CIA ve İslamcılar..


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

13 Mayıs 2016, 15:34

Giriş

19. yüzyılın sonunda Osmanlı bünyesindeki Müslümanları ayaklandırmak ve İslamcı yapıları örgütlemek için İngilizler tarafından gönderilen ve Hindistan’da yetiştirilen Cemalettin Afgani (1837-1897), Muhammed Abdül (1849-1905) ve Reşit Rida (1865-1935) gibi isimler dönemin İslamcı akımlarının örgütlenmesinde rol aldılar (1). İngilizler, sonrasında İslamcı ajan yetiştirme işinde uzmanlaştılar. İslami kaynaklarla meşrulaştıran dönemin din âlimi Ahmed, Kraliçe tarafından "Sir" unvanıyla ödüllendirildi. O günden beri, sömürgeci Batı, "Sir Şeyh Ahmed" gibilerini bulup yanına çekmekte; İslamcılığı kendi yayılmacı ve hegemonyacı amaçları uğruna kullanmakta hiç güçlük çekmedi. Hindistan’dan getirip yetiştirdikleri Muhammed İkbal, Londra’daki Hint Müslüman Zirvesi’ne üye oldu ve Oxford Üniversitesi’nde 1934’de yayınladığı “İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Yapılanması (2)” kitabı ile İslamcı düşünceyi yeniden kurgularken, yaptığı ziyaretlerde Ortadoğu’daki laik ve milliyetçi hareketleri hedef aldı. Pakistan’da Cemaati İslam partisini 1941’de kuran Ebul El Mevdudi’nin çağdaşı olan Hasan El Banna 1928’de Mısır’da Müslüman Kardeşleri kurdu. Batının Siyasal İslamcıları son 50 yıldır İngiltere’deki Exeter ya da Malezya’daki Kuala Lumpur Üniversitesi’nde yetiştiriliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü döneminde İngilizlerin satın aldığı Suudlar, deve sırtında yaşadıkları çölden Vahabizm ile birlikte Mekke ve Medine gibi kutsal yerlere yerleştiler. 1928’de Hasan el Banna, Müslüman Kardeşler’i (MK) kurduğunda; en az iki nesildir İslamcılık, Batı laikliğine karşı cevap, İslami uyanış için gereklilik olarak görülüyordu. Müslüman Kardeşler, İslam’ın hastalığına siyasi çare İslamcılık ideolojisini geliştirdi. Apolitik Selefilerin aksine MK İslamcıları, 20. yüzyıldaki laik Arap milliyetçiliğine karşı İslamcı devletler kurmayı hedefliyordu. Ama hepsinin ortalık hastalığı Batı ile mücadele görüntüsü altında Batının ajanı ve kuklaları olmaları idi.

İslam, İngilizler tarafından kendi siyasi amaçları için bir manipülasyon ideolojisi olarak kullanıldı. Arap tarihçisi Said Aburish, 20. yüzyılda Batı ile İslam ilişkisini üç ayrı döneme ayırıyor (3);

- İlk safha Birinci Dünya Savaşı sonrası Arap liderlerinin aldatılması ve ihanet edilmesi ama Arap kitleleri üzerinde İngilizlerin onlara kendilerine bağımlı bir tür hâkimiyet izni vermesi; böylece İslam hem Osmanlı’yı parçalamanın vasıtası hem de kurulan yeni uydu yönetimleri meşru haline getirmenin vasıtası olarak kullanıldı. İngiltere bu dönemde kurduğu kolonilerin başına kukla diktatörler getirdi.

- İkinci safha Arap milliyetçiliği ile başladı. Böylece İslam-Batı ilişkilerinde ikinci döneme gelindi; Köktenci İslam’ın Batı hâkimiyetini reddeden ülkelerdeki laik ve milliyetçi rejimleri yıkmak için bir vasıta olarak kullanıldı. Bunların başında Musaddık ve Nasır geliyordu.

- Üçüncü safha 1967’de Altı Gün Savaşı sonrası başladı. Batı, İsrail’in yanında olduğunu göstermiş, onların desteği ile İsrail; Arap komşularını yenmiş, Sina Çölünü, Batı Şeria ve Golan tepelerini ele geçirmişti. Böylece, Batı karşıtı köktendinci İslamcı hareketler tüm Müslüman dünyasına yayılmaya başladı. Yeni durumda İslamcılık, İslam dünyasının kendi içinde kutuplaşması ve savaşmasının, yaratılan kargaşa içinde Batı çıkarlarının sağlanması ve Ortadoğu haritasına yeniden şekil verilmesi için kullanılmaya başlandı.

Arap rejimleri, 1973’de petrol fiyatlarının artması ile zenginleşmişti ama İslamcı hareketler tehdidi duruyordu. Dini örgütler, Suudi Kralı Faysal hakkında eleştirilere başlamış; kraliyet ailesinin aç gözlülüğü, lükse merakı ve yolsuzluklarından bahsediliyordu. 1975’te Kral Faysal, kardeşini idam ettirdiği yeğeni Prens Faysal İbn Musad tarafından öldürüldü. 1977’de Pakistan’da Butto da Batılıların çizgisinden çıkıp, reform politikaları izlemeye karar verince İslamcılar tahrik edilerek devrildi. Enver Sedat ise 1978’de İsrail ile Camp David Anlaşması’nı imzalamasından sonra İslamcı hareketlerden daha fazla baskı görmeye başladı. İslamcılarla iyi geçinme çabalarına rağmen, 6 Ekim 1981’de MK’e bağlı İslamcı Cihat üyeleri tarafından öldürüldü. Suriye’de ise 1982’de Hama şehrinde MK ile hükümet güçleri arasında büyük bir çatışmada 20 bin kişi öldü. Suriye’deki MK güçlerinin üzerinde Amerikan yapımı teçhizat vardı. Sedat ve Faysal’ın öldürülmesi Batılıların İslamcılara verdiği desteği azaltmadı ve bu grupları İslam tarafları propaganda için kullanmaya devam ettiler. İsrail ise kendi amaçlarına uygun İslamcı hareketleri destekleme yolunu seçmişti; hem MK hem de Filistin’deki İslamcı hareket Hamas’ı destekliyordu (4). 1977 öncesi Ortadoğu milliyetçi politikalar ve yüksek petrol fiyatları ile istikrar, ekonomik ve endüstriyel yakınlık sağlamaya başlamışken 1980’lerde alevler içinde kaldı. Mübarek, Mısır’da sallantıda bir iktidar kurmuştu. İran ve Irak, Batı tarafından silahlandırılmış ve uzun savaşa başlıyorlardı. İsrail ve Suriye, sivil savaştaki Lübnan’ı işgal ediyordu. Sovyetler, Afganistan’ı işgal ederken direniş Pakistan tarafından destekleniyordu. İran ile 1980 yılında yaşanan rehine olayından itibaren İslamcılık, ABD’nin problemi oldu. Sovyetlerin Afganistan’a girmesi ile başlayan süreçte ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi nihayetinde İslamcılığın seferber olmasına ve El Kaide’nin doğuşuna yol açtı. Bugün ise küresel terör ile mücadele görüntüsü altında Washington ve Avrupalı müttefikleri İslam’ı jeopolitik bir vasıta gibi manipüle etme projesinde birlikte çalışmaktalar. Bu makalede, CIA’nın Afganistan’dan bugüne radikal İslamcılar ile ilişkilerine odaklanacağız.

1980 Öncesi Afganistan ve CIA

Afganistan tarihi, daha önce İngilizlerin sömürgeleştirdiği Pakistan ile daima yakından ilgili oldu. İngilizlerin bölgeye gelişi 17. yüzyılın başlarında İngiliz Doğu Hint Şirketi (BEIC (5)) tüccarlarının İslami Moğol İmparatorluğu ile ticaret noktaları kurması ile başlar. Hindistan’da doğrudan İngiliz idaresi, 1757’de Bengal Nawab ordusunun yenilmesi ile başlar. 1803’de İngiliz kontrolü Moğol İmparatorluğunu da içine alır. 1848-1849’da İngilizler bugünkü Hindistan ve Pakistan’ı sürekli kontrol edecek şekilde genişlerler. Bu yönetim 1947’de çekilmelerine kadar devam eder ve sonunda bu iki devlet ortaya çıkar. Başlarında Tümgeneral Walter Joseph Cawthorn’un olduğu İngiliz subaylar 1948’de Pakistan ordusu ve istihbaratını kurdular. Cawthorn, 1939-1945 yılları arasında Mİ6’nın Ortadoğu, Hindistan ve Güneydoğu Asya bürolarını yönetiyordu. Pakistan istihbaratı (ISI) zamanla CIA’nın bir versiyonu oldu ama İngiliz istihbaratı ile yakın bağlarını sürdürdü. 1971 yılında Pakistan’da iktidara gelen sosyalist Zülfikar Ali Butto, Nasır ve Musaddık’ı örnek alıp, milliyetçi politikalara başlayınca, 1977 yılında bir darbe ile yerine General Ziya Ül-Hak getirildi. Hapse atılan Butto, 1978’de düzmece bir mahkeme sonrası idam edildi. İngiltere’nin Pakistan ile derin ilişkileri BCCI (6) bankacılık skandalı ile ortaya çıktı. BCCI, 1972’de Pakistanlı bir banker tarafından kurulmuş ama zamanla İngiltere’nin kontrolüne girmişti. Bankanın yıllar içinde uyuşturucu, silah ticareti, rüşvet gibi para aklama işlerinde kullanıldığı ortaya çıktı. CIA tarafından da İran-Kontra, Kolombiya’dan kokain, hatta Panama’da Noriegeýa para transferi dâhil pek çok kirli işte kullanıldı. Ancak, BCCI’nin asıl işlevi Afganistan’daki mücahitlere para transferi idi. Afganistan ile uyuşturucu ve silah kaçakçılığının gelirleri burada aklanıyordu (7). Afgan Savaşı boyunca Amerikalıların 5 milyar dolar vergisi Pakistan’ın ISI teşkilatın 83 bin mücahidin eğitilmesi için kullanıldı. İngilizler Radyo Free Kabil’i kurarak, mücahitlerin sesi haline getirmişti (8).

