Dünyanın çivisi neden çıktı?


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

12 Aralık 2015, 12:51

Giriş

Bugünkü dünya düzeni aslında 19. ve 20. yüzyılda iki düzen kurma projesinin füzyonudur. Dünya düzeninin temelinde öncelikle 17. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa’da başlayan ve Fransız Devrimi sonrası 19. yüzyılda milliyetçilik ile birlikte dünya düzeni olarak yerleşen, devletlerin temel birim olduğu Westfalia düzeni bulunmaktadır. Westfalia sisteminin en azından nominal olarak üç temel direği bulunmaktadır. Bu temeller aynı zamanda bugünkü BM Şartnamesi’nin ruhunu temsil etmektedir;

- Egemen devletler arasında hukuki eşitlik,

- Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,

- Diğer devletlerin iç işlerine karışmamak.

Westfalia sisteminin bu özgün kuralları sonraki tüm uluslararası düzen kurma çalışmalarının temelini teşkil etti.


Liberal dünya düzeni ise İngiltere hegemonyasından beri kuralları, normları ve kurumları ile liberal uluslararası sistemdir. Artan serbest ticaret, uluslararası hukukun genişlemesi, devletlerarası sorunların çözümünde hakemlik, resmi kurumlar ve ticaret, haberleşme ve sömürgeleştirme süreci gibi anlaşmaların hepsi bugünkü liberal düzenin öncü gelişmeleri oldu. 20. yüzyılda liberal dünya düzeni üç genişleme safhasından geçti;

- I. Dünya Savaşı sonrası kısa süre sonra başarısız olan Milletler Cemiyeti’nin kurulması ve çeşitli silahların kontrolü anlaşmaları,

- II. Dünya Savaşı sonrası BM ve Bretton Woods uluslararası finans kurumlarının oluşturulması,

- 1970’lerde Batı tarafından bireysel insan hakları konusunun uluslararası toplumun ana gündem konularından biri haline getirilmesi.


21. yüzyılda uluslararası politika iki temel mantık üzerinden işlemektedir (1);

- Westfalia mantığı; devletlerin otonomisi ve dokunulmazlığı, toprakları üzerindeki yetkisi,

- Liberal mantık; uluslararası sistemin kurucu birimleri arasında liberal bir düzen sağlama ısrarı.


1990’ların başında Sovyetler Birliği çökmesine rağmen, ABD’nin arkasında olduğu liberal düzen ve bu düzenin kuralları devletler arası ilişkilere yön vermeye devam ediyor. Rusya ve Çin gibi liberal olmayan devletler, uluslararası düzen için Westfalia sistemini yeterli görmektedir. Bugünün uluslararası anlaşmazlıklarının temelinde de aslında bu iki düzen arasındaki kırılma, hatta çatışma vardır. Örneğin Suriye’de liberal Batı ile egemen devlet düzenini yani Westfalia anlayışını savunanlar, uluslararası oyun kitabının nasıl uygulanacağı konusunda anlaşmazlık içindedir. Bu makalede, büyük güç mücadeleleri içinde bu iki mantığın dünyanın çivilerini nasıl yerinden oynattığını, uluslararası düzenin bunalımını sorgulayacağız.


Çağdaş uluslararası sistem nasıl kuruldu?

Uluslararası birlik olma ile ilgili ilk düşünceleri bin yılların başlarına, Haçlı Seferleri dönemine kadar geri götürebiliriz. İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar olan dönemde dünya politikalarının merkezi Avrupa kabul edilirdi. Dolayısıyla dünyaya hükmetmeye çalışan önemli güç merkezlerinin bulunduğu Avrupa’da savaşları önlemek, barışı sürekli kılmak ile ilgili fikirler de özellikle 18. yüzyıldan itibaren yoğunluk kazandı. Charles Castel’in (1658-1743) Avrupa Sonsuz Barış Yapma Projesi (1713) daha sonra Thomas Hobbes tarafından geliştirilerek sosyal sözleşme ile Avrupa’daki prenslerin liderlik edeceği bir devletler federasyonu önerisi haline getirildi. Devletler, bütün çatışan konuları çözmek için daimi bir Kongre oluşturacaktı. Jean Jacques Rousseau (1712-1778), insan masumiyetinin bu sorunları çözmede yetersiz kalacağını düşünerek, böyle bir federasyonun ancak devrimle kurulabileceğini söylüyordu. Ona göre çözüm dünya hükümeti değil, devletlerin ahlaken daha mükemmel hale gelmesi ile mümkündü. İdeal toplumlar dünyasında zaten ne savaş olur ne de dünya hükümetine ihtiyaç duyulurdu. İdealist fikirlerin en önemli ismi olan Immanuel Kant’a göre; hiçbir barış anlaşması geleceğin savaşlarını hazırlamamalı, bağımsız devletler bir diğerini hâkimiyeti altına almamalı ya da zorla diğer bir ülkenin kontrolüne girmemeli idi. Thomas Hobbes, Hugo Grotius ve Immanuel Kant düşünceleri ile Rönesans’tan başlayıp, Aydınlanma ve Fransız Devrimi’ne kadar olan dönemde ideal bir uluslararası ilişkiler ve hukuk düzeni için önemli katkılar sağladılar. Bu düşünceler daha sonra uluslararası ilişkilerde realizm, pragmatizm ve idealizm dahilinde güç, uzlaşı ve çok taraflı işbirliği veya hukukun üstünlüğü gibi kavramların tartışılmasına imkan verdi.

