek (18).
 
            S. Arabistan ve CIA
 
Suudiler, 1970’lerden itibaren Sovyetlere karşı Mücahidin hareketini başlattılar, asker ve para desteği verdiler ama daha sonra durdurmadılar. 1976’da Suudi istihbaratının başına geçen ve 25 yıl bu işi yapan Suudi prensi Türki el-Faysal, Pakistan ve Afganistan’da işleri yöneten kilit kişi idi ve CIA’nın dostu idi. Türki el-Faysal, 11 Eylül saldırılarından iki hafta önce görevden alınmıştı. Ronald Reagan, 1980’de iktidara gelirken Sovyetlerin Afganistan, Angola, Kamboçya ve Nikaragua’daki kazanımlarını boşa çıkarmak, bunu da yeni bir Vietnam sendromu yaratmadan yapmak niyetinde idi. Reagan doktrini, Sovyetlerin 1970’lerde solcu devrimcilere Afrika ve Orta Amerika’da verdiği desteğin bir kopyası idi. Bir yandan CIA, yeni direnişçileri finanse edecek, silahlandıracak, eğitecek ve yönlendirecek, diğer yandan ABD hükümeti sorumlulukları paylaşacak müttefik ülkeler bulacaktı. Bu müttefiklerin kendileri gibi komünizmle mücadelede önceliği olmayabilirdi. Nitekim Falkland Savaşı’na kadar Arjantin’deki cunta Nikaragualı Kontraları organize etti ve eğitti. Güney Afrika, Angola’daki Marksist MPLA’ya karşı UNITA’yı destekledi. Pakistan da Afganistan’daki direnişçilere destek sağlayan ana ülke oldu. Ortadoğu’da ise birbirine rakip iki bölgesel müttefik devreye girmişti. İsrail, askeri uzmanlık ve örtülü operasyon tecrübesi ile Orta Amerika, Afrika ve Ortadoğu’da Kontralardan İran’daki rehinelere kadar pek çok konuda yardım ediyordu (19).
 
Suudi Arabistan ise İsrail lobisi ile yarışmak üzere Reagan’ın politikalarını desteklemek için petro-dolarları Üçüncü Dünyadaki anti-komünist hareketlere gönderiyordu. Suudi desteği aslında 1970’lerin ilk yıllarında başlamış, Mısır’ın Sovyetlerin ellerinden kurtarılmasında finansal katkısı ile rol oynamıştı. 1977’de Suudiler, Fas birliklerinin Zaire’ye giderek Mobutu rejiminin Katanga ayrılıkçılarından kurtarılmasına yardım ettiler. 1979’da ise Sovyet yanlısı Güney Yemen’e karşı sınır çatışmalarında kuzeye milyonlarca dolar yardım ettiler. 1970’lerin sonunda ABD’nin isteği üzerine bu sefer Somali’ye Batı kampına geçmesi için 200 milyon dolar gönderdiler.      Ancak, ABD ile Suudi Arabistan arasında özel ilişki gerçekte 1981’den sonra başladı. Suudilerin en büyük endişesi satın almak istedikleri silahları İsrail lobisinin engellemesi idi. ABD Savunma Bakanı, Suudilerin İran’daki Şah gibi yıkılmaması için açık çek verdi. Böylece Suudiler beş adet AWACS dâhil 8.5 milyar dolarlık askeri silah ve araç aldılar. Komünizmle mücadelede artık ABD’nin sponsoru olan Suudi kralı Fahd; “Nereye para göndereceğimizi ABD söylesin yeter” diyordu (20). Bu işlerin koordinatörü ise Washington’a büyükelçi olarak gönderilen Prens Bender bin Sultan oldu (21). İşe Nikaragua’daki Kontralar için para göndermekle başlandı. Henüz Carter görevi bırakmadan önce Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır Afgan direnişçileri desteklemeye başlamıştı. Suudiler parayı veriyor, Pakistan sınırlarını açmış lojistik sağlıyor, Mısır ise mücahitleri eğitiyor ve Sovyetlerden kalma silahları ellerine veriyordu (22).
 
            1981 yılında Riyad’ta ABD büyükelçisi olan Robert Neuman’ın Kabil’e atanması ile yeni bir döneme girildi. Suudilere verilmeyen Stinger gibi uçaksavar füzeleri bile Suudi parası ile mücahitlere veriliyordu. Amerika, Kongre kararı olmadan stinger ve başka silahlar da vermeyi kabul etti ve Kontralara Suudi desteği tekrar başladı. Ancak, Suudi parası bile kafi gelmiyordu böylece İran-Kontra skandalına gelindi. Beyrut’taki CIA istasyon şefi William Buckley İran yanlıları tarafından kaçırılması üzerine Suudiler 3 milyar dolar fidye ödemişti. Bu olaya karşılık Hizbullah lideri Fadlallah’a suikast için bir İngiliz para askeri tutulmuş, 80 kişinin öldüğü patlamadan Fadlallah kurtulmuştu (23). Ardından Amerikalı rehinelerin kurtarılması için İran ile silah satışına sıra gelmişti. Suudiler bu işte de vardı ama asıl korkuları Beyrut’taki olayda yer almalarının deşifre olmaları idi. Bender’in adamı Suudi silah tüccarı Adnan Kaşıkçı, İran’a silah satışı işini organize etti (24). Kaşıkçı’nın yanındakilerin çoğu da Mossad ajanı idi. Afganistan’da Suudilerin İslamcı hevesleri ile ABD’nin anti-komünist stratejisi çok iyi üst üste oturmuştu. Suudilerin ABD ile Afrika’daki işbirliği de devam ediyordu. 1983’de Angolalı askerlerin Fas’ta eğitimi için 50 milyon dolar, 1984’de UNITA için 70 milyar dolar daha verilmişti (25). ABD Kongresi UNITA ve Kontralara desteği yasakladığı için Suudiler en iyi vasıta idi.
 