Afganistan ise 1919'da İngiliz kontrolünden bağımsızlığını kazandı. Demokrasi denemesi, 1973 ve 1978’deki darbeler ile sona erdi. Ülkeyi modernleştirmeye çalışan ve Atatürk’ü örnek alan Emanullah gibi milliyetçi Afgan kralı ve yöneticileri İngilizlerin kışkırttığı İslamcı isyanlar nedeni ile ülkeyi düzlüğe çıkaramadı. 1928 yılında Türkiye’ye yetiştirilmek üzere gönderilen genç kız kafilesi, İngiliz uyruklu bir memur tarafından başları açık diye teşhir edilerek, halk kışkırtıldı ve Afgan kıralı devrildi (9). 1970’lere kadar milliyetçi ve reformcu Afgan liderleri Türkiye’yi örnek almaya devam ettiler. 1970’lerde ülkede Sovyet ideolojik etkisi de başladı ancak, 1978’e gelindiğinde Batılıların iddia ettiği gibi bir Komünizm tehlikesi yoktu. Nisan 1978’de Afgan Ordusu, ülkede baskı rejimi uygulayan hükümeti değiştirerek solcu Nur Muhammed Taraki’ye yeni hükümeti kurma görevi vermişti. Bu aslında ani ve tamamen ülkenin kendi iç işi olarak gelişmişti ve ABD kadar, Sovyetler de bu işe şaşırmıştı. Taraki, yazar, şair ve Kabil Üniversitesi’nde gazetecilik alanında bir profesördü. Yeni hükümetin laik bir yapıda olacağı ve ülkede çağdaşlaşma yönünde önemli adımlar atılacağı yabancı basına yansımıştı (10). Taraki hükümeti, dış ilişkilerde bağlantısızlığı seçti ve laik sistem içinde İslam’a bağlı olacağını ilan etti. Bahsettiği reformlar arasında; kadınlara eşit haklar, kızların okula gitmesi ve erkeklerle aynı sınıfta olması, çocuk evlilikleri ve başlık parasının yasaklanması, sendika yasasının çıkarılması ve hapisteki 10 bin kişiye af vardı. Kısa sürede ülkede yüzlerce okul ve sağlık ocağı açıldı. Toprak reformu ile bugün de ülkenin başına bela olan toprak ağalarından alınan topraklar halka dağıtılmaya başlandı. Bu reformlardan memnun olmayanlar CIA, toprak ağaları ve İslamcılar idi. 250 bin mollanın çoğu aynı zamanda zengin toprak ağası idi ve tüm reformlara karşı çıktılar. Allah’ın bu topraklarını kendilerine verdiklerini söylüyor ve kadınlara eşit haklar, kızların okula gitmesine karşı çıkıyorlardı (11). Reformlara karşı çıkmak için Pakistan’ın örgütlediği unsurlar da Afganistan’a geldiler ve okulları, sağlık ocaklarını yakmaya başladılar, öğretmenleri öldürdüler.

Resim: 1950’lerde Afganistan


Gerçekte ABD, yeni hükümeti Marksist olarak tanımlamış ve çok öncesinde bozucu faaliyetlere başlamıştı. CIA bu dönemde bir Afgan doktora öğrencisi olan Hafızullah Amin’i işe aldı ve onu aşırı Marksist bir rol verdi. Eylül 1979’da bir darbe ile Tariki hükümetini deviren Amin, Tariki’yi öldürdü. Baskı rejimi kuran ve binlerce insanı hapse atan Amin, sözde mücahitlerin yani paralı askerlerin ülkeyi işgal etmesini önlemek için bazı Sovyet birliklerini ülkeye davet etmeye zorlandı (12). Ancak Amin ile iş bitince, öldürülüp yerine Tariki hükümetinde yer almış olan Babrak Karmal getirildi. Karmal, Sovyet birliklerini mücahitlerle mücadele için ülkeye davet etti. Brzezinski’nin de açıkladığı gibi Sovyetler gelmeden önce Vietnam’da ABD’nin yaşadıklarının aynısını yaşamaları için tuzak hazırdı (13). ABD ve müttefikleri tarafından Afgan hükümeti ateist ilan edildi ve mücahitler ile kutsal savaş tetiklendi. Sonraki 10 yıl milyarlarca dolar ABD ve Suudi Arabistan parası binlerce Afgan olmayan Müslüman’ın (Usame Bin Ladin dâhil) eğitilmesi ve donatılmasına harcandı. Bu kudurtulmuş din ordusu, Afgan halkını ve alt yapısını mahvetti. Afganistan’a silah yerine asker göndermek, Sovyetler için büyük bir yanılgı oldu. Çünkü Afgan halkı zaten büyük çoğunluğu ile reformlardan yana idi ve mücahit akımı Sovyetler olmadan kapıda tutulabilirdi. 3 Temmuz 1979’da ABD başkanı Carter’in yetkilendirmesi ile CIA, Pakistan ve S.Arabistan ile birlikte aşırı İslamcılara askeri yardım ve eğitim vermeye başladı ve bu kişiler daha sonra Mücahit ve Özgürlük Savaşçısı olarak adlandırıldı (14). Sonunda Afganistan’da CIA’nın inşa ettiği kökten dincilik doğdu. Özgürlük Savaşçısı olarak ilan edilen mücahitler, bugün kafa kesen IŞİD teröristlerinin babaları idi. Mücahitlere öğretilen ve en çok tercih edilen taktik; yavaş ve çok acılı bir ölüm için yakalanan Afgan hükümet güçleri veya Rusların vücutlarından bir parçanın (burun, kulak, cinsel organ) kesilmesi idi. Yakalanan Ruslar kafeslere konulup, teşhir edildi (15).

Afganistan’da İslamcıların Desteklenmesi

ABD’de Idaho eyaleti senatörü Frank Church, 1970’lerde suikastlar, cinayetler, ülke içi casusluk ve diğer kirli işlerle ilgili yapılan ifşaatlardan sonra CIA’daki suç teşkil eden faaliyetleri ortaya çıkarmaya çalışan bir soruşturma başlatmıştı. Sonunda görünüşte teşkilatı dizginlemeye çalışan bazı yasalar çıkartıldı. Kongre’nin gücü bütçenin yani paranın kontrolünde idi ve CIA için gizli savaş harcamalarına denetim getirilmeye çalışılıyordu. Öte yandan 1970’lerin ikinci yarısında CIA Direktörü olan Amiral Stansfiled Turner, Vietnam Savaşı nedeniyle kadrosu şişmiş olan teşkilatın Asya Bölümü’nü temizlemişti. Turner, uydu görüntüleri, telefon dinlemeleri vb. teknik istihbarata önem verirken, CIA’nın adı kötüye çıkmış gizli operasyon yeteneğini zayıflatmıştı. Reagan, 1980’de iktidara gelince hemen Turner’ı görevden alıp, yerine William Casey’i atadı. Casey, tutarsız ve ne yapmak istediği anlaşılamayan biri idi. Önceliğini Lech Walesa’nın Polonya’daki hareketini desteklemeye vermişti. Gizli ödenekleri kontrol altına alınan CIA’nın Suudi parasına ihtiyacı vardı ve Afganistan’daki gizli savaşın da finansmanı onlara bırakıldı. Üçlü bir ittifak yapıldı. ABD eğitim, koordinasyon ve stratejik istihbarat sağlayacaktı. Suudiler para ve mücahit temin edecekti. Pakistan ise Afgan güçleri ile bağlantı için kendi istihbaratı servisi (ISI) ile destek verecekti (16). Suudiler, bu savaşı doğrudan devlet kasasından finanse etmek istemediler. Zengin Bin Ladin ailesi gibi özel kaynakları seçtiler. Casey, Afganistan için gizli operasyonlar birimi kurdu ve Pakistan üzerinden ABD desteğini sağlamaya başladı. Casey; Polonya, Afganistan ve Sovyetler Birliği dâhil dünyanın her bölgesinde din kökenli direnişleri destekliyordu. Din, Sovyetler etrafında direniş inşa edilecek bir çerçeve olarak görüldü. Böylece binlerce cihatçı Amerikan Özel Kuvvetleri tarafından eğitildi ve silahlandırıldı. Mücahitler, önce Pakistan’da eğitim görüyor sonra Afganistan’a sızıp birlikte savaşıyorlardı. Bunları birbirine bağlayan Sovyet düşmanlığı ve İslam ideolojisi oldu. 1983 yılında mücahitleri Washington’a davet eden Reagan, onların Amerika’nın kurucu babalarının ahlaki eş değerleri olduğunu söylüyordu (17).

