Irak’ta neler oldu? Neler olacak?


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

04 Kasım 2016, 09:36


            Giriş
 
            Bugünlerde Irak ve özellikle Musul ile ilgili haberler en sıcak konu olarak medyada ön sıralarda yer alıyor. IŞİD ile mücadele, PKK terör örgütünün buradaki faaliyetleri, Şii ağırlıklı Bağdat yönetiminin Türkiye ile ilgili söylemleri bir algı yönetimi içinde kamuoyuna yansıtılıyor. Hâlbuki yıllardır yazılarımızda Irak’ın Türkiye için önemi üzerinde duruyoruz. Türkiye’nin Irak ile ilgili dört önemli çıkarı bulunuyor;
            - Irak’ın kuzeyindeki PKK terör örgütü varlığının yok edilmesi,
            - Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması ve Irak’ın kuzeyinde bir Barzani veya bir başkasının Kürt devleti kurmaması,
            - Irak’taki Türkmen kimliği ve varlığının, haklarının korunması ve geliştirilmesi,
            - Irak bölünecekse Musul ve Kerkük de dâhil olmak üzere 1926’daki Ankara Anlaşması’ndan doğan ahdi haklarımızın Misak-ı Milli içinde korunması.

 
            Ancak, ABD’nin koyduğu sınırlamalar ile Irak’ın kuzeyinde PKK ile mücadele hava harekâtına indirgenmiş durumda yani 2007 yılından beri kapsamlı bir harekât yapamıyoruz. Bağımsız devlet kurma hayallerinin her gün yaklaştığını düşünen Barzani’nin en yakın dostu ve yaşama nedeniyiz. Son 13 yılda Irak’taki Türkmen varlığının ve siyasi kimliğinin parçalanmasına ve Barzani tarafından asimile edilmesine göz yumduk. Bununla da kalmadık, başta Musul ve Kerkük olmak üzere Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerin demografilerinin zorla değiştirilmesine ses çıkarmadık. 

 
Tarihte Irak ve Suriye bir devlet olmadı yani Iraklı ve Suriyeli diye bir millet yoktur. Tıpkı diğer Ortadoğu devletleri gibi bu iki ülke de Syces-Picot’un emperyalist paylaşımları esnasında ortaya çıkmış suni devletlerdir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun üç bölgesi olan Basra, Bağdat ve Musul bir araya getirilerek İngilizler tarafından Irak devleti oluşturulmuştur. Osmanlı döneminde Bağdat ve Basra’nın ikisine birden çok uzak anlamında ‘Irak’ adı verilmişti. 1920 yılındaki San Remo Konferansı’nda İngiltere ve Fransa Ortadoğu’da manda rejimleri kurarak, bunları aralarında sahiplendiler. Suriye ve Lübnan, Fransız; Irak, Ürdün ve Filistin ise İngiliz mandasına verildi. Irak’ta Kürt isyanları ile Barzani aşiretinin ortaya çıkışı hemen hemen aynı zamanlara denk gelmektedir. Barzani aşiretinin yaklaşık 200 yıllık geçmişi, Osmanlı Türkiyesi’nin zayıflaması ile başlar. Muhammet Barzani’nin büyük kardeşi Abdülselam Barzani, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanması nedeniyle, dönemin Musul Valisi Süleyman Nazif tarafından 1915’de idam edilmişti. Bu makalede, geçmiş 100 yılda Irak’ta neler olup-bittiğini özetleyecek, 1990’lardan beri yapılan hataları anlatacak, böylece geleceğe ve yapılması gerekenlere bir kez daha ışık tutacağız.      

 
            Atatürk ve Misak-ı Milli..