            Ancak, 1984 yılında S.Arabistan Nikaragua’ya daha fazla destekten vazgeçti. Suudiler pek çok neden göstermiş olsa da asıl sorun ABD’nin silah satışı özellikle stinger ile ilgili yasaktı. Suudiler İran’ın petrol tesislerine saldırabileceği gerekçesi ile bu füzeleri istiyor ve gerekirse Sovyetlerden alacaklarını söylüyorlardı. 1980’lerin sonuna doğru Suudi petrol gelirleri oldukça düştü ve artık oyun oynayacak çok parası yoktu. 1982’de yıllık geliri 99 milyar dolar iken, 1988’de 22 milyar dolara düşmüştü. Artık, hayalini kurduğu ABD yüksek teknolojisine de ulaşamayacağını biliyordu. Prens Bender, silah alışlarını çeşitlendirdi ve Çin ile iki yıl süren gizli görüşmelerden sonra orta menzil füzeler (İran ve İsrail’i vurabileceği) aldı. Bu füzeleri çölün ortasındaki gizli (!) yuvalarına gömülürken CIA baskınına uğradılar. ABD’nin yerine İngiltere aldı ve 10 yıllık bir paket dâhilinde 30 milyar dolarlık bir satış önerdi (26). Körfez Savaşı ile birlikte yeni bir döneme girildi. On yıllardır Körfez ülkeleri başta ABD olmak üzere Batıdan aldıkları silahlarla sürekli ordularını büyüttüler. Bu Araplar ile Batılılar arasındaki kirli ilişkilerin, monarşilerin her şeye rağmen ayakta kalması için yapılan pazarlıkların bir parçası idi. Öyle ki, Arap halkları bu kadar silah ve askerin nerede kullanılacağını soruyordu. Yemen, ilk defa Arap askerlerinin kullanılması ve monarşilerin bu sorgulamaya bir cevap vermesi için fırsat oldu. Ancak, bu Sünni orduları bir işe yaramıyor, Yemen’de bile ancak Batılıların istihbarat desteği ile iş yapabiliyor ama sonuç alamıyor. Çünkü ABD, size bundan daha fazla ordu için müsaade etmez. Kritik tüm kabiliyetleriniz hala Batıya bağımlıdır ve size verilen modası geçmiş ya da hassas aletleri olmayan oyuncaklarla idare edersiniz.
 
Soğuk Savaş sonrasında Ortadoğu’da umutsuz insanlar topluluğu ABD’ye karşı İslamcı teröristler doğurmuştu. Suudi Arabistan, 1990 yılında ABD’ye daimi bir askeri üs kurma izni verdiğinde beri radikal Vahabi kesim, Batı ile dostluk ilişkilerine artan bir şekilde karşı gelmeye başladı. Usame bin Ladin’in de içinden çıktığı bu tür insanlar, ülke içindeki pek çok terörist faaliyetin de kaynağı oldular. Suudi hükümetinin kendisi de bunları Irak, Afganistan veya Çeçenistan gibi savaş alanlarında destekledi. 15 Eylül 2005 tarihinde New York’taki federal mahkemenin yayınladığı 156 sayfalık raporda Suudi Arabistan’ın El Kaide’ye 11 Eylül 2001’e gelene kadar 10 yıldan fazla süre her yıl yaklaşık 35 milyon dolar aktardığını yazıyordu. 11 Eylül saldırılarını yapan dört uçaktaki 19 teröristten 15’i Suudi Arabistan’da (diğerleri bir Mısırlı, bir Lübnanlı ve iki Birleşik Arap Emirliği vatandaşı idi) eğitilmişti (27). El Kaide’nin çekirdek liderlerinin çoğu ise Mısırlıdır. Suudi Arabistan ne hikmetse bu saldırıların merkezi olarak görülmedi, cezalar Afganistan ve Irak’tan başlayarak ABD’nin vasalı olmayan ülkelere kesildi ve kesilmeye devam da ediyor. 11 Eylül saldırıların araştıran 9/11 Komisyonu raporunun El Kaide’nin destekçileri ile ilgili bölümünden 28 sayfanın kaybolması da Suudi Arabistan’ın rolünü gizlemek için yapıldı. ABD ile ilişkileri en iyi olan S. Arabistan, Mısır, Ürdün, Fas ve diğer ülkeler ekonomik ve siyasi durgunluk, eğitim ve kültürel sorunlar nedeni ile en çok terörist üreten ve terörizme sempatik bakan toplumlar oldular (28). 30 yıldır Suudiler Vahabi/Selefi molla ve hücrelerine fon sağlayıp, organize ederken, Batılılar sesini çıkarmamaktadır. Ama ABD, perde arkasında şunu konuşuyor; “Dünyadaki nefret ve yıkımı yok etmek için bir haçlı seferi başlattık ama müttefikimiz tarihteki en iğrenç rejim olan Suudi’lerdir (29)”. 2007-2009 yılları arasında CIA direktörlüğü yapan Michael Hayden’a göre, Suudi diktatörü dünyanın en önde gelen radikal İslamcı sponsorudur (30). Son birkaç on yılda Vahabist Sünni cihatçılar için 100 milyar dolar harcadı.
 
