banner863

Emevî Camii'nde namaz kılmak


Soner Polat

Soner Polat

07 Ağustos 2015, 14:53

Türkiye AKP döneminde ağırlıklı olarak Ortadoğu’da Sünni merkezli politikalar izledi. ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve Katar ile birlikte Sünni-Şii kavgasında Sünni cephede aktif bir oyuncu oldu. Ama bu mezhepsel kavga emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmek için suni olarak çıkarılmıştı. Aslında Sünni blokta yer alan ülkelerin tamamı Sünni mezhebinin arkasına gizlenerek somut ulusal çıkarlarını savunuyorlardı. Bu konuda en safdil ülke, maalesef Türkiye oldu. Stratejik derinliklere yelken açanlar taktik sığlıklarda boğuldu… Hayati çıkar alanlarımızda önemli mevziler kaybettik.

Peki, niçin körü körüne bu batağa saplanıyoruz. Hiçbir sosyal gerçekliği tarihi kökenlerinden koparamazsınız. İsterseniz, kısaca geçmişe dönelim.

Bilindiği üzere Türkler, Karahanlı Devleti (932-1212) döneminde İslamiyet’i kabul etmiştir. Müslümanlığa geçişin Türklerin özgün kültürüne önemli yansımaları olmuştur. İslamiyet’i Türkler ileri sürüldüğü gibi kılıç zoruyla değil, gönüllü olarak kabul etmişlerdir.

İslam’daki özel mülkiyet düzeninin ve toplumsal taleplerin kendilerine yarar sağlayacağını değerlendiren yönetici elit ile toplumun zengin ve itibarlı kesimi Müslümanlığı benimsemiştir. Satuk Buğra Han ilk Müslüman Türk hükümdarıdır.

Kırsal kesimde yaşayan halk kitleleri, kendi örf ve adetlerini bozacağı ve de en önemlisi yönetici sınıf ve zenginlerin çıkarlarına hizmet edeceği düşüncesiyle İslamiyet’e bütün gücüyle direnmiştir. Geniş halk yığınları, büyük saygı duydukları erenlerin özgün şaman gelenekleri ile İslam kurallarını kaynaştırdığı, İslam’ın Türk yorumunu (genel anlamı ile Alevilik) benimsemiştir.

İran ve civarından göç eden bu kesim, İslam’ın bu Türk yorumunu Anadolu’ya ve hatta Balkanlara taşımış ve önemli bir etki yaratmıştır. Ancak bu inanç, Müslümanlığın en fazla yayılan kesimi olan Sünnilik ile karşı karşıya gelmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethederek Halifeliği İstanbul’a taşıması ile birlikte (1517), Sünnilik neredeyse bir devlet dini haline dönüşmüştür.

Bu kritik dönüm noktasından sonra, Alevi inancına yakın duran İran şahı İsmail’le olan siyasi rekabetin de etkisiyle, Aleviler büyük baskı altına alınmış, belirgin bir şekilde katliama uğramıştır. Aleviler; ya inançlarını gizlemek zorunda kalmış, ya dağlık bölgelerde gizlenmiş, ya da kendilerini başka etnik ve dini kimliklerle tanımlamak zorunda kalmıştır.

Osmanlı’daki bu mezhepsel bölünme ve rekabet, Alevilere uygulanan doğrudan ve dolaylı baskılar, tarihsel kökleri nedeniyle Cumhuriyet’e de yansımıştır. Bu o kadar öyledir ki Türkiye-Azerbaycan yakınlaşmasının Batı dünyasında kaygı yarattığı bir dönemde, Cumhurbaşkanı Özal, Batı ülkelerini teskin etmek için mealen şu sözleri sarf etmiştir: “Endişe etmenize gerek yok. Onlar Şii, biz ise Sünni’yiz!”

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında Atatürk’ün etkisiyle ortadan kalkmış gibi görünen bu sorun sahası, O’nun ölümünden sonra yeniden gün yüzüne çıkmış, siyasi İslamcıların güçlenmesi ile birlikte tehlikeli bir boyut kazanmıştır. Bu sorun, kötü niyetli yabancı ülkelerin etkisiyle ülkedeki birlik, beraberlik ve istikrarı bozucu risk unsurları içermektedir. Emperyalist ülkelerin, sınırlarımız dışında tetiklediği Sünni-Şia çatışmasını ülkemizin içine taşıma çabalarının ayak sesleri duyulmaktadır.
Sünni inancı, Batı ile işbirliği içine giren ve Müslümanlığı kendi özel çıkarlarına alet eden siyasi İslamcıları bir türlü üzerinden söküp atamamaktadır. Son dönemlerdeki gelişmeler, Sünni inancına sahip bu kesimler arasındaki çelişmelerin giderek şiddetleneceğini göstermektedir.