 
Ortadoğu’dan Osmanlı’nın tasfiye sürecini başlatan süreç, İngiliz politikalarının etkisine kapılan Mekke Şerifi Hüseyin ile İngiltere’nin Mısır Yüksek Komiseri McMahon arasındaki mektuplaşmalardır. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken Arap halkını Osmanlı Devletine karşı ayaklandırmak için özellikle Mekke Şerifi Hüseyin ile bir takım anlaşmalar yapmış ve ona bir Arap imparatorluğu vaat ederek Arapların bağımsızlık duygularını kışkırtmıştı. Söz konusu mektupların içeriği muğlâk da olsa bağımsız bir Arap devleti kurulması sözü karşılığında Şerif Hüseyin’in desteği alınmıştır. Hüseyin’e bağlı kabilelerin 10 Haziran 1916’da Mekke’deki Osmanlı garnizonuna saldırısı ile Arap ayaklanması başlamıştır. Ayaklanma, Şerif Hüseyin ve oğlu Faysal tarafından örgütlenen Irak’ın da dâhil olduğu Hicaz-Suriye hattında oldu. İngiltere, Şerif Hüseyin’in oğullarından Abdullah’ın denetiminde 1921’de Ürdün’ü kurarken, Faysal’ı da İngiliz mandası olması kararlaştırılan Irak’ın başına getirdi (1). Türkiye’de 3 Mart 1924’de halifeliğin kaldırılması üzerine kendini halife ilan eden Şerif Hüseyin kendi sonunu hazırladı. Şerif’in halifeliğine karşı çıkan Nejd Emiri Abdülaziz, Şerif’i artık istemeyen İngilizlerin de desteğini alarak 25 Aralık 1925’de Mekke’yi işgal etti. 1927’deki Cidde Anlaşması ile İngiltere, Abdülaziz el-Suud’un kendine verdiği Hicaz Kralı ve Nejd Sultanı unvanını kabul etti. Böylece başlayan Suudi egemenliği 1932 yılında ‘Suudi Arabistan Krallığı’ adını aldı.

 
            Birinci Dünya Savaşı'nda büyük bir mağlubiyete uğrayan Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması ile teslim oldu. Yapılacak barış anlaşması için Mondros’un imzalandığı gün savaşın durduğu hatlar esas olacaktı ama İngilizler savaşa altı gün daha devam edip, Kerkük ve Musul’u da içine alan bölgeyi de işgal ettiler. İşin esası, İngilizler yıllarca tüm bölgeyi gezmişler ve Musul’dan kuzeyde petrol olmadığını tespit etmişlerdi. Böylece Musul’un 80 km. kuzeyinden geçen bir hat çizip, bugünkü sınırlara kadar olan yerleri de işgale devam ettiler. Ancak, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin, 28 Ocak 1920'de yaptığı toplantıda kabul ettiği  "Misâk-ı Milli", Türk Milleti'nin çekilebileceği son noktayı gösteriyor ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında yapılan tüm işgalleri reddediyordu. Nisan 1920’de yapılan San Remo Konferansı ile Irak, İngiltere mandasına verildi. Kurtuluş Savaşı sonunda Misâk-ı Millî sınırları içerisindeki bütün topraklar kurtarılamamıştı. Atatürk’ün bu dönemde (1920-21) Milli Mücadele alanını genişletip, Anadolu’dan taşması, siyasi ve askeri açıdan mümkün değildi. Kerkük ve Musul’un yer aldığı bir Irak harekâtı, Mütareke ile Almanya ve Osmanlı’yı bertaraf eden işgal kuvvetlerine yeni bir cephe açacaktı. Silahları elinden alınmış ama İstiklal ateşi söndürülememiş Türk ordusu ve TBMM için ‘Misak-ı Milli’ sınırlarını korumaktan başka bir düşünce olamazdı. Bu nedenle, Musul ve Kerkük daima ‘Misak-ı Milli’ içinde telaffuz edilecekti.

