Can Ataklı ile günün yorumu

Hepinize iyi haftalar. Sizde de bir rahatlama ferahlama var mı?

Can Ataklı ile günün yorumu

Ben de var. Öğle saatlerinden bu yana sanki üzerimden bir yük kalktı. Daha demokratikleştik ya, herhalde ondandır. Nasıl rahatım anlatamam.

Şaka bir yana, Başbakan'ın 15 gündür büyük beklentiler yaratarak hazırladığı demokrasi paketi ya da "demokrasi lütfu" nihayet açıklandı.

Başbakan " yine dağ fare doğurdu bahanesinin hazır olduğunu tahmin ediyorum" dedi. Hayır dağ fare doğurmadı elbette. Tam tersine bu paket fare değil dağdan daha büyük bir dağ doğurdu. Bunu bilelim öncelikle. Ayrıca paket adı verilen açıklamalar yarın öbürgün Türkiye'yi çok karıştıracak, halkı birbirine düşürecek maddelerle dolu aslında.

Benim beklediğim oldu bir anlamda. Yıllardır sürdürülen sahte demokrasi hedefi "türban artık serbest" başlığı altında yürürlüğe sokuldu.

Bundan sonra türban üzerinden mağduriyet edebiyatı yapan, sırf türban için inanmadıkları halde sürekli demokrasi hukuk ve özgürlüklerden söz edenlerin söylemi bundan sonra nasıl olacak çok merak ediyorum.
Merak ediyorum dediğime de bakmayın aslında, çünkü neler olacağını aşağı yukarı tahmin etmek çok zor değil. Hedefe ulaşıldı artık, asıl amaç nihayet dile getirildi ve hayata geçirildi, bundan sonra demokrasiymiş, hakmış hukukmuş; özgürlüklermiş, laiklikmiş, zaten hiç yoktu, sadece lafı vardı şimdi o bile olmayacaktır.

Sevgili izleyiciler; Başbakan 45 dakikalık bir giriş yaptıktan maddeleri sadece 20 dakika içinde açıkladı ve ondan sonra çekip gitti. Topladığı yandaş gazetecilerin göstermelik sorularına bile cevap vermek istemedi? Neden acaba?

Nasıl olsa çok söylendiği için uzun uzadıya ben de tekrarlamak istemiyorum. Ama demokrasi paketinin açıklandığı bir toplantıya muhalif oldukları bilinen medya organlarının alınmaması, onların gelmesinin yasaklanması bile bir ibret belgesi.

Başbakan'ın nasıl olsa zor soru sormayacakları belli, ki zaten önceden verilen sorular dışında bir şey sormaya cesaret edemeyecek gazetecilerin bile soru sormasına izin vermemesi de hayli manidar.
Çünkü sanıyorum Başbakan da biliyor paketin paket olmadığını, poşetten farksız olmadığını. Ama içine öyle maddeler yerleştirmiş ki, ilk anda "bu da bir şey mi" gibi algılanabilecek maddeler yakın bir gelecekte başımızı çok ağrıtacaktır.

Maddeler üzerinden gidelim isterseniz.

Başbakan daha demokratik bir ülke olmamız için ilk madde olarak seçim kanununun tartışılacağını açıkladı. Bakın "seçim kanununu değiştiriyoruz, değiştirelim"
demedi, tartışmaya açacağını söyledi.

Ama maddeye bakıyoruz, bu tartışmadan ziyade "kırk katır mı kırk satır mı" oyunundan farklı değil.
Diyor ki başbakan "Ya yüzde 10 barajı aynen kalır, ya baraj yüzde beşe iner ama daraltılmış bölge sistemine geçilir veya baraj hiç olmaz tamamen dar bölge sistemine geçeriz."

Hangisi diye bana sorarsanız cevabı kolay. AKP'nin işine en fazla hangisi yarıyorsa o. Yani en az oyla en fazla milletvekilini hangi sistem sağlıyorsa o.
Peki tartışma.

