Can Ataklı ile Günün Yorumu

Sevgili izleyiciler; Bugün yeni bir aya başlıyoruz. Hepimiz için iyi geçmesini dilemek istiyorum.

Can Ataklı ile Günün Yorumu

Bugün meclis açıldı, Cumhurbaşkanı geleneksel konuşmasını yaptı. Bundan sonra artık her Salı günü grup toplantılarıyla liderleri karşımızda göreceğiz. Hoş Tayyip Erdoğan için fark etmiyor nasıl olsa. Odadan odaya geçerken bile canlı yayınlar başlıyor neredeyse. Kerhen de olsa CHP Genel Başkanı'nı hiç olmazsa salıdan salıya karşısında görebiliyor vatandaş. O da televizyonların keyfine kalmış, canı istediği yerden girip yine canı istediği yerden kesiyorlar. Tayyip Erdoğan'ın herhangi bir konuşmasını kesmek ise mümkün değil. En azından cesaret ister. Hesabını patronundan çok fena sorar sonra. Devlet Bahçeli'nin Salı konuşmalarını yayınlamak ise keyfe keder. Programda bir şey yoksa veya reklamlar bastırmamışsa yasak savma olarak birkaç dakika ekranlara veriliyor.



Televizyonların bu canlı yayın politikalarını asla anlamıyorum. Başbakan dışında, ona zaten el mecbur, herhangi biri konuşuyorsa, spiker "Şimdi bağlanıyoruz" diyor, konuşmanın bir yerinden bir bakıyorsunuz kesiliyor. Niye canlı yayına girdin, niye çıktın, canlı yayına girdiğinde adam ne söylüyordu, kestiğinde nerede kalmıştı? Ne bir uyarı ne bir açıklama. Sorarsan "canlı bağlantı yaptık" diyorlar. O kadar.

Neyse televizyonlara ayar verecek halimiz yok tabii.



Bugün sohbetimize beni hem duygulandıran hem de hüzünlendiren üç mektuptan söz ederek başlamak istiyorum. Üçü de Silivri'den geliyor.



Sevgili Can Ataklı, Canım Can diye başlıyor ilk mektup. Ulusal Kanal'ın namus ve vicdan nöbetine başlamandan dolayı kutlarım. Çok güzel oldu. Seni görmek, duymak, kavgana tanıklık etmek için artık hasret çekmeyeceğiz.

Kıymetli dostum, bu zor zamanların elbet bir sonu gelecek. O günlerde bugün yaptığın kavganın ne anlama geldiği daha iyi anlaşılacaktır. Kıymetin o günlerde daha çok artmayacak ancak mücadelen tarihe işlenecek.

Yeni yayın döneminiz hayırlı olsun.

Sizleri bütün Ulusal Kanal emekçisi fertleri hasretle selamlıyorum. Yoldunuz açık olsun.

Tuncay Özkan.



İkinci mektup sevgili gazeteci yazar ağabeyim Hikmet Çiçek'ten. O da sevgili Can Ataklı diye başlıyor. Ulusal Kanal'a güç kattın, güzellik kattın. Hoş geldin. Genç arkadaşlarımız senin tecrübelerinden çok şey öğrenecek. Yürekten dostluk duygularımla sevgiler selamlar. Değerli eşin Seyran Hanım için de selamlar sevgiler.

Üçüncü mektubun sahibi ise genç gazeteci kardeşim Deniz Yıldırım. "Değerli Can Ataklı ağabey" diyor Deniz Yıldırım. Ulusal Kanal ekranındaki yorumların cezaevi koğuşuna açılan yeni bir pencere gibi bizim için. Başarının devamını dileriz. Deniz Yıldırım daha sonra bir televizyoncu gözüyle bu program için bazı teknik ve görsel öneriler sıralamış. Bunları buradan okumuyorum, Genel Yayın Müdürü'ne vereceğim, çünkü ekranı güzelleştirmek program akışını daha güzel hale getirmek için çok haklı ve önemli önerileri var.