 
            Irak’ın İngilizler tarafından işgal edilmesi, bölgedeki Türkler için zor bir dönemin başlangıcı olmuştur. Toprakları İngiliz işgaline uğrayan Musul, Kerkük ve Erbil Türkleri, istilacı güçlere karşı mücadele etmek için hemen harekete geçmişlerdir. Kurtuluş Savaşı’na paralel olarak başlayan bölgedeki direniş hareketleri gücünü Anadolu’dan almıştır. TBMM Hükümeti, Irak’ın kuzeyinde İngilizlerin Türkmenleri, Arapları ve Kürtleri Türkiye aleyhine kışkırtmalarını önlemek için acil tedbirler aldı. İngilizlerin aşiret reislerini yanlarına çekmek maksadıyla para vererek nüfuz elde etme çabalarını boşa çıkarmak için Türkmenler büyük bir gayret göstermişlerdir. Bu ortamda, Irak’ın durumunu yakından izleyen Atatürk, İngilizlerin bölgedeki faaliyetlerini engellemeye ve Irak’ın kuzeyini Kurtuluş Savaşı’na dâhil etmeye çalışmıştır. Bu amacını gerçekleştirmek için aşiretlerden ve onların birbirleriyle olan ilişkilerinden yararlanmıştır (2). Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesi devam ederken Misak-i Millî sınırları içerisinde kabul ettiğimiz ve İngilizler tarafından işgal edilen Musul Bölgesinin tekrar ele geçirilebilmesi için, çeşitli planlar uygulamaya konulmuştur. İngilizler, uluslararası hukuku çiğneyerek işgal etmiş oldukları Musul ve civarında devamlı kalmak için yerleşiyorlardı.

 
            Türkiye’de verilen zor şartlardaki bağımsızlık mücadelesi nedeni ile TBMM Hükümeti bölgeye tam anlamıyla destek verememişti. Ancak, buna rağmen yapılanlar o günün şartları içinde azımsanacak şeyler değildir. Atatürk, Lozan öncesinde 13 Ekim 1922'de yabancı basına verdiği demecinde "Avrupa'da İstanbul ve Meriç'e kadar Trakya, Asya'da Anadolu, Musul arazisi ve Irak'ın yarısı, Makedonya'yı ve Suriye'yi terk ettik. Fakat artık arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmaya azmettik ve kurtaracağız" demişti. 1924'te Meclis’te dağıtılan haritaya göre (Harita 1) Batum, Halep, Rakka, Deyr-i Zor, Musul ve Kerkük (Revandiz, Erbil) gibi bugün Türkiye sınırları dışında olan vilayetler Türkiye toprağı olarak gösterilmektedir (3). 1923-1926 yılları genelde Türkiye Irak ilişkileri, İngilizlerle Türkler arasında barış görüşmelerinin yapıldığı bir dönemdir. Kurtuluş Savaşı sonunda yapılan Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi sınırları belirlenmişse de Irak sınırı daha sonra yapılacak anlaşmalara bırakılmıştı. İki ülke arasında dokuz ay içinde mevcut sorun ile ilgili bir anlaşmaya varılamadığı için, çözüm Milletler Cemiyeti’ne havale edildi.




 
            Sonuçta geçici bir sınır tespit edildi. Kesin karar, Uluslararası Adalet Divanı tarafından belirlenecekti. Lozan’da Türkiye’den Musul’u alamayan İngiltere, 1925 yılında Doğu Anadolu’da bir Kürt ayaklanması tertipledi.  Milletler Cemiyeti 1925 sonunda Musul'un Irak'ta, Hakkâri’nin Türkiye'de kalmasına karar verdi. Irak 1932'ye kadar İngiliz mandası altında kalacaktı. Türkiye, tüm hoşnutsuzluğuna rağmen içeride bekleyen ekonomik ve sosyal sorunlar yüzünden 05 Haziran 1926’da İngiltere ile yapılan anlaşma çerçevesinde, Milletler Cemiyeti kararını tanıdı. Ankara Antlaşması ile sadece sınır konuları değil iyi komşuluk ilişkileri de gündeme getirilmişti. Türkiye’ye, Musul Bölgesi’ndeki haklarından vazgeçmesi karşılığında, petrol gelirlerinin %10’unun, 25 yıllık bir süre için verilmesi kararlaştırıldı. Bu ödemeler bir süre düzenli, sonra düzensiz olarak yapıldı. 1985'e kadar Türkiye'nin 2 milyon sterlin daha alması gerekiyordu. Irak ile ticari ilişkilerin geliştiği dönemde, 1985'te bu alacaktan vazgeçildiği bütçe hesabından çıkartılarak gösterildi.

