İmdaat!!! Hükümet sanatı yok ediyor...


Levent Kırca

Levent Kırca

15 Haziran 2014, 09:54

Vakti zamanında, Yılmaz Güney Cannes Film Festivali'nde ödül aldığında zil takıp oynamıştım. Çok severdim Yılmaz Güney'i... Farklı bir soluktu. Türk Sineması'na ruh getirmişti. Devrimci bir bakış getirmişti. Ezilenlerden yanaydı. Öyle bir hale getirmişti ki, bir yanda Yılmaz Güney Sineması, öbür yanda ise diğer filmler olurdu. Kısacası onun sinemaya hükmettiği yıllar, gene onun adıyla anılırdı. Kendisiyle çalışma şansım hiç olmadı o yıllarda. Çok gençtim ve Ankara'da yaşıyordum.

Elbette ki, sinemamızın en büyük ustası Ömer Lütfi Akad idi. Akad'ın asistanı Atıf Yılmaz'dı. Yılmaz'ın asistanı da, Yılmaz Güney'di. Yani Lütfi Akad, Atıf Yılmaz'ı, Atıf Yılmaz da, Yılmaz Güney'i var etmişlerdi. Yapıtları ortada... Yıllarca filmlerini hayranlıkla izledim. Hâlâ rastladığımda, aynı zevkle izlerim. Eserleri kütüphanemde, elimin altında durur. Bu ustalara Metin Erksan'ı, Halit Refiğ'i de düşünmeden ilave edebilirim.

O yıllarda Türk Sineması birbirine benzeyen, birbirinden alıntı senaryoları çekerek piyasaya sürerdi. Zengin oğlan, fakir kız, fabrikatör baba, istenmeyen damat, yırtılıp suratlara fırlatılan çekler... Artık öyle bir hale gelmişti ki, zengin fabrikatör babalarını hangi oyuncuların oynayacağı, kötü adam rollerinin kime oynatılacağı önceden bilinirdi. Aynı adamlar, aynı rolleri oynar; aynı senaryolar farklı farklı oyuncularla defalarca çekilir, seyirci akın akın gider, bu "Nayırlı, Nolamazlı" filmleri ağlayarak seyrederdi. Veremli kız, bir diğer filmde veremli oğlan olurken, bu filmdeki kör delikanlı yerini, diğer filmdeki kör kıza bırakırdı.

Hulusi Kentmen filmlerin değişmez fabrikatörü iken, Ahmet Tarık Tekçe ve Erol Taş kötü adam karakterinde benimsenmişlerdi ki, halk onları sokakta dolaşırken yakalar, bir güzel döverdi. Erol Taş istediği kadar; "Ben kötü adam değilim" diye bağıra dursun, halk onu gerçek kötü zanneder, ağzını burnunu kırardı. Bu birbirinin aynı gerçek yaşamdan kopuk senaryolar, halkı uyutur dururdu. Seyircinin adeta üzerine bu filmlerle ölü toprağı serpilir, seyirci bu filmlerle avutulur, gerçekleri görmesi engellenirdi. O günkü iktidarlar, bugünkü Türkiye'nin altını hazırlıyordu. Radyodan hükümetin propagandası yapılırdı. Televizyon yoktu. Türkiye'de sanatı hükümetler güderdi. Teksesli sanat müziği, türkülerin önünü keser, halkın sesi devrimci türküler yasaklanır, bu türküleri okuyanlar hapis yatardı.

Yazımın başındaki saydığım değerli rejisörler, böyle bir Türkiye'de, ülkenin gerçek yüzünü göstermeye kararlıydılar ve sağcı sermaye sinemasına yasaklanmak, tutuklanmak pahasına karşı çıkıp ağırlıklarını koyarak, devrimci gerçekçi Türk Sineması'nın temelini attılar. Bugün bir şeyler oluyor, bir şeyler ürüyor ve üretiliyorsa bu devrimci yönetmenlerin attığı temeller sayesindedir.

NURİ BİLGE CEYLAN...

Nuri Bey'in yapımcısı Zeynep Hanım'la, bir gün bir konuda tartıştık. Zeynep; "Nuri'nin üstüne adam tanımam" dediğinde, "Elbette ki, Ceylan tartışmasız iyi bir yönetmen ama, bu söz ettiğim yönetmenleri de yok saymamak lazım" demiştim. Bana; "Bunları, Nuri'yle mukayese edemezsin" dedi. "Nuri Bilge de dahil, benim saydığım bu yönetmenler de, hatta isimlerini saymadığım üç-beş yönetmen de dahil, ülkemizin tartışmasız değerleridir" demiştim.

Bu konuda tartıştığımız günden bu yana yani, üç-dört senedir görüşmüyoruz. Ceylan'ın bazı filmlerine iyi, bazılarına da kötü eleştiriler yazmışlığım vardır. 50 yıllık bir oyuncu, yönetmen, sinemacı ve televizyoncu olarak kendimde bu hakkı görüyorum. Ceylan, Cannes'da ödül alınca çok sevindim elbette ki ülkem adına. Ne var ki, ödül töreninde filmde oynayan sanatçıları sahneye davet etmemesi dikkatimi çekti. Başbakan Tayyip Erdoğan da telefon edip, kendisini kutlayınca şaşırdım doğrusu.

Benim programımı yayından kaldırmış, Gezi Olayları'na destek verdiğim için, tiyatroma devlet desteğini kesmiş ve beni mahkemeye vermiş başbakan, beni bir nedenle telefonla arayıp tebrik etse, bunu "zul" addeder, yaptığım işi bırakır, gerekirse mesleğimi bile sonlandırırdım.

Ben, başbakan bana karşı çıktığı sürece doğru ve dürüst işler yaptığımı düşünüyorum. Cannes'da ödül alırken yaptığı konuşmayı eşime tercüme ettirdim. Konuşma sırasında, Gezi Parkı'nda ölen gençlerden söz etmiyordu. Sadece ölen gençlerden söz ediyordu. Bence konuşma, su kadar net olmalıydı. Gezi Parkı'nda katledilen gençlerimiz ve Soma Faciası'nda ölen, öldürülen gençlerimiz adına demeliydi, net bir ifade kullanmalıydı.

Benim işim, doğru bildiğimi söylemek ve yazmak. Hem de, kimseden korkmadan... Halkımız bunu kellem pahasına yaptığımı çok iyi bilir. Birkaç gün önce Türkiye'de gerçekleştirdikleri galaya eşimi davet edip, beni davet etmemek de ayrı bir terbiyesizlikti. Elbette ki davet edilseydim gitmezdim. Ama bu tip davetlere sanatçılar; "Bu bana iyi yazar, bu bana iyi yazmaz" gerekçesiyle hareket etmemeliler. Üretilen sanat eserleri görücüye çıkar ve insanlar taraflı olmamalı kaydıyla, düşüncelerini belirler. Herkes benim filmimi beğenmeli ve iyi yazmalı derseniz, Tayyip Erdoğanlaşmış olursunuz.

Şimdilik ben Nuri Bilge Ceylan'ın bu inanılmaz başarısını kutlamak, onu ve arkadaşlarını avuçlarım şişinceye kadar alkışlamak istiyorum. Film mi? Onu görmedim. Onu da, izleyince yazarım.

Levent Kırca
ulusalkanal.com.tr


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.