Evet sevgili okurlar. Bugün de aslında dünden kaldığımız yerden devam etmek istiyorum. Çünkü dün söyleyemediğim bazı şeyler vardı, zaman yetersizliğinden.

Bugün gazetelere baktım. Birkaçı hariç sanki ulusal bayram günü yaşıyoruz. Hepsinde "devrim" manşetleri. Kimi 30 Eylül devrimi demiş kimi Erdoğan devrimi. Paketi beğenmeyen yok. Herkes büyük bir iştahla bu paketin açıklanmasını bekliyormuş meğer.



Dün gece tv ekranları da aynı böyleydi. Sıra sıra dizilmişler masanın etrafına, bütün kanallar ama, bazıları hariç, her seferinde söylemek istemiyorum, bütün kanallar dediğimde siz anlayın artık, zaten biliyorsunuz, bir paket övgüsü bir Erdoğan vıcıklığı ki sormayın gitsin.



Dikkat ettim, bütün bu paket tantanasının asıl özü olan türban konusu sanki adi bir olaymış gibi geçiştirildi hepsinde. Bugünkü gazetelerde de üzerinde duran yok.

Türban olayı "zaten olması gereken buydu" mantığı ile geçiştirilmiş.



Sanıyorum bunu kasıtlı yapmıyorlar. Artık kendileri de buna inanmış durumdalar. Olayı Türkiye'nin dönüştürülmesi İslam devleti kavramına bir adım daha yaklaştırması olarak değil de, salt kadınların kıyafetine karışılmaması gibi algılıyorlar.

Örneğin çok tanınan bir kadın gazeteci dün iki twit atmıştı. Diyor ki "Bu kafaya göre kamu da çalışan bütün erkekler süper demokrat ve laik. Ama kadın çalışmak ve başını kapamak isterse rejim düşmanı. Kafaya bak. Gerçek laik düzeni aramak başka. Laikliği kadın başörtüsüne indirgemek başka. Çalışan kadının önünü açın. Çalışmak isteyen kadını engellemeyin."



Bence bunu bütün samimiyetiyle söylüyor. Yıllardır beyin yıkama operasyonlarından kendini kurtaramadığı ve ille demokrat görünmesi gerektiğini düşündüğünden olaya böyle bakıyor.



Sevgili izleyiciler; Yıllardır yazdım, ekranlarda söyledim. Türkiye'de aklı başında hiç kimsenin inançlarla, ibadetle ilgili bir sorunu yok. Laikliği savunmak başka, din üzerinden siyaset yapılmasına ve hukuk sistemi ile yaşam biçiminin din kurallarına uygun hale getirilmesi çabasına karşı çıkmak başka.



Ancak akıl ve mantığa dayalı bilimsel temelli söylemler, çoğu kez popülist ve duygulara yönelik söylemlerle baş etmekte güçlük çeker.



Gerçek bu değildir ama ne yazık ki geçerlidir ve belli süreler için de olsa kendinizi bir anda yalnız hissedebilir, marjinalliğe düştüğünüz sanabilirsiniz.



Türban konusunda varılan noktada insanın kendi böyle hissetmemesi mümkün değil.

Çünkü kandırılmış, aldatılmış kitleler, baskı altındaki medyanın ve kiralanmış kimi aydınların alçakça davranışları nedeniyle yapılanın gerçekten özgürlüklere açılan yelken olduğuna inandırıldı.



Şimdi Türkiye'de yeni bir dönem başlıyor.

Cumhuriyet ve Atatürk devrimleriyle hesaplaşmada çok uç bir noktaya gelen iktidar zihniyeti, Türkiye'ye dönüştürmek için artık çok elverişli bir iklimi yarattılar.



"Özgürlük"adı altında türbanın tüm kamuda serbest hale gelmesi sanıldığı gibi sadece kadınların kıyafet özgürlüğü anlamını taşımıyor. Bu bir direniştir, devrimlere, medeni olmaya, gelişmeye, bilgiye ve bilime direniştir.



Göreceksiniz bu kısa bir süre sonra Türkiye'nin tamamını etkisi altına alacak, türban takma özgürlüğü giderek türban takma dayatmasına dönüşecektir.