Belirli kurallara göre hareket eden ve aralarında düzenli ilişkiler bulunan devletlerin oluşturduğu bugün anladığımız anlamda ilk uluslararası sistem, Westfalia ile doğmuş sayılabilir (2). 17. yüzyılda Avrupa devletleri için Hıristiyan dünyasında barış önemli idi ve 30 yıl savaşları sonrasında Katolikler ve Protestanlar arasında barış kurulurken aynı zamanda rakip ittifaklar içinde devletlerin yer alması ile bir denge sağlanmıştı. Westfalia ile hanedanlık ya da imparatorlukların değil protokolde eşit olan devletlerin Avrupa düzeninin temel birimi olduğu tespit edildi. Westfalia Anlaşması, Avrupa'da modern uluslararası sistemin temelini atan anlaşma olarak tarihe geçti. Avrupa teriminin 17. yüzyıl sonlarına kadar güçlükle kabul gördüğü 1648 tarihli Westfalia Barışı’ndan sonra, uluslararası ilişkilerde ‘güç dengesi’ esas kriter oldu. 1648’den önce Avrupa düzeni ve bu düzene hâkim olan politikalara; ‘Avrupa İttifakı’, ’Toplu Güvenlik’, ’Sınırlama’ gibi çeşitli isimler verildi. Bunların her biri aslında ulusal devlete ve güç dengesinin çeşitliliğine verilen isimlerdi (3). 17. yüzyılda Kardinal Richelieu yönetimindeki Fransa; uluslararası ilişkilere, ulus-devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkardan güç alan modern yaklaşımı getirmiştir. Bir devlet adamı olan Richelieu’nun temel görüşüne göre uluslararası düzenin ana unsuru devlet ve onun rehberi ise ne hükümdar ailesinin çıkarları ne de dinin istekleri sadece “ulusal çıkarlar” idi. Richelieu için devlet yüksek politikaların bir aracıydı. 18. yüzyılda, bu kez İngiltere; sonraki 200 yüzyıl boyunca Avrupa diplomasisine egemen olan “güç dengesi” kavramını geliştirdi. 19. yüzyılda Metternich Avusturyası; Avrupa Anlaşmasını yeniden kurmuş ve Bismarck Almanyası da; Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa dönüştürerek bu anlaşmayı yıkmıştır.

Fransız Devrimi ve sonrasında devletlerin kendi içindeki halk hareketlerinin dış saldırılardan daha önemli bir tehdit olduğu düşünüldü. 1815 Viyana Kongresi, bu tehlikeyi bertaraf etmek için devletlerin kendi içinde anlaşma gayreti idi. Bu aynı zamanda, ülkelerin tek tek politikaları yerine tüm devletlerin ve halklarının refahı için ortak bir politika üretme girişimi oldu. Kongre ile barışı sürdürmek için üç kurum oluşturuldu; İngiltere, Prusya, Avusturya ve Rusya (Quadruple) ittifakı, monarşileri tehdit eden iç tehditlere karşı kutsal ittifak, hükümet başkanlarını düzenli diplomatik konferanslarla ile bir araya getirecek Avrupa Uyumu (Concert). Ancak, milliyetçiliğin getirdiği 1848 devrimleri, Kırım Savaşı ve Alman Birliğinin kurulması 1815’in getirdiklerinin iflası idi. Alman Birliği'nin kurulması (1871) ile Avrupa'da 19. yüzyılın sonuna doğru güçler dengesi bozuldu. Yeni bir uluslararası düzenin kurulabilmesi için II. Dünya Savaşı'nın sonunu beklemek gerekiyordu. 20. yüzyılın başlarında güç dengesi politikasının iflas etmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden oldu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti’nin kolektif bir güvenlik ve işbirliği örgütü fonksiyonunu yerine getireceği beklentisi ile Wilson ilkeleri doğrultusunda ve idealist temellerde kurulmaya çalışılan uluslararası düzen, iki savaş arasında başarısız oldu ve İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması engellenemedi (4). 1870’lerde başlayan Almanya ve ABD arasındaki küresel rekabet ise ancak İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesi ile sona erdi. ABD Eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Dünya Düzeni (World Order) (5) isimli yeni kitabında, modern devlet sisteminin gelişimi ile ilgili düşüncelerini açıklarken, Westfalia döneminde olduğu gibi güç dengesinin istikrarının hala çok önemli olduğuna vurgu yapıyor. 21. yüzyılın temel zorluğu artan ideolojik aşırıcılık, gelişen teknoloji ve silahlı çatışmaların yaşandığı dünyada yeni bir uluslararası düzen kurmaktır. Kissinger’a göre, Westfalia sistemi modern şartlara adapte edilmelidir (6). Yeni bir dünya düzeni kurgulanırken güç ve idealizm arasında da denge olmalıdır. Bu aslında realizme dönüştür.


Çok taraflılık ve uluslararası örgütler..

