banner863

Damardaki kan ve Kıbrıs


Oktay Yıldırım

Oktay Yıldırım

20 Temmuz 2014, 11:02

Geçmiş zamandır…
Olur ki, unutulur da bir gün, bilmez yeni kuşaklar. Olur ki, bedeli kanla ödenmiş topraklar pazarlık masalarının konusu olur bir gün…
Olur ki, kendi damarlarındaki kanı, damarında kan olduğunun bile farkında olmayanlar için feda edenler, feda edilir bir avuç kansız tarafından.
Olur ki, gün döner, iyiler kötü, kötüler iyi oluverir birden…
Bir öykü anlatmalıyım size. Öykü deyince hayal ürünü sanılır.
Ve fakat damarlarınızdaki kan kadar gerçektir bu.

20 Aralık 1963 ve 33 Kurşun
O gün akşama kadar tuhaf bir kasvet vardı üstünde. Gece de kapalıydı hava. Çocukları yatırmaya hazırlanıyordu. Ama birden…
Bahçe kapısının önünden gelen seslere kulak kabarttı irkilerek. Komşularının seslerine benzemiyordu. Rumca konuşuyorlardı.
Ve kalabalıktılar. Ve onlar da sessiz olmaya çalışıyorlardı. Ve konuşmalarına karışan metal sesleri vardı.
Anladı ki, kötülüğün sesiydi bu...
“Keşke Nihat evde olsaydı” dedi içinden. Tabip Binbaşı Nihat, o gece görevliydi. Mürüvvet, bir yandan büyük bir hızla bunları düşünürken arka arkaya kilitledi kapıyı. Hemen koştu, Hakan’ı kucakladı, daha 6 aylıktı. Ne yapacağını şaşırmıştı, evin içini düşündü hızla. Bir korunak, saklanacak bir yer arıyordu.
Kutsi’nin elini tuttu. Kutsi henüz 4 yaşındaydı, annesinin neden bu kadar paniklediğine bir anlam veremiyordu. Mürüvvet, işaret parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmasını söyledi endişeyle.
Annesinin gözlerindeki korkuyu görünce durumun ciddiyetini anladı Murat. En büyükleriydi, 7 yaşındaydı. Üzerlerinde, annelerinin az önce giydirdiği pijamaları vardı. Hızla banyoya girerlerken o sırada evde bulunan Feride Nine ve Hasan Amca’ya da tuvalete girmelerini işaret etti.
Nihat Binbaşı görevde olduğu akşamlar, Mürüvvet Hanım’ı yalnız bırakmaz yarenlik ederlerdi. O gece yine birlikteydiler.
Bu sırada evin kapısı kırılmıştı. Az önce bahçe kapısının dışından duyduğu, metal, kötülük ve heyecan karışığı sesler evin içinden geliyordu ama artık sessiz değillerdi.
Banyoda en güvenli yerin küvet olacağını düşündü Mürüvvet. Çocuklarını küvete yatırdıktan sonra kendisi de kollarını iki yana açarak yavrularının üzerine yattı. Etten ve kandan bir yorgan gibi örtmeye çalıştı onları. Sırtını dışarıya, kötülüğe dönmüştü.
Banyonun kapısının kırılma sesiyle birlikte silahlar ateş kusmaya başladı. Bir an bile yerinden kıpırdamadı Mürüvvet. Küvet kanla dolarken o hala yavrularını korumaya çalışıyordu. On namludan fazlaydı Mürüvvetin sırtına ateş kusan vahşet.
Hepsi de sırtından, 33 kurşun saplanmıştı bedenine ve bunların 27 tanesi kendi bedeninden çıktıktan sonra bir yorgan gibi örtmeye çalıştığı yavrularının bedenine ulaşmıştı. Küvet kanla dolmuştu.
Aslında suçluydular. Hem Mürüvvet, hem 6 aylık Hakan, hem 4 yaşındaki Kutsi, hem 7 yaşındaki Murat… Hem de yaşlı Feride Nine ve Hasan Amca… Hatta o sırada evde olmadığı için ömrünün sonuna kadar bu gecenin acısını yaşamaya mahkûm edilen Nihat Binbaşı… Suçları Türk olmaktı.
Tarih “Kanlı Noel” diye yazacaktı bu olayı. Kıbrıslı Rumların oluşturduğu EOKA çeteleri Noel kutlaması yapıyorlardı. Ne kadar Türk kanı akarsa, Noel o kadar kutsanmış olacaktı. O gece ve takip eden birkaç gün içinde 103 köyden 364 Türk bu şekilde katledildi. 364 kez kutladılar Noel’i… Toplam 18 bin 667 Türk köylerini terk etti.
Bir de “Küçük Asya’nın intikamı” diyorlardı. 9 Eylül 1922’de İzmir’den denize dökülenler, karaya burada çıkmıştı anlaşılan. Tam 41 yıl sonra… Yani hesap, eski hesaptı aslında.
Ve Türkler… Tarihin en eski milletlerinden biri. Direnmek ve örgütlenmek genlerinde vardı.

