Hayal-et Adam: Doğu Yücel

Doğu Yücel

Doğu Yücel



25 Mayıs 2015, 14:26

Güneş hırsızlarını varolmayan kentinden kovan hayalet adam

Türk Edebiyatı’nın Rockstarı Doğu Yücel ile ulusalkanal.com.tr okurları için samimi bir sohbet gerçekleştirdik ve çok geniş yelpazelerdeki konularda gezindik. Düşler Kabuslar ve Gelecek Masalları, Hayalet Kitap, Varolmayanlar ve Güneş Hırsızları kitaplarının yazarı, Okul ve Küçük Kıyamet filmlerinin senaristi olan Yücel, birçok platformda müzik ve film eleştirmenliği de yapmakta.

Öncelikle yazı maceranızın nasıl ve ne zaman başladığını merak ediyoruz.
Küçük yaşlarda başladı. Neredeyse okuma yazmayı söker sökmez öyküler karalamaya başladım. İlkokul defterlerim çizgi roman-vari öykülerle doludur. Aslında çocuksu oyunlardı bunlar… Gerçi her çocuk benzer oyunlar oynar, kafasında kurgular kurar. Benim tek farkım ilerleyen yaşlarda da bu öykü egzersizlerini ciddiye almam oldu. Lisede okul dergisini çıkartıyordum. Üniversitede katıldığım birkaç öykü yarışmasında ödüller alınca, dedim herhalde benim yazar olma ihtimalim var. Aşama aşama yazarlığı daha da ciddiye aldım. Böylelikle bu günlere geldik.

Hem öykü kitapları hem de romanları olan bir yazar olarak ikisi arasındaki fark sizce nedir?
Ben bir fark görmüyorum. Kendimi hep bir öykü anlatıcısı olarak görmüşümdür. Yalnızca yazdıklarımın bazıları uzun bazıları kısa. Okuma deneyimi olarak ikisi arasında büyük farklar görmüyorum. Yazar olarak bakarsam: Öykü yazmak daha zor. Bir öykü kitabında 10 öykü var, romanda tek. Karakter sayıları da o şekilde değişiyor. Her öykü için farklı buluşlar içeren deneyimler yazmanız gerekiyor. Roman ise bir fikrin geliştirilmiş hali diyebiliriz. Yazar olarak bana öykücülük halı sahada futbol oynamak, roman büyük sahada oynamak gibi geliyor. İkisi de çok zordur ama farklılıkları vardır. Büyük sahada uzun süre top size gelmez. Ama daha çok yorulursunuz. Küçük sahada top oynarken daha aktif oyunun içindesinizdir, bağcığınızı bağlamaya bile zamanınız olmaz. O yüzden bir yoğunluk farkı var diyebiliriz.

Ve yeni kitabınız ‘Güneş Hırsızları’… Ne durumda, tepkiler nasıl?
‘Güneş Hırsızları’ yazdığım kitaplar arasında en iyi tepki aldığım kitap. Herkes hemfikir olmuş gibi. Daha öncekiler daha iyiydi diyeni az gördüm. Goodreads’de puanı en yüksek olan kitabım. Ama satış olarak diğerlerinin gerisinde, şu anlık. Zamanla anlaşılacağını düşünüyorum. Sonuçta öykü kitapları romanlardan daha az satıyor bunun da etkisi var. Ayrıca bilimkurgu bir kapak kullandım. Çoğu insan bunu uzay kitabı falan zannediyor ama içinde her tarzdan öykü var.



“Hayallerime engel olmaya çalışanlara güneş hırsızı diyorum”
‘Hayalet Kitap’ın ilk baskılarındaki (2002-2003) biyografinizde ‘Güneş Hırsızları adlı ikinci öykü kitabını hazırlıyor’ yazıyor. ‘Güneş Hırsızları’ için bu uzun hazırlık sürecini dinlemek isteriz.

Vay, bunu fark eden çok az insandan birisisin. ‘Güneş Hırsızları’ benim için çok eski bir öykü, ortaokuldan itibaren bir sabah kalkıyorum perdeyi açıyorum etraf hala karanlık, güneşimiz çalınmış olsa nasıl olur; hem bireysel hem toplumsal olarak nasıl faklılıklar olur diye düşünüyordum. O dönemde bu tabir de kafamda belirmişti. Hayallerime engel olmaya çalışan insanlara ‘güneş hırsızları’ diyordum içimden. Çünkü benim ışığımla arama giriyorlardı. Bu fikir zamanla gelişti. Öykü mü olsa roman mı olsa diye arada kaldım. Gezi’den sonra tekrar hatırladım öykümü. Artık öykü “beni yaz ne zaman yazacaksın” diye bağırmaya başladı bana. Novella olacağını biliyordum. Roman olabilirdi aslında ama ben Gezi’nin verdiği hissiyatla bir hallere girdim. Bu kitap tek bir öyküden değil birçok öyküden oluşsun, her bir öykü farklı birer kapı olsun istedim. Bir meydan okumaydı aslında. Hakikaten benim en iyim olsun, bir şeyleri değiştirebilsin insanlara zor zamanlarda itici güç olabilsin istedim.