Resim: Reagan Oval Ofis’te Mücahitler İle (1983)



Afganistan’daki savaş on yıl sürdü ve mücahitler ile baş edemeyen Sovyetler Birliği 1989 yılında ABD ile bir anlaşma yaparak ülkeden çekildi. Eğer ABD hükümeti sırf Marksist diye Taraki hükümetini devirmeye kalkmasa idi; mücahitler, Sovyet işgali, Afganistan’ın imhası, Usame Bin Ladin ve 11 Eylül ortaya çıkmayacaktı. Bu sonuç, Afganistan’da olup-bitenler hakkında pek çok kişinin özellikle Amerikalıların bilmediği bir derstir. Sovyetlerin Afganistan’daki stratejik hatası askeri planların şehir ele geçirmek üzerine kurulmuş olması idi. Sovyet askerleri, şehirlerde beslenmeleri gereken bir toplum ile dağlardaki mücahitler arasına sıkışıp kaldı. Yerel güçler dağlarda güçlerinden hiçbir şey kaybetmediler ve sonsuza kadar Sovyetlerin yavaşça ölmesini bekleyebilirlerdi. Afgan Savaşı devam ederken Amerikan yardımları, ISI’nın isteği ile yedi bağımsız Afgan mücahit savaş ağasına (Peşevar Yedilisi) yönlendirildi. Bunlardan biri olan Gülbettin Hikmetyar, en çok Amerikan yardımı alan, 70’lerde Müslüman Kardeşler’e katılmış, Afgan Savaşı esnasında hiç İslami eğitimi olmamasına rağmen İslam Partisi lideri ve Afganistan’ın en büyük afyon üreticisi idi (18). ISI’nın ısrarına rağmen Amerikan karşıtı olması nedeni ile CIA, savaş sonrasında onu desteklememişti. Savaş bittiğinde İngilizler, başvuran pek çok mücahide sığınma hakkı verdi. Bunlardan biri olan Usame Bin Ladin, 1994’ün başında Londra’da bir ev almış ve bir süre yaşamıştı. Londra’da kaldığı sürede örtülü ekonomik ve propaganda ağını kurmak için Danışma ve Reformasyon Komitesi’ni kurdu (19). Amerikan topraklarında 1979 yılında kurulan ilk cihat kampında eğitilenler Afrika Amerikalıları (Cemaat-ül Fuqra) idi. 2015 yılına gelindiğinde Cemaat-ül Fuqra’nın ABD içinde karıştığı terör olayları 30’a ulaştı ama bu grup, asla Terör İzleme Listesi’nde yer almadı (20). Bu örgütün finansal destekçisi Amerika Müslümanları Derneği, vergiden muaf bir kuruluş olmaya devam ediyor (21). Sovyetler Afganistan’dan çekilirken durum çok daha karmaşık hale gelmişti. Mücahitlere Amerikan yardımı biterken, CIA fanatik bir Afgan hükümeti kurulmasına karşı idi. Bu ortamda yeni savaş ağaları ve yeni uyuşturucu yolları ortaya çıktı. Bugün küresel uyuşturucu endüstrisi yılda 600 milyar dolarlık bir pazara sahip ve bu paranın büyük çoğunluğu Wall Street ya da Anglo-Amerikan bankaları tarafında aktarılıyor. İngiliz ve ABD istihbaratı Afganistan’da afyon üretimi işine girdiler üretim 1970’lerin başında yılda 100 ton iken 1980’lerin sonunda 1600 tona ulaştı (22).

Afganistan’da artık Komünizm paranoyası ve Ruslar kalmamış ama ülke halkı da büyük ölçüde yok edilmişti. Ruslar çekilince radikal İslamcı ideoloji ve örgütlenmeler CIA dostu Bin Ladin’in yol göstermesi ile her tarafa dağıtıldı. Mücahitler, savaşmak için yeni bölgeler arıyorlardı ve önce Bosna-Hersek’e gittiler. 1989’da Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesi CIA’nın işini bitirdiği anlamına gelmiyordu. 1990’larda El Kaide’nin ikinci adamı Dr. Ayman Zevahiri, CIA adına Orta Asya’yı dolaşmaya çıktı ve yeni cihat tohumları ekmeye başladı. Rusya’da Çeçen direnişi ve Uygur ayaklanmasının tetiklenmesi, Özbekistan’da darbe girişimi bu ziyaretlerin sonucu idi (23). Zevahiri, Bakü’de ABD büyükelçiliğinde Amerikan istihbaratı ve askeri memurları ile bir araya geliyor ve oradan Balkan planları (cihatçı gönderme) üzerinde çalışıyorlardı (24). Zevahiri’nin yardımları öyle değerli idi ki 2000 yılında ABD’den daimi oturma izni aldı (25). 1988’de Afganistan’a giden Hattab, önce Tacikistan’a geçti, oradan 1995’de 8 arkadaşı ile Çeçenistan’a gelerek, Suudi parası ile cihatçı toplamaya başladı. Hattab, Rus işgaline karşı Afganistan’da CIA ve Suudi istihbaratı ile yakın çalışmış, Bin Ladin ile işbirliği yapmıştı (26). 31 Ağustos 1996’da Çeçenler ile Moskova’nın anlaşması sonucu iç savaş duraklamıştı. Aslan Meşhadov ile Alexander Lebedev’in imzaladığı anlaşmaya göre Ruslar, Çeçenistan’a tam bir özerklik tanıyacak ve 5 yıl sonra oturup konuşulacaktı. Ancak, Şamil Basayev ve Hattab gibi İslamcılar bundan memnun değildi. Kafkasya’da İslami bir devlet kurmak istiyorlardı. Hattab ve Basayev’e bağlı militanlar Çeçenistan’dan ayrılarak 1998’de Dağıstan’daki savaşı başlattılar. Hattab ve Basayev, Meşhadov’u yumuşak buluyor ve Ruslarla anlaşmak ile suçluyorlardı. Amaç Rusları tahrik edip, Çeçen anlaşmasını bozmaktı. Ruslar, 11 Ekim 1999’da Dağıstan ve Çeçenistan’da kapsamlı bir saldırı başlattı. Saldırı emrini veren KGB şefi ve henüz yeni başbakan olan Vladimir Putin idi. Çeçenistan Başkanı Meşhadov, Basayev, bir çok Çeçen yönetici ve Hattab başta olmak üzere Arap kökenli komutanların büyük çoğunluğu bu saldırılarda öldürüldü. 17-18 Kasım 1999’da İstanbul’daki AGİT Zirvesinde konuşan Yeltsin, Batılı ülke liderlerine “Çeçenistan’da savaşanlar radikal İslamcılardır ve bunların arkasında sizler varsınız” diyordu (27).

El Kaide ve Taliban’ın Doğuşu

Sovyetler kendi Vietnamlarını yaşayıp, 1989’da çekilirken Amerika’nın devam eden askeri yardımı ile savaş, Afgan hükümetinin nihayet yenildiği Nisan 1992’e kadar devam etti. Ardından CIA, B Planını devreye soktu; Suudi ve Pakistan istihbaratının yardımı ile Taliban’ı kurdu. Taliban, CIA ve dostlarının yardımı ile Eylül 1996’da Kabil’de iktidarı ele geçirdi. Sonraki 10 yıl mücahitler Kabil’i yıktılar ve 50 bin kişiyi öldürdüler. Bu iç savaş ve yağma döneminde Taliban büyüdü ve Eylül 1996’da Kabil’e hâkim oldu. CIA, Taliban’ı kurarken Pakistan istihbaratının başında proje adamı Müşerref Pervez vardı. Şimdi Pakistan’ın başında olan aynı Müşerref, Afganistan’da ABD ile birlikte Taliban’a karşı savaşıyor. 1992-1994’de kurulan Taliban okulları CIA ve Pakistan’ın kontrolünde idi. Başlangıçta Taliban, çok seviliyordu çünkü afyonu yasaklamış, halka yardım ediyordu. Taliban, Pakistan’daki fanatik Müslümanları ülkeyi mücahitlerden kurtarmak için eğitmeye başladı ama kendi zalim rejimini kurdu. Taliban’ın İslamcı terörü önce kadınları hedef aldı ve Vahabizm'in en mezhepçi versiyonlarından biri ile ülkeyi yönetmeye başladı. Ruslara karşı birleşen Afganistan’daki mücahitler bu kez “en hakiki Müslüman benim diye” birbiri ile savaşa tutuşmuştu. CIA rahat nefes aldığını düşünmeye başladığı anda eski dost Bin Ladin ve Taliban lideri Molla Ömer, birlikte hilafet devleti kurmaya karar verdiler (28). Halifelik hareketini başlatmak için sıçrama tahtası olarak kullanılabilecek en uygun ve hazır ülke Afganistan idi. Afganistan’da inançlı ve dürüst bir ülke kurulabilirse, orası hareketin merkezi, üssü olabilirdi. Üssü (ya da Arapçası ile El Kaide) kurmak için dindar öğrencilerden (yani din öğrencisi anlamındaki Taliban) inançlı bir hareketin başlatılması gerekiyordu. Dindar öğrenciler Afganistan’ı idare edebilir ve bu ülkede bir üs kurabilirdi. Başka bir deyişle, El-Kaide dünyanın çeşitli yerlerinde bir savaş başlatırken, Taliban da devleti yönetebilecekti (29).

Amerikalılar Ortadoğu’da yayılan devrimci bir İslam hareketi görmek istemiyorlardı. Afganistan’da savaşırken Suudiler ile birlikte İran’ı nasıl kontrol edeceklerini düşündüler ve Irak’ı savaşa soktular. Ancak ABD, bu dönemde Suudi Arabistan’daki Vahabileri güçlendirdiğini anlayamadı. O dönemde ABD’ye göre, İslam dünyasının ona bir minnet borcu vardı ve Afganistan’daki savaşçıların kendileri ile bağlarını sürdüreceklerini düşündüler. Öte yandan ABD, Afganistan’a ilgisini çabuk kaybetmişti. Çünkü Sovyetler çökmüştü ve yeni odak noktası Doğu Avrupa’dan onları silmekti. ABD, 1990’daki Kuveyt’i Saddam’dan kurtarma operasyonundan da minnettarlık bekledi. Gözden kaçan ABD’nin bu savaş için Suudi Arabistan’a kuvvet yığması öfke doğurmuştu. Kuveyt Savaşı, Vahabiler için kutsal topraklara Hıristiyan askerleri kabul edildiği için bir rezaletti. Afgan Savaşı’ndan çıkan Müslüman savaşçılar Suudi Arabistan ve başka ülkelerdeki evlerine dönüyorlardı. Savaş, yaklaşık 10 yıl sürmüş, çok ölen olmuştu ama kalanlar sağlam ve fanatik olanlardı. Savaşın sonunda Müslüman savaşçılar arasında ABD kendilerini kullanmış ve şimdi de kurtulmak istiyor gibi bir kanı oluşmuştu. Suudi Arabistan’ı yönetenleri çürümüş ve zayıf insanlar olarak gördüler ve ciddi bir savaş yaşadıklarından bu durumla mücadele edebileceklerini düşündüler. Çünkü Amerikalıları tanımış, nasıl savaştığını görmüşlerdi. Amerikan gücünü çok iyi anlıyor ve zayıf yanlarını bildiklerini hesapladılar. ABD’nin gizli operasyonları nasıl yürüttüğünü, istihbarat sisteminin nasıl işlediğini görmüşlerdi. Bu kişiler sanıldığı gibi fakir ve eğitimsiz de değildi. Ladin gibi toplumun elit kesiminden gelmişler, her şeyi çabucak öğreniyorlardı. El-Kaide’nin esas gücü ABD istihbaratından kaçabilme yeteneği oldu. Bu yüzden görünmez oldular ve iç ihaneti önlemek için çekirdek eylemci sayısı birkaç yüz adamı geçmedi. ABD istihbaratının teknik yeteneklerini de çok iyi biliyorlardı. ABD uydularının ne kadar zamanda bir nereden üzerlerinden geçtiğini ya da aldıkları bir bilgiyi ne kadar zamanda analiz edebileceklerini biliyorlardı. Bilgi sızdırma taktiği ile hem ABD istihbaratının yeteneklerini deniyor, hem sızıntı kaynaklarını buluyor hem de karşı tarafı yoruyorlardı. Pakistan ve Suudi istihbaratı içinde de adamları vardı. Aralarında Amerikan emperyalizmi ve özellikle onun İsrail’e desteği konusunda bir uyanış da başlamıştı. Böylece Müslüman topraklarındaki Amerikan hedeflerine saldırılar görülmeye başlandı. Niyetleri ABD’yi iyice kızdırıp, İslam dünyasına saldırtmak, bölgedeki ABD müttefiklerinin itibarını zedelemek, Amerikan gücünü tüketmek ve böylece halifeliğin önünü açmaktı (30). Finansal ilişkileri, eğitimli personeli ve halk desteği vardı. On yıllık bir araştırma ve denemeden sonra 11 Eylül 2001’deki saldırı yürürlüğe kondu.

