Türkiye bu devrimi unuttuğu için 'bademleme' normalleşti!

Türkiye bu devrimi unuttuğu için 'bademleme' normalleşti!

Yusuf Yavuz
Bugün 17 Nisan. Pek çoğumuz için farklı anlamları olan bugünün, Türkiye’nin tarihinde önemli bir yeri var. Görmezden gelinen, unutturulmak istenen 17 Nisan’ın ne anlama geldiğini anımsamak için gelin hep birlikte bundan tam 76 yıl öncesine gidelim…
Ama önce kısaca bugünkü manzarayı bir anımsayalım…

Bugün, 17 Nisan’ı yaşadığımız günlerde Türkiye’nin gündemi, birbiri ardına patlayan irinler gibi cemaat vakıflarının yurtlarından gelen çocuklara yönelik cinsel istismar haberleriyle sarsılıyor. “Bademleme” pişkinliğiyle çocuk tecavüzlerinin üzerine tüy dikilen bu vahşi günlere nasıl geldik? Hangi birine üzüleceğimizi şaşırdığımız, üzerimize kâbus gibi çöken, ruhumuzu altüst eden, insanlığımızdan utandıran bu kara günlerin gelişine nasıl seyirci kaldık?

Bütün bu soruların yanıtını bulmak için 17 Nisan 1940’ta başlayıp, yalnızca 14 yıl süren ve 1954’te son bulan bir eğitim seferberliği olan Köy Enstitüleri’nin öyküsünü bir kez daha anımsayalım…

14 NİSAN 1940, DÜNYANIN DİKKATLE İZLEDİĞİ SESSİZ DEVRİM
17 Nisan 1940’da çıkarılan 3803 sayılı yasayla Türkiye’nin dört bir köşesine 21 Köy Enstitüsü açıldı. Bu okullarda eğitim alan köy çocukları, köy öğretmeni ve sağlıkçı olarak yetiştirilecekler ve başta kendi köyleri, bulundukları yörenin aydınlanmasına öncülük edeceklerdi. Tarımdan marangozluğa, sağlıktan güzel sanatlara kadar geniş bir yelpazede aldıkları eğitimle ilerleyen yıllarda toplumdaki “aydın” kavramının karşılığı olarak işaretlenecek olan bu köy çocukları; aydınlanma ve modernleşme gibi batı kökenli kavramları kırsaldan kente doğru taşıyacak olan özgün bir modelin de öncülüğünü yapacaklardı. Bu önemli eğitim modeli, dünyanın birçok ülkesinden de dikkatle izlenmeye başlanmıştı.

ÖĞRETMEN KÖYLÜYE REHBERLİK EDECEK
22 Nisan 1940 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 3803 sayılı Köy Enstitüleri  Kanunu’nun 6. Maddesinde, enstitülerden mezun olan öğretmenlerin tayin edildikleri köylerin her türlü öğretim ve eğitim işlerini göreceği belirtilirken, tarımsal üretimin bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için öğretmenlerin köylüye örnek olacak bağ, bahçe ve atölye yapmalarını hükme bağlar. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in imzasıyla gönderilen 24 Haziran 1940 tarihli resmi yazıda ise, bugün rant odaklı politikalarla dağları yıkılan, dereleri gölleri kurutulan, kıyıları tarumar edilen Türkiye’nin bütün bu zenginliklerine ilişkin şu ifadeler yer alır:

'IRMAK, GÖL VE DENİZLERDE BİLİMSEL BALIKÇILIK YAPILACAK'
"Enstitü talebesine yüzme öğretme, ata binme, dağlara tırmanma, yürüyüş ve muhitine göre sandal, yelken ve motorlu deniz vasıtalarını kullanma imkânları temin edilecektir. Enstitülerde muhitine göre dere, çay, ırmak, nehir, göl ve denizlerde mevcut balık, sünger, saz gibi unsurların fenni (bilimsel) şartlarına uygun bir şekilde istihsaline (üretimine) ve kıymetlendirilmesine yer verilecek, talebenin bu işleri başaracak evsafta (nitelikte) yetişmeleri temin edilecektir."