İran ve CIA
 
            İngilizler, 1901 yılında İran petrolünü 60 yıllığına kontrollerine almışlardı. 1933’de Şah ile yaptıkları anlaşma ile bir 60 yıl daha almayı garanti etmişlerdi. Anglo-İran Petrol Şirketi, İran’a 20. yüzyılın başında geldi ve İngilizler 1950’lere kadar ülken tekeline aldıkları en önemli gelir kaynağı petrolün kazancından ancak %16’sını İranlılara veriyordu ama halka yansıyan hemen hemen hiçbir şeydi. Böylece İkinci Dünya Savaşı sonrasında İran’da milliyetçi duygular gelişti ve yapılan ilk demokratik seçimlerde Musaddık başbakan seçildi. Dr. Muhammed Musaddık, hayatını İngiliz emperyalizmi ile mücadeleye adamış milliyetçi biri idi. Musaddık, ülke petrolünü millileştirirken kardan %25 tazminat vermeyi teklif etmişti. Görüşmeyi reddeden İngilizler, deniz ablukasına ve ekonomik boykota başladılar. Parlamentonun petrolü millileştirme kararı üzerine İngilizler BM’den istediği sonucu alamazken, Musaddık da İngiliz elçiliğini kapatıp, diplomatlarını kapı dışarı edince, İngilizler darbe yapma işi için Amerikalılara döndü. CIA kuruluşundan itibaren İngiliz istihbaratı ile çok yakın ilişkiler içinde oldu. İran’da 1953’te Musaddık darbesi ile tüm detayları İngiliz istihbaratı sağladı. İran’daki darbe Batının İslam ile ilişkisinin ikinci safhasının başlangıcını da temsil ediyordu. CIA’nın Ortadoğu Bölümü’nden Kermit Roosevelt, İngiliz Mİ6’dan John Sinclair ile birlikte Mussadık’ı devirmeye karar verdiler. Truman, daha önce hükümet devirmedikleri için bu işi kabul etmeyince Dwight Eisenhower’in başkan seçilmesini beklediler. Amerikan şirketlerine İran petrolünden %40 pay sözü verildi (31). Darbeyi için gösterileri kışkırtmak üzere İngilizler Ayetullah Bihbani ve Ayetullah Qanatabdi’ye 100 bin dolar, CIA ise Ayetullah Kashani’ye 10 bin dolar verdiler. 15 Ağustos’ta Musaddık’ın Dışişleri Bakanı kaçırıldı, 16 Ağustos’ta Şah sözde bazı dini mollaların Tudeh Partisi üyelerince asıldığı bahanesi ile Musaddık’ı başbakanlıktan aldı (32). 17 ve 18 Ağustos’ta ise Şah’ı destekleyen dini fanatikler Tahran meydanında gösterilere başladılar ve kalabalık sonunda Musaddık’ın evine ulaştı. Sonraki 25 yıl boyunca Şah’ın geleceği bu mollaların elinde kaldı. Radikal İslam, İngilizler için yararlı bir manipülasyon aracı olmuştu.
 
Darbenin mimarı olarak İran’a gönderilen Kermit Roosevelt üç haftadan az süre içinde İran’da şunları yaptı (33);
 
            - İran’da kaos ortamı yaratmak için pek çok politikacı, meclis üyesi, dini lider, editör ve muhabire rüşvet vererek, Musaddık aleyhine yalan haberlerle kampanya başlattı.
 
            - Sokak gösterileri kiralanan kişiler tarafından belirli bir safhaya gelince rüşvet verilen subaylar birlikleri ile onun evini çevirdiler.
 
            - Onun yerine getirilmesine karar verilen Şah’ın onu görevden alma emrini reddedince gece, Roosevelt ve bir asker evine tutuklamaya giderken Musaddık’a sadık askerler tarafından tutuklandılar.
 
            - Roosevelt planını değiştirdi ve bu sefer isyancıları sokaklara sanki Musaddık taraftarı imiş gibi gönderdi. Dükkânlar, camiler yağmalandı sanki ülke kaosa girmiş havası yaratıldı ve nihayet 19 Ağustos 1953’de ordu tamamen duruma el koydu.
 
            Böylece darbe tamamlandı, Musaddık önce kaçtı sonra tutuklandı ve Şah’ın 25 yıl sürecek despot rejimi başladı. ABD, Ortadoğu’da demokrasileri değil, kendi çıkarlarını koruyacak güçlü adam rejimlerini destekleme yolunu seçmişti. Amerikan halkı diğer pek çok darbe gibi İran’da gerçekte olanları yakın zamana kadar öğrenemediler ama İran halkı 1979’da devrimi yaptığında her şeyi çok iyi biliyor ve zulmü yaşıyordu. Amerikan elçiliğinde rehine krizi çıktığında 1953’de olanlar ile ilgili kendi medyası bile bir bağlantı kurmadı.
 
Resim 2: Parlamentoyu Kuşatan İranlı Askerler (19 Ağustos 1953)