1976 yılından beri bu mücahitleri destekleyen kişi Suudi istihbaratının başındaki prens olan Turki El-Faysal, CIA dostu idi. Turki El-Faysal, 11 Eylül saldırılarından iki hafta önce Suudi istihbaratının başından alınmıştı. El-Kaide’ye paralar akıyor, sürekli yeni eleman geliyor ve kaynak Suudi Arabistan’dı. Ancak, Afganistan’dan sonra ABD yeni hedef olarak bölgedeki altı ülke ile sınırları olan Irak’ı seçti. Böylece Afganistan’dan sonra Irak’ta da kontrolü sağlayarak Ortadoğu’nun eksenini ve henüz elinde olmayan bir petrol kaynağını daha kontrol edecekti. Kuzeydeki Kürtler on yıldan beri silahlandırılmış ve eğitilmişlerdi. Ancak, CIA ne El-Kaide’nin direniş için onları Irak’ta beklediğini ne İran’ın güneydeki Şiileri eğittiğini ve desteklediğini ne de Saddam’ın gerçek planını anlayabilmişti. 2006 yılına gelindiğinde ABD savaşı kaybetmiş gibi idi. CIA yeni ajanlar getirdi ve askerlere de para dağıtma yetkisi verildi. CIA’nın Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya ve Afrika’da ektiği cihat yuvaları, 11 Eylül saldırıları sonrası ABD’nin gerilim stratejisi için istediği geniş oyun sahasını hazırlamıştı. Sovyetler Birliği ve Komünistlere karşı savaşsınlar diye El Kaide ve ideolojik müttefiki Taliban’ı yaratan ABD, Arap Baharı sürecinde aynı ideolojinin devamı olan El Nusra ve IŞİD’i kurdurdu. Bunlardan ilk ikisinden dolayı Afganistan ve Irak’ı işgal etti, son ikisi ile Arap Baharı diye Suriye, Irak, Libya, Yemen, Mısır, Lübnan ve Tunus’u perişan etti. IŞİD’in komutanları ve savaşçıları, Suriye’den Mısır’a Afganistan’dan Irak’a CIA tarafından 30 yıldır yetiştirilen cihatçıların ideolojik ve örgütsel olarak takipçileri idiler. Yani Arap ülkelerinin rolü de dahil her şey önceden tasarlanmıştı. 2003 yılında ABD, Saddam’ı devirmeden önce Irak’ta El Kaide yoktu. IŞİD, 2006 yılında birkaç grup bir araya getirilerek kurulmaya başlandı ve daha önce uzun süre ABD’de büyükelçilik yapan Suudi istihbaratının başı Prens Bandar tarafından Suriye’de Esat’ı devirmek için hazırlandı. Çoğu daha önce Saddam’ın laik Baas Partisi’nin üyeleri idi ve Amerikan hapishanelerinde radikal İslamcı haline getirildiler (31).

Afganistan’a ABD Müdahalesi ve CIA

7 Ekim 2001 Afganistan Savaşı’nın başlangıcını temsil etmektedir. ABD ordusu ve istihbaratı ile Afganistan’a giderken Afgan Hükümetinden ülkesine saldıran teröristleri teslim etmesini istemişti. Taliban hükümeti kendilerinden ABD’nin Usame Bin Ladin’i istemesi üzerine, Taliban eğer bir kanıt gösterilirse Uluslararası Mahkeme’ye göndermeyi kabul etmişti ama bu medyaya yansımadı (32). Çünkü ABD, herhangi bir kanıt gösteremedi (33). Kanıt olmadığı FBI raporlarında da yer aldı (34). Daha sonra 11 Eylül saldırısı ile ilgili olarak Almanya-Hamburg’daki bir El Kaide hücresi ile bağlantı kuruldu ama Afganistan ile ilgili bir bağlantı kurulamadı. 19 saldırganın 15’i Suudi Arabistan vatandaşı olmasına rağmen, savaş BM’nin onayı bile olmadan Afganistan’a açıldı. Afganistan harekâtına başlanırken bölgede durum oldukça değişmişti. Taliban ülkeye hâkimdi ve onlarla iyi ilişkileri bulunan Müşerref’in ABD’ye üs vermesi ve Karaçi limanını açması olanaksızdı. Özbekistan ve Tacikistan’dan üs alınması, harekâtın kuzey koridorundan desteklenmesi için ise Rusya ile anlaşmak gerekli idi. Sonuna Ruslarla üs, koridor ve istihbarat verme karşılığında Çeçenistan’a silah göndermeme ve orantısız güç kullanmasına ses çıkarmama sözü verildi (35). Ruslarla anlaşmadan birkaç gün sonra CIA timleri bellerinde dolar kuşakları ile Kuzey bölgeye inmeye başladılar. CIA, eski yönteme döndü; iyi adamları seçecek ve onlara güvenecekti. CIA ajanlarının Afganistan’a götürdüğü para yaklaşık 70 milyon dolardı ve bu paralarla Kuzey İttifakının üç liderini satın aldılar (36). CIA’nın ardından özel operasyon kuvvetleri gelmeye başladı.

Afganistan’da bir savaşa gerek yoktu. Bütün Taliban dışı Afgan gruplar, ABD’den ülkeyi bombalamamasını veya işgal etmemesini istediler (37). Onlara göre Taliban’dan kurtulmak için yapılması gereken Suudi Arabistan ve Pakistan’a baskı yaparak para kaynaklarının kesilmesi idi. Ama ABD, uzun savaşa yani büyük oyuna başlıyordu. Medyaya yansıtıldığına göre, ABD harekâtının amacı sadece misilleme değil böyle bir saldırının bir daha yapılmasının önlenmesi idi. Amerikan askerlerinin görevi genişledi, birkaç teröristle savaşmaktan Pakistan’daki üslerinden gelen Taliban unsurları ile çatışmalar büyüdü. CIA, Tora Bora’da dağlık kesimde Usame Bin Ladin’in saklandığı bilgisine ulaşmıştı. CIA, ABD özel kuvvetleri ve Afgan Doğu İttifakı askerleri, hava kuvvetleri desteğinde 3 Aralık 2001’de büyük bir saldırı başlattılar. Bu savaşın kırılma noktası idi. Tora Bora’ya Savaş Ağaları ile birlikte yapılan saldırıdan Usame Bin Ladin kaçınca, CIA 11 Eylül’ün ardından ikinci büyük itibar kaybını yaşadı. Doğu İttifakı askerleri ise bir sürü eşkıya, fanatik, çıkarcı ve geçmişten gelen kinleri olan kişilerden oluşuyordu. CIA, onlara zaten güvenmiyordu ama Tora Bora’da asıl kazık ISI’dan yenmiş, Ladin kaçmıştı. Toro Bora sonrası El Kaide dağılmış, savaşta yeni bir aşamaya gelinmiş ve El Kaide avı artık Pakistan’a kaymıştı. Ladin kaybolmuştu, büyük paralar ile sürekli istihbarat sağlanıyor ama gelen bilgiler hep yanlış çıkıyordu. Bu başarısızlıktan sonra Amerikan ordusu ve CIA arasında başından beri yaşanan rekabet ve gerginlik patlamasına noktasına geldi. İstihbaratçıların teorileri işe yaramıyordu. ABD’nin ise iki seçeneği vardı; imkânsız derecede zor olan monarşiyi yeniden kurmak ya da Karzai. ABD, Karzai ile temas geçti ve o da hedef olarak Kandahar’ı gösterdi. Kandahar, 7 Aralık günü düştü ama El Kaide’nin asıl liderleri kaçtı. Taliban ise gerilla savaşını başlatacağı kuzey bölgeye çekildi. 2002 yılında ABD ve müttefikleri Taliban rejimini askeri müdahale ile devirdi. Hamid Karzani, 7 Aralık 2004'te yapılan göstermelik seçimde devlet başkanı oldu. ABD’nin Afganistan’ı işgal etmek ya da yatıştırmak gibi bir niyeti ve planı yoktu. Amaç, Taliban’ı şehirlerden söküp atmak ve El Kaide’yi avlamak için Afganistan’da Amerikan üsleri kurmaktı. Usame Bin Ladin’in yakalanması, hapse atılıp atılmayacağı istihbaratçılar ve askerler arasında tartışmalara neden oldu. ABD’nin Afganistan’da başlangıçta Bin Ladin’i saf dışı bırakma düşüncesi yerini daha kapsamlı bir fikre bıraktı; El Kaide’yi yok etmek için Taliban hükümetini devirmek, ülkedeki El Kaide tesislerini yok etmek ve El Kaide liderlerini yerlerini terk etmeye zorlamak.