Çok taraflılığın ilk izleri 1815 yılında Napolyon Savaşları sonrasında büyük güçler tarafından Avrupa haritasının yeniden çizildiği Viyana Kongresi ile görüldü. Uluslararası siyasal örgütlenme 19. yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. Bu dönemden itibaren özellikle 20. yüzyılın başında uluslararası düzeni etkileyen iki önemli gelişme meydana gelmiştir: Birincisi, uluslararası dayanışmanın, özellikle ekonomik dayanışmanın devletlerinin varlıklarını sürdürebilmeleri için zorunlu bir hal alması, ikincisi savaşların niteliklerinin değişmesi ve barışa yönelik çalışmalardır. Devletlerin uluslararası alanda ortak sorunlarını çözmek için örgütlenme yoluna gitme¬leri, uluslararası örgütlerin doğmasına neden olmuştur. Bugün uluslararası kuruluşlar birçok bakımdan devletlerden çok daha zayıf olmakla birlikte, kendilerine sağlanan olanaklar ve tanınan yetkilerle karşılaştırıldığında, önemli işler başararak varlıklarını güçlendiren çalışmalar yapmaktadırlar. Terim olarak “çok taraflılık” ilk defa 1928 yılında kullanıldı ve İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD tarafından bir politika haline getirildi. Barış ve güvenlik tartışmalarına 1950’lerden itibaren ekonomik ve sosyal kalkınma, 1970’lerde ise çevresel sorunlar eklendi. Sonuçta üç konsept BM çalışmalarının merkezine oturdu; klasik güvenlik çelişkisi, çevrenin geliştirilmesi ile bağlantılı sürdürülebilir kalkınma ve sürdürülebilir barış. 1945 yılında BM’nin kurulmasını GATT, IMF, IRBD gibi çok taraflı kurumlar izledi. Çok taraflılık genellikle güçlülerin zayıfları kullanma vasıtası olarak görüldü. 1992 yılında John Ruggie, çok taraflılığı; üç veya daha fazla devletin belirli prensipler dâhilinde ilişkilerini düzenlemesi olarak tanımladı (7). Güç dengesi içinde devletlerin çok taraflı ve iki taraflı politika seçeneklerine ilişkin bir örnek Tablo-1’de görülmektedir.



Uluslararası örgütler ise 1910-1930 arasında sayıca patlama yaptılar. 1970’lerde çok taraflılığın canlanması, 1990’da Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile yeni uluslararası örgütler ve kurumlar oluştu. Savaş ve güç politikalarının yol açtığı ittifak ve örgütlenmelere ilişkin bir örnek Tablo 2’de yer almaktadır. Uluslararası politikanın aktörleri arasında, devletler dışında; uluslararası ortamı etkileyen, bağımsız ve otonom olarak davranabilen, bununla beraber egemen olmayan ve devletin hukuksal tanımına da uymayan birimler de bulunmaktadır. Bu anlamda, Dünya Bankası, IMF, Katolik Kilisesi, Kızıl Haç gibi egemenliği ve ülkesi olmayan aktörler de uluslararası politikanın önemli birer parçasıdır. Uluslararası örgütlerin merkezlerinin en çok bulunduğu Cenevre’de 2014 rakamlarına göre daimi pozisyonda 29.250 kişi çalışmaktadır. Küresel sistemdeki politik aktörler beş ayrı kategoride kabul edilmektedir (8). Ulusaşan güçler arasında sırasıyla; hükümetler arası kuruluşlar (IGOs) (9), hükümet dışı örgütler (NGOs), çokuluslu şirketler ve uluslararası kamuoyu bulunmaktadır. BM’ye üye 193 egemen devlet bulunurken, Uluslararası Birlikler Derneği’nin (UIA) yayınladığı Uluslararası Örgütler Yıllığı’na göre dünyada 67 binden fazla uluslararası örgüt var. UIA çalışmasında ekonomi (597), güvenlik (223), çevre (370) ve sağlık konuları (117) başta olmak üzere toplam 2.045 IGO yer almaktadır (10). Ayrıca 64.000 ulusaşan (transnational) şirket (Microsoft, Shell, Nestle vb.), 9.000 tek devlete bağlı hükümet dışı (non-governmental) kuruluş, 6.600 uluslararası hükümet dışı kuruluş ve 400 hükümetler arası (inter-governmental) kuruluş (BM, NATO, AB vb.) bulunmaktadır. Politik, ideolojik gruplar veya özel örgütler ulusaşan ilişkiler kurarak, bir güç aktörü olarak uluslararası sahneye çık¬maktadır. Ayrıca FKÖ, IRA ve El Kaide gibi örgütlerin uluslararası politikayı en az devletler kadar etkilediği aşikârdır. Terörist gruplar, mafya, gerilla grupları gibi güvenlik ve istihbarat alanında kendisine rol edinmiş olan pek çok oluşumda uluslararası ilişkilerin birer aktörü olarak ortaya çıkabilmektedir. Öte yandan, uluslararası hukuk ve rejimler henüz emekleme aşamasındadır. Hegemonya yerine dünyanın kendi kendini yönetmesi için gerekli olan bu düzenlemeler; henüz tek taraflı ve keyfi uygulamaların önüne geçmekten, adil bir uluslararası düzen sağlayacak yaptırım gücünden uzaktır.



