'Haziran'a büyük ilgi


Levent Kırca

Levent Kırca

22 Haziran 2014, 09:16

Bir film hakkında yazmak istiyorum. Ama, önce ülkenin içinde bulunduğu duruma bakmamız lazım. Tayyip'le Fethullah el ele, ülkeyi çökertme gayreti içindeler. Öncelikle "din" siyasete alet edilmiştir. Her zaman her yerde itibar gören bir taktiktir bu. İnançlı insanların inançlarını kullanıp istismar etmek. Cumhuriyet'i devreden çıkarmak için, önce TSK'yı telef etmek gerekmektedir. Gereken yapılır. Askerler, aydınlar, gazeteciler komik, inanılmaz gerekçelerle zindanlara atılır. Gazeteler baskıyla yandaşlaştırılır. İnsanlar korkutulur. Gençler, dövülüp öldürülür. Kutsal bayrak yerle bir olur. TC türlü gerekçelerle kaldırılır. Teröristle işbirliği yapılır. Ülke hızla bölünme arifesindedir. Yöneticiler, Amerika buyrukçuları haline gelmişlerdir. Artık Atatürk'ün kurduğu partiler bile Ata'yı saymamakta ve ona karşıdırlar. Durumu, kendilerine dert edinmiş Devrimci Cumhuriyetçiler, sorumluluklarına müdrik zindan zindan eylem yapar, başkaldırırlar. Bütün dünya da gerçekleri görmekte ve yazmaktadır. Hukuk yok edilmiştir. Ülke fakr-ü zaruret içindedir. Bizler mücadele verip, gazlanıp, gözlenip mahkemelerde sürünürken, oyunlarımız yasaklanmakta, televizyonu bir tarafa bırakın, turnelerde otellere alınmamakta, valilik emriyle oynayacak salon bulamamakta, Gezi Parkı'nı desteklediğimiz gerekçesiyle de, devlet yardımı alamamakta; kısacası süründürülmekteyiz.

BİRİLERİ SEYİRCİ

Olup bitenle hiç ilişkisi olmayan, hatta menfaatleri doğrultusunda her şeyi görmezden gelen büyük bir kitle var. Sanatçıların çoğu da bu grubun içinde. Elimizi vicdanımıza koyup düşünelim. Ülke bizim gayretimize muhtaçken, bunu esirgeyenlere ne isim koymalı? Hele ki, ülkeyi bu duruma getirenlerden destek görmek, katkı almak, bu kötü kişilerle işbirliği yapmak değil midir? Böyle bir dönemde, Haluk Bilginer gibi Atatürk'e vermek veriştirmek ne anlama gelmektedir?

Bir röportajını okuduğum Nuri Bey, ülke ile ilgili sorulara gelindiğinde, "Konuşmak istemiyorum, geçiniz" diyor. Bu ne anlama geliyor, kendisine soruyorum. Dönebilenlere çok şaşıyorum. Çoluk çocuğunu ve kendi şahsını hiçe sayanlara. En son Haluk şaşırttı beni. Bir tiyatrocunun sapması kanıma dokunuyor. Haluk'un Atatürk'ü karalamasının sebebi, Tayyip'e hoş görünmek. Zira, kendisi çok yakında Tayyip'in damadının yönettiği bir dizide başlıyor ATV'de.

Hayırlı olsun. "Helal dizide" oynuyor.

KIŞ UYKUSU


Filmi izlemeye gittim. Başlangıçta umutluydum. Bir önceki seansın seyircileri sinemadan çıkarken, Umur Bugay'la karşılaştım. "Biraz dişini sıkarsan, film fena değil" dedi bana. Film başladı. "Kültür Bakanlığı'mızın katkılarıyla" diye yazdı baştan. Bana ilk gol böyle girdi. Hangi Kültür Bakanlığı? "Sanatı istemeyen"... Öyle değil mi?...

Film, üç buçuk saat sürüyor. Neden üç buçuk saat olduğunun yanıtını asla bulamayacaksınız. Umur'un da dediği gibi; "dişimi sıktım". Yetmedi. Sıkabileceğim her şeyi sıktım. Filmin ortalıklarında bir yerde, sanki bir haftadır bu filmdeymişim gibi geldi bana. "Bilge", filmi Ürgüp'te çekmiş. Bence, Ürgüp'e gittiğinde ilk işi şalterleri indirmek oluyor. Pencereleri kapatıp kalın perdeleri çektiriyor. Film zifiri karanlıktan, iki dizyem önde bir yerde, karanlıkta kasvetli başlıyor. Biraz sıkıntı, biraz bunalım. Kahretmişlik ve ritim yerde sürünmece. Çehov'dan esinlenmeymiş. Acaba niye? Türkiye'de esinlenecek onca olay başımıza başımıza düşerken. Çehov'u bile kıskandıracak bu gerçekler göz ardı ediliyor.