Büyük savaşlardan çıkarak yorgun ve yoksul düşen bir ülkenin, çevresindeki bir başka savaşın ateş çemberinin tam ortasında bulunduğu bu zor günlerde Türkiye'nin dört bir yanında kurulan Köy Enstitüleri’nin pek çoğu bulundukları bölgenin coğrafi, doğal ve tarımsal üretim özelliklerine göre verdikleri eğitim ve öğretimle kısa sürede önemli modeller yaratırlar.

ISPARTA'DA GÜL YAĞI, TRABZON'DA HAMSİ AVI
Isparta Gönen’de gül bahçesi kuran enstitü öğrencileri, imbiklerde damıttıkları gül yağını döner sermaye hesabına satarak enstitünün ihtiyaçlarını karşılarken, Kars Cılavuz’da hayvancılık ön plandadır. Ancak onlarca örneğin içinden öne çıkan çarpıcı öykülerin başında Trabzon Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde yaratılan mucizevi balıkçılık öyküsü gelir.

'KARADENİZ TARLANIZ OLACAK' SÖZÜYLE BAŞLAYAN ÖYKÜ
Dönemin İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un, Enstitü Müdürlüğü'ne atanan Hürrem Armağan'a "Karadeniz tarlanız olacak" demesiyle Beşikdüzü Köy Enstitüsünde başlayan süreçte, önce bölgede sevilen bir balıkçı reisi olan Fehmi Savaşer ile anlaşılarak, 300 kulaç uzunluğunda, 40 kulaç derinliğinde eski bir ığrıp, 1500 liraya veresiye olarak senetle satın alınır. Usta balıkçıdan uygulama yoluyla balıkçılığı öğrenen öğrenciler, kısa sürede birer hamsi avcısına dönüşür.

30 KİŞİLİK HAMSİ EKİBİ KIYI BOYUNCA DESTAN YAZIYOR
Beşi kız öğrencilerden oluşan 30 kişilik bir ‘hamsi ekibi’ oluşturulur. Bu ekipte, öğrenciler dışında bir öğretmen, bir kaptan ile usta öğretici ve bir de motorcu yer alır. Hamsi ekibinde yer alan öğrencilerin yanlarında kişisel malzemeleri dışında, ders ve ders dışı kitapları, kemençeleri, mandolinleri, lastik çizmeleri, başlıklı muşambaları, kumanyaları ve battaniyeleri bulunuyordu. Karadaki ekip tarafından kalınacak yer olarak halk evleri, halk odaları ve okul binaları kullanılıyordu. Bu ekip, denizde balık tutanları izleyerek kıyı boyunca ilerler, değiştirmelerde tekne kullanılıyordu. Kısa mesafelerdeki değiştirmeler ise yürünerek gerçekleştiriliyordu.

BİR YANDAN DERS, BİR YANDAN BALIKÇILIK ÖĞRENİYORLAR
Balıkçılık ekibinde yer alan öğrencilerin görevi sadece balıkçılık yapmakla sınırlı olmayıp, eğitimleri de bir taraftan devam ediyordu. Erkek öğrencilerin yarısı balık tutup satmakla uğraşırken, diğer yarısı kıyıda kalarak dinleniyor, kız öğrencilerle birlikte ders görerek, serbest okumalara katılıyorlardı. İki günde bir ekipler değişerek, karadakiler denize, denizdekiler karaya geçecek şekilde bir işbölümü yapılıyordu.
HALKA TİYATRO VE EĞLENCE DÜZENLEYEN HAMSİ EKİBİ
Hamsi ekibinin karada kalan bölümü, gündüz öğretmenleri ile ders, serbest okuma ve inceleme programlarını uygularken, geceleri de eğlenceler düzenliyordu. Ekibin repertuarı içinde, enstitüde Cumartesi eğlencelerinde oynanıp pekiştirilen oyunlar, horonlar, şiirler ve halk türküleri bulunuyordu. Karadaki ekip, geceleri konak yerlerinde, oranın köylüleri ile programlı eğlenceler düzenleyip sahne oyunları ve milli oyunlar oynuyor, halk türküleri söyleyerek şiirler okuyordu. Ekiptekiler milli oyunları çalışırken, onlardan da bilmedikleri oyunlar ve türküleri öğreniyordu. Gece eğlenceleri büyük ilgi gördüğünden öğrencilerin temsillerini, oyunlarını türkülerini görmek, dinlemek için uzak köylerden gelen kadınlı erkekli gruplar geliyordu. Bu ilgi nedeniyle, nahiye müdürleri, halkevi başkanları ve kaymakamlar ekibin bir kaç gün daha kendi bölgelerinde kalmalarını istiyordu.