           
            İslamcı hareketlerin en önemli başarısı İran’da Şah’ın devrilmesi oldu. İngilizler, Musaddık döneminden beri mola ve Ayetullahlar ile temaslarını sürdürüyorlardı ve devrim esnasında da kulandılar. Humeyni’nin İslami Devrimi, ani ve halk tarafından desteklenmiş olsa da arkasındaki diğer bir adres ABD idi. Musaddık’tan sonra gelen Şah da bazı milliyetçi girişimlerde bulunmuştu. Önce İtalyan petrol şirketi ENI ile bir anlaşma imzalamış, 1963’de halkın istediği bazı reformları (Beyaz Devrim) yaparak Nasır olmaya özenmişti. Beyaz Devrim içinde zenginlerden alınan toprakların köylülere ucuz fiyat ile satılması, kadınlara oy hakkı, 90 milyar dolarlık nükleer enerji programı vardı. Ancak kadınların peçe kullanmasının yasaklanması dini kesimlerin, afyon sanayinin kapatılması ise yüzyıldır bu işten para kazanan İngiltere’nin hoşuna gitmemişti (34). 1973’de İran’ın Ortadoğu’nun Japonyası olacağı, yılda %7-8 büyüdüğü ile ilgili haberler çıkınca bundan Anglo-Amerikan Teşkilatı (35) memnun olmamıştı. Teşkilatın stratejisi dünyada nüfusun azaltılması ve üçüncü dünyanın sanayileşmemesi idi. Bu teşkilatın kilit adamları Kissinger, Brzezinski, Robert McNamara ve İngiliz eliti idi. Bu böyle devam edemezdi ve İran rejimi değişmeli idi (36). Şah’a saldırı İngilizlerin yönlendirdiği molla ve Ayetullah üzerinden Müslüman Kardeşler’den geldi. Müslüman Kardeşler, İngilizlerin Ortadoğu istihbaratından T.E. Lawrence, E.G. Browne, Arnold Toynbee. St. John Philby ve Bertrand Russell tarafından bölgenin geri kalması, doğal kaynaklarının yağmalanması için kurulmuştu. 1980’lere gelindiğinde Şah’ın dört düşmanı vardı; (I) İsrail istihbaratı Shin Bet tarafından satın alınan İranlı politikacılar. (II) CIA’nın ajan ağı. (III) Feodal toprak sahipleri. (IV) Masonlar ve Müslüman Kardeşler. Şah’ın 1963 yılında modernizasyon planını açıklamasından sonra Ayetullah Humeyni dini muhalefetin lideri olarak ortaya çıktı. 1964’te sürgün edilene kadar İngilizler sürekli temasta oldu ve aylık maaş verdiler. İran’dan sonra Irak’a yerleşti ve oradan da 1978’de Fransa’ya gönderildi. Burada BBC, CIA ve İngiliz istihbaratından sürekli ziyaretçileri oldu. BBC, Humeyni’nin konuşma kasetlerini mollalara dağıtıyor, onlar da köylüleri ateşliyordu. BBC, Şah’ın istihbarat örgütü SAVAK’ın işkenceleri ile ilgili yayınlara başlamıştı. BBC İran Servisi, adı “Ayetullah BBC”e çıkacak kadar, Humeyni’nin konuşmalarını yayınlıyordu. Sonunda İran halkı Şah’ın şeytan olduğuna ve Humeyni ile saf Şiiliğe dönüleceğine ikna oldu.
 
İran, Şah Rıza Pehlevi döneminde İsrail’in müttefiki ve bölgedeki jandarmasıydı. İran gizli servisi SAVAK’ı İsrail gizli servisi Mossad eğitiyordu. CIA, 1979 İslam devrimi öncesi Humeynicilere yanaşıp köstebekler elde ediyordu. Carter’ın Pers Körfezi Amerikan Politikası Komisyonu başkanı olarak görevlendirdiği George Ball, ABD’nin Şah rejiminden desteğini çekmesini öneriyordu ama gerçekte arka planda Anglo-Amerikan Teşkilatı’nın radikal İslamı geliştirme planı vardı. Amerika, 1979’da Şah’ın devrilmesine resmen göz yumdu. Fransa bu dönemde Ayetullah Humeyni’yi Paris’te –tıpkı ABD’nin Pensilvanya’da Fetullah Gülen’i kontrol ettiği gibi- elinde tutuyordu. Ocak 1979’da Guadalupe’da yapılan ve Ortadoğu’nun Yalta’sı olarak adlandırılan zirveye ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi Batılı ülkelerin devlet ya da cumhurbaşkanları katılmıştı. Fransa Devlet Başkanı Valery Giscard d'Estaing, bu zirvede ABD Başkanı Jimmy Carter’a Humeyni’yi İran’ın başına getirmek için şu öneri ile geldi; “İran’da iç çatışmalar devam ederse Sovyetler müdahale edebilir. İran’ın kuzeyi kopabilir ve ülkeye Komünist rejim gelebilir.”  Carter, Brezinski’ye danışarak Humeyni’nin Komünistleri bertaraf ermesi şartı ile İran’da rejim değişikliğine onay verdi. Ayetullah Humeyni 1979’da Paris’ten Tahran’a getirilirken üç ayrı suikast planı tertip edilmişti. Şah’ın Generalleri tarafından tertiplenecek olan suikastı Mossad, Humeyni’nin adamlarına ihbar etmişti (37). Yale Üniversitesinde akademisyen olan İran asıllı Trita Parsi geniş diplomatik belgelere dayanarak hazırladığı “Hain İttifak” adlı kitabında İsrail ve İran arasındaki gizli ilişkilere dair ciddi bilgiler vermektedir (38).
 