8 Ağustos 1964 ve İşkencede bir Yüzbaşı
“Konuş” diye bağırdı Rum subayı. Vücuduna inen darbelerin etkisi bile gülümsemesini engelleyemedi. Alaycı bir tavırla baktı işkencecilerinin suratına. O tebessüm ettikçe işkencecileri daha da çıldırıyordu. Leş kargaları gibi üşüşmüşlerdi başına. Elleri arkasından bağlıydı. Vücuduna inen darbelere sadece o kelime için ara veriliyordu: “Konuş.” Neredeyse bütün kaburgaları, omzu ve ayağı kırılmıştı.
EOKA lideri Grivas’ın adamlarıydı bunlar. Uçağı düşürüldükten sonra paraşütle atlamıştı ama ele geçirmişlerdi Cengiz Yüzbaşı’yı… Son mermisine kadar direnmesi onları iyice çileden çıkarmıştı. Erenköy’deki Türk katliamı, onun ve arkadaşlarının hava harekâtı sayesinde engellenmişti. Suçu ağırdı yani…
Neredeyse 500 kişi vardı etrafında. Güzelyurt kasabasının girişinde durdurmuşlardı getirildiği arabayı. Dipçik darbeleri birbiri ardına iniyordu. Üç el silah sesi duyuldu. İpten kazıktan kurtulmuş kalabalık durdu bir an. Cengiz Yüzbaşı sırtından ve uyluk kemiğinden yediği mermilerin etkisiyle yığıldı. Öldürmeye yetmemişti, hatta yüzündeki tebessümü bile silememişti kurşunlar.
O sırada gelen başka bir araçtan daha yüksek rütbeli Yunan subayları indi. Cengiz Yüzbaşı karga tulumba araca bindirildi ve Güzelyurt Rum Hastanesi’ne götürüldü. Ameliyata alındı. Hemen ölsün istemiyorlardı. Birkaç gün hastanede kalıp kendine geldikten sonra, o yaralı haliyle Güzelyurt Rum Manastırı’na götürüldü. Manastır deyince ibadet, vicdan, Tanrı filan gelmesin aklınıza. İşkence kaldığı yerden devam etmeliydi. Ve orası bir şeytan mabedi gibi kullanılacaktı.
Buradaki işkenceler de iki gün sürdü ve yine sırtından yediği iki mermiyle son buldu. Olmuyordu çünkü Cengiz Yüzbaşı satmıyordu vatanını… Ne Cenevre Anlaşması umurlarındaydı ne de insanlık vicdanı… Üniformalı bir Türk subayı savaş esiri muamelesi yerine günlerce süren insanlık dışı işkenceyle damarlarındaki son damla kanı da vatan toprakları uğruna akıtmıştı.
O olmasa, Erenköy’de yaşayan binlerce Türk katledilecek, adadaki direnişin lideri Rauf Denktaş, Türk kuvvetleri tarafından kurtarılamayacaktı.
Yüzbaşı Cengiz Topel’in naaşını teslim alan Kızılhaç görevlileri 11 Ağustos günü Türk yetkililerine teslim ettiler. Vücudu paramparça edilmişti. Kafa derisi bile kesilmişti.