Demokratikleştik ya, demokrasinin temel kuralı tartışmak değil mi, alın size tartışma. Şimdi penguen kanallarının ekranlarını doldururlar yine "Barajı beş olsun, daraltılmışı biraz bollaştıralım, yok baraj kalksın ama dar bölge yerine hafif genişletilmiş bölge yapalım" falan gibi fikirler savunurlar.

AKP de demokratik bu tartışmaların ışığında zaten önceden karar verdiği biçimde yeni seçim yasasını çıkarır. Tabii bunun önümüzdeki ilkbahar sonuna kadar bitmiş olması gerekiyor. Çünkü seçim yasaları üzerindeki değişiklikler ya da yeni baştan yazılan seçim yasaları anayasa gereği seçimlere bir yıl önce yapılmak zorunda.
Demek ki önümüzde bir yıl kadar bir süre var tartışmak için. Eh bir yıl demokratik tartışma da yeter değil mi?
Siyasi partilere devlet yardımı laf olarak güzel olmakla birlikte uygulama alanı pek yok. Çünkü sistem ne olursa olsun, seçimler bittiğinde yüzde 5'Lik 8'lik parti olmayacak ki. Yüzde 10 barajı kaldığı sürece zaten kimin yüzde 10'u geçip kimin geçemeyeceği belli olduğundan, seçim günü küçük partilerin seçmenleri doğal olarak en yakın gördükleri partilere akıyor. Böylelikle hiçbir parti yüzde 2-3-4 gibi oranlarda oy almış gibi gözükmüyor. Yani ya sürpriz olur barajı geçeceği sanılan bir parti yüzde 9.5'ta kalır ya da 1'li rakamı bile göremez herhangi bir parti. Daraltılmış ya da dar bölgede de küçük partilerin kendilerini göstermesi çok zor, ki ayrıca zaten daraltılmış ya da dar bölge sistemi zaten birkaç parti dışındaki bütün partileri tasfiye ediyor. Baraj tamamen kaldırılsa yüzde 2-3 oy alan bir parti bile bir ya da iki kişi ile temsil hakkı bulabilir belki ama dar bölgeden bir küçük partinin milletvekili çıkarması mucize bile olamaz.

Seçimlerde başka bir dil ve lehçeyle propaganda hakkı, herhalde sadece Kürt halkı için geçerli olacaktır. Bu sanki yasakmış gibi olsa da son birkaç seçimde Güneydoğu bölgesinde birçok adayın Kürtçe propaganda yaptığını görmedik mi? Yani yasakmış da aslında değil.

Başbakan'ın "bir nevi klavye devrimi" diye sunduğu abecemize 3 harfin eklenmesi herhalde karşı devrimci güçlere büyük moral kaynağı olmuştur.

O üç harfin eklenmesiyle bir şey kazanmayız da kaybetmeyiz de, ama bunun sembolik öneminin olduğunu biliyoruz. Burada asıl amacın "cumhuriyet devrimlerini tek tek yıkıyoruz" söyleminin halka söylenmesidir.
Tabii sevgili izleyiciler, bu üç harf konusu, neydi onlar W,X ve Q değil mi, yıllardır tartışılıyor. Efendim Kürtler'in abecesinde bu harfler varmış, ama yasak yüzünden kullanamıyorlarmış.

Abece nedir, kullandığımız harfler. Cumhuriyet devrimlerine kadar Arapça abeceyi kullanıyorduk. Devrimle birlikte Latin harflerini seçtik. Latif harflerindeki Türkçe ses uyumuna uygun harfler seçildi, ama bunun üzerine birçok batı ülkesinde kullanılmayan i, ü, ö ve ğ harflerini ekledik. Türkçe ses uyumunda olmadığı için W,Q ve X harflerini almadık.

O tarihlerde Kürtler de Arap harflerini kullanıyorlardı. Türkiye'de yaşayan Kürtler de doğal olarak Latin harflerine geçtiler. Ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dili Türkçe olduğu için Latin harfleri de doğal olarak Türkçe ses uyumuna göre belirlendi.