Türban üzerinden gidilmek istenen asıl hedef tüm toplumun dini kurallara uygun yaşam biçimine geçmesidir.



Bu kaçınılmazdır.



Bakın bu çok masum gibi görünen, ama demokratikleşme olarak tek hedef olduğunu söylediğim bu karar sonunda, yine kısa bir süre sonra devlet dairelerinde türbanlı olmayan kadına rastlamak bile zorlaşacaktır.



Üstelik bu çok basit olacak. Şimdi düşünün, çalıştığınız dairenin müdürü iktidar zihniyetini temsil ediyor. Başı açık kadınlara karşı zaten belirli bir hoşnutsuzluğu var ve bunu sürekli belli ediyor.



Bu durumda kadınlar ya türba



n takacak ya da ayrılmayı veya gözden çok uzak olmayı tercih edeceklerdir.

Hiç kuşkunuz olmasın ki, yeni kadın memur alımlarında birinci tercih nedeni elbette türban olacaktır.



Türban takmak bir referansa dönüşecektir.



Şimdi Başbakan ve yalakaları, başbakan mecburcuları, yeni demokrasi paketini göklere çıkarıyor ve bunu devrim olarak niteliyor ve "oh nihayet ülkede barış sağlanıyor" diyorlar ya, hani andımız kaldırıldı, artık Kürtler "Ne mutlu Türküm diyene" demekten kurtuldu, bunu devrim sayıyorlar, aslında barış sağlanmıyor tam tersine toplumun içine nifak tohumları yerleştiriliyor.



Kadınsınız ve devlet memurusunuz veya memur olacaksınız. Başınız da açık. Ama çalıştığınız dairede türbanlılar var. Onlar "inançları böyle emrettiği için" türban takıyorlar. Üstelik bu davranışları üstleri tarafından da takdirle karşılanıyor. Böyle bir iklimde "inançlılar-inançsızlar" ayrımı olmayacak mıdır? Bir düşünün bakalım.

Bu konunun en etkili ve vurucu olacağı yer kuşkusuz eğitimde kendini gösterecek. Bir kere türbanlı öğretmen sayısı hızla artacaktır. Atanmayan öğretmenler arasında öncelik türbanlılara verilecektir.



Sadece öğretmenler mi? Ya öğrenciler. Bugün iktidar zihniyetindeki birçok kişi kızlarının okula başları kapalı olarak gitmesini talep etmekte hatta dayatmaktadır.

Türban bu durumda öğrenciler tarafından da kullanılacak ve okullarımız, hatta ilkokullarımız bile türbanlı kız öğrencilerle dolup taşacaktır.



Küçük bir çocuğunuz var. İlkokulda ya da orta okulda. Okula gidiyor, etrafında pek çok türbanlı kız. Elbette bilmediği için soracak, "Senin başın neden böyle?" diye. O çocuk da doğal olarak "inancımız gereği" diyecek. Sonra çocuğunuz eve gelecek ve anne babasına soracak "Arkadaşlarım inançları gereği başlarını kapatıyorlar, biz neden kapatmıyoruz, biz inançlı değil miyiz?" Verin haydi cevabını. Ama sonuç şu olacak;



Mahalle baskısı nedeniyle pek çok aile istemeseler bile kızlarının başlarını örterek gönderecektir okullara.



Ben bunu Mısır'da gördüm. Mısır'da ilkokuldan başlayarak üniversiteye kadar okuyan bütün kızların başı kapalı. Oysa bundan 40 yıl önce okullarda neredeyse hiç başı kapalı kız yok.



Türkiye'de de durum birkaç yıl içinde aynı hale gelecektir.



Sevgili izleyiciler; bu konuyu uzun uzadıya anlatmak gerçekten çok zor. Çünkü şu anda yaratılan sahte özgürlük ortamı nedeniyle sevimsiz duruma bile düşebiliyorsunuz. Ben bunları anlatırken veya yazarken karşımda "Hala mı kılık kıyafettesin, Türkiye uçuyor görmüyor musun?" diyenler vardır mutlaka.