Saldırılar Konferanslar ve İşe Yaramayan Anlaşmalar

Bundan sonra geçen yıllarda, iki taraf arasında işe yaramayan anlaşmalar, uluslararası camianın ikiyüzlülüğüyle yapılan konferanslar ve aralıksız devam eden katliamlar yapıldı.
Yunan ordusu fiilen adadaydı. Kurulan gizli terör örgütleri köyleri yakmaya, yollarda Türk öldürmeye devam etti. Türk Ordusu 1967 yılında adaya doğru yola çıktı ama Yunan ordusu geri çekilince Amerika’nın da baskısıyla yarı yoldan döndü. Ama bunlar saldırıları durdurmadı.
Bıçak kemiğe 1974 yılı Temmuz ayında dayandı. Çünkü artık Kıbrıs’ı EOKA yönetiyordu.
Türk Hükümeti harekât kararı aldığında karşısında İngiltere ve Amerika’yı buldu. Ama karar verilmişti bir kere. Kıbrıs Türkü korunacak, bu katliam durdurulacaktı. Artık yarı yoldan dönülmeyecekti.

20 Temmuz 1974 ve Komandolar Havada
Amasyalıydı Mehmet. Babasından kalan araziyi ekerek geçinirdi askere gelmeden önce. Köyünü düşündü bir an. Sonra etrafına baktı. Kulaklarını dolduran uğultuyu ve arkadaşlarını fark etti. Önünde, birbirlerinin bacaklarının arasına oturmuş 15 kişi daha vardı. Kucağında, önündeki arkadaşının paraşütü duruyordu. Uçağın kapısından on altıncı sırada çıkacaktı.
Daha sadece 6 atlayış yapmıştı. Ve bu kez savaşmak için atlayacaktı. “Kapıdayken vurulur muyum” diye düşünüp hayıflandı. Savaşamadan ölmek… Bu düşünce çok ağırına gidiyordu. Saat altıya geliyordu, güneş yeni parlamaya başlamıştı.
Bir anda komutanının “ayağa kalk” komutunu duydu. Vakit gelmişti. Demek burasıydı Kıbrıs. Verilen komutlarla önündeki arkadaşının paraşütünü ve kendi teçhizatını kontrol etti. Uçağın içindeki uğultunun artması ve içeriye dolan temiz havayla kapının açıldığını fark etti.
Sanki damarlarındaki kan tutuşmuş yanıyordu. Sanki bir süvari alayı doludizgin at koşturuyordu kılcal damarlarında. Uçağın buz gibi olmuş metal zemini üzerinde oturuyordu ama soğuğu hissetmiyordu bile… Önünde 15 arkadaşı ve beklemek zorunda olduğu komut olmasa, çoktan atlamıştı heyecanına yenik düşüp. “Haydi artık, gidelim” diyordu içinden. Zaman ilerlemiyor gibiydi. Ve sanki bir savaşa değil düğüne gidiyordu Mehmet.
Uçağın gövdesine çarpıp seken uçaksavar mermileri, boş tenekeye çarpan taşlar gibi ses çıkarıyordu. Gönyeli üzerine uçuyorlardı. Yere indikten hemen sonra mücahitlerle birleşerek Rum saldırılarını püskürtmelerine yardım edeceklerdi.
Tam o sırada kapının üzerindeki lamba yanıp sönmeye ve atlayış zili çalmaya başladı. Saat tam altıydı… Önündeki arkadaşları “Allah Allah” diye bağırarak kapıya doğru hızlı adımlarla ilerliyor, kapıdan çıkan kayboluyordu.
Önündeki arkadaşının çıkışını gördü, kafasını kapıya doğru uzatıp ilk adımını boşluğa atmasıyla birlikte masmavi gökyüzü karardı… Paraşütü açılmıştı, yere doğru iniyordu ama Mehmet şehit olmuştu. Uçağın kapısında sol göğsünün üzerine aldığı mermi, üniformasını kırmızıya boyamıştı.
O gün bir bayrak gibi yere inen Mehmet, Hava indirme Tugayı’nın 4 şehidinden biriydi. Diğer arkadaşları da kendisi gibi kapıdan çıkarken düşman uçaksavar ateşiyle vurulmuşlardı. Mehmet kendisi savaşamamıştı belki, ama o merminin savaşacak başka bir arkadaşının bağrına saplanmasına engel olmuştu. Mehmetçik Mehmet… Fedai Mehmet…
Mehmetler Kıbrıs’ı ve Kıbrıs Türkünü kurtarmak için geçmişti canlarından. Toplam, 498 şehit, bin 200 yaralı. Sadece Mehmetler mi? Mücahitlerle birlikte toplam 340 Kıbrıs Türkü şehit, bini de yaralı.
Ve Kıbrıs böyle vatan oldu.