Sürekli yanlış bilgi alan CIA’ya bu sefer, El-Kaide’nin nükleer silah edineceği bilgisi gelince Washington’da başkan Bush paranoyaya girdi. Onlara nükleer silah verebilecek üç ülke vardı; İran, Kuzey Kore ve Irak. Bush, bu üç ülkeyi hemen “şer ekseni” ilan etti. El-Kaide’nin finansmanı ile ilgili istihbarat ise hep Suudileri işaret ediyordu. 2005 yılında El Kaide’nin üçüncü derece liderlerinden Abu-Faraj al-Libi’yi takip eden bir Pakistanlı ajandan Pakistan’ın kuzeydoğusundaki kabilelerin olduğu bir yerde üst düzey bir El Kaide toplantısı yapılacağı haberi alınmıştı. Savunma Bakanı Rumsfeld, Pakistan’ı işgal anlamına gelebilecek planı çok riskli buldu ama asıl gerekçesi haberin CIA kaynağından gelmesi nedeni ile güvenilir bulmaması idi (38). El Kaide ile ilgili istihbarat çok zayıftı, 2005 yılına kadar neredeyse ele geçen hiçbir şey yoktu. CIA’nın başarıları arasında 11 Eylül saldırılarının planlayıcısı olan Halit Şeyh Muhammed’in yakalanması başta gelmektedir (39). Bu başarıda Pakistan’ın yardımı büyük olmuştu. CIA’nın en iyi istihbarat kaynağı su tahtası işkence tipinin favori olduğu sorgulamalardı. Bunun için küresel gizli bir hapishane programı kurulmuştu. 11 Eylül’ün faillerinden Halit Şeyh Muhammed’e tam 183 kez su tahtası uygulanmıştı. 2005 yılında tutuklanan Abu Faraj Al-Libbi’nin sorgusundan, başka bir kurye olan Maulawi Abu Al-Halit Jan tespit edildi ve takibe geçildi. Temmuz 2010’a kadar kuryelerin takibinden bir sonuç alınamadı ama Peşavar yakınındaki Abbottabad kompleksine gelip gitmeye başlayan beyaz bir Suzuki araçtaki kişi dikkat çekti. Bu kişi Abu Ahmed olarak bilinen El Kaide’nin önemli liderlerinden Halit Şeyh Muhammed idi. Dokuz ay boyunca gelip-gidenlerin takibinden Bin Ladin’in burada olması yanında El Kaide çekirdek yapısı ile ilgili önemli bilgiler toplandı. Burada ne cep telefonu, ne internet, ne de sabit hat telefon kullanılmaktaydı.

Usame Bin Ladin Sonrası Afganistan

Usame Bin Ladin’in ölümünden sonra Afganistan’da istihbarat işinin şekli değişmeye başladı. Artık El Kaide’nin geri kalanı yok edilecekti, bunun için de en iyi yol drone saldırıları idi. ABD’deki istihbarat reformlarından en çok etkilenen CIA oldu. Afganistan’daki örtülü operasyonlardaki başarısızlıkları nedeni ile önce örtülü operasyon yeteneklerini büyük ölçüde Savunma Bakanlığı’na kaptırdılar (40). Afganistan’daki savaş istihbarat operasyonları, Predators drone’ları ve küçük askeri hücreler ile yapılmaya başlandı. CIA, Afganistan’ın doğusundaki üslerinden drone savaşlarına girerek paramiliter bir rol edinirken, Pentagon ise hızla bir düzineden fazla ülkede gizli savaş programlarına girişti. Panetta’dan sonra Afganistan’daki ABD Ordusunun komutanı David Petraus Eylül 2011’de CIA direktörü olduğunda, Afganistan’da CIA’yı altı haftalık eski bilgilerle çalıştığı için eleştirmişti (41). CIA’dan emekli Mr. Laux’a göre CIA personeli ve askerleri Afganistan’a kısa süreler için geldiler ve ülkeyi çok az anlayabildiler. Çünkü kısa zamanı çevreyi anlamakla geçirmişken, bölgeden ayrıldılar. Yerlerine gelenler de aynı durumda idi ve aynı hatalar yapıldı. ABD hiçbir ülkede Afganistan’daki gibi 10 yıl kalmamıştı ve bu ülkede bir yıl 10 yıla bedeldi. Halen Afganistan’ın doğusunda binlerce asker yollarda devriye gezerek Taliban savaşçılarını avlamaya çalışırken, CIA operatörleri ise büyük ölçüde El Kaide’ye odaklanmış durumdadır (42). Çaresizlikten askerler ve CIA arasında trajikomik durumlar yaşanıyor. Askerler Peştun dilinde yayın yapan radyolarında aradıkları Taliban savaşçılarının isimlerini sayarak, yerleri hakkında bilgi vereceklere para teklif ediyor. Askeri yayından haberi olmayan CIA elemanları, aynı isimler için bilgi getiren başkalarına para ödüyor. Taliban liderleri ile ilgili alınan bilgiler genellikle uydurma çıkıyor. Yıllardır bu uydurma haber trafiği devam ediyor, birileri ceplerini dolduruyor ve Amerikalılar istihbarat konusunda oldukça umutsuz. ABD’nin Afganistan’da istihbarat birimleri ile çok yakın çalışan 10.000 kadar özel kuvvet personeli bulunmaktadır. Bu unsurların CIA birimleri ile Afganistan’a ilk gelen grup olmakla birlikte en son gidenler olacaktır (43).

Resim: Bin Ladin’in Mirası (El Kaide ve Uzantıları)


2009’da BM’nin Afganistan temsilcisi olan Peter Galbraith’e göre; ABD, Afganistan’daki savaşı kazanamazdı çünkü Afgan bir ortağı yoktu (44). Pentagon, Afganistan çıkmazı için gerçek bir askeri çözüm olmadığının farkına vardı. Ancak, Taliban’a göre imansız işgalcilerin ülkeden çıkarılması dini bir görev idi ve onlar çıkana kadar savaşmaya devam edeceklerdi. Amerika’nın gerçek düşmanı sadece El Kaide idi ama Taliban onlardan asla vazgeçmedi. Kabil’e sıkışmış olan Karzai’nin bir validen farkı yoktur. Seçimlerdeki açık hileler nedeni ile Afgan halkı onu yasal olmayan başkan olarak görmektedir. Savaş; ayaklanmacıların, hükümet yetkililerinin ve onların dostlarının faydalandığı bir politik ekonomi yarattı. Kabil hükümeti çok yüzeysel bir kontrole sahip, derin bir şekilde çürümüş ve nüfusun çok az güvenine sahip. Acı gerçek, Afgan güvenlik güçleri asla ülkeyi kendi kendilerine istikrarlı hale getiremez. Afgan güvenliği daima merkezi hükümet, kabileler, alt kabileler ve aşiretler arasında hassas dengeler gerektirmiştir. 1929 yılında Krallığı ele geçiren Nadir Şah “Kral değil kabillerin ve ülkemin hizmetçisi olacağım” demişti. Bu akıllı yaklaşım sayesinde ülke 1929’dan 1978’e istikrarlı bir dönem yaşadı. Şehirdeki ve kırsaldaki güç merkezleri arasındaki denge her zaman hayati olmuştur. Milli ordu ve polisin yerel toplumla ilişki yeteneği başarılarının sırrıdır (45). Irak’ın aksine Afganistan kırsal bir ülke ve bu ülkede başarı köy köy halkı kazanmaktan geçmektedir. Taliban ise kırsal kesime geçişi engellemeye çalışmaktadır. Gerek Taliban gerekse de diğer direnişçi gruplar merkezi hükümetin güç ve otorite eksikliğinden faydalanıp Afganistan’ı 1990’lardaki iç savaş ortamına benzer bir hale getirdiler. Afganistan’da Taliban iktidarı kaybetti ve El Kaide oldukça eridi ama hala öldürücü ve esnek bir ayaklanma devam ediyor. Amerika’nın bu harekâttan bir an önce sıyrılmak için amacı Taliban üzerinde etkili olacak ve onu vazgeçirecek ölçüde yeterince güçlü bir ordusu ve polisi olan Afgan Hükümeti kurmaktı. Ancak, bu hedef Afganistan’daki etnik bölünmeler, merkezin geleneksel olarak zayıf olması ve savaşmakta kararlı olan Taliban’ın Pakistan’da bulduğu korunma imkânı nedeni ile başarısız oldu. Amerikalılar, El Kaide’nin ülkenin dışına çıkarılması karşısında Taliban’ı siyasi ortama entegre etmeyi deniyorlar. ABD, Taliban ve El Kaide ile mücadeleyi Afgan yerel güçlere ve Pakistan’a bırakıp, ülkeden bir an önce çıkmak istiyor.