Uzun yıllar yabancı isimler bile Türkçe harflerle yazıldı. Örneğin yaşı 50'nin üzerinde olanlar hatırlar Washington diye W ile yazılmazdı gazetelerde mahreçler V ile yazılırdı. Michigan aynen okunduğu gibi yazılırdı. Türkçe okunduğu gibi yazılan bir dildir çünkü. Aslına bakarsanız batı ülkelerinde gazeteler de kendilerine yabancı olan kimi isimleri kendi harfleriyle yazıyorlar.

Tabii bizde bir kelime okunduğu için yazıldığından bazı yabancı kelimeler aynen yazıldığında komiklikler de yaşanırdı. Örneğin biliyor musunuz ki bu halk yıllarca koka kolaya coca cola dedi. Ne bilsin ki. Ama en komiği herhalde ogüst komt'dur. Auguste Comte pozitivizmin öncülerinden Fransız felsefeci. Lise ders kitaplarında okutulurdu, şimdi var mı bilmiyorum, galiba zaten felsefe dersi yok. Şimdi hoca anlatırken ogüst komt diyor tabii. Ama yazılışı auguste comte. Zamanın liselileri buna kısaca öküz kont derlermiş. Sınava girdiğinde soru kağıdında auguste comte isminden bir şey çıkaramayan öğrenci arkadaşına "bu ne bu ne" diye sorduğunda "sorduğun şeye bak öküz kont işte" cevabını vermiş diğer arkadaşı. Annemin bir lise anısıydı yanlış hatırlamıyorsam.
Yabancı kelimelerin aynen yazılması halinde en zor okunduğu dil Fransızca. Cannes ya yazılıyor ama kan okunuyor. İngilizcede de örneğin Ann ismi anne diye yazılıyor. İngiltere Kraliçesi Elizabeth ve kızı Presses anne 60'lı yıllarda Türkiye ziyaret etmişti. Tabii gazetelerde Prenses An anne diye yazılıyor ya, millet "Yahu annesi kraliçeden daha genç nasıl iş?" diye sormuştu.

Yani uzun lafın kısası, üç harf eklenmesinin demokrasiye ne katkısı olur bilemem. Kürtler de herhalde sadece bazı isimler dışında bu harflere ihtiyaç duymayacaklar ki. Herhalde Kemal'i Q harfi kullanarak yazmayacaklar. Kürtçe'de galiba x harfi çok var, isimlerde ne kadar bilmiyorum, hepsi bu yani, demokratikleşme falan değil. Neyse geçelim.

Gelelim Kürtçe ana dilde eğitime. Burada sorun "kolej sistemiyle" çözülmeye çalışılıyor ama bu PKK'yı tatmin etmez. Kolej sistemi şu; hani İstanbul Erkek Lisesi, Galatasaray, İtalyan lisesi, Saint Beuneau falan var ya, fen dersleri yabancı dil ama Türkçe, edebiyat, tarih coğrafya gibi dersler Türkçe, önerilen sistem bu. Yani Kürtçe kolejler. Ama devlet bunu yapmayacak, isteyen özel okul açacak. Bir BDP temsilcisi aslında güzel söylemiş "Tayyip Bey kendi anadilini öğrenmek için paralı okula mı gitti" demiş. Yani bu sistem PKK'nın istediği ana dilde eğitim talebini karşılamaz, sorun çıkar bu nedenle. Göreceğiz.

Yer isimlerinin değiştirilmesi de bir tür oyalama taktiği. Köyler beldeler mahalleler 1980 öncesi isimlere dönebilecekmiş ama büyük yerler il merkezleri yasal konuymuş. Bu da sözde Kürtler'e verilen bir hak gibi. Karadeniz'de herhalde hiçbir köy eski Pontus isimlerine dönmek istemiyordur, ya da batıdaki köyler eski Rum ismi almak istemezler. Değiştirilen bazı Kürt köy isimleri var, onlar bir çırpıda değişir olur biter. Ama belli ki Erdoğan büyük merkezlerin adları konusunda ya çekimser ya da endişeli. Özellikle Dersim konusunun başını ağrıttığını söyleyebilirim. Bunları zaman içinde tartışırız şimdi uzun uzadıya üzerinde durmayayım.