21. yüzyılın temel zorluğu çağdaş küresel problemlerin kapsamı, ölçeği ve doğası ile uyumlu bir kurumsal çerçeve yokluğudur. BM Güvenlik Konseyi, hala İkinci Dünya savaşı sonrası dengeleri yansıtmakta, Bretton Woods kurumları (Dünya Bankası ve IMF) ise işlevlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Çağdaş problemlerin üstesinden gelmek için uzman ajanslara ihtiyaç vardır. Öte yandan 11 Eylül 2001 sonrası ABD’nin tek taraflılık politikasına dönmesi ve uluslararası örgütleri daha fazla istismar etmesi çok taraflılığa zarar verdi. BM, tüm üyelerin "egemen eşitlik" ilkesi üzerine kurulmuş olmasına rağmen, Güvenlik Konseyi’nde kimi devletlerin daimi olarak temsil edilmesi ve "veto" yetkisine sahip bulunmaları "eşitlik" ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Örgütün, üye devletlerin iç işlerine karışamama ilkesi de özellikle son yıllarda kâğıt üzerinde kalmış ve oldukça istismar edilmiştir. BM’nin büyük devletlerin yönlendirme ve talepleri doğrultusunda çalışma zorunluluğu, hemen tüm hükümetler arası örgütlerin doğası gereği karşı karşıya bulundukları bir problemdir. Çünkü hemen her örgüt varlığını devam ettirebilmesi açısından sistemdeki aktör devletlerin mali, kurumsal ve siyasal desteğine ihtiyaç duymakta, aksi halde işlevsiz kalmaktadır. ABD, her yıl kendi bütçesinden BM ve diğer ülkelere destek için yaklaşık 3.5 milyar dolar ayırmaktadır. 2013 yılındaki 8.47 milyar dolarlık BM bütçesi, ABD’nin Afganistan’da harcadıkları yanında sadece küsurattır (11). ABD halen BM normal bütçesinin %22’sini, barışı koruma bütçesinin %27’sini finanse ediyor (12). BM barışı koruma operasyonlarının maliyetlerinin % 30,4'ü ABD tarafından karşılanmaktadır (13). Bu nedenle, herhangi bir barışı koruma operasyonunda ABD hükümetinin bilgi ve inisiyatifi dışında karar almak ve uygulamak imkânsız hale gelmektedir. BM Kalkınma Fonu (UNDP) yardımları, ABD müdahalelerini desteklemek için siyasi baskı aracı olarak kullanılmaktadır (14). NATO ise; bir dev ve 27 cüceden kurulu bir ittifak görüntüsündedir. Libya’da harekâtında kullanılan yakıtın %80’den fazlası ABD tarafından sağlandı. Bütün emirler de ABD’li komutanlara aitti. BM gibi NATO da ABD’nin hegemonik işlerine diplomatik örtü sağlıyor, ucuza gelmesine neden oluyor.


Uluslararası sistem nereye gidiyor?

Jeopolitiğin evrimi döngüseldir; güçler doğar, yükselir, düşer ve yok olur. 19. yüzyılda İngiltere dünya hegemonyasını ele geçirene kadar olan dönem ‘anarşi’ olarak adlandırılmaktadır. Anarşi döneminde kabileler, hanedanlıklar, imparatorluklar sürekli güç ve yeni kaynak arayışı peşinde kendilerine yeni düşmanlar bulmuş, yeni yerler işgal etmişti. Hegemonya ile birlikte tüm dünyaya kendi değerleri çerçevesinde bir yön vermeyi amaçlayan güçlü bir süper devletin kurduğu düzen söz konusu oldu. 25 Aralık 1991’de Sovyetler çöktüğünde artık Avrupa 500 yıldır koruduğu küresel güç konumunu yitirmişti. Soğuk Savaş’ın bitişi Avrupa’nın dünyaya hâkim olduğu Avrupa çağını da bitirdi. Hayatımız boyunca insanların ve ülkelerin eşit olmasını savunurken, uluslararası ortamda eşitlik kaos getirmekte, zorbanın hakim olduğu hiyerarşide ise zorunlu bir barış yaşanmaktadır. 14 ile 19. yüzyıl arasında Doğu Asya’da tek hâkim gücün Çin olması bu coğrafyaya uzun süreli bir istikrar getirdi. İşte iç ve dış politikada temel çelişkiler burada yatmaktadır. Eşitsizliğin aşırısı bugün ABD tarafından temsil edilen hegemonya demektir. Hegemonya, kendi barışına yani eşitsizliği sömürmeye meşruiyet ve rıza ister. Yani hegemonya kabul edilmiş eşitsizliktir (15). Önümüzdeki seçenekler Tablo 3’de görüldüğü gibi ya devletler üstü güçlü bir uluslararası sistem kurarak “küresel yönetişim” sağlamak ya da devam eden güç mücadelelerini kazanan devletin tüm dünyaya hükmetmesi yani “dünya devleti” düzenidir. Bugün zor kullanan ve merkezi otoriteye dayanan “dünya hükümeti” önerisine karşı, zor kullanmayan ve merkezi olmayan “küresel yönetişim” önerisi getirilmektedir.