 
            Lozan Antlaşması sonrası Irak politikamız..

 
Lozan Antlaşmasından sonra bölgedeki Türk - İngiliz rekabeti yeni bir boyut kazandı (4). Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nı kazanması ve 1923 yılından itibaren Musul konusunu uluslararası siyasi platformda ele alması üzerine Irak Hükümeti, Atatürk’ün Musul ve Kerkük’teki faaliyetlerine karşı sert tedbirler almaya başladı. Bu sert tedbirler sonucunda geçmişte Atatürk ile irtibata geçmiş olanların da aralarında bulunduğu pek çok şeyh, 1923 yılının Şubat ve Mart aylarında katledilme korkusu ile Irak krallık sarayına başvurarak bağlılıklarını bildirmişlerdir. Türk gizli görevlileri ise yakın bölgedeki Kürt aşiretleri İngilizlere karşı harekete geçirme yoluna gitmişlerdir. 9 Mart 1922’de Ankara’dan hareket eden Ali Şefik Bey komutasında birlik, bölgeden topladığı milislerle birlikte 22 Haziran 1922’de Revandız’a ulaştı. 31 Ağustosta Derbent Muharebesi ile İngilizleri ciddi bir hezimete uğratan Şefik Bey, Şaklava kazasını ele geçirerek Musul ile bağlantıyı sağlama başarısını gösterdi. Türk müfrezesinin Revandız’a yerleşmesinden sonra Kürt aşiret reisleriyle birlikte yörede nüfuzlu kişileri de bünyesine alacak şekilde ‘Meclis-i Milli’ adıyla yerel bir idare meclisi kurulmuştur. Bu sırada, Türkiye, Lozan Konferansı görüşmelerinin kesintiye uğraması nedeniyle yeni tedbirler almaya başlamıştır. Kerkük'te bulunan Türk Ocağı şubesi bünyesinde gizli bir cemiyet teşkil edilmiş ve bu cemiyetin üyeleri olan bazı kimseler gizlice İran’daki Türk temsilcilikleri aracılığıyla Ankara ile temasta bulunmuşlardır. Lozan Anlaşması’nda halledilemeyen Musul meselesinin çözüm sürecinde TBMM Hükümeti, Musul ve Kerkük üzerindeki nüfuzunu değişik yollardan sürdürmek için çalışmalar yapmıştır. Özellikle Süleymaniye ve Erbil bölgeleri bu faaliyetlerin merkezleri olmuşlardır. TBMM Hükümeti ile Kürt kesimin yakınlaşması İngilizler tarafından endişe ile karşılanmıştır. Bu nedenle, İngilizler Kürt silahlı eylemlerini durdurmak için siyasi çözüm yollarına ağırlık vermişlerdir. İngilizler, Türkiye’nin faaliyetlerinin merkezi olan Revandız’ı 22 Nisan 1923’te işgal etmişlerdir.