Anadolu’yu kendilerine vatan kabul eden Türkler, coğrafi konumları nedeniyle Doğu’daki ve Batı’daki iki baskın uygarlığın arasında sıkışıp kalmıştır. Bugün de etkisini hissettiren bu iki baskın medeniyet; kültür ve uygarlık birikimimizde ve yaşamımızda kalıcı etkiler doğurmuştur.

Doğudan gelen Arap akımı, İslami öğelerle birlikte içine Farsi izler de katarak ülkemizde köklü bir muhafazakâr geleneğin doğmasına neden olmuştur. Buradaki baskın öğe, Emevilerin temsil ettiği siyasallaşmış ve doğal mecrasından çıkarılarak hurafelere boğulmuş İslam geleneğidir. Müslümanlığın özü bir kenara atılmış, ritüeller (şekli ibadet) öne çıkarılmıştır.

Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanefi’nin, Sünni inanç düşüncesini sistematik bir yapı içinde ortaya koyduğu ve geliştirdiğine inanılır. Ebu Hanife, nam-ı diğer İmam-ı Azam, hayatı boyunca İslam’ın siyasi bir baskı ve zulüm aracı olarak kullanılmasına karşı çıkmıştır.

İmamı-ı Azam, aynı zamanda İslam’ın, yöneticilerin ve seçkinlerin haksız servet edinmesine gerekçe olamayacağını kesin bir dille belirtmiştir. Bu düşünceleri nedeniyle bu büyük İslam âlimi, hayatı boyunca çile çekmiş, Abbasiler döneminde zindanda işkence ile öldürülmüştür. Bugünkü, çarpıtılmış Sünni fikirler silsilesinin onunla hiçbir ilgisi yoktur. Ancak İmamı-ı Azam’ın Müslüman dünyasındaki muazzam etkisi nedeni ile dün olduğu gibi, bugün de, ona ait olmayan dini yorumlar, sanki ona aitmiş gibi pazarlanmakta ve böylece meşrulaştırılmaktadır.

Onlarca tarikatın ortaya çıkışı, İslam’ın birlik ve bütünlüğünü bozmuş, kafaları karıştırmış, “bana göre İslam!” anlayışını doğurmuştur. En önemlisi, İslam’da olmayan ruhban sınıfı; tarikat şeyhleri, din baronları ve onların müritleri gerçekliği ile hayatın içine girmiştir.

Yöneten sınıflar ve zenginlerin çıkarını savunan Emevi İslamı, içine emperyalist ülkelere itaat öğeleri de katarak Türkiye’deki Sünni akımın temel ilham kaynağı olmuştur. Siyasal İslam temsilcilerinin, “Şam’daki Emevi camiinde namaz kılacağız!” dilekleri, tarihi köklerle uyumludur.

Ünlü düşünür Doğan Kuban, bu konuya değişik bir açıdan yaklaşıyor: “Cihat Müslüman’ın Müslüman’ı kırmasına indirgendi. Halk namaz, oruç, hac dışında ne İslam tarihi ne fıkıh ne kelam biliyor. İslam ideolojisi denen şey, cami-namaz teması üzerine kurulu siyasal egemenlik söylemine dönüştü. Bunun alt yapısı Batılı sömürüye payandalık! Çünkü küresel ekonomi üretim ve tüketime kilitlenmiş. Üretemeyen, fakat tüketen köle oluyor. Dışarıyı sömüremeyen de içeriyi sömürüyor.”

Devletlerin sürekli dostları değil, sürekli menfaatleri vardır. Ulusal çıkar alanını “Emevi Camiinde namaz kılmak!” olarak belirleyen her siyasi irade kaybetmeye mahkûmdur.

Amiral Soner Polat
ulusalkanal.com.tr
[email protected]


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Atilla ABAYLI - 1 yıl önce
Üç semavi dinin doğduğu Orta Doğuda İslam ve siyaseti birbirinden ayrı düşünmek çok da mümkün görünmemektedir. Orta Doğu ülkelerinde İsrail istisna olmak üzere Müslümanların genel nüfusa oranı %90ların üzerindedir. Bölgede mezhepsel olaraksa Sünniler ağırlıkta görünseler de Şiiler, Dürziler de etkileri kısıtlı olmakla birlikte varlık göstermektedir.Ortadogunun kaderi bu,degişirmi tabiiki hayır .
Avatar
cuneyt dogay - 1 yıl önce
Îmamì azamla ilgoli analiziniz õzellikle cok iyi
Avatar
demiray - 1 yıl önce
ellerinize saglik.. her defasinda sizi büttün dikkatimle izliyorum.