Diğer edebi türlerden daha fazla hayal gücü gerektiren türde kitaplar yazıyorsunuz. Türkiye’nin içinde bulunduğu, gün geçtikçe her alanda artan bu baskı ortamı hayal gücünüzü nasıl etkiliyor?

Hayal gücüm daha da canlı oluyor aslında. Baskı olmasa başka türlü bu kitabı yazamazdım çünkü bir anda fışkırdı diyebilirim. Direkt Gezi Direnişi ile ilgili son kitabımda ‘Cam Göz ve Duman’ adlı öyküm var. ‘Güneş Hırsızları’ ise dediğim gibi çok daha eskiye dayanıyor. Demek o baskı ve karşılığında isyan duygusu, karşılaştığım haksızlıklar çok küçüklüğümden beri beni etkiliyormuş. Yaşadığım şeyler beni hep etkiledi. En baştan beri hep beni onların o önyargılı ‘fantastik edebiyat’ algısına itmeye çalışıyorlar ama ben aslında en baştan beri toplumsal dertlere parmak bastım. ‘Hayalet Kitap’ta üniversite eğitimi eleştiriliyor. Bu böyle bir serzenişten yola çıkıyor ama o serzenişi yaparken en etkili yolun fantastik açılımlar olduğunu düşünüyorum. Zaten edebiyat tarihine baktığımız zaman ‘Cesur Yeni Dünya’ olsun ‘Fahrenheit 451’ olsun bunun örneklerini görüyoruz. Gogol’un ‘Palto’su da mesela çok güçlü bir hicivdir ama bir hayalet metaforu üzerinden yürür. Gerçekleri eleştirmek için fantastik sos yardımıyla soyutlaştırmanın daha etkili bir yol olduğunu düşünüyorum. Bunun bir kanıtı da şu aslında; zamanında toplumsal gerçekçi ağabeylerimiz bizimle çok dalga geçmişti ‘Star Wars’ seviyoruz diye ama Gezi olaylarında ‘Star Wars’ büyük bir motivasyon kaynağıydı, herkes kendini filmdeki asiler birliğiyle özdeşleştirdi. Belki biz ‘Star Wars’ izlememiş olsak o şekilde bir katılım göstermeyecektik. ‘V For Vendetta’ da aynı şekilde etkiledi insanları. Çoğu insan direniş sırasında o maskelerden taktı. O eser de sonuçta fantastik bir eserdi. Belki de ‘V For Vendetta’ çizgi romanı ve ondan uyarlanan film olmasaydı Gezi bu kadar çığ gibi büyümeyecekti. Yani sadece toplumsal gerçekçi öykülerle bir isyan duygusu olmuyor. Bunun içinde rock ve metal müzik de var. Bizi isyana çağıran Bruce Springsteen’ler, Rage Against the Machine’ler olmasa o duyguya giremeyecektik. Toplumsal gerçekçi ağabeylerimiz hep bunlara popüler kültür dedi ama bu isyan duygusu oradan çıkıyorsa ben ondan da yanayım yani.

“İyi ki de bir Yüzüklerin Efendisi serimiz yok”
Sizce Türk fantastik edebiyatı neden yetersiz kaldı? Mesela neden bir ‘Yüzüklerin Efendisi’ serimiz yok?

İyi ki de yok. Bizde de İhsan Oktay Anar’ın kitapları var, Murathan Mungan’ın ‘Şairin Romanı’ var. Barış Müstecaplıoğlu’nun Perg Efsaneleri var. Yabancı eserlerle çok rahat aşık atabilirler. Yalnızca okura ulaşmıyor. Okuyucu alıp okuduğu zaman da kendine ‘Ben fantastik kitap okuyorum’ cümlesini yediremiyor.