CIA ve Terör

Terörist örgütler medyada bir yandan ABD’nin düşmanı olarak gösterilirken, diğer yandan Amerika’nın savaş gündemi için kullanılmaktadır. Haklı Savaş (The Just War) teorisi ile “iyi” ve “şeytan” olan belirlenmekte, yaratılan şeytan olan terör örgütü liderleri karşısında ABD başkanları kendilerine teröre karşı her türlü savaşı yapma yetkisi edinmekteler. Dış politika amaçlarına ulaşmak için terör imajının ve tehdidinin sürekli kamuoyuna hatırlatılması için medya kullanılmaktadır. Bu terör örgütlerinin arkasında şeytanı temsil eden fabrikasyon Usame Bin Ladin, Ebu Musab Zerkavi ve El Bağdadi gibi isimler bulunmakta ve sıra ile en büyük düşman olarak tanımlanmaktalar. Usame Bin Ladin’in ailesinin Bush ile Teksas’taki petrol kuruluşu üzerinden iş bağlantıları vardı ve CIA, Afgan savaşında onu işe almış, eğitmişti. Dünyaya bugün en önemli terörist liderler olarak tanıtılan El Kaide lideri El Zerkavi ve IŞİD lideri El Bağdadi’nin ikisi de CIA, Mossad, MI6 ve Pakistan istihbaratının (ISI) ortak ürünüdür. El Zerkavi ismi, Irak’taki direnişin başlaması ile medyaya sürüldü ve Madrid bombalamasından Amerikan topraklarına kadar her saldırının arkasında olduğu iddia edildi. El Zerkavi, 5 Şubat 2003’de BM Güvenlik Konseyi’nde ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın itiraf ettiği gibi Afgan Savaşı sırasında CIA tarafından işe alındı. Aynı El Zerkavi, Usame Bin Ladin’in adamı olarak Irak’taki terörist ağı yönetti. Filistin doğumlu Zerkavi, CIA için savaştığı Afganistan’dan Ürdün’e geldi. 2000 yılında tekrar Afganistan’a döndü ve orada bir terörist kampını idare etmeye başladı. ABD’nin Afganistan’da Taliban ile ilişkileri bozulurken, Zerkavi Irak’ın kuzeydoğusunda bir patlayıcı eğitim kampı kurdu. İşin ilginç tarafı El Zerkavi ve El Bağdadi’yi bizzat CIA işe almış olmasına rağmen, bu kişiler hakkında boyları ve kiloları ile ilgili dahi bilgilerinin olmadığını söylemeleridir. Eski NSA çalışanı Edward Snowden ise ifşaatlarında İngiliz, Amerikan istihbaratı ve Mossad’ın bütün radikal İslamcı terör örgütleri elemanları için cazip olacak ve onları bir yerde toplayacak bir terör örgütü yani IŞİD’i kurmak için birlikte çalıştıklarını açıkladı. Musibet stratejisi ile Yahudi devletini korumak için sınırlarının yakınında bir düşman yaratılıyordu.

2003 yılında Irak’ta Saddam sonrası düzende Sünnileri dışlayan ve Sünni direnişinin başlamasına neden olan da ABD idi. 700 bin kişilik Sünni bürokrasisi işten atılmış, 380 bin kişilik %80’i Sünni olan Irak ordusu dağıtılmıştı. İşte bu Sünni askeri yapı kendine Irak El Kaidesi ismini verdi. Bu direniş Irak’ı kan gölüne çevirince, 2006 yılında sisteme entegre olma sözü verilen bu cihatçılar (46), CIA tarafından 400 milyon dolara satın alındı (Anbar Awakening). Gerçek adı İbrahim Avvad Samirrai olan Bağdadi 1971 doğumlu ve Bağdat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde master ve doktora yapmış. Amerikan işgali ile birlikte 2004 yılında tutuklanarak girdiği Buka hapishanesinden 2009 yılında çıktı. Bağdadi, Amerikalılar tarafından özel olarak seçildi, CIA tarafından özel eğitime tabi tutuldu ve 2013’de IŞİD’in kuranların büyük bölümü ile Buka’da tanıştı. IŞİD lideri El Bağdadi de Mossad’tan bir yıl süre ile yoğun askeri eğitim yanında teoloji ve konuşma sanatı eğitimi aldı (47). Bugün düşmanların bir araya gelmesini önleyen IŞİD’in liderleri Ürdün’ün Safawi şehrinde eğitildi (48). Artan cihatçı ihtiyacı nedeni ile gittikçe daha çok eğitim kampı açıldı. Bunlardan biri de Teksas’da idi (49). Eğitim kamplarından mezun olanların bir kısmı Pakistan’a gönderildi. IŞİD içine İslamcı Tugayların konulması için CIA ve Mossad tarafından dikkatli bir askeri-istihbarat çalışması yapıldı. IŞİD, Suriye’de muhalif gruplar içinde idi ve Golan tepelerinden İsrail yardım ediyordu. ABD ise örtülü olarak IŞİD’in Irak’ın işgaline yardımcı oldu. Artık ABD için terörle mücadelenin (War on Terrorism) esası, istihbarat operasyonları ile yeni El Kaide terör grupları yaratmak olmuştu (50). Hükümetleri devirmek için kurulan terör örgütlerinden kurtulmak için terörle mücadelede de gene kendileri ön safta olacaktı. Yani ABD ve işbirlikçileri madalyonun iki yüzünde de vardı. CIA, Suudi Arabistan ve Katar birlikte Selefi Müslümanlardan özgürlük savaşçısı toplamaya başladılar.

Karikatür: CIA ve IŞİD


Suriye karşıtı koalisyon Suriye’ye cihatçı taşırken, El Kaide’nin yeni lideri Zevahiri, Suriyeli Colani’ye “Bu gelenlere çengel at ve Kaide’nin Suriye kolunu kur” dedi ve böylece El Nusra kuruldu (51). Örgüt kurulur kurulmaz başta Suudi Arabistan ve Türkiye olmak üzere pek çok istihbarat örgütünün desteğini aldı çünkü ortak düşman Esat idi. ABD medyaya ılımlı İslamcılar ile birlikteyiz mesajına verirken, en başından beri radikal İslamcılar ile iç içe idi. Suriye ve Irak’ın içini IŞİD halifeliği için oydular. Dünyaya ılımlı İslamcı ve Sünni devlet kurma masalı anlatılıyordu. Zamanlama çok iyi idi; Aralık 2011’de ABD, askerleri Irak’tan çekilirken, Suriye’de çatışmalar hızlanmış ve El Nusra kurulmuştu. Türkiye’nin Suudilerden az değildi; Suriye ile olan tüm sınırını IŞİD, El Nusra ve tüm cihatçı gruplara yardım için açtı. Türk istihbaratı 2011’de yeniden yapılanırken, tüm ağırlığını cihatçıların takviyesine verdi. Selefi Müslümanların toplandığı Özgür Suriye Ordusu, Suriye hükümetini düşüremedi. Ardından intihar bombacıları ve kafa kesme gibi medya propagandası başladı. ABD, 2012 yılına kadar bu gruplara sadece para yardımı yaptığını söylüyordu. Hâlbuki çok öncesinde Türkiye’nin güneyinde üslenen CIA elemanları silah naklini başlatmışlardı. Bu silahlar arasında makineli tüfekler, tanksavar füzeleri de vardı. Ağustos 2011’de Libya’da Kaddafi de katledilince, CIA boşta kalan El Kaide unsurlarını Suriye’ye göndermeye başladı. 2012’de Libya’dan gönderilen silahların denetiminden CIA Direktörü David Petraus sorumlu idi. Libya’dan gelen bir geminin içinde SAM-7 füzeleri de olan 400 ton silah getirdiği ünlü gazeteci Seymour Hesh tarafından deşifre edildi (52). 2013’ün başında ise 3000 ton askeri silah ve teçhizat taşıyan ve CIA tarafından tutulan başka bir gemi Hırvatistan’dan Türkiye’ye geldi. Bunu Zagrep’ten Türkiye’ye uçan 75 kargo uçağı izledi. New York Times, Suriyeli direnişçilere gönderilen 160 askeri kargo uçağı yüklü askeri malzemenin parasının Suudi Arabistan tarafından verildiğini yazıyordu (53).

ABD’nin İslamcılarla işbirliği ve terörle mücadelesi..

ABD stratejisinin odak noktasında teröre açıkça göz yummayan ama demokratik sistemleri yıkmaya çalışan Siyasal İslamcılar vardı. Böylece Müslüman gruplara ve liderlere daha çok nüfuz edilecek, onlar siyasi sürece çekilerek, aralarındaki bölünme artırılarak terörizmi destekleyenler ve diğer anti-demokratik usuller uygulayanlar marjinal hale gelecekti. Bu bölünme El Kaide ve diğer terörist örgütlerin gelişmesine temel teşkil eden İslamcı ideoloji üzerinden yapılacaktı (54). Uygulanan programların bir yönü de salt demokrasi geliştirme yanında aşırı İslamcılar ile ideolojik savaşı kazanmak, Müslüman toplumlar içinde onlara karşı alternatif bir güç meydana getirmekti (55). ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Terörle Mücadele Koordinatörü Daniel Benjamin, 2008 yılında hazırladığı raporda bu kapsamda ABD’nin demokrasi geliştirme kurgusunun ana unsurları olan IRI ve NED’in önemine vurgu yapmaktaydı (56). ABD’nin İslamcı akımlar teorisine göre; İslamcı partilere düşmanlık ya da onları iktidardan uzak tutmak, toplum mühendisliği açısından kendi lehlerine olmayacaktı. Batı göz ardı ettikçe Siyasi İslam kalacak, onlar iktidarda olunca daha ılımlı olacaklardı (57). İslamcı partileri yönetimden çıkarmanın olumsuz etkilerinin daha negatif sonuçlar doğuracağından onları siyasi sisteme entegre edileceklerdi. Bu nedenle, ABD yönetimi demokrasi geliştirme işinde parti seçimini bir kenara bırakarak, İslamcı partilere de yöneldi. Bunun anlamı bu partilere yardım karşılığında kendi koşullarının dayatılmasıydı. Ancak, İslamcılar ile ilişkilerden ABD umduğunu bulamadı. Siyasal İslamcılar, gerçekte sadece kendi yerel siyasi konum ve güçlerini geliştirmek için çalıştılar. İslamcıların niyeti uzun dönemli bir sosyal dönüşüm ile kendi toplumlarını demokrasi ile değil korku ile daha kolay kontrol etmekti (58).