Ama hayır, sorun kılık kıyafet değil. Bunun etrafında fırtınalar yaratarak oluşturulmak istenen çağdışı gerici bir yaşam tarzı var hedefimde.



Laikliğin önemini bir türlü anlatamadık toplumun önemli bir kesimine.

Adam "dindar, kindar nesilden" söz ediyor, en popülist ses tonuyla "ne var yani avukat, doktor, mühendis, bilgisayar programcısı dindar olamaz mı, çocuklarımızın dinlerini öğrenmesinden niye rahatsız oluyorsunuz" diye soruyor.



Kimse buna karşı değil ki. Ama sorun şu. Din kesin itaati emreder. Kurallara uyulması zorunludur. Sorgulamaya, merak etmeye hele hele karşı çıkmaya asla izin vermez.

Eğer siz bir çocuğu dini eğitimle ya da ağırlıklı olarak dini eğitimle yetiştirirseniz, mühendis de doktor da hakim de yapabilirsiniz ama sormasını, sorgulamasını, araştırmasını, karşı çıkmasını, eleştirmesini sağlayamazsınız. Böylelikle işini robot gibi iyi yapan ama otoriteye asla karşı çıkmayan, onu sorgulamayan bir nesil yaratmış olursunuz.



Ki zaten asıl amaç da bu. Yoksa herkesin dindar olması, ibadetini yerine getirmesi bunu körükleyenler için de önemli değildir zaten. Onlar kendilerine itaat eden, susup oturan, asla karşı çıkmayan, sormayan, merak etmeyen insanlar istiyorlar.

Oysa bilim farklıdır. Bilimde kuşku vardır. Bilimsel düşünce her şeyi sorar, sorgular, eleştirir gerektiğinde karşı çıkar. Ama işte o zaman birey daha özgür olacağı, özgüveni yüksek olacağı için otoriteyi de zorlayabilir.



Sistemin buna tahammülü yok. Bu koşullarda toplumu yönetmek daha doğrusu gütmek mümkün değildir.



Sevgili izleyiciler; Cumhuriyet ve devrimleriyle aydınlanma dönemi yaşamaya çalışan daha medeni olmak için çırpınan Türkiye 2000'li yıllara geldiğimizde İslam kurallarıyla yönetilen bir Arap ülkesi durumuna gelecektir.

Bakın üzerinde şimdilik durulmayan, sadece kadınların kullanıldığı bir türbana her yerde serbestlik konusu sadece kadınları ilgilendirmiyor.



"Devrim"diye sunulmak istenen sözde "demokratikleşme" paketi, konuyu türban olarak değil de kılık kıyafet olarak ele aldığından, aslında bundan erkeklerin de yararlanacağını söylemek gerek.



"Türkiye'nin bunca sorunu varken, insanların giyim kuşamına karışmak vesayetçi rejimin artıklarıdır" diyenler, yakın bir gelecekte erkeklerin de kılık kıyafetlerinde saç ve sakallarında da "özgürlüğün" tadını çıkarmak isteyecektir.

Devlet memuru olan erkekler bu uygulamayla birlikte "inancım gereği" diyerek işlerine şalvar ve cüppeyle gelecektir ki kimsenin buna karışma hakkı olmayacaktır.

Aynı şekilde"sakal bıyık kısıtlaması da özgürlüklere karşı" olduğundan dileyen erkek memurlar çember sakalla hatta El Kaide militanlarının bıraktığı biçimde sakallarla işlerine geleceklerdir.



Sanki önemli bir eksik tamamlanıyor ve özgürlüklerin önü açılıyor gibi sunulan "dini inançlara saygısızlık veya ibadetlerin engellenmesine hapis cezası getiriliyor" maddesi uyarınca örneğin bir işyerinde "Cuma namazına gideceğim" diyen memura ya da çalışana "Şu anda işin var gidemezsin" demek suç olarak nitelendirilebilecek.



Aynı şekilde vakit namazını kılmak isteyen çalışanlara da izin vermeyen suç işlemiş duruma düşebilecektir.