Peki, neden ulaşamıyor?
Okur alışkanlıklarından. Bence okur, aldığı kitapların en az yarısını okumuyor ve yarısını da dekoratif amaçlı alıyor. Çoğunluğun şıklık anlayışına göre fantastik içerik şık değil. Bence o önyargıların zamanla yıkılması gerekiyor. Ben de ona uğraşıyorum. Aslında bu tür ayrımına o kadar takılmamalı insanlar. Ben sonuçta sadece iyi edebiyat kötü edebiyat olduğunu düşünüyorum. İyi veya kötü öykü vardır. Ben iyi öykü yazmaya çalışıyorum. Okurun da biraz perspektifini genişletmek istiyorum. Okur genelde tek tip kitaplar okuyor. Bu tek düzeleştirmeyi de bence bizim edebiyat camiamız yapıyor aslında. Mesela son zamanlarda edebiyatımıza hep eril kalemler hakim oldu, böyle delikanlı üslubu çok baskın olmaya başlamıştı. Yakın zamanda bu fark edilince bu seneki yarışmaların sonucunda hep kadın yazarlar ödül almaya başladı ve bu beni çok mutlu etti. Belki gelecek sene de bizi görecekler. Bazı önyargıların kırılması gerekiyor. Artık bir akım öne çıkmasın yalnızca iyiyle kötü ortaya çıksın.

Yazı hayatınızın her alanında, film eleştirileri de yazıyorsunuz. Bu yazılar şahsi tatmininiz için mi yoksa okurlarınıza gerçekten bir şeyler öğretmek için mi yazılıyor?
Aslında ben sinema eleştirisi yazmıyorum. Kendimi sinema eleştirmeni olarak görmüyorum. Ben daha çok bir filmi alıp bana çağrıştırdıklarını yazıyorum, bir film eleştirisi değil. Mesela ‘Whiplash’ filminden sonra sanat disiplini üzerine kafa yordum. ‘Birdman’ filmindeyse eleştirmenlik durumu üzerine yazdım. Şimdi de ‘Marslı’ kitabı üzerine bir yazı yazıyorum ama yine bir eleştiri değil yalnızca çağrışım yazısı.

‘Küçük Kıyamet’ ve ‘Hayalet Kitap’tan uyarlanan ‘Okul’ filmlerinin senaristliğini üstlendiniz. Sinema adına yeni projeler var mı?
‘Güneş Hırsızları’nı okuduktan sonra birçok kişiden özellikle üç öykü için, bunlar filmleştirilse ne güzel olur, şeklinde tepkiler aldım. Onlardan ‘saklı’ bir tanesinin sinemaya uyarlanması üzerine görüşmelerimiz devam ediyor.

“24 yaşındaki Doğu’ya ihanet etmek istemiyorum”
Eminim duymaktan çok sıkıldınız ama her öykünüzde, kitabınızda müziğe bir atıf yapıyorsunuz. Bu sizin için bir saplantı mı yoksa hastalık derecesine gelmiş bir alışkanlık mı?

Müzik benim en büyük tutkularımdan bir tanesi. Yazdığım birçok öyküde bazı şarkı sözlerinden yararlandığım dahi oldu. O bende bir alışkanlık oldu. O alışkanlığı kırmaya çalışıyorum açıkçası. Hatta ‘Güneş Hırsızları’nı yazmadan önce kendime birkaç engel koydum bunlardan biri de müzik alıntılarını kısmak yönündeydi. Fakat bunu yine başaramadım. Bir öyküde Ozzy Osbourne var mesela. O kadar yakıştı ki, silmeye kıyamadım. Okurlar da sevdi bu konuk oyunculuğu. Bazıları buna benzer popüler kültür referanslarını sevmiyor. Ama diğer yandan kullandığım şarkıları merak edenler, internette kitapta geçen şarkılardan liste yapanlar oluyor. Müzik bence edebiyatla bir bütün. Türkiye’de ise şöyle bir algı var; edebiyatçı sadece edebiyat yapmalı, müzisyen sadece müzik… Ama bu doğru değil sanat türleri arasında bir paslaşma olmalı, beslenilmeli.

‘Varolmayanlar’ın başında da böyle bir alıntı vardı.