Ürgüp'e yerleşmiş, orada entelektüel sıkıntılar yaşayan bir ailenin bu karanlık halini, bizi ilgilendirmeyen problemlerini izlemek, kasvete boğuyor insanı. Film boyunca karanlık mağaralarda yüzleri dahi görünmeden konuştu durdu oyuncular.

Hiç şüphesiz Çehov, dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biridir. Çehov, bana söyleyeceğini söylemiştir.

O yüzyılın Rusya'sında yaşayanlardan yola çıkıp, bize "durgun su" izlettirmek, bizim sesimize ihtiyacı olan genç şehitlerimize karşı, özgürlüğümüze karşı bir ihanettir. Bugün var olan barutumuz, kendi ülke sorunlarımız için patlamalı. Susmuş, susturulmuş, öldürülmüş insanların sesi olmalıyız. Üstelik karanlığa saklanarak konuşmak yerine, aydınlığa çıkıp ışık saçmalıyız. Gün bugündür.

GELELİM

OYUNCULUKLARINA


Filmin baş karakteri ki, isminin "Aydın" olmasını çok yadırgadım. Yani, fakirin ismi de "Fakir" mi olmalıydı? Aydın Bey'i oynayan Haluk Bilginer, filme bir türlü uyum sağlayamadı. Bir türlü unutamadı oyuncu olduğunu. Ve Haluk Bilginerliğinden sıyrılıp film karakterinin içine giremedi. Adeta o da, bizimle birlikte izledi kendisini ve duydu sesini. Film rahatsız etmişti onu ve bu rahatsızlığı bizi de rahatsız etti. Sıkıntılara gark etti. Son zamanlarda yaptığı başarısız karakterlerin bir uzantısıydı Aydın Bey. Aydın Bey, Haluk Bilginer olmaktan kurtulamadı. Filmin en başarılı kişisi, Aydın Bilginer'in yardımcısını oynayan arkadaşımızdı. Adı, Ayberk. Kendisini kutluyorum. İyi bir sinema adamı olmuş. Bir de, "Nejat İşler" çok iyi idi.

Demet için bir şey söyleyemeyeceğim. Çünkü yüzünü görmedim bile. Zira karanlıktaydı. Sonra da, birden bire kayboldu gitti filmden. Nereye gittiğini anlayamadık.

Senaryo yanlışlarla doluydu. Bir yönetmenin söyleyecek bir şeyi varsa ve o enginlikteyse, söyleyeceğini dinletir. Zaten bilenlere, hatta iyi bilenlere bir şey söylemek herkesin harcı değildir. "Cannes" bu filmin "neresine" ödül vermiş, ben filmin "orasını" göremedim. Film bana bir şey söylemedi. Öte yandan, ödül almış bu filmi "Ben de beğenmeliydim" diyen bir seyirciden başka, kimse kalmıyor ortalıkta.

HAZİRAN

Biz de yeni oyunumuz "Haziran"la, Ankara'da 1700 kişiyi büyüledik. Devlet desteği almayan oyunumuz bütünüyle ezilmiş, dövülmüş, şehit edilmiş insanları anlatıyordu. Bu gerçekleri korkmadan birisi anlatmalıydı. Ve biz, halkın sesi olmalıydık. Olduk da. Olmaya da devam edeceğiz.

Oyunumuzu, Ankara'da şehit edilen, polis tarafından öldürülen "Ethem Sarısülük"ün annesi, abisi ve akrabaları da seyretti. Acılı anneye, bildiği Ethem'i bir de biz anlattık. O da, ağladı durdu. Birileri vakti boşa harcarken, biz sileceğiz halkın gözyaşlarını. Bugün yapılması gereken budur.

BALYOZ DAVASI


Kara zindanlar boşaldı. Komutanlar içeri, "Atatürk" dedi, girdi. "Atatürk" dedi, çıktı. "Aramıza hoş geldiniz!" diyorum, hepsine. "Geçmiş olsun" diyemiyorum. Biliyorum ki zor geçer. Hatta hiç geçmez. Aynı mücadelenin içindeyim. İçerde oldukları sürece yalnız bırakmadım onları. Bu da benim vicdan muhasebem. Resmi kıyafetleriyle çıktılar. Atatürk'ü selamladılar ve hesap soracaklarına dair ant içtiler.

Birileri Ekmeleddin Bey'i aday gösteren bir partiye kaydolup, milletvekilliğine tavken, ben komutanları gördüğümde verdiğim mücadelenin boşa gitmediğini gördüm.

Levent Kırca
ulusalkanal.com.tr


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.