Air France uçağı ile Tahran’a giden Humeyni de kısa zamanda Komünistleri öldürttü. Ancak, yakında seçim olacağı için rehine krizi olayını yarattı. Humeyni’nin CIA ile olan bağları 1979’da ABD Tahran büyükelçiliğinin İranlı öğrenciler tarafından basılmasıyla ortaya çıkmıştı. İsrail, Humeyni’nin halk nazarında itibarını kaybetmemesine ve ABD müttefiki olduğunu gizlemesine yardımcı oldu. Humeyni’nin İran’da iktidara gelmesini Amerika’dan daha çok İsrail istiyordu. ABD ve Rockefeller ailesi bundan ilk başlarda zararlı çıktı. Askeri anlaşmaların iptal edilmesi nedeniyle ABD tarafının kaybı 10-12 milyar dolar civarındaydı. 1979’da İran’dan kaçan Şah, sıkı müttefiki olduğunu sandığı ABD tarafından kabul edilmedi ve Mısır’a gitti. Sonrasında ABD elçiliği personelinin 444 gün süren rehin alınması esnasında İran’ın Batı düşmanı olduğunu tüm dünya anladı. Ama Anglo-Amerikan Teşkilatı, radikal İslamı desteklemeye ve büyütmeye devam etti. Devrimin hemen ertesinde 31 Temmuz 1979’da Florida’dan bir gemi ile yasadışı 75 milyon dolar değerindeki silah Humeyni rejimine gönderilmişti. ABD başkanı Jimmy Carter’ın istihbarat ve ulusal güvenlik danışmanlarına göre 1980 Amerikan seçimleri öncesi, Mossad ve bazı CIA görevlileri Tahran büyükelçiliğinde rehin alınan elçilik görevlilerini serbest bırakmaması karşılığında Humeyni rejimine yasadışı silah satmıştı. Bunun nedeni ABD Tahran Büyükelçiliği’nin devrimci öğrenciler tarafından baskına uğraması ve rehin tutulan çalışanların bırakılması için Humeyni yönetimindeki İran ile CIA arasında yapılmış gizli bir anlaşmaydı. CIA’nın elçilikteki rehinelerin kurtulması için Tahran’a yaptığı Çöl 1 Harekâtı başarısızlığa uğramıştı. Artık büyü bozulacak ve İsrail, İran üzerinde istediği politikayı izleyebilecekti. Reagan ve idaresindeki yetkililer İsrail’in İran’a Amerikan yapımı silah, yedek parça ve mühimmat satma izni verdi. Tahran’daki ABD büyükelçiliğinde ele geçirilen rehinelerin 1981’de serbest bırakılması üzerine İran’a silah satışı hız kazanmıştı. ABD’nin iznini alan İsrail, 6 ile 18 aylık dönemlerde farklı hesaplardan İran’a satış yapmaya başladı. Humeyni döneminde İran-İsrail ilişkilerinde mevcut karşıtlık görünürde kaldı. İkilinin pragmatik ilişkileri bağlamında, 1980’de yapılan bir anlaşmaya göre, İsrail 1980-1987 yılları arasında İran’a 500 milyon dolarlık silah sattı. İzak Rabin, Ekim 1987’de yaptığı basın açıklamasında İran’ın İsrail’in en iyi dostu olduğunu vurguluyordu.
 
Başkan Reagan dünya çapında İran’a tutarsız bir şekilde yapılan silah satışına karşı “Sadık Operasyonu” adı altında bir halk kampanyası başlatmıştı. Yayınlanan raporlarda 1980’lerin başından beri İsrail’in kontrolsüz bir şekilde Amerikan yapımı silah ve yedek parçaların kamu yetkisi dâhilinde İran’a sattığı ortaya çıktı. 1986 yılında Beyaz Saray’ın Lübnan’daki ABD üssünde esir alınan rehinelerin İran’ın girişimleri ile serbest bırakılmasından sonra İran’a yapılan silah satışı İran-Kontra skandalının sebebini teşkil etti. Iran-Kontra Skandalı, Humeyni döneminde İsrail-İran ilişkilerinde yaşanan en çarpıcı gelişmelerden biri olarak kaydedilmiştir (39). İran’a silah sevkiyatları Suriye ve Türkiye üzerinden yapıldı. Humeyni’nin 1989’da ölümünden sonra dönemde Araplar’ın ortak tehdit olarak gördüğü İsrail, İran ile ittifakını devam ettirdi (40). 1991 yılında ABD’nin köklü gazetelerinden The New York Times’da gazeteci Seymour M. Hersh tarafından kaleme alınan bir yazıda ABD, İsrail ve İran arasındaki silah satışları ve bağlantılar hakkında çarpıcı bilgiler veriliyordu. Soruşturmada, İran'dan elde edilen paranın Nikaragua'daki solcu Sandinista hükümetiyle çatışan Kontralara gönderildiği ortaya çıktı. Daha sonra Reagan, İran'a gizlice silah satışına onay verdiğini doğruladı. Satışı düzenlediği gerekçesiyle Yarbay Oliver North görevden alındı. Washington Post gazetesi muhabiri Bob Woodward’ın elindeki gizli kayıtlara göre İran’a satışları planlayan CIA Direktörü William Casey’di (41). Casey planı biliyordu ve onaylamıştı. ABD İran-Kontra skandalından sonraki dönemlerde İran’a silah satmaya devam etti. İsrail ile İran’ın gizli ilişkileri 2011’de yeniden patlak verdi. İsrail'in en zengin işadamı Sami Ofer, ABD'nin ambargo koyduğu İran'a gemi sattığı ortaya çıktıktan bir ay sonra Tel Aviv'deki evinde hayatını kaybetti (42).
 
            2011 yılı sonunda ABD’nin Irak’tan çekilmesi Ortadoğu’yu İran’a açtı. ABD bu çekilmeyi de İran’a, onun Şiileri kontrolde tutması ile sağladığı istikrara borçlu idi. Bundan memnun olmayanlar Sünni ihtirasları olan Suudiler ve Ankara oldu. Nitekim Türkiye, merkezi yönetim ile iyi geçinerek kuzeydeki Kürtleri ve PKK’yı baskı altına almak yerine, Sünni aşkı ile Barzani’nin devletini kurmasına, PKK’nın palazlanmasına yardım etti. İran’ı mezhepçilikle suçlarken aslında kendinden bahseden Ankara, Musul’a Türkiye’nin değil Sünni güçlerin gelmesini istiyor. Irak’ta Barzani ile kirli petrol parasından başka Türkiye’nin eline geçecek bir şey yok ama Kürt yönetimi ancak Türkiye’den aldığı borç ile ayakta durabiliyor. Türkiye-Suudi Arabistan-Katar’ın başını çektiği Sünni cephenin politikaları iç çatışmaları Irak’ta çatışmaları tekrar başlattı ve nihayetinde Irak’tan Suriye’ye IŞİD doğdu. Bu çatışmaların mimarı olan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi, Türkiye’ye kaçtı ve İstanbul’dan Irak’taki Sünnilere ve IŞİD’a ayar veriyor. ABD, önceki Irak Başbakanı Maliki’yi Sünnileri dikkate almayarak IŞİD’i doğurduğu için değil tam aksine ülke bütünlüğünü savunduğu için gönderildi. İran, bugüne kadar ABD’nin bölgeye silah satması ve güvenlikleştirme rolü oynaması için güç dengesinin olmazsa olmaz aktörü idi. Ancak, ABD, Ortadoğu politikasında esaslı bir değişikliğe gitti ve İran’ı oyuna entegre etti. 2012’den beri devam eden yumuşama süreci sonrası ABD-İran nükleer anlaşmasının ortaya çıkması, İran’a Irak’ta daha fazla özgürlük anlamına geliyor. Çünkü böylece İran’ın Irak’tan Suriye ve Lübnan’a Ortadoğu’da ki varlığı ile Şii eksen kalıcı olarak hayata geçebilir. Sünni Tıkrit’in geri alınmasında IŞİD’a karşı Irak Kuvvetleri, Iraklı Kürtler, Bedr Tugayı ve Asaibal El-Hak dâhil olmak üzere Şii militanlar ve Amerikan hava kuvvetleri işbirliği yaptılar. Şii liderliğindeki orduların Diyala ve Kerkük gibi yerlerdeki zaferleri de sorun olmadı (43). Şimdi tavuklar fırına giriyor ve başta Irak olmak üzere ülkeler bir bir bölünecekler. ABD, İran ile yaptığı nükleer anlaşmanın bu ülkeyi nükleer amacından saptırmayacağının farkındadır. Ama Ortadoğu’da IŞİD’i frenlemek için işbirliği dışında İran ile ilişkilerin başka çok önemli boyutları var.
 