Evet, ‘Varolmayanlar’ Ronnie James Dio’nun şarkı sözleriyle başlıyor. Hep kitaplara bakıyorum genelde ünlü edebiyatçıların ya da düşünürlerin afili sözleriyle başlıyor. Ben de o tarz bir alıntı düşündüm şöyle güzel bir açılış olsun diye. Araştırdım, birkaç tane buldum aslında ama hiçbiri tam içime sinmedi. Bir gün Dio’dan ‘Sacret Heart’ şarkısı dinliyorum, sözlerine eşlik etmeye başladım ve fark ettim ki bu şarkıyı arıyormuşum açılış sayfam için. Sayfalar arasında aradığım kulaklıklarımdaymış meğer. Ve onu kullandım. Çünkü samimiyete çok önem veriyorum. Eğer diğer afili sözlerden yazsaydım okuyucuya geçemeyecekti, daha da önemlisi ben olmayacaktım o. Güneş Hırsızları’nda da o tarz hilelere başvurabilirdim. Kitabın ismini daha merak uyandıracak ‘Rüya Tarifleri’ yapıp kapağını da daha ana akım tarzında seçebilirdim, belki o zaman daha çok satardı. Piyasa kurallarını az çok biliyorum artık ama kendimi frenleyip tam tersini yaptım. Ben ‘Güneş Hırsızları’nı yıllar önce yazdığımda bu şekilde planlamıştım ve öyle yapmak zorundaydım. Yoksa o günlerde öyküyü hayal eden 24 yaşındaki Doğu’ya ihanet etmiş olurdum.
Müzikle bu kadar iç içesiniz; müzik dergilerinde yazıyorsunuz, büyük bir Iron Maiden hayranısınız… Hiç enstrümanist olarak bu işin içinde olmayı düşünmediniz mi?
Lisede amatör bir grubum vardı, gitar çalıp vokal yapıyordum. Ama benim için kısa süren bir maceraydı. Herkes haddini bilmeli ya. Ben çok çalışmadan öyle bir işe girmem. Ama tabii aklımın köşesinde hala öyle bir düşünce var.



“Eğer babam yaşasaydı onun takdir edeceği bir yolda olduğumu umuyorum”
‘Güneş Hırsızları’ çıkalı daha bir yıl bile dolmadı ama şimdiden yeni kitap planlarınız var mı?

Her kitaptan sonra bir yorgunluk oluyor. Donanımsal olarak boşaldığımı hissediyorum. Biraz kitap okumak, yeni konular hakkında bilgilenmek, sistemimi güncellemek istiyorum. Bu da kolay değil tabii. Ben oturayım hadi bilmem ne teması üzerine yazayım diyemiyorum. Bir araştırma sürecim oluyor. Bu yönüyle de tarihi romana benzetiyorum aslında tarzımı. ‘Güneş Hırsızları’nı yazarken mesela Mars’la Dünya arasındaki uzaklığı, yörüngeleri falan hesaplamaya başlamıştım. Diğer her öykünün perde arkasında bir araştırma süreci var. Öyle kolay bir şey gibi gözüküyor ama gerçekle oynayan öykülerde mantığı doğru kurmanız gerekiyor. Tabii yaşamak da gerekiyor, görmek, duymak, hayata biraz daha şahit olmak...

Yine öykü kitabı mı geliyor?
Bu kez roman yazacağım. Aklımda üç tane fikir var. Her gün bir başkası öne atılıyor. Bunlardan birinde karar kıldığımda araştırma geliştirme sürecine gireceğim ve yazmaya başlayacağım. Şu an ‘Güneş Hırsızları’nda sanki bütün her şeyimi döktüm gibi geliyor bana. ‘Varolmayanlar’da dahi bu kadar olmamıştım ki onu yazmam 5-6 sene sürmüştü. ‘Güneş Hırsızları’nda hakikaten çok gaza geldim. Ne durumdayız, dünya nereye gidiyor bunlara karşı ne yapabilirim diye sordum kendime. Tabii ki cevap “yazabileceğim en iyi kitabı yazmak”tı. ‘Güneş Hırsızları’ sanki bir eylemdi benim için.

Son olarak biraz daha özel bir soru sormak istiyorum. Erkan Yücel gibi bir halk sanatçısının oğlu olmak sizi nasıl etkiledi?

Her şeyden önce üzerimde bir sorumluluk bıraktı. Ben babamı yaşarken çok tanıyamadım, sürekli turnelerdeydi. Biz İzmir’deydik o Türkiye’nin dört bir yanındaydı. Çok tanıma şansın elde edememişken küçük yaşta da kaybettim. Aslında babamı vefatından sonra tanıdım diyebilirim; biraz televizyonda yaptığı filmlerle, dizilerle sonra yazdıklarıyla. Ve arkadaşlarının anlattıklarıyla... Gün geçtikçe de etkilendim ve hem benim hem kardeşimin hem de annemin onun izinden gittiğimizi düşünüyorum. Her yaptığım işte hep şöyle bir duygu var; babamın bir misyonu vardı benim de bir misyonum var. Bire bir aynı olmayabilir ama eğer yaşasaydı takdir edeceği bir yolda gidiyor olduğumu umuyorum. Bu güne kadar yaptıklarımda da onun sesini birebir duymasam da eğer görseydi ‘Evet, doğru yoldasınız’ diyeceğini düşündüm.

Cansın ÇETİN
Fotoğraflar: Ali Göküş

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.