11 Eylül saldırıları sonrası ABD’nin terörle mücadele stratejisinin dört temel unsuru; teröristlerin yuvalarının bulunması ve bertaraf edilmesi, teröre karşı küresel işbirliğinin geliştirilmesi, sınır kapılarında sıkı kontrol ve ülke içinde mücadelede alınacak tedbirler olarak belirlenmişti. Bu stratejinin açıklanmayana beşinci ayağında ülke içi ve dışında terörle mücadelede uygulanacak sosyal mühendislik projesi olan radikal İslam’a karşı ılımlı İslam’ın kullanılması vardı. Arap Baharı öncesi Mısır, Ürdün, Fas, Cezayir ve Yemen gibi ülkeler reform yapıyor görüntüsü ile yetinmişlerdi. Demokratikleşme savunma ağırlıklı ve yönetilebilir olmalı idi, sonsuz dönüşüm içinde rejim muhalifleri kendini tuzağa düşmüş buldu. Batılılar durumu geçiştirmek için “görecelilik” kavramını bulmuştu ve hatta durumu mazur göstermek için önce ekonomi sonra siyasal değişim argümanı da geçerli idi. Ortadoğu’da demokrasi baskısı çamurlu politika sularında kaldı. Arap otokratlar ile yakın ekonomik ve güvenlik bağları demokrasi yolunda sadece bazı gönülsüz ve düzensiz gayretler doğurdu. Arap demokrasi açılımları sadece İslamcılara yaradı. Ancak, Arap dünyasındaki son ayaklanmalar İslamcılığı artırdı ve pek çok Batılı idealden daha da uzaklaştırdı. Arap Baharı’nda hem ABD hem de Avrupa, demokrasi için halkın nasıl hızla harekete geçirilebileceğini gördü. Tunus ve Mısır’da rejimler herkesin umduğundan daha çabuk çökmüştü. Doğu Avrupa’da devrim için muhalif gruplara para hazır idi ama Ortadoğu’da devrimler kapıyı çaldığında muhalifler beklemede idi. Çünkü Amerika demokrasi değil, kendi adamlarını istiyordu. Tunus, Libya ve Mısır’da iktidara gelenlerin hiçbiri ABD’nin istediği sosyal reformları yapacak, İsrail ile barış yapacak adresler değildi. Arap Baharı’ndaki kararsızlığı ile ABD, sadece dost diktatörleri değil ayaklanmacıların da iyi niyetini kaybetti. Arap Baharı, ABD’nin Ortadoğu’daki geleneksel dostluklarına da darbe vurdu. ABD ile ilişkileri en iyi olan S. Arabistan, Mısır, Ürdün, Fas ve diğer ülkeler ekonomik ve siyasi durgunluk, eğitim ve kültürel sorunlar nedeni ile en çok terörist üreten ve terörizme sempatik bakan toplumlar oldular (59). Ilımlı ve radikal İslam arasında çok ince bir çizgi olduğu görüldü ve İslamcıların Batı düşmanlığını iktidara taşıdığını ve kendisine yönelik daha büyük bir cephe oluşturmakta olduğu anlaşıldı.

IŞİD ve El Nusra ne zaman bir Suriyeli asker yakalasa hemen kafasını kesiyordu. Ağustos 2014’te Tabqa hava üssü yakınında 220 Suriyeli asker kesildi. Bunlar medyada yer almazken birden iki Amerikalı gazetecinin kafasının kesildiği haberi ortaya çıktı ve IŞİD ancak o zaman kötü bir örgüt oldu. Bu aynı zamanda ABD’nin tekrar Irak’a asker göndermesi ve IŞİD bahanesi ile koalisyon oluşturmasının da bahanesi oldu. ABD artık IŞİD’i havadan vuracaktı ama hep karada Amerikan askeri olmayacak diyecekti. Gerçekte IŞİD başka bir senaryo için kenarda bırakılırken, Esat rejimini devirmek ilk amaçtı. Görünürde hem Esat hem de IŞİD ile mücadele için daha fazla ılımlı İslamcı militan yetiştiriyorlardı. Ama yetiştirdikleri ya El Nusra ya da IŞİD bölgesine kaçıyordu. Bağdadi’ye yeni alan olarak Suriye gösterilmişti ve Irak sınırında adını duyurunca El Nusra ve ÖSO Mart 2013’de Rakka’yı işgal ettiler. Rakka’nın işgal planlaması ve hazırlıkları Urfa’da yapıldı. 9 Nisan 2013’te Bağdadi, El Nusra’nın kendisine katıldığını ve örgütün yeni adının Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) olduğunu ilan etti. Bağdadi, 9 Haziran 2015’de Musul’u işgal etmeyi müteakip, 29 Haziran’da IŞİD’i feshederek, İslam Devleti’ni kurdu. IŞİD’in Musul’u işgal planı İstanbul’da ikamet eden eski Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi tarafından yapıldı. Oradan Erbil’e yönelmişlerdi ki imdada Talabani güçleri ve PKK yetişti. ABD ilk defa 9 Ağustos 2015’de Erbil çevresindeki IŞİD’i bombaladı. Ancak, bu tarihten sonra IŞİD’a karşı bir hava gücü koalisyonu kuruldu. Bu tarihten sonra ABD’nin PYD’yi kullanarak Türkiye’nin güneyinde toprak kazanımına yardım etmeye başladı.

Karikatür: IŞİD Karşıtı Koalisyon

Sonuç

ABD, 11 Eylül 2001’den beri El Kaide ile mücadelede beş unsur kullandı; istihbarat, ordu, kolluk güçleri, diplomasi ve finansal yaptırımlar. Nihayetinde Bin Ladin de dâhil pek çok El Kaide üyesi öldürüldü, örgüt güvenlik amaçlı olarak küçük ölçekte kalmaya devam etti, Afganistan-Pakistan sınırına sıkışıp kalan üyelerinin operasyonel yetenekleri sınırlandırıldı. Ancak, gelinen aşamada pratikte durum değişmedi, dünyanın her yerinde nerede ABD varlığı varsa saldırılmaya devam edilmektedir (60). El Kaide yaralı ve hasarlı olsa da hayatta ve iyi durumdadır. Bununla birlikte ABD içinde terörist saldırısı beklentisi devam etmektedir. 11 Eylül 2001’den beri CIA önemli bir dönüşümden geçmiştir. CIA halen istihbarat toplamakta ve pek çok değişik konuda analiz yapmakta ise de görev yoğunluğu ve kaynaklarını terörle mücadeleye tahsis etmiştir. CIA’nın “terörle soğuk mücadele” konsepti oldukça basittir; hedefleri bulmak ve ele geçirmek ya da öldürmek. Obama döneminde CIA’ya ne isterse verildi ve dış politikanın uygulanmasında büyük güç ve geniş bir alan edindi. CIA bugün bir ölüm makinesi haline geldi, makinenin motoru CIA içinde kurulan “Terörle Mücadele Merkezi (CTC)”dir. CIA, “cehenneme gidiş için operasyonel bir alet kutusu” olarak tanımlanmaktadır. Ancak terörle mücadelede yapılan iş, yenilerinin ortaya çıkmasından daha fazlasını öldürmeye gayret etmektir. İnsan avı işi terörle mücadele merkezi içinde bir birime aittir ve Afganistan-Pakistan için kurulan birimden birer tane de Yemen ve Somali için kurulmuştur. CIA’nın Terörle Mücadele Merkezi’nde 2001 yılında 300 kişi çalışırken, 2011 yılında 2000 civarına (CIA mevcudunun %10’una) ulaşmıştır (61). CIA gizli drone pistleri inşa etmektedir. CIA, drone filoları ve pistlerini genişletmektedir. Drone saldırıları öyle rutin hale geldi ki yüksek düzeyli bir El Kaide lideri ölmedikçe kamuoyunun dikkatini çekmemektedir. CIA analizcilerinin %20’si artık drone’lar için hedef bulmakta ya da yeni eleman temini için verileri taramaktadır. Hedef bulmak CIA elemanları için bir kariyer, terfi veya ödül faktörü haline getirildi. CIA, drone programını resmen kabul etmemekte, kimin-kimi-nasıl (hangi yetki ile) öldürdüğünü açıklamamaktadır. CIA, denetimi olmayan bir askeri örgüte dönüşmektedir. CIA Analitik Daire çalışanlarının %35’inin işi operasyonları desteklemek iken, %10’u ülke dışında kullanılmaktadır. Kısaca artık analizciler rapor yazmıyor, olaylara öncülük ediyor.

IŞİD’in planına göre öncelikli düşman; 1.3 milyarlık İslam dünyası içinde kendi gibi olmayanlar, sonra sıra Hıristiyanlara en son 14 milyon Yahudi’ye gelecek. IŞİD, El Nusra, ÖSO ve benzerleri hepsi kafa kesen, küçük kızlara tecavüze eden, Allah’a ihanet eden, tüm günahları işleyen ruh hastası, sapık ve katillerin örgütleridir. Bunlar Suriye’deki savaşı kurgulayanların ürünleridir. Onların kurguladığı El Kaide, IŞİD, Nusra, El Şaab vs. onlarca örgüt radikal İslamcı örgüt aynı saflarda on binlerce ruh hastası ve sapığı topluyor. Batı zaman zaman kendine zarar verse de yarattığı bu canavarlardan yararlanmayı sürdürüyor. Bunlar sayesinde Afganistan ve Irak’ı işgal etti, Orta Asya ve Ortadoğu’da varlığını sürdürüyor. İşte IŞİD’in CIA-Mossad-Mİ6 imali olduğuna dair 10 kanıt;
- 12 Ağustos 2012 tarihli DIA dokümanında IŞİD’in doğuşu tarif edilmişti.
- IŞİD asla S.Arabistan ve İsrail’e saldırmadı.
- Toyota’nın kullandığı Jeep’ler ABD ve Kanada’dan önce El Nusra’ya verildi, sonra IŞİD’a geçti, bunu diğer silah nakilleri izledi.
- IŞİD, birinci sınıf sosyal medya kabiliyetlerine sahip.
- IŞİD kafa kesme videoları önce İsrailli grup SITE’in eline geçiyor.
- IŞİD lideri Bağdadi’nin ABD’nin elinde yıllarca hapis kalması ve CIA tarafından eğitilmesi, IŞİD liderlerinin Ürdün’deki Safawi kampında eğitilmesi.
- Wikileaks belgelerinden Suriye’deki iç savaşın çok önceden hazırlandığının anlaşılması.
- ABD hava harekâtı ve diğer kullandığı savaş unsurlarının bugüne kadar IŞİD’a ciddi bir zarar vermemesi.
- IŞİD’in yaptığı her işgalin önlememesinde daima bir bahane bulunması, örneğin IŞİD, Ramadi’yi ele geçirdiğinde ABD hava kuvvetleri kum fırtınası bahanesi ile önleme yapmadı.
- Çölün ortasında saklanacak çok az yeri olan IŞİD’a karşı hava kuvvetlerinin ve özel kuvvetlerin yetersiz kalması, karadan güç kullanılmaması.
Sosyal medyada en az 70 bin hesabı olan IŞİD’a katılanların içinde üniversite mezunu çok ama acilen şehit olmak, kafa kesmek için aralarında yarışıyorlar. Beyinleri kilitlenmiş ve öbür dünyada gideceği cennetin hayali ile kendilerini uçuruyorlar. Birileri onlara “IŞİD’a biat etmeyenleri öldürmek Allah yolunda en büyük cihattır” diyor (62). Cennet ile ilgili abartılmış huri rakamları ile bir an önce cennete gitmek özendirilirken, cinsel açlığın en iyi şekilde cihat topraklarında giderileceği anlatılıyor. Bunu sadece IŞİD yapmadı, Arap Baharı süresince on binlerce imam ve din adamı “Gidin Suriye’ye şehit olun” derken, kimse İsrail’e gidin şehit olun dememişti. Evet, gene uzun bir makale oldu ve burada bir nefes alalım. Bir sonraki makalede; Suudi Arabistan, İran, Irak ve Suriye dörtgeninde CIA’nın neler yaptığını anlatacağız.