Şimmmmdiiii sevgili izleyiciler geliyoruz, iktidarın neredeyse Cumhuriyetin ilanından beri kavgalı olduğu konulara. Yani laiklikle ilgili dolaylı dolaysız konulara.

Örneğin yardımlarla ilgili bir "demokratikleşme" maddesi var. Yardım toplamalardaki kısıtlamalar kaldırılmış. Kurban derileri konusu zaten halledilmişti, şimdi diğer tüm yardımlarda kısıtlama yok. Bunu niye koymuşlar bilemiyorum, kimin nereye ne yardım yaptığına nerede karışılıyordu ki. Eskiden bir kurban derisi konusu vardı, Türk Hava Kurumu dışında kimse derileri toplayamazdı. Ama neredeyse AKP iktidarının başından bu yana bu uygulanamıyor ki, zaten şimdi yasal olarak kaldırdılar, başka ne bekliyorlar acaba? Bunu da yakında uygulamada görürüz. Tabii yeni Deniz Feneri rezaletlerine hazır olmamız gerek galiba.

Veee tabii türban düzenlemesi. Ki zaten yıllardır süren demokratikleşme palavralarının tüm esası da bu. Sorun sadece kadınların başları örtülü olarak kamuda çalışıp çalışmayacakları, üniversitelere girip giremeyecekleri değildi. Türban üzerinden yıllarca sürdürülen bir karşı devrim harekatı bugün itibarıyla yeni bir boyuta taşındı.
Türban buzdağının görünen yüzü sadece, o kadar. Asıl operasyon Türkiye Cumhuriyeti'nin laik temellerini tamamen yıkmak, medeni, hukuk ve demokrasiyle yönetilen Türkiye Cumhuriyeti'ni bir din devletine dönüştürmektir. Yıllarca bunun için sinsi sinsi hazırlanıldı, kiralık aydınlar aracılığı ile konunun entelektüel tabanı oluşturuldu, demokrasi kisvesi altında özgürlükler sorgulanıyormuş gibi yapılarak türban üzerinden zihinleri bulandırıldı, düz mantıkla esir alınan kitleler etkisizleştirildi.

Artık türban serbest.

Yasak değildi. Türban yasağı vardı demek haksızlıktır. Bu ülkede, Cumhuriyet döneminin hiçbir döneminde, insanların inançları gereği yaşamalarına asla engel olunmadı, İslam dininin kurallarına, yaşam biçimine, ritüellerine hiçbir engel konulmadı. İnsanlar dini görevlerini diledikleri gibi yerine getirdiler.

"İslam yok edilmek istendi" türü iri sözler söyleyenlere sadece bu ülkedeki cami sayısını hatırlatmak isterim. Camisi olmayan köy, kasaba, mahalle var mı? Camiye giden kim engellendi? Gürültü kirliliği yaratmasına, kötü sesli müezzinlerin berbat hoparlörlerden kulakları tırmalayan seslerine bile kimse karşı çıkmadı, yasaklamaya falan kalkmadı. İsteyen kurbanını kesti, zekatını verdi, Hac'cına gitti.

Ve bütün bunlar siyasal İslamcıların beğenmediği, karşı devrim harekatı başlattıkları Atatürk Cumhuriyeti ve devrimleri sayesinde olabildi.

Peki kavga neden? Türkiye laik sistemi seçti. Laiklik dediğiniz aslında çok basit ve insan haklarına, hukukuna en uygun yöntem. Laik bir ülkede, hangi dine inanıyorsanız inanın, size hiç kimse bir engellemede bulunamaz, ibaretinizi yasaklayamaz, yaşam biçimine karışamaz. Ama hiç kimse kamu hizmeti verirken dini inancını gösteren kılık kıyafet ya da simge kullanamaz. Hukuk kuralları dini kurallara göre veya onlardan kaynaklara esaslara göre düzenlenemez.

İşte iktidarın ana kavgası bu kavrama karşıydı. Simgesi ise türbandı. Şimdi türban kamu hizmetinde de serbest bırakıldı.