ABD, İran’ı daha fazla uluslararası düzene entegre etmekle, bir yandan ekonomik nedenlerle zaman kazanmayı, diğer yandan içeriye daha fazla nüfuz edebilmeyi hedeflemektedir. Bir süre daha ortada bir nükleer anlaşma, bölünmüş Irak, parçalanmış Ortadoğu’da İran bölgesel hegemonyası, daha acılı bir Sünni nüfus ve ideolojik olarak daha uygun bir ortamda IŞİD olacak. İran, şimdilik Sünnilerin ve Kürtlerin sopası olarak kullanılmaya devam edilecek. Sonra sıra İran ile bölgedeki Şii uzantılar arasındaki bağların kesilmesine gelecek. ABD tarafından oyunun içine İran’ın da dâhil edilmesi; Sünni aktörlerin şaşırtılması, Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerin kendi özel gündemlerinin frenlenmesi ile sınırlı değil. ABD-İran nükleer anlaşması ile yaptırımlar kalkmıyor, beklemede tutuluyor ve ilk ihlalde geri gelecek. Kaddafi’de Batı ile benzer bir anlaşmayı 2003’de yapmıştı ve 2011’de sonunun ne olduğunu gördük. Aynı hatayı Suriye yaptı ve sınırlarını Batıya açınca olanları hala yaşıyoruz. Özetle anlaşmalar hep vardır ama Batının emperyalist hevesleri ve planları asla son bulmaz, daha derinlerden çalışır. Şimdi de yeni dönem İran’da bir rejim değişikliği denemek için fırsat olarak kullanılacak. Özetle CIA’nın iç savaş alt yapı çalışmaları başladı; çanlar İran için çalıyor. İran, bugün 2007’deki Suriye aşamasında yani Batı ile entegrasyon için sınırlarını açması bekleniyor. İran içindeki Türk ve Kürtlerin ayaklanması için çalışmalar başladı. ABD, İran’ı artık ön cepheye koyarak sadece Asya-Pasifik’in değil Orta Asya’nın kaynaklarına da rahatça el atabilir ve Rusya, kendi etki bölgesinde ABD ile karşılaşabilir.
 
            Sonuç
 
            ABD’nin büyük stratejisi 1914’den beri aynıdır; güvenlik bölgelerinde (Avrupa, Ortadoğu, Asya-Pasifik vb.) güç dengesinin kendi kendini muhafaza etmesini beklemek, dengeyi muhafaza etmek için gerekirse yardım etmek, son seçenek olarak ittifak/ortaklık/savunma anlaşması dâhilinde askeri müdahalede bulunmak. ABD’nin yüzyıldır devam eden stratejisi sayesinde her zaman dünyanın çeşitli güvenlik bölgelerinde amacına yerecek kadar asgari askeri varlık bulundurdu (44). ABD, İngiltere’den miras aldığı strateji gereği her zaman müttefiklere ihtiyaç duydu ve onları bölgesel düşmanlarına karşı kullanmak için takviye etti. Bu müttefiklere ancak kendi kendilerini savunabilecek kadar yardım etti (45). ABD, bölgeye daha çok silah satmak için İran ve İsrail’i güç dengesinin karşılıklı taraflarına oturtarak Ortadoğu’da Güliver gibi kurtarıcı rolüne ve silah satmaya devam etti. Güvenlik bağımlılığı, ABD’ye müttefiklerine bir şey vermeden hep kendi çıkarını koruma imkânı sağlamaktadır. Suudi Arabistan, Pakistan ya da Türkiye çevresindeki tüm gelişmeler aleyhine olduğu halde bu bağımlılık nedeni ile boyun eğmekte, iktidarda kalma uğruna liderleri ülkelerinin çıkarlarını yok saymaktadırlar. Örneğin Türkiye’nin terörle mücadelesinde Irak ve Suriye’ye girmesini yasaklayan ve PKK teröründen sonra IŞİD’ı da başımıza bela eden ABD, ülkemizdeki üsleri kullanarak Ortadoğu’ya salt kendi çıkarları için şekil vermekte, buna müttefiklik ilişkisi demektedir. Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası adlı kitabında Avrasya’nın Balkanları olarak adlandırdığı Kafkasya ve Ortadoğu’nun en güçlü iki ülkesinin Türkiye ve İran olduğunu, bu iki ülkenin potansiyel olarak iç etnik çatışmalara karşı hassas olduğunu (balkanlaşma) ve eğer bu ülkeler karışırsa bölgenin iç problemlerinin yönetilemez hale geleceğini söylemekteydi (46). Yaratıcı imha ve kaos ile Irak, balkanlaştırıldı, sonra aynı şey Suriye ve tüm Ortadoğu’da yapılmaya çalışılıyor, böylece Yeni Ortadoğu haritası şekilleniyor. Bu harita Lübnan’dan başlayıp Suriye, Irak, Anadolu, İran ve Orta Asya’ya uzanıyor. Nihai amaç, bu coğrafyada yabancı işgaline karşı herhangi bir direniş noktası bırakmamaktı. Bugün de ABD’nin Afganistan’dan Fas’a Büyük Ortadoğu coğrafyasında yapmaya çalıştığı budur. Büyük ordular ile savaşa girmek yerine müttefiklerini kullanmaya çalışmakta ve vekilli savaşlara başvurmaktadır.
 