Yani bugün türbana özgürlük diye başlayan sözde demokratikleşme hamlesi kısa sürede toplumun her kesiminde bir nifak damarı gibi şişip, giderilmesi mümkün olmayan bir soruna dönüşecektir.



Kısacası demokrasi denilince aklına hep Kürt sorunu gelen, demokrasinin bir yaşam biçimi, medenileşmek olduğunu hiç düşünmeyenler, Başbakan'ın açıkladığı demokrasi paketindeki dini düzenlemelerle ilgili maddeleri es geçtiler, yok saydılar, önemsemediler, önemsemiyorlar.



Oysa iktidarın zihninde asıl bu maddeleri sonunda hayata geçirmek ve topluma dayatmak vardı. Diğer sayılan maddeler asıl hedefi saklamak için çoğaltılmış figüranlardan başka bir şey değildir.



Şu anda o başarıldı.



Türkiye'nin bir din devletine dönüştürülmesi operasyonunda en önemli kavşak geçildi.

Türkiye şimdi bir karşı devrimi yaşıyor.



Halk bunu fark edip gerekli önlemini alacak mı almayacak mı? Bunun cevabını yakında göreceğiz.



Sevgili izleyiciler, buradan bir başka konuya geçmek istiyorum; birkaç gündür Maltepe Gülsuyu mahallesinde çok ilginç gelişmeler yaşanıyor.



Mahallede yuvalanan bir grup mafya artığı, uyuşturucu ticareti yaptıkları gibi fuhuşu körüklüyor, kadın pazarlaması yapıyor, çevreyi de haraca kesiyorlar. Uzun süredir mahallelinin bu mafya artıklarına karşı mücadelesi sürüyor.



Ama mafya da boş durmuyor tabii. Onlar da mahalle halkını bezdirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.



İstanbul'u yönetmeyi Gezi parkını bir açıp bir kapatmak, iktidar aleyhine demokratik protesto hakkını kullananlara tonlarca gaz ve su sıkmak, kaçıp kurtulmaya çalışanları köşe başlarında kıstırıp dövdürmek yetmedi ortalığa palalı, sopalı tipler sürüp adam harcamak sanan valinin ise bu olaylarla ilgili en küçük bir tepkisi de kaygısı da yok.

Yok diyorum, çünkü Maltepe halkı aylardır bir direniş yapıyor ama İstanbul polisi sadece seyrediyor. Muhtemelen hepsi her yer Taksim diyenleri sindirmeye çalıştıkları için zaten yoklar.



Sonunda beklenen tatsız olay yaşandı. Daha önce mafya kurşunlarına hedef olarak yaralanan insanlardan sonra önceki gün bir genç hayatını kaybetti.



Halk sokaklara dökülmüş mafyayı protesto ederken bir gurup insanların üzerine ateş açtı. Gencecik bir insan daha baharında aramızdan ayrıldı.



Ama asıl gariplikler ondan sonra yaşandı. O ana kadar olaylara hiç müdahale etmeyen polis bir anda ortaya çıktı. Bir cinayeti protesto eden insanların üzerine Toma'lar yürüdü yine, gaz sıkıldı, su sıkıldı.





Bu yetmedi ölen gencin kaldırıldığı hastane gece yarısı basıldı. Görgü tanıkları polislerin mafyaya ait kanıtları yok etmeye çalıştıklarını söylüyorlar.



Eziyet bununla da bitmedi. Ölen gencin cenazesinin Gülsuyu'na getirilmesi önlendi. Polis kavşakları tutarak insanların cenazelerini almalarına bile izin vermedi.

Ancak bu olaylar malum medyaya "DHKP-C'nin işi" olarak aktarılıyor.



Bu bir yere kadar doğru. Çetelere karşı sokaklara dökülen halkın önünde son günlerde DHKP-C militanlarının olduğu görülüyor.



Peki bunun suçlusu kim? İstanbul'a sahip olması gereken, insanların can güvenliğinden sorumlu olan vali ve emniyet müdürü.