Ortak çıkarlardan oluşan küresel bir topluluk ‘dünya yönetimi’ ile karıştırılmamalıdır. Dünya yönetimi tarihin bu evresinde geçerli bir amaç değildir. Soğuk Savaş’ın bitişinden beri “jeopolitik”in yerini alan “küresel yönetişim” anlayışının varsayımı; ulusaşan konuların çözümünün sadece ulusal yaklaşımlarla çözülemeyeceği, işbirliğinin kaçınılmaz olduğu idi. Birbirine bu kadar bağımlı güç ilişkilerinin olduğu bir dünyada artık güvenlik çekişmeleri sıfır toplamlı olmayacaktı. Ancak, bundan Rusya ve Çin’in haberinin olmadığı yeni ortaya çıktı. Batılılar Sovyetler Birliği’nin çöküşünü yanlış okudular; ne liberal kapitalist demokrasi komünizmi yendi ne de sert gücün modası geçti (16). ABD durumu fırsat bilip son 20 yılda dünya hegemonyasını pekiştirmeye çalışırken; Çin ve Rusya Soğuk Savaş düzeninden vazgeçmediler, eski günlerine dönmeye çalışıyorlar. 2014 yılında Ukrayna’ya Rusya’nın müdahalesi ile sadece “Soğuk Savaş Sonrası” dönem bitmedi, büyük güç mücadelelerine de döndük. NATO, tekrar Rusya’yı tehdit listesine aldı ve çarklar yeni bir ivme ile dönmeye başladı. Ruslar için dünya, Soğuk Savaş Sonrası dönemden “Sıcak Barış”a geçti. Bu yüzden Rusya, Batıyı BRICS ile dengelemeye çalışıyor (17). Çin ise Güney Çin Denizi içindeki ve dışındaki sorunlarla bölgeyi üçüncü dünya savaşının potansiyel alanı olarak tutuyor. Sıcak Savaş bölgesi Ortadoğu’da ise ABD; Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ı birbirine karşı denge sağlamaya mecbur ederek, bölgenin yeniden yapılandırılmasında mikro stratejiler izliyor. Gidilen yol barışçı ya da revizyonist değil, güç dengeleri sarsılırken yeni bir uluslararası düzene doğru gidiyoruz.

21. yüzyıl müdahalelerin kapsam ve yöntem değiştirdiği bir hegemonya düzeni içinde evrilmektedir. Bu müdahalelerin hedefi ulus-devlet yapıları ve ağ stratejisi ile ulus-devletlerin etki ve kontrol altına alınmasıdır. Bu mümkün olmadığı takdirde, ülke sert güç kullanılarak işgal edilmekte ya da son yıllarda örnekleri görüldüğü gibi iç savaşlar çıkarılarak, başka bir şeye dönüştürülmekte ve liberal düzenin kavramları kullanılarak, Westfalia değerleri yok edilmektedir. ABD’nin iki resmi ideolojisi liberalizm ve muhafazakarlık olagelmiştir. Liberal düzenin yönetim biçimi ise demokrasi’dir (18). Son 40 yılda ABD; otoriter rejimler ile mücadele etmek ve demokrasi getirmek bahanesi ile Afganistan, Granada, Haiti, Irak, Panama, Somali, Sırbistan, Libya ve Suriye başta olmak üzere yüzlerce defa dış müdahalede bulundu. Bu müdahalelerde genellikle bazen hava, bazen kara, bazen de deniz kuvvetlerinin karışımı kullanıldı. Hiçbir müdahale bir diğerine model teşkil etmez. Elde edilen tecrübeler ile müdahale için farklı kriterler ortaya çıktı;
- Hedef ülke nükleer silaha sahip olmamalı; Pakistan, Kuzey Kore ve İran, ABD’nin yakın bir müttefikini tehdit etmedikçe müdahaleden muaf demektir (19).
- Nüfusu 30 milyondan fazla olan ülkeler (İran gibi) rejim değişikliği zor olduğundan tercih edilmemekte, daha çok hava bombardımanı ile yola getirmek denenmektedir.
- Hedef ülke Rusya ve Çin ile komşu olmamalı; bu prensip 11 Eylül’ün sağladığı atmosferde Afganistan için uygulanmadı.
- Mümkünse BM onayı olmalı; bu prensip Sırbistan, Irak, Panama, Granada, Afganistan, Libya ve Suriye için göz ardı edildi ya da suiistimal edildi.
- Müdahale gerekçesi bazen insani yardım (Haiti, Sırbistan, Somali), bazen misilleme (Afganistan) gibi gösterilse de hepsinin arkasında evrensel değil, başta petrol olmak üzere Amerika’nın ulusal çıkarları bulunmaktadır.
- Hedef teröristler, kabilelerden ziyade hükümeti, yani devletin kontrolü ele geçirmek, ulus-devleti yıkmaktır. Böyle olmadığı zaman (Haiti, Somali, Afganistan) başarısız olunduğu görüldü.
- Daha önce demokrasi ve insan hakları için müdahale edilirdi, şimdilerde buna diktatörü kovma oyunu eklendi ama bu ülkeye istikrar getirmemektedir. Diktatörü kovmaktan ziyade soykırımı durdurma gerekçesinin daha az problem çıkaracağı düşünülmektedir.


Dünyanın çivisi neden çıktı?..

ABD’nin hegemonyayı devraldığı II. Dünya Savaşı’nın sonu ile birlikte Amerikan tipi özgürlükler, yaşam biçimi ve demokrasisi dünyanın herhangi bir yerine uygulanabilecek olgular olarak kabul edildi. Dünyanın her yerinde ABD, kimlik sorunlarına endeksli toplum mühendisliği ve terörle savaş kisvesi altında yeni güvenlik sorunları ortaya çıkarıyor, bırakıp gittiği ülkelerde işler daha da içinden çıkılmaz hale geliyor. Sorun ABD’nin büyük stratejisinde ve meşruiyeti olmayan bu stratejinin kör tarafları ve askeri uygulamalarındadır. Batı dünyası ve özelde ABD, dış dünyaya müdahalelerine kuramsal bir çerçeve oluşturmak için son 15 yılda yeni kavramlar geliştirdiler. Koruma Hakkı-Harekete Geçme Sorumluluğu-Önleme Sorumluluğu-İnşa Etme Yükümlülüğü gibi kavramlar literatüre sokularak, liberal düzenin Westfalia düzenini delmesinin önü açıldı.