HAMSİ EKİBİ GEZİCİ, KÜÇÜK BİR ENSTİTÜ GİBİYDİ
Öğrencilerin bir görevi de kıyılardaki halkın yaşayışı, üretimi, üretim araçları ve ilişkilerini incelemek, yazılı olarak enstitüye getirmek ve değerlendirmekti. Hamsi ekibi, işin özelliğine göre kurulmuş, gezici, küçük bir enstitü niteliğini taşıyordu.

ARACILAR ORTADAN KALKTI, HALKA UCUZ BALIK SAĞLANDI
Avlanan balıkları toptan alıp, yüksek bir karla perakende satan aracıları ortadan kaldırmak amacıyla enstitü döner sermayesi açık artırmalara katılıyordu. Aracılarla açık arttırmada fiyat yarışına girilerek yüksek fiyattan alınan hamsiler, düşük bir kar oranıyla ucuza satılarak hem balıkçıların daha çok gelir elde etmesi, hem de halkın ucuz balık satın alması sağlanıyordu. Bu durum, aracıların öfkelenmesine yol açmakla birlikte, bütün kıyı boyunca halkın ucuz fiyattan hamsi yemesinin yolunu açıyordu.

SALAMURA YAPMAK İÇİN BALIKHANE KURULUYOR
Hamsinin çok avlanması ve kısa sürede bozulan bir ürün olması, enstitüyü tuzlamacılığa yöneltir. Tuzlama için gerekli olan fıçı ihtiyacı, bu işten anlayan bir usta öğretici işe alınarak bir fıçıcılık işliği kurularak karşılanır. Bol üretim ve tuzlama işinin balıkhane kurma zorunluluğunu ortaya çıkarması üzerine de bir balıkhane kurulur. Balıkhanenin yapımının tamamlanması sonrası temizleme, tuzlama, fıçılara istif işleri bu binada yapılmaya başlanmıştır. Sonraki yıllarda bu işletme giderek gelişir ve balık ağları Ticaret Bakanlığı'ndan sağlanan ipliklerle enstitüde öğrenciler tarafından yapılmaya başlanır.

5 YILDA KARADENİZ'İN EN BÜYÜK BALIKÇI FİLOSU YARATILDI
Beşikdüzü Köy Enstitüsü işliklerinde 10 tonluk bir av gemisi bile inşa edilmesiyle hızlanan balıkçılık girişimi, 1945 yılına gelindiğinde, 2 balıkçı motoru 1 nakliye motoru, 18 kayık, 2 hamsi ığrıbı, 1 palamut gırgırı, 3 manyat, 3 barabat, 3 molozlama ve 30 kalkan ağı ile enstitü Karadeniz'in en güçlü ve örgütlü balıkçılık kuruluşu haline gelir. Bütün bu varlıklar avlanılan deniz ürünlerinden elde edilen gelir ile sağlanır. Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde kurulan balıkçılık ekibi, 1945 yılında 500 ton hamsi, 60 bin çift palamut, 45 ton diğer balık türleri ile önemli bir üretim düzeyine ulaşmıştır.

BU BİR MUCİZE DEĞİL, DAYANIŞMANIN DEVRİMİDİR
Yalnızca 5 yıl gibi kısa bir sürede sıfırdan başlayarak bölgenin en büyük balıkçı filosunun oluşumunu sağlayan bu öykü, Köy Enstitüleri ruhunun yarattığı bir mucizeden çok, inanç ve umudun, yurtseverliğin, aklı hür vicdanı hür bireyler olabilmenin, gerçek bir dayanışma ve kardeşlik ruhunun yarattığı bir devrimdir.