 
Irak toprakları içinde çoğunluğunu Türkmen nüfusunun oluşturduğu Musul bölgesinde TBMM Hükümetinin faaliyetleri başarıyla sürdürülmüş ve bölge halkı son ana kadar Türkiye ile birleşme ümidini korumuştur. TBMM Hükümetinin 1923 yılı sonrasında bölgedeki faaliyetleri o kadar etkili olmuştur ki, Suriye’deki Fransız kuvvetleri bile Türk kuvvetlerinin üzerlerine yürüyebileceği endişesiyle tedbir almaya yönelmişlerdir. Atatürk’ün dış politika gündemi Lozan’dan geriye kalan ve çözülemeyen çok ciddi sorunlar nedeniyle oldukça yoğundu. Bu sorunların başında İngiltere ile Musul, Fransa ile Osmanlı borçları ve Hatay sorunu, Yunanistan ile Etabli (halkların değişimi) konuları gelmekteydi. Bu sorunların hepsi Atatürk’ün gerçekçi ve barışçı tutumu ile savaşa gerek kalmadan çözülürken, bir yandan yeni Türkiye Cumhuriyeti inşa edildi. Bu dönemde, yeni Türkiye Cumhuriyeti daha çok Avrupa’da yaklaşmakta olan yeni savaş tehlikesine odaklanmış, Ortadoğu ile ilgisi daha çok Lozan sonrası konular ile sınırlı kalmıştı. Ancak, İngilizlerin gizlice organize ettikleri Nasturi ve Kürt ayaklanmaları Türkiye’yi zor durumda bırakmış, 1925 yılında ortaya çıkan Şeyh Sait ayaklanması Musul üzerine yürümeye hazırlanan Türk ordusunun büyük bir bölümünün bu ayaklanmayı bastırmakla meşgul olmasına neden olmuştur. Nitekim Musul’un kaybedilmesinde en büyük etken bu isyanlar oldu. Atatürk, 1926 Ankara Anlaşması sonrasında Musul ve Kerkük’teki aşiretlerin faaliyetlerini izlemeye devam etmiştir. Bölgeye gizli görevlerle gönderilen Türk istihbarat personeli, Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye sokabilecek oluşumları günü gününe rapor etmeye devam etmişlerdir.

 
1926 Ankara Antlaşması; çift taraflı bir antlaşma olmayıp, İngiltere’nin de müdahil olduğu uluslararası bir antlaşmadır. Bir antlaşma, fesih veya çekilme ile sona erebileceği gibi; antlaşmanın ihlali, uygulanmasının mümkün olmaktan çıkması veya koşulların değişmesi sonucunda yürürlükten kalkabilir. Uluslararası hukuka göre; bir antlaşmanın yürütülmesinin temelini oluşturan konunun kaybolması veya tahrip olması, antlaşmanın sona erdirilmesi veya kaybolma yahut tahrip olma geçici ise, askıya alınması için haklı bir sebep oluşturur. Nitekim Irak’ın bölünmesi ve kuzeyde yeni bir oluşumun ortaya çıkması yani 1926 Antlaşması’nı imzalayan Irak Devleti’nin ortadan kalkması ve kuzeydeki sınırlar ile ilgili yeni bir durumun ortaya çıkması, Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 60/2/b bendine göre, yeni antlaşma ihtiyacı doğurur. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, koşullardaki değişimin antlaşmanın sona erdirilmesi, antlaşmadan çekilme veya antlaşma hükümlerini askıya alma için geçerli bir sebep olduğunu kabul eder (rebus sic stantibus ilkesi). Irak’ta 2005 Anayasası ile kuzey bölgede oluşturulan Kürt Yönetim Bölgesi’nin özel durumu nedeni ile Bağdat’taki merkezi yönetim bu bölgedeki terörle mücadele, PKK terör örgütünün faaliyetlerine izin verilmemesi gibi yükümlülüklerini yerine getirmez hale gelmiştir. Oluşturulan Kürt Yönetim Bölgesi’nin statüsü ve merkezi yönetimin yükümlülüklerini yerine getirme bakımından antlaşma koşulları değişmiş ve uygulanamaz hale gelmiştir. Kürt Yönetim Bölgesi’nin bağımsızlık peşinde olması da Ankara Antlaşması’nın hem taraflarından birini ortadan kaldıracağı hem de koşulları tamamen farklı hale getireceği için yürürlüğü kalmayacaktır.