Koruma Hakkı (R2P; Right to Protect)
BM’nin 2000 yılındaki Milenyum Zirvesi’nde Kanada başbakanı Jean Chretien’in önerisi ile insani müdahaleler konusunda küresel bir konsensüs yaratılması amacı ile Müdahale ve Devlet Egemenliği Hakkında Uluslararası Komisyonu (ICISS) (20) oluşturuldu. 2001 yılında, Gareth Evans ve Muhammed Shanoun’un başkanlık ettiği komisyon tarafından Koruma Sorumluluğu (R2P) başlıklı rapor hazırlandı. Rapora göre; devletler vatandaşlarını korumak konusunda asıl sorumluluğa sahiptir. Ancak, bu görevlerini yapamadıklarında ya da yapmak istemediklerinde veya kendi vatandaşlarını terörize ettiklerinde, (başka ülkelerin iç işlerine) müdahale etmeme prensibi bir kenara bırakılarak, koruma için uluslararası sorumluluk ortaya çıkar (21). Bu sadece insani krize müdahale sorumluluğu değil, böyle bir krizi önleme ve başarısız bir devlete dönüşmesini önleme sorumluluğudur.


2005 yılında bu konu BM Genel Kurulu’na getirildiğinde arkasındaki mantığın üç unsuru vardı; insani felaketlerin önlenmesi, bu tür olaylara dünyanın tepki göstermesi ve sonrasında toplumun yeniden inşası için uluslararası yükümlülüğün seviyesi (22). Asıl mesele devletin kendi vatandaşlarının korunması için egemenliğinden vazgeçmesi ve diğer devletlerin başka bir ülkede insan haklarını korumak için sorumluluk almaya ikna olmaları idi. 2005 yılındaki Dünya Zirvesi’nde BM Genel Kurulu R2P yükümlülüğünü aldı. Bütün devletler vatandaşlarını soykırım, kitlesel öldürme ve etnik temizlikten koruma sorumluluğuna sahipti ve eğer ev sahibi ülke bunu sağlayamazsa diğer devletlere bu sorumluluk devredilebilirdi. Böylece hükümetler ilk defa Westfalia’nın tanımladığı egemenlik anlayışı dışında, birey ve grupların güvenliğine devlet güvenliğin göre öncelik vermiş oldular (23).


Önleme Sorumluluğu (Responsibility to Prevent)
ICISS, önlemeyi R2P’nin en önemli yönü olarak kabul etmişti. BM’nin ana hedeflerinden biri zaten ölümcül çatışmaları önlemekti. Komisyon, önleme ile ilgili tavsiyelerini üç alana böldü; erken ikaz, sorunun nedenleri ile ilgilenmek ve doğrudan müdahale (24). ICISS, sorunun kökleri ile ilgilenmek için BM Güvenlik Konseyi’ne dört boyutta önlemeye liderlik etme çağrısında bulundu (25);

- Siyasi (iyi yönetişim, insan hakları, güven artırma),

- Ekonomik (yoksulluk, eşitsizlik ve ekonomik fırsat),

- Hukuki (hukukun üstünlüğü ve hesap verilebilirlik),

- Askeri (silahsızlanma, yeniden entegrasyon ve sektörel reform).
Harekete Geçme Sorumluluğu (Responsibility to React)


ICISS, insani müdahale konularında harekete geçme ile ilgili iki husus üzerinde durdu; ilki BM Güvenlik Konseyi’nin kara vermekte bölündüğü Kosova’daki gibi durumlardan gelecekte kaçınmak, diğeri Ruanda gibi soykırım devam ederken dünyanın seyirci kalması. Kosova gibi durumlardan kaçınmak için ICISS, Güvenlik Konseyi’nde özellikle insani yardım konularında istismar olduğunda veto hakkının kullanılmasının zorlaştırılmasını önerdi. Bunun için insani müdahalenin belirli durumlarda meşru olması için kriterler belirlendi.


Yeniden İnşa Yükümlülüğü (Responsibility to Rebuild)
Bir soykırım, kitlesel öldürme veya etnik temizlikten sonra yeniden inşanın anlamı savaş öncesi duruma toplumu döndürmek değil, yeni bir şeye dönüştürmek olarak anlaşılmaktadır. ICISS’a göre potansiyel müdahaleciler toplumu dönüştürmek için bir stratejik plana sahip olmalıdır. Müdahaleciler şu konulara hazır olmalıdır (26); güvenlik, adalet ve barıştırma, kalkınma. Güvenlik için eski savaşanların işine son verilmeli ve yeni bir silahlı kuvvetler kurulmalıdır. Adalet ve barıştırma için yerel bir adalet sistemi kurulmalı, barışma için yerel fırsatlar güçlendirilmeli ve evlerini terk etmek zorunda kalanların dönüşleri garanti altına alınmalıdır. Askeri müdahalede bulunanlar ekonomik gelişme için tüm mümkün olan vasıtaları kullanmalıdır (27).