Eğer siz kasıtlı olarak olaylara müdahale etmez ve meydanı mafyaya bırakırsanız, ortaya DHKP-C de çıkar, başka örgüt de. Üstelik o kanlı örgüt, mahallelinin can güvenliğini sağlayan bir fedakarlık yaptığı için de halk tarafından da sevilir desteklenir. Maltepe'deki olay budur. Devletin ısrarla ve kasıtlı olarak boş bıraktığı alan bir terör örgütüne teslim edilmiştir.



Belli ki iktidar buradan başka bir rant çıkarma peşinde. Buradaki mahalleler genellikle iktidara karşı vatandaşların oturduğu yerler. Önce buraya bir takım mafya artıkları yerleştirilir. Sonra bunlar ufaktan ufaktan uyuşturucu, fuhuş, haraç toplama, tehdit ve şantaj eylemleri yapmaya başlarlar. Halkın buna tepkisi olur. Ama siz hiç karışmazsınız. Sonra giderek olaylar büyür. Ondan sonra güya devlet ciddiyetini ve gücünü göstermek için içeri dalarsınız.



Mafya artıkları zaten kadrolu eleman gibi çalıştıklarından ya ortalıktan toz olurlar ya da kışı sıcak ve güvenli bir ortamda geçirmek için yakalanmış gibi yaparlar.

Ama o sırada meydanı boş bulduğu için ortaya çıkan bir terör örgütüne de darbe vurmak için bölgedeki tüm muhalif gruplar ya baskı altına alınır ya da tutuklanıp içeri atılır.



Demokratikleştiği ileri sürülen bir ülkede bu ilkel oyun defalarca oynandığı halde, ne yazık ki sözde aydın, demokrat, liberal kafalar bunu görmek bile istemezler.

Sevgili izleyiciler; bugün son olarak Meclis'in açılışına ve Cumhurbaşkanı Gül'ün konuşmasına değinmek istiyorum. Gül makul bir konuşma yaptı. Aslına bakarsanız Tayyip Erdoğan'ın söylediklerinden çok da farklı şeyler söylemiyor. Ama Gül'ün Erdoğan'a göre daha yumuşak bir üslubu var. Başbakan'ın sert ifadelerle söylediği sözleri o daha yumuşak ve bir anlamda daha diplomatik biçimde dile getiriyor.

Gül'ü dinlerken bir Cumhurbaşkanı konuşmasından ziyade yeniden seçilmeyi arzulayan bir aday konuşması izlenimi aldım. Konulara hakim, tonu, vurguları yumuşak, özellikle Erdoğan'a göre çok daha bilgili, kültürlü makulü oynayan bir üslup sezdim.



Bu konuşmada Gül "Bu yasama yılındaki son konuşmam" diyerek sanki veda mesajı yayınlamış gibi algılanabilir belki ama bu aynı zamanda yeni dönemin ilk propaganda konuşması olarak da değerlendirilebilir.



Kim ne derse desin, ben Gül'ün yeniden cumhurbaşkanı olmak istediğini sanıyorum. Tayyip Erdoğan çok yıprandı. Ayrıca en sadık destekleyicilerinin bile pek çoğu Abdullah Gül'ü Köşk'e daha fazla yakıştırıyor, "Evet Tayyip Bey'i çok seviyoruz ama, Çankaya başka, orada daha sakin, daha uyumlu, daha bilgili ve kültürlü birinin oturması daha iyi olur" diyenleri çok duyuyorum.



Peki Gül Tayyip Erdoğan'a rağmen aday olabilir mi? Mantıken hayır diyesim geliyor ama, koşullar Gül'ü aday olmaya zorlayabilir. Ve inanıyorum ki eğer Gül aday olursa zaten karşısında Erdoğan olmaz gibi geliyor bana.



Bu ikilinin karşı karşıya gelmesi AKP'yi de bölecek bir unsurdur. Bu nedenle mutlaka önceden bir anlaşmaya varılır. Tayyip Bey gidecekse bu zaten önceden ilan edilir.

Tabii bunlar benim tahminlerim. Kesin bir bilgiye dayanarak söylemiyorum bunları.