Son 100 yılda Arap ve İslam coğrafyasında tüm siyasal, sosyal, kültürel ve en önemlisi dinsel sorunların tek nedeni Suudi Vahabi mezhebi ve bu mezhebe inandığını söyleyen dünyanın en çağ dışı, ilkel ve bağnaz kral, emir ve şeyhleridir (47). Ortadoğu’daki nefretin ve radikalizmin kaynağı Suudi Sarayı ve onun Vahabi din adamları ile ittifakıdır. Suudi krallığının gücü para ve Washington’dan geliyor. Libya, Suriye ve Yemen’deki savaşların arkasında da büyük ölçüde Suudi parası bulunmakta, Mısır ve Lübnan’da iç politikayı etkilemek için gene çaba harcamaktadır. S.Arabistan, yeni kral Salman ile birlikte geleneksel İran’ı sınırlama stratejisinin yerine güç politikasına geçti. Yemen’de İran’ın dostu Husilere karşı savaşıyor, Irak ve Suriye’de vekilli savaşlar ile İran’ın bölgedeki etkisini yok etmeye çalışıyor. Suudiler bir yandan ABD’ye bağımlılığı azaltmaya, diğer yandan İran’a karşı ittifaklar kurmaya çalışıyor (48). ABD-İran nükleer anlaşması sonrası Suudiler kendilerini daha zayıf ve yalnız hissediyor. 2015 yılında, S.Arabistan ve Türkiye, Stratejik İşbirliği Konseyi kurulması için anlaşmışlardı. S. Arabistan’ın 223 bin kişilik ordusu artık Yemen, Bahreyn, Suriye ve diğer askeri seçenekler için yeterli değil ve Türkiye onlar için de iyi bir müttefik rolü oynuyor (49). Suudi ordusunun herhangi bir savaş tecrübesi de yoktur ve Yemen harekâtı tam bir fiyaskodur. BM raporuna göre; Mart 215’den beri Yemen’de devam eden S.Arabistan hava harekatında 6.400 kişi öldü, 30 bin kişi yaralandı ve 2.5 milyon kişi evlerini terk etti (50). Irak’tan sonra Yemen ve Bahreyn’de de Şiiler tarafından kuşatıldığını gören Suudi Kralı, Saddam’ın akıbetine uğramaktan korkuyor. Son gelişmelerden sonra S.Arabistan, Müslüman Kardeşler ile bile yakınlaşmayı düşünüyor. Tüm bunlar tam da Erdoğan’ın istediği şeyler. İronik olan ise RTE’nin “Arapların sağ koluyuz” demesi ve bugünler de dünyanın en iğrenç rejimleri ile mezhepçi (Sünni) İslam Ordusu kurma gayretidir. Akıllarınca bu ordu, İran’a yönelik senaryolara hazır olacak, Türk ordusu mezhep savaşlarına alet edilecektir. Özetle, RTE’nin büyük oyunu Türkiye’yi dini fanatizmin yeni bir macerasına sürüklemektedir. Amacı da dini ya da milli değildir, yeni maceralarla kamuoyunu meşgul ederek iktidarını korumaktır. Büyük oyunlar yolsuzlukları ve suçları örtmek için en iyi örtüdür, hele bir de emperyalizme de hizmet ediyorsanız, size uluslar arası koruma da sağlanır ama sadece siz değil, ülkeniz de rehin alınır.
 