R2P ile egemenlik, insan hakları ve uluslararası toplum arasındaki ilişkiler yeniden dizayn edilmektedir. Geleneksel olarak uluslararası sistem egemenlik ve iç işlerine müdahale etmemek prensiplerine dayalıdır. Eğer bir ülkenin güvenliği ile kişiler karşı karşıya geliyorsa, devletin önceliği vardır. Soğuk Savaş sonrasında insan haklarının egemenlikten bağımsız olduğu varsayımı ile R2P, uluslararası toplumun bir yükümlülüğü haline getirilmektedir (28). Bu yükümlülük insan haklarının korunması ve özel olarak soykırım, kitlesel öldürme ve etnik temizlik durumlarını içermektedir. 2005 Dünya Zirvesi’nde bu sorumluluk kayıt edilmiş olsa da uygulama her zaman Libya ve Suriye örneklerinde olduğu gibi istismara açıktır.


Ulusal güvenliğe geleneksel yaklaşımın temelinde; -klasik realist anlayışı temsil eden Westfalia’dan beri, uluslararası sistemin en güçlü oyuncusu olan devletin, egemenlik hakkını kullanarak, kendini çıkarlarını korumak üzere güç dengeleri içerisinde konumunu ayarlamak sureti ile diğer devletlerin hegemonya kurmasını engelleme düşüncesi yatıyordu. Westfalia sistemi, devletler arasında çoğulculuğu öngörürken, liberal düzen ise dış politikada liberal prensiplere bağlılığı istemektedir. Westfalia düzeni, egemenlik bağımsızlık, otonomi ve dokunulmazlığa verdiği önem nedeni ile devletler tarafından daha fazla kabul görmüştür. Serbest ticaret, demokratik yönetim, kendi kaderini tayin hakkı (self-determinasyon), uluslararası hukuka bağlılık, insan haklarına saygı gibi hususlara dayalı liberal düzen ise devletlerin tasarrufuna kalmıştır. Savaş, ancak uluslararası hukukun öngördüğü ulusal savunma amacı sınırları dâhilinde ve BM Güvenlik Konseyi kararı dâhilinde haklı bulunmuştur. Ancak, ne Suriye ne de Irak’ta devam eden Batı hava saldırıları (2003’de Irak’ın işgali de dâhil) bu şartları sağlamamaktadır. Batının insansız hava araçları ve özel kuvvetleri ile işlediği insan hakları suçları ve Kosova’nın bağımsızlık ilanı da uluslararası hukuka uygun değildir. Gerçek olan uluslararası hukukun dünya liderleri tarafından kendi gündemlerine göre suiistimal edildiğidir. Uluslararası düzeni oluşturan normlar üzerinde bir anlaşma yoktur ve ne kadar liberal oldukları da tartışmalıdır. Dünyaya liberal düzenin hâkim kılınması ve onun resmi yönetim biçimi olan demokrasinin dayatılması son 70 yıldır ülkelerin milli egemenliklerini göz ardı eden ve iç işlerine müdahaleyi öngören örtülü yöntemler ile sağlanmaya çalışıldı. Demokrasi projelerinden, Irak’ta ülke inşasına bugünün diktatörü kovma oyununa yani Suriye’deki iç savaş tezgâhına, bu amaçla terör örgütleri kurulmasına ve terörle mücadele görüntüsü altında devlet terörüne liberal değerlerin kalkan yapılması aşamasında geldik. Suriye krizi bir kez daha gösterdi ki dünya düzenine yön veren güçler, oyunun kuralları ve meşruiyet kriterlerini her seferinde yeniden belirlemekte ya da olması gerekenleri dikkate almamaktadır. Bu durum Westfalia düzenini savunmayı monarşik ve despot ülkelere bırakmaktadır.