Ama bir şey daha var. Gerçekten bundan sonraki Cumhurbaşkanı'nı halk mı seçecek? Bakın iddialı söylemeyeyim ama, bir geri dönüş olabilir, Cumhurbaşkanı'nın tekrar Meclis tarafından seçilmesi yöntemine geçilebilir. Bu şimdilik aklınızın bir köşesinde kalsın, daha sonra anlatırım.



Neden şimdi değil diyorsanız, vaktim dolmak üzere. Az sonra Ümit Zileli ile Ana Haberler başlayacak. Toplantıda çok güzel ve çarpıcı haberler hazırlanıyordu. Sakın bu ekranlardan ayrılıp kaçırmayın derim. Hoş zaten bugünlerde seyredecek başka yer de yok ki, bir yere gitmesiniz herhalde…

Hepinize iyi akşamlar dilerim, hoşçakalın…

 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Serkan Acarel - 3 yıl önce
hadi diyelim halk cumhurbaskanini secicek, vallah ben kesin bu karara karsiyim. nedenini söyliyim size, ama lütfen gücenmeyin !!! türklerin cogu cok televizyon bakiyor, cok az kitap okuyor ve maalesef mahalle baskisi vardir. kadinlarin cogu, hepsi degil, ama maalesef cogu su mantigi destekliyor (kocam ne derse ona göre hareket ederim, falan filan !). millet bu bir gercek, inkar edemezsiniz. onun icin halk cumhurbaskanini secmesin bence. hadi diyelim bilim, egitim ve kitap okuma orani cok yüksek türkiye de (ama bu bir gercek degil maalesef !), o zaman tabii halk cumhurbaskanini secsin.
Avatar
Yonca Barnard - 3 yıl önce
Sevgili Can Ataklı, tespitlerinize canı gönülden katılıyorum. Özellikle de türban konusunda. Bu kadar güzel analiz edilebilirdi ancak! Yalnız dinde bilimin olmadığını söylüyorsunuz. Bundan günümüzde yobazlaştırılan dini kastediyorsunuz galiba. Çünkü gerçek dinin özünde ilim, bilim, kuşkuculuk vardır bence. Ancak günümüz dünyasında din büyük bir çoğunluk tarafından hep farklı kalıplara oturtulmaya çalışılıyor. Allahu ekber deyip kafa kesmek de din, Hz. İsa'nın tanrı olduğunu kabul etmek de din, et ile sütü birarada yememek de din olabiliyor. Ancak dediğiniz gibi bunları kimse sorgulamıyor, tartışmıyor, neyi neden yaptığını kimse bilmiyor. Bence bu dinin özüne zaten ters. Bence dini çekici ve güzel yapan da aslında meraktır, sorgulamaktır. Ancak dine gerçek anlamda kafa yoran insan maalesef o kadar az ki! Oysa (bence) gerçek din barış getirir, akıl sahibi yapar insanı. Ne kadar araştırırsak, ne kadar sorgularsak sonu gelmeyen soru işaretleri karşısında o kadar insani değerlere yakınlaşırız, adilleşiriz, mütevazileşiriz ve tolere yeteneğimizi güçlendiririz. Bir nevi büyük gücün özüne daha da yakınlaşırız ve aslında bütünleşiriz diyorum kendimce.

Abdullah Gül konusunda da ABD'nin planlarını hiçe saymamalı tabi! Bundan birkaç sene önce ukala bir Amerikalı askerin (devlet adamları için çok önemli) bir hastanede tedavi olurken, orada doktor olan bir arkadaşıma "Siz Türkler çok aptalsınız! Size ne yapılmaya çalışıldığını göremiyorsunuz! Biz bir sonraki seçimlerde Abdullah Gül'ü başbakan yapacağız!" dediğini hatırlıyorum. Dediğiniz gibi hepberaber göreceğiz! Neyin ne olacağına Türkiye mi karar verecek yoksa ABD mi!

Bizleri aydınlatmaya devam etmeniz dileklerimle yayınlarınızda size ve ekibinize başarılar dilerim.