Doç. Dr. Sait Yılmaz
Twitter: @DocDrSaitYilmaz


Kaynakça ve Dipnot
(1) Daniel Benjamin and Steven Simon: The Age of Sacred Terror, Random House, (2002), p.172-173.
(2) Muhammed Iqbal: The Reconstruction of Religious Thought in İslam, Bhavan Publisher, (2000), p.23.
(3) Said Aburish: A Brutal Friendship - The West and the Arab Elite, St. Martin's,(New York, 1998), p.57.
(4) Aburish: ibid, (1998), p.62.
(5) BEIC: British East India Company.
(6) BCCI: Bank of Credit and Commerce International.
(7) Jonathan Beaty, S.C. Gwynne: The Outlaw Bank: A Wild Ride into the Secret Heart of BCCI, Beard Books, (1993), p.48-49.
(8) Adam K. East: The Anglo-American Support Apparatus Behind the Afghani Mujahideen, Executive Intelligence Report, (October 13, 1995).
(9) Belleten, Türk Tarih Kurumu, Ekim 197, No:148, C.7.
(10) Fred Halliday: Revolution in Afghanistan, New Left Review, No.112, (1978), pp.3-44. 
(11) John Ryan: Terrorists or “Freedom Fighters”? Recruited by the CIA, Global Research, (December 20, 2015).
(12) Washington Post, (December 23, 1979), p.A8.
(13) Le Nouvel Observateur (France): How Jimmy Carter and I Started the Mujahideen: Interview of Zbigniew Brzezinski, (January 15, 1998), p.76 http://www.counterpunch.org/brzezinski.html 
(14) Le Nouvel Observateur: ibid, (1998).
(15) Washington Post, (January 13, 1985).
(16) George Friedman: Amerika’nın Gizli Savaşı, Pegasus Yayınları, (İstanbul, 2014), s.28.
(17) Eqbal Ahmad: Terrorism: Theirs and Ours, A Presentation at the University of Colorado, Boulder, (October 12, 1993) http://www.sangam.org/ANALYSIS/Ahmad.htm;
(18) William Blum: Killing Hope, Black Rose Books, (2000), p. 338-352. Mike Ruppert: Osama Bin Ladin – A CIA Creation and Its Blowback, Newsgroup, (9 May 2001). İmran Akbar: Gulbuddin Hekmatyar Had Links with KGB, The News International, (October 8, 1992).
(19) Yossef Bodansky: Bin Laden: The Man Who Declared War on America, Blackstone Audiobooks, (2002), p.101-102
(20) Stratfor: The Jamaat ul-Fuqra Threat, Security Consulting Intelligence Resources, (June 3, 2005).
(21) Patrick B. Briley: AL Fuqra: U.S. Islamic Terror Network Protected by FBI, U.S. State Department, Liberty Post, (July 28, 2006).
(22) Alfred McCoy: Opium History, 1979 to 1994, http://www.a1b2c3.com/drugs/opi012.htm.
(23) Nafeez Mosaddeq Ahmed: Whistleblower: Al Qaeda Chief Was US Asset, Huffington Post, (May 21, 2013).
(24) Sibel Edmonds: Know Your Terrorists: Ayman al-Zawahiri, Boiling Frogs Post, (February 16, 2013).
(25) Rory McCarthy: The Real Ayman al-Zawahiri, The Guardian, (August 5, 2005).
(26) Hüsnü Mahalli: Maniki Dünya İslam Coğrafyasının Kanlı Yüzü, Destek Yayınları, (İstanbul, 2016), s.191-192.
(27) Mahalli: a.g.e., (2016), s.200.
(28) Mahalli: a.g.e., (2016), s.214.
(29) George Friedman: Amerika’nın Gizli Savaşı, Pegasus Yayınları, (İstanbul, 2014), s.42.
(30) Friedman: a.g.e., (2014), s.40.
(31) Dexter Filkins: The Fight Of Their Lives, New Yorker, (September 29, 2014).
(32) CNN: Bin Laden Says He Wasn’t Behind Attacks, CNN.com, (September 17, 2001). http://archives.cnn.com/2001/US/09/16/inv.binladen.denial/ 
CNN: Taliban Repeats Call for Negotiations, CNN.com, (Oct 2, 2001). http://archives.cnn.com/2001/WORLD/asiapcf/central/10/02/ret.afghan.taliban/
(33) Noam Chomsky: The War on Afghanistan, Znet, (December 30, 2001). http://www.globalpolicy.org/wtc/targets/1230chomsky.htm  
(34) Ed Haas: FBI Says, It Has ‘No Hard Evidence Connecting Bin Laden to 9/11’, Muckraker Report, (June 6, 2006). http://www.teamliberty.net/id267.html 
(35) Friedman: a.g.e., (2014), s.171.
(36) Friedman: a.g.e., (2014), s.185.
(37) Barry Bearak: Leaders of the Old Afghanistan Prepare for the New, New York Times, (October 25, 2001); John Thornhill and Farhan Bokhari: Traditional Leaders Call for Peace Jihad, Financial Times, (October 25, 2001).
(38) Mark Mazetti: The Way Of The Knife, The CIA, A Secret Army, And A War At The Ends of The Earth, Penguin Books, (New York, 2013), p.116.
(39) Michael V. Hayden: CIA Director's Remarks at the INSA Dinner, Celebrating the 60th Anniversary of the National Security Act of 1947, ( September 18, 2007).
(40) James Goodby, Kenneth Welsbrode: Limit the Pentagon’s Takeover of CIA, Defense News, (June 5, 2006), p.21.
(41) Kimberly Dozier: Petraeus Sworn in as CIA Director, The Associated Press, (Sep 6, 2011).
(42) Mark Mazzetti: A C.I.A. Grunt’s Tale of the Fog of Secret War, New York Times, (April 1, 2016).
(43) Kimberly Dozier: Spec ops, CIA first in, last out of Afghanistan, The Associated Press, (Oct 8, 2011).
(44) Peter Galbraith: Karzai, a Corrupt Partner, Time, (Oct. 07, 2011).
(45) Seth G. Jones: Security from The Bottom Up, Time, (Oct. 07, 2011).
(46) Friedman: a.g.e., (2014), s.73.
(47) Gulf News, (July 15, 2014).
(48) Reuters: Americans Are Training Syria Rebels in Jordan, (March 10, 2013).
(49) Ryan Mauro, Islamic Terror Enclave Discovered in Texas, The Clarion Project, (February 18, 2014).
(50) Michel Chossudovsky: Who is Abu Musab Al-Zarqawi? From Al-Zarqawi to Al-Bagdahdi: “The Islamic State” is a CIA-Mossad-MI6 “Intelligence Asset”, Global Research, (October 18, 2015).
(51) Hüsnü Mahalli: Al Sana Bahar, Destek Yayınları, (İstanbul, 2016b), s.197.
(52) Seymour Hersh: Seymour Hersh: Benghazi Attack A Consequence Of Weapons “Rat-Line” To Syria, MintPress News, (April 21, 2014).
(53) New York Times, Arms Airlift to Syria Rebels Expands, With Aid From C.I.A., (March 24, 2013).
(54) Jennifer A. Marshall: Religious Liberty in America: An Idea Worth Sharing Through Public Diplomacy, Heritage Foundation Backgrounder No. 2230, (January 15, 2009).
(55) Lorne W. Craner and Kenneth Wollack: New Directions for Democracy Promotion, NDI.org, (January 31, 2011).
(56) Daniel Benjamin: Strategic Counterterrorism, Brookings Institution Policy Paper No.7, Oct 2008, p.3.
(57) NED: US Will be ‘Satisfied’ if Islamists Win Egypt’s Election, Democracy Digest, (Nov 4, 2011).
(58) Amitai Etzioni: Religion and Social Order, Policy Review, No. 148, (March 28, 2008).
(59) Kenneth M. Pollack: Grand Strategy: Why America Should Promote a New Liberal Order in the Middle East, Saban Center for Middle East Policy, Blueprint Magazine, (July 22, 2006).
(60) Pete Hegseth: Which is More Provocative to America’s Enemies – Strength or Weakness? National Review, (October 9, 2012).
(61) Greg Miller and Julie Tate: CIA Shifts Focus to Killing Targets, The Washington Post, (September 2, 2011).
(62) Mahalli: a.g.e., (2016b), s.185.


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
demiray - 7 ay önce
Ellerine saglik hocam...cok iyi bir anlatim faka Muhammet Ikbali bizler baska taniriz örnek olarak ATATÜRK hayranidir. cok baska örnekleri var bu yönde bizi aydinlatirsanis iyi olur tesekürlerimi iletirim.
Avatar
Sibel - 7 ay önce
Yazınızı büyük bir heyecan ve merakla okudum.Karışık gibi görünsede bataklık dedikleri Ortadoğu yu daha iyi anladim.Bir sonraki yazınızı merakla bekliyorum.