Ama başbakan diyor ki üniforma gerektiren askeriye, polis ve yargıda, (hakim ve savcılar için, avukatlar yok,) eski sistem devam edecek? Niye? İnancı gereği giyinen bir kadın tapu dairesinde memur, okulda öğretmen, hastanede doktor olabiliyor da subay neden olamıyor o zaman?
Ayrıca, bu zihniyette laiklik olmadığı için, farkı da göremiyorlar açıkçası, bir yandan dini inanç ve onun gereği derken, üç mesleği inançsızların mesleği haline getirmiş oluyorlar. Öyle ya hakimlik, savcılık, polislik ve subaylık inançlı kadınların işi olamaz, bu meslekler ancak inançsızlar tarafından mı yapılabilecek?
İroni yapıyorum, şaşırmayın, ama bir kalemde her şeyi hallettiklerini sananlar böyle bir duruma ne diyebilecekler ki?

Türban konusu halledildiğine göre, Meclis'i de merak ediyorum. Bir kere bundan sonra türbanlı milletvekili olacağı kesin. Hatta CHP bile türbanlı bir kadını aday gösterebileceğini söyledi. Ama şu anda mevcut bazı AKP'li kadın milletvekillerinin yarından itibaren türban takabileceği konuşuluyor.

Peki nasıl olacak bu şimdi? Herhalde türban takacak kadın milletvekili inancı gereği bunu yaptığını söyleyecektir. Peki bugüne kadar Meclis'e başı açık geldiğine göre inancı mı yoktu yoksa bağrına taş basıp takiye mi yapıyordu. Haydi öyle diyelim peki yarından itibaren türban takmayan diğer AKP'li milletvekillerini inançsızlar olarak mı değerlendireceğiz?

Bakın bu çok merak ettiğim bir konu. TV tartışmalarında da izliyorsunuz, kimi kadın gazeteciler, akademisyenler, yazarlar siyasetçiler, hepsinin başı açık ama yıllardır "inancı gereği başını örtmek isteyen kadınlara saygıdan" söz ederler. Kimsenin saygısızlık ettiği yok tabii, ama işi sulandırmak, kirletmek için böyle söylüyorlar. Kimseye karışılmıyor, sadece kamu görevi yaparken dini inançlarının açıkça gösterilmesi engelleniyor.. Neyse uzatmayayım, bazı tartışmalarda örneğin bir başı açık bir de türbanlı tartışmacı oluyor. Hep şunu sormak istiyorum, ama yanlış olur diye bir türlü soramadım, türbanı savunan o başı açık kadınlara "bu hanım inancı gereği başını örtüyor, türban takıyor, peki siz de inancınız gereği mi başınızı açık tutuyorsunuz?" diye sormak istiyorum.

Kimsenin inancını sorgulamıyorum, yanlış anlaşılmasın, ama başı açık bir kadının ısrarla türbanlı kadını "inancının gereğini yerine getiriyor" diye savunması bende o başı açık kadının başka bir inanca sahip olduğu duygusunu yaratıyor.

Şimdi türban konusunda gerçekten çok sevinçliyim. Çünkü hep dedim ya konuşmamın başından beri, bu paket aslında sadece türban için, karşı devrimin vurucu darbesi indirildi, gerisi palavradır, işte artık mağduriyet edebiyatı bitti. Amaca ulaşıldı. AKP'nin en tepesi de biat etmiş kitlesi de, bundan böyle hiç inanmadığı halde yok Kürtler'in demokratik hakları, yok Aleviler'in hakları, yok özgürlüklerin korunması, yok ateist bile olsa fikrini söylemesi hakkı falan gibi konularla hiç ilgilenmeyecekler.

Onlar için son durak geldi,. Tramvay hedefe ulaştı, artık demokrasi, hukuk, özgürlükler onların konusu da değil dertleri de değil.

Bu iş bir süre yandaş sözde aydın, liberal; yetmez ama evetçi tayfanın işi olacak. Onlar son kullanma tarihlerini bir süre daha erteletmek için, türban dışındaki konuların ne kadar demokratik, ne kadar fevkalade olduğunu anlatmak için ekranlarda gazete sayfalarında çırpınacaklar. Zaten başladılar bile,. Güya demokrasi paketinin açıklanmasından bu yana o penguen kanallarında nice sözde aydınlar liberaller binbir taklalar atmaya başbakanı yıkayıp yağlamaya çalışıyorlar bile. Biri "Başbakan'ın heykeli dikilmeli" bile dedi. O kadar yani.