SAPANCA GÖLÜNDE BALIK AVLAYAN ENSTİTÜLÜLER
Beşikdüzü gibi Ağustos 1941'de Sapanca Gölü'nde balıkçılık faaliyetine başlayan Arifiye Köy Enstitüsü ise, ‘Balıkçılık Başı’ olarak istihdam edilen öğretmen Muammer Köseağaç, usta öğretici Ömer Reis ve tuzlama için görevlendirilen Bulgaristan göçmeni Hüsnü Ağa öncülüğünde 1941'de 3 ton, 1942'de ise 12 ton balık avlamıştır. Enstitü tarafından avlanan balıkların bir kısmı öğrencilere yedirilmiş, bir kısmı da döner sermaye hesabına Adapazarı ve Sapanca'da satılmıştır. Gölde balıkçılık işinde tecrübe kazanan öğrenciler, daha sonra İzmit Körfezi'ne açılarak, Yalova'dan Darıca'ya kadar bütün körfezde avcılık yapacak, istavrit, sardalya, tekir, barbunya ve mercan gibi balıklar avlayacaklardır.

SAMSUN'DA 10 DÖNÜMLÜK ALANA KURULAN BALIKÇILIK TESİSİ
Köy Enstitülerinde uygulanan usta öğretici modeli, yörede işini iyi yapan ve halk tarafından sevilen meslek ustalarının istihdam edilmesiyle önemli bir başarı sağlamıştır. Samsun Ladik Akpınar Köy Enstitüsü de aynı şekilde Karadeniz'de balıkçılık yapmak amacıyla, 50 kişilik bir yatakhanesi olan, yemekhane ve dershane olarak kullanılan salonları bulunan, kitaplık, santral binası, atölye ve araç gereçler için ayrı bir yapı içeren 10 dönümlük alana sahip bir tesis kurmuştur.

KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILMASI TESADÜF DEĞİLDİR
Köy Enstütüleri’nin kapanmasına giden yolun, sonuçlarını bugün daha can yakıcı biçimde yaşadığımız, yaşamdan ve üretimden kopuk bireyler yetiştirilmesinin önünü açan imam hatip okullarının açılmasına giden yolla kesişmesinin bir tesadüf olmadığını yazıyor tarih. Önce 1946 yılında, Köy Enstitüleri’nin kurulmasında büyük emekleri geçen H. Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanlığı görevinden uzaklaştırıldı. Sonra İ. Hakkı Tonguç, İlköğretim Genel Müdürlüğü görevinden alındı. Ardından Enstitüler’in temel ilkeleri birer birer ortadan kaldırılmaya başlandı.