Sonuç


ABD ve müttefikleri Suriye için kendi liberal dünya düzeni argumanlarını savunurken, Esat’ın kendi halkına karşı savaş suçu işlediğini iddia ediyor, sivillerin korunmasının devlet dışındaki dünyanın da sorumluluğu olduğunu ve devlet egemenliğine bir gerekçe olamayacağını düşünüyorlar. Westfalia düzeni taraftarları ise devletin kendi sınırları içinde güç kullanma tekelinin egemenlik hakkı olduğunu söylüyor, yabancı silahlı güçlerin ülke içinde faaliyet gösteremeyeceğini savunuyorlar. Buna ilave olarak Suriye’deki yönetim biçimi ve liderlerinin kim olacağına dışarıdakiler değil, kendi halkının karar verebileceğini söylüyorlar. Liberal düzenin arkasındaki emperyalist anlayış; devlet egemenliği kalkmadan, barışın gelmeyeceğini, devletin gücünü acımasızca kullandığını iddia ediyor. Bu açıdan Esat ve Putin özdeşleştiriliyor, kaba güç kullanan diktatörler olarak sınıflandırılırken; ülkede iç savaş çıkaranlar, egemenliğe ve toprak bütünlüğüne müdahale eden El Kaide uzantısı terör örgütleri ise liberal düzenin safında kendine kolayca erdemli bir konum buluyorlar. ABD için Rusya, İran ve Çin konvansiyonel devletlerdir ve dünyanın nasıl organize olması gerektiği konusunda bakışları farklıdır. Liberal Batının son yıllardaki uygulamaları dünyayı terörize etmenin yanında, aslında Westfalia kurallarını daha da önemli hale getiriyor gerçekte kapitalizm gibi liberal düzen de sönüyor. Liberal düzen, yüzyıldır Batılıların içi boş kavramlar ile daha çok başkalarına biçtiği bir elbise olarak kullanıldı, kendi egemenlikleri ve çıkarları söz olduğunda içeride herkesten fazla Westfalia değerlerine sahip çıktılar. Örneğin Teksas eyaleti self-determinasyon hakkı istediğinde, ABD Anayasa Mahkemesi (Supreme Court), bu hakkın ülke kurulurken kullanıldığı kararını verdi. Türkiye’ye gelince; son 14 yıldaki ülke dış politikasını üç döneme ayırmak mümkün. 2007 yılında biten ilk dönem sıfır sorun gibi idealist hayaller ile meşgul olduğundan iflas etti. Daha sonra ABD şantajı altında 2012’e kadar süren geçiş döneminde bölücü terör ile müzakere altında terör örgütünün bugünkü çatışmaların alt yapısını kurmasına göz yumuldu. Arap hareketleri ile başlayan dönemde ise liberal düzeninin taşeronluğu ve mezhepçi idealizmin de sonuna geliyoruz. Suriye’de batağa saplandık, Kürt koridorunu önleme bahanesi ile mezhep savaşına devam edilmek isteniyor. Asıl sorunumuz, devlet ve dünya işlerini dini pencereden görenlerin yerine yeni birilerini koyamayacak kadar demokrasi ve hukuk sistemimizin ipotek altına alınmış olmasıdır. Bu bir Westfalia-Liberal çelişkisi değil, Müslüman Kardeşler stratejisi; büyük ve kirli planlar için bir kere iktidarı ele geçirince asla bırakmamak, devleti terör örgütü gibi kullanmak..

Doç. Dr. Sait YILMAZ
Twitter: @DocDrSaitYilmaz

Kaynakça ve Dip Notlar
(1) Peter Harris: Losing the International Order: Westphalia, Liberalism and Current World Crises, National Interest, (November 10, 2015).
(2) Oral Sander: İlkçağlardan 1918’e Siyasi Tarih, İmge Kitabevi, (Ankara, 2000), s.91.
(3) Robert Cooper: Ulus Devletin Çöküşü, Güncel Yayıncılık, (İstanbul, 2005), s.18.
(4) Joachim Krause: Multilaterale Ordnung oder Hegemonie? Zur transatlantischen Debatte über die Weltpolitische Neuordnung, Aus Politik und Zeitgeschichte, Beilege zur Wochenzeitung das Parlament, (28 Juli 2003), B 31-32.
(5) Henry Kissinger: World Order, Penguin Books, (New York, 2014).
(6) Jacob Heilbrunn: Kissinger's Counsel, (August 26, 2014).
(7) John G. Ruggie: Multilateralism: The Anatomy of an Institution, International Organization, 46(3), (1992), pp.561–98.
(8) John Baylis, Steve Smith: The Globalization of World Politics, An Introduction to International Studies, Third Ed. Oxford University Press, (New York, 2005), p.426.
(9) IO: International Organizations, IGOs: International Goverrnmental Organizations.
(10) UIA Website (http://www.uia.org/, retrieved at 2/25/2015);
(11) Jean-Marie Guéhenno: The U.N. at 70: The Past and Future of U.N. Peacekeeping, Inter Press Service News Agency, (May 21, 2015).Guéhenno: ibid, (May 21, 2015).
(12) Brett D. Scaefer: Little American Love for the U.N., National Review, (June 12, 2012).,
(13) United Nations: Peace Keeping, Resource Brief: Access, Vol. VI, No.1, (March 1992).
(14) Brett D. Schaefer: A Bad Quarter for the U.N., Heritage Foundation, (March 18, 2013).
(15) Robert D. Kaplan: Anarchy and Hegemony, Stratfor, (April 17, 2013).
(16) Walter Russel Mead: The Return of Geopolitics, The Revenge of the Revisionist Powers, Foreign Affairs, (May/June 2014).
(17) Samir Saran: From Cold War to Hot Peace: Why the Mighty BRICS Matter, Lowy Interpreter, (July 16, 2015).
(18) W. Philipp Shively: Power - Choice, McGraw Hill, (2014), p.25-30.
(19) Victor Davis Hanson: Taking Out Dictators, National Review, (Feb 29, 2012).
(20) ICISS: International Commission on Intervention and State Sovereignty.
(21) International Commission on Intervention and State Sovereignty, The Responsibility to Protect: ICISS, (Ottawa, 2001), p.xi.
(22) Alex J. Bellamy: The Responsibility to Protect: The Global Effort to End Mass Atrocities, Polity, (Cambridge, 2009).
(23) Nicholas J. Wheeler: Saving Strangers: Humanitarian Intervention in International Society, Oxford University Press, (Oxford:, 2000).
(24) ICISS: ibid, (2001), p.19.
(25) Thomas G. Weiss, Humanitarian Intervention: Ideas in Action (Cambridge: Polity Press, 2007).
(26) ICISS: ibid, (2001), p.40.
(27) ICISS: ibid, (2001), p.42.
(28) Ramesh Thakur: The United Nations, Peace and Security: From Collective Security to the Responsibility to Protect, Cambridge University Press, (Cambridge, 2006).
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mustafa Altintas - 13 ay önce
Harika bir analiz...