@DocDrSaitYilmaz
 
Kaynakça
 
(1) Arap dünyası GDP’si 2.869 trilyon dolar iken İngiltere’nin 2.989 trilyon dolar. The World Bank: Data Arab World, http://data.worldbank.org/region/ARB, (2014).
(2) Sergei Aleksandrovich Tokarev: Dünya Halkalarının Dinler Tarihi, Ozan Yayıncılık, Çev.R.Aksungur, (İstanbul, 2006), s.588.
(3) F William Engdahl: A Century of War: Anglo-American Oil Politics and the New World Order, Progressive Press, 2012, p.50-52.
(4) William L. Cleveland: A History of the Modern Middle East, Westview Press, San Fransisco, 1994, p.149-151.
(5) Johhny Gaunt: Saudi Arabia: Britain’s Hand in the Making of a “Terror State”, Global Research, (April 13, 2016).
(6) Said Aburish, A Brutal Friendship - The West and the Arab Elite, Martin’s Press, 1997 p.76
(7) Paul R. Pillar: The Heavy Historical Baggage of U.S. Policy Toward the Middle East, National Interest, (July 8, 2015).
(8) George Friedman: Amerika’nın Gizli Savaşı, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2014, s.278.
(9) Terence K. Hopkins, Immanuel Wallerstein: Geçiş Çağı, Dünya Sisteminin Yörüngesi: 1945-2025, Avesta Yayınları, Çev. N.Ersoy, İstanbul, 1999, s.29.
(10) Peter Dale Scott: American War Machine: Deep Politics, the CIA Global Drug Connection, and the Road to Afghanistan, Rowman & Littlefield Publishers, 2010, p.316.
(11) Ellen Hodgson Brown: Web of Debt, Third Millennium Press, (2007), p.142.
(12) Intelligence Online: Contracts: Riyadh Rewrites the Rules, (Sep 29, 2011).
(13) James W. Carden: Ally, Saudi Arabia, The National Interest, (October 14, 2014).
(14) David Andrew Weinberg: Doomsday: Stopping a Middle East Nuclear Arms Race, Foundation for Defense of Democracies, (March 31, 2015).
(15) Fahad Nazer: Revealed: Saudi Arabia's Plan to Transform the Middle East, The New York Times (April 1, 2015).
(16) Brookings Institution: Managing Reform? Saudi Arabia and the King's Dilemma, Saban Center Policy Forum, (On June 28, 2011).
(17) Karen Elliott House: The Saudi Succession Stalemate, Belfer Center for Science and International Affairs,  (April 9, 2016).
(18) Anthony Bubalo: U.S.-Saudi Relations: Salman Snubs, Obama Shrugs, Lowy Institute for International Policy, (April 22, 2016).
(19) Jonathan Marshall, Peter Dale Scott and Jane Hunter, The Iran-Contra Connection: Secret Teams and Covert Operations in the Reagan Era, South End Press, (Boston, 1987), Chpts.II, V, VIII.
(20) House Committee on Foreign Affairs: Possible Violation or Circumvention of the Clark Amendment, Subcommittee on Africa, Hearing,  (USGPO 1987), pp.9-10; New York Times, (February 4, 1987).
(21) John and Janet Wallach: The Man Who Knew Too Much, Regardie’s, March 1987.
(22) Carl Bernstein: Arms for Afghanistan, The New Republic, (July 18, 1981). New York Times, June 21, 1987.
(23) Bob Woodward: Veil: The Secret Wars of the CIA, 1981-1987, Simon and Schuster, (NY, 1987), p.396-397.
(24) Washington Report on Middle East Affairs, January 1987, p.8.
(25) Washington Post, (August 28, 198)4. Washington Post, July 22-24, 1981.
(26) New York Times, July 11, 1988; WP, April 13, 1988.
(27) Victor Davis Hanson: We Give Up, Americans Are Sick and Tired of the Middle East, (March 8, 2012).
(28) Kenneth M. Pollack: Grand Strategy: Why America Should Promote a New Liberal Order in the Middle East, Saban Center for Middle East Policy, Blueprint Magazine, (July 22, 2006).
(29) James W. CardeN: Our Ally, Saudi Arabia, The National Interest, (October 14, 2014).
(30) Michael Hayden: Playing to the Edge: American Intelligence in the Age of Terror, Penguin Audio Books, (2016), p.321.
(31) Stephen Dorril: MI6-Inside the Cover World of Her Majesty’s Secret Intelligence Service, Free Press, (2002), p.592
(32) Dorril: ibid, (2002), p.592
(33) Stephen Kinzer: All the Shah’s Men: An American Coup and the Roots of Middle East Terror, Wiley, (2008), p.134.
(34) John Coleman: Conspirators’ Hierarchy: The Committee of 300, World Intelligence Review, (2010), p.129.
(35) Anglo-American Establishment.
(36) John Coleman: What Really Happened In Iran, Special Report, World In Review Publications, (Nevada, 1984).
(37) Mike Evans, Jimmy Carter: The liberal Left and World Chaos, Crossstaff Publishers, (2009), p.251.
(38) Trita Parsi: Treacherous Alliance: The Secret Dealings of Israel, Iran, and the United States, Yale University Press, (2007), p.79-81.
(39) Sohrab Sobhani: The Pragmatic Entente: Israeli-Iranian Relations: 1948-1988, Praeger, (New York, 1989), p.141-151.
(40) Trita Parsi: Unveiling Iran: “Teheran and Jerusalem Are Not Natural Enemies”, Gruppo Editoriale L’Espresso, Cassan Press, 4/2005, p.46-51.
(41) Steven Roberts: Reagan Sees: “Fiction” in Book on C.I.A Chief, The Newyork Times, (October 01, 1987).
(42) Isabel Kershner: Sammy Ofer, Magnate and Israeli Power Broker, Dies at 89, The New York Times, (June 4, 2011).
(43) Lauren Williams: Will the Iran Deal Destroy Iraq?, National Interest, (April 13, 2015).
(44) Zbigniew Brzezinski, The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geo-strategic Imperatives, Basic Books, (New York City, 1997).
(45) George Friedman, Borderlands: The New Strategic Landscape, Geopolitical Weekly, Strafor, (May 6, 2014).
(46) George Friedman: U.S. Defense Policy in the Wake of the Ukrainian Affair, Geopolitical Weekly, (April 8, 2014).
(47) Hüsnü Mahalli: Al Sana Bahar, Destek Yayınları, (İstanbul, 2016), s.77.
(48) Muhammed Nuruzzaman: The Myth of Saudi Power, National Interest, (April 11, 2016).
(49) İbrahim al-Hatlani: Saudi Arabia Turns to Turkey, Al Monitor, (February 11, 2016).
(50) UN News Centre: Terrible Year in War-Torn Yemen Leaves Majority of Country’s People in Need of Aid – UN, (22 March, 2016), 
 
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Deniz - 6 ay önce
Baba büyüksün keşke ülkemizde şu yazdıklarınızı herkes okusa anlasa ve özümsiyebilse tüm yazılarınızı heyecanla okuyorum komutanım Allah size be sizin gibi aydınlıkçı ve atatürkçü aydınlarımıza uzun ömür ve güç versin
Avatar
Sibel - 6 ay önce
Teşekkürler.Ellerinize sağlık. Bilgilerinizle Batı Asya'da olanları daha iyi anlayabiliyoruz.