SONA DOĞRU ADIM ADIM...
İlk adım olarak, 1947’den, o ana değin uygulanmakta olan iş eğitimi ilkelerine kısıtlama getirildi. Özgür okuma saatleri kaldırıldı. Enstitü kitaplıklarında bulunan birçok kitap yakıldı, okunması yasaklandı. Öğrenciler, Enstitü yönetiminden dışlandılar. Öğrenci sayılarında azaltılmaya gidildi.1948 yılında Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. 1949’da, öğrencilerin yıllık izinleri üç aya çıkarıldı. 1950’de karma eğitime son verilip kız öğrenciler üç ayrı okulda toplandı. 1951’de, 1943 Köy Enstitüleri Programı, İlk Öğretmen Okulu Programıyla birleştirildi. Eğitim süresi de, altı yıla çıkarıldı. 1954’te de, 6234 sayılı yasa gereğince Köy Enstitüleri kapatıldılar. 
ENSTİTÜLER KAPATILIRKEN İMAM HATİPLERİN YOLU AÇILDI
1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, seçim propagandası olarak kullandığı imam hatip okullarını iktidara gelir gelmez açacak, 1951-1951 döneminde 7 ilde başlayan süreç, 1963-1964 döneminde ‘parasız yatılı’ öğrenci alımıyla sürecek, 1072’ye gelindiğinde ise imam hatip okullarının sayısı 72’ye çıkacaktı.
EĞİTİMİN KILCAL DAMARLARINA KADAR SOKULAN DİNİ VAKIFLAR
Eğitimde 4+4+4 modeline geçilmesiyle imam hatip okulları altın dönemine girerken, iktidar eliyle dini cemaat ve vakıfların eğitimin kılcal damarlarına kadar sokulmasının yarattığı toplumsal çürümenin sonuçlarına bugün hepimiz maruz kalıyoruz. ENSAR Vakfı ile gündemde olan, ancak “kol kırılır yen içinde kalır” misali Türkiye’nin dört bir yanında açığa çıkmayan binlerce çocuğun sessiz çığlığı, bütün bu olup bitenler karşısında adeta refleks yitimine uğrayan bu toplumu bir gün boğacaktır.
ENSAR VAKFI BUZDAĞININ GÖRÜNEN YÜZÜ
“Sivil toplum” sosuyla kamusal alanın başat oyuncuları haline getirilen ve düpedüz din sömürüsüyle inşa edilmiş yapıların bugün geldiği nokta görünenden daha tehlikeli bir boyuta ulaşmıştır. Aralarında, AKABE Vakfı, Birlik Vakfı, Çamlıca Kültür Yardımlaşma Vakfı, ENSAR Vakfı, HAYRAT Vakfı, İHLAS Vakfı, İlim Yayma Vakfı, İslami İlim Araştırma Vakfı, İş Dünyası Vakfı, Suffa Vakfı, Türkiye Yazarlar Birliği ve İHSAN Vakfı gibi kuruluşların da yer aldığı 66 vakfın çatı örgütü olan TGTV, Başkanlık sistemini destekleyen ve bu konuda kamuoyu yaratmaya çalışan bir tavır sergiliyor. Yeni anayasa konusunda da tarafını açıkça ortaya koyan vakıf, bu konudaki görüş ve beklentilerini sıraladığı metinde, bakın neler söyleniyor:
'ANAYASA'DA LAİKLİK OLMASINA MUHTAÇ DEĞİLİZ'
“Anayasalarda, başlangıç metni bulunması zorunlu değildir. Hatta bulunmamalıdır. Devletin bir ideolojisi olmamalıdır, halkına bir ideoloji dayatmamalıdır. Anayasa’ya değiştirilemeyen madde önermek, dayatmacı bir tavrın tatbik isteğidir. Bir ülkenin insanları; ne geçmiş neslin düşünüş tarzının ipoteğine girmeli, ne de gelecek nesli ipotek altına almalıdır. Ülkemizin toplumsal yapısı ve yaşadığı tarihsel sürecin gereği olarak, Anayasasında laiklik kavramının bulunmasına muhtaç değildir. Tek tip insan yetiştirmeyi hedefleyen Tevhidi tedrisat anlayışı terk edilmeli, insanlar tamamen sivil yapılanmayla müfredatını kendileri belirlediği eğitim ve öğretim kurumları tesis edebilmelidir.”

Bugün 17 Nisan…

Başta Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç gibi gerçek birer yurtsever olan aydınlık yürekli insanların benzersiz mirası olan Köy Enstütüleri’nin kuruluş yıldönümü. Köy Enstitüleri, her 17 Nisan’da içimiz burkularak andığımız bir nostaljiden öte, gerçek bir eğitim devrimi modeli. Pek çok okulun binasından eser bile bırakılmadı.

BUGÜN HAMASETİ BIRAKIP DEVRİM YAPMA ZAMANIDIR
Bugün artık kısır siyasi söylemlerin ve kendini tekrar eden analizlerin klişelerinden biri haline gelen “Hocam bu Köy Enstitüleri kapatılmasaydı Türkiye Amerika’yı geçerdi” sığlığından kurtularak, bugün dağları un ufak edilen, suları hapsedilen, kıyıları, koyları yağmalanan, tarımı, hayvancılığı çökertilen, sanayisi, üretimi bağımlı hale gelen, eğitimi dine, inancı ranta kurban edilen bu güzel ülkenin hepimizin ellerinin arasında can çekişmesini seyretmek yerine bir kez daha devrim yapma zamanıdır...

Kaynaklar:
-Hamdi Arpa, ‘Balıkçılık Tarihimizden Notlar’ (Ziraat Mühendisleri Odası Yayını. Ankara -2015)
-Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri (Güldikeni Yayınları 2. Baskı 2000-Ankara)
-http://www.tgtv.org/ (Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri Vakfı resmi internet sayfası)
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.