12 Mayıs 2014 ve Sonuç

Amerika, Kıbrıs harekâtından dolayı Türkiye’ye ambargo uyguladı. Silah, mühimmat ve benzin bulamadık. Uzaktaki sahte müttefik böyle yapınca, yakından bir dost açtı kapısını. Muammer Kaddafi…
Daha yeni kapatmıştı ülkesindeki Amerikan üslerini. Bütün malzemelerini verdi bize. Tam 4 uçak dolusu kritik önemde silah ve mühimmat. Beş para almadı. Aldı sırtına koliyi bizzat kendisi taşıdı uçaklarımıza. Mesajdı o… Amerika’ya… “Sen yoksun ama biz varız” diyordu. Uçaklarımız onun verdiği petrolle uçup Kıbrıs’taki zaferi korudu. “Ne ihtiyacınız olursa hazırım” dedi, asker yollamak dahil…
Ve biz yıllar sonra Amerika ile bir olup, Kaddafi’nin ülkesinin başına yıkılmasını sağladık. Amerika Libya’yı paramparça ederken yardım ettik. Sokakta linç ederek öldürdüler Kaddafi’yi…
Onu linç edenler Libya’daki yeni rejimin askerleriydi… Biz Kıbrıs’a atlayan o kahraman komandolarımızı Eğirdir Komando Okulu’nda eğitmiştik. Şimdi işte… Libya’daki yeni rejimin askerlerini de alıp oraya getirdik. Her sabah Eğirdir’de Türk komandolarıyla birlikte uyanıp eğitiliyorlar…
Yaptık ya biz bu vefasızlığı… Bu tarih bilmezliği… Bu dost düşmanlığını…
En yakın dostumuz ve üyesi olmak için her hükümetimizin on takla attığı AB’nin mahkemesi… AİHM… Karar verdi. “Bu Türkler” dedi, “90 milyon Euro tazminat ödeyecek Kıbrıs Rum tarafına. Çünkü suçludurlar kardeşim. 1974 yılında gidip Türk milletinin hayatını kurtardılar…”
İşte bu, Kıbrıs’ın ve Kıbrıs için damarlarımızdan akan kanın hazin ama gerçek öyküsüdür.
Dün, Kıbrıs’ın bağımsızlığı için ömrünü tüketen Rauf Denktaş’a ağzına geleni söyleyip, her saygısızlığı yapan… Annan planıyla Kıbrıs’ı Yunanistan’a vermek için Batıyla saf tutan hükümet… Şimdi gün sizin gününüzdür. Sevinin. Ama unutmayın, damarlarımızdaki kanların hepsi tükenmedi henüz…

ulusalkanal.com.tr

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.