Ama nereye kadar? İktidar bunları daha ne kadar koruyup kollayacak. İhtiyacı kalmadı ki. Hepsi bitecek.
Bugün önemli bir gün sevgili izleyiciler. Cuma günü haftanın son yorumunu yaparken, "pazartesi açıklanacak paket iktidarın kırılma noktası olacaktır" demiştim. Paketten hiç haberim yoktu, benim de yandaş medyanın sızdırdıkları kadar bilgim vardı ama onlar bile ipuçlarını veriyordu. Bana göre bu paket kırılma noktasıdır. Yandaş yalakalar bir süre Erdoğan'ın oynasınlar diye verdiği yok özel okul yok Hacıbektaş Üniversitesi, yok Mor Gabriel kilisesi yok romanlara enstitü, yok seçim sistemindeki değişiklikmiş gibi ayrıntılarla oyalanırlar. Ama gücünü Atatürk Cumhuriyeti'nden, devrimlerden, medeni olmaktan alan Türk halkı bunu kabul etmeyecektir.
Özellikle uygulamalar başladığında herkes anlayacak asıl derdin ne Kürtler,ne Aleviler olmadığını, iktidarın asıl hedefinin laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti yerine bir İslam Devleti olduğu ortaya tam çıktığında kıyamet kopacaktır.

Sevgili izleyiciler Türkiye Cumhuriyeti, bugünün kimi ahmak liberallerinin dediği gibi basit biçimde kurulmadı, karşı devrimcilerin dediği gibi ihanetle, din düşmanlığı ile de kurulmadı, bu Cumhuriyet bu ülkenin vatanseverlerinin kanlarıyla, fedakarlıklarıyla, memleket sevgileriyle kuruldu.

90 yıl önce bu vatan için ölenlerin yarattığı Cumhuriyet, o beğenmedikleri, demokratik bulmadıkları Cumhuriyet, bugünkü iktidarın da özgürce seçilerek başa geçmesine neden olan yolları açtı.

Bu ülkenin halkı, 90 yıldır laiklikle, medeniyetle, hukukla ve demokrasiyle barışık biçimde yaşıyor bundan sonra da yaşayacak.

Bu iktidarın karşı devrim niteliğindeki ülkeyi bölme, yutma projesine asla destek vermeyecektir. Bunun böyle bilinmesi gerektiğini söylemek isterim.

Sevgili izleyiciler, saat 19.00'da Ümit Zileli ana haberlerle birlikte karşınızda olacak. Yazı işleri ekibi demokrasi poşetini didik etti saatlerce. Haberlerde bir cümle ile geçen sözde bazı reformların ne anlama geldiğini ibretle öğreneceksiniz. Örneğin siyaset önündeki yasaklar kaldırılıyor derken hırsızın uğursuzun siyasete nasıl gireceğini anlayacaksınız. "Çok demokratik oldu" diye sunulan inançlara hakarete ceza maddesinin nasıl toplumsal çatışmalara neden olabileceğini, devlet ve kamu düzeninin nasıl altüst olacağını örnekleriyle göreceksiniz. Sadece bir küçük örnek vereyim. Yeni düzenleme ile Cuma namazına gitmek isteyen bir memura mesai saatlerini göstermek "inanca karşı nefret suçu" kabul edilecek.

Vaktimiz bitmiş, arkadaşlar işaret ediyor, hepsini az sonra haberlerde göreceksiniz zaten.
Yarın saat 18.30'da tekrar birlikte olmak dileğiyle hoşçakalın.
 
ulusalkanal.com.tr
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Arzu Uçgan - 3 yıl önce
mükemmel bir açıklama lütfen ama lütfen her kanalda tekrarlayın bu konuşmaları çünkü onlar zaten ulusal kanal ı seyretmiyorlar ve hiç farkında olmuyorlar başka kanallarda konuşun ve bir şeyler yapalım......