 
Sonuç olarak, Mustafa Kemal’in düşüncesine göre, Musul Sorunu 1926’da bitmemişti, geçici bir süre için ertelenmişti. Türkiye, Musul’la ilgili beklentisinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. O dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın 1970 yılında verdiği şu demeç düşündürücüdür. “Türkiye, Musul’u Irak’a terk ederken, İngiltere ile arasının açık olması karşısında başka ülkelerin Türkiye ile ilişkilerini geliştirmekten duydukları endişeyi gidermek istediği gibi; Musul’u Irak’a verip, bu ülkeyi memnun bırakarak ileride onunla bir konfederasyon yapmayı da düşünmüştür. Fakat Irak’ta bu işi gerçekleştirecek Türk yanlısı devlet adamları suikasta uğradılar.” (5) 1933 yılında Kral Faysal’ın ölümü ile yerine oğlu Kral Gazi geçti ve iç kaynaşmalar başladı. 1936 yılında Irak’ta General Bekir Sıtkı önderliğinde yapılan askeri darbe ile Türkiye taraftarı bir hükümet kuruldu. Türkiye ile yakın ilişkiler kuran Irak, 1937 yılında aralarında İran’ın da bulunduğu Sadabat Paktı’na katıldı. General Bekir Sıtkı, Ekim 1937’de Musul’da öldürüldü ve yerine 1938 yılında İngiliz taraftarı Nuri Said başbakan oldu. Batı yanlısı politika izlediği için Arap dünyasından dışlanan Irak’ta 14 Temmuz 1958’de meydana gelen General Kasım liderliğindeki darbe ile monarşi yıkıldı. Türkiye’nin Irak ile olan iyi ilişkileri 1958 yılında yapılan General Kasım darbesi ile son bulmuştur. Bu dönemde, Türkiye’nin askeri müdahale fikrine ABD ve İngiltere destek vermediler.

 
            1990-2003 dönemi; Irak’ın kuzeyi sorununun ortaya çıkışı..

 
            Irak’ın kuzeyi sorunu, 1990-1991 Körfez Savaşı’nın ortaya çıkardığı ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren önemli sonuçlarından biridir. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında Irak’ın kuzeyinin Osmanlı sonrasında hiçbir zaman istikrara kavuşmadığı, hiçbir dönemde Irak’a tam olarak entegre olmadığı görülmektedir. Irak’ın kuzeyi hem Irak devletinin iç politikasında hem de bölge ve dünya politikasında kanayan bir yara olarak devam ede gelmiştir.  Kürtler, bu dönemde de bağımsız bir devlet kurabilmek için savaşı bir fırsat olarak görmüşler ve ABD kartını oynamak istemişlerdi. Saddam’a karşı ayaklanmak için hazırdılar ve ABD’nin silah yardımını bekliyorlardı. Fakat Kürtlerin beklentileri gerçekleşmedi ve savaş sonrası gücünün kalmadığı sanılan Irak, helikopterler ve ağır silahlarla taarruza geçerek Kürtleri yenilgiye uğrattı. Birkaç gün içinde dağılan Iraklı Kürtler çareyi Türkiye ve İran’a kaçmakta buldular. Özal, göçmenlerin evlerine güvenle dönmelerini sağlamak ve Irak’ın kuzeyinde Irak ordusunun saldırılarından korunmasını sağlamak için ‘güvenli bölgeler (safe heavens)’ kavramını ortaya çıkardı (6). Böylece Özal’ın isteğiyle Irak’ın kuzeyi için bir silahlı gücün oluşturulması ve Kürtlerin Irak saldırılarından korunması fikri ortaya çıktı. BMGK, 688 sayılı kararı çerçevesinde bölgeye Huzur Sağlama Operasyonu adı altında bir operasyon düzenleyince, göçmenler geri döndü ve güvenli alanlara yerleştirildiler. Ardından Irak’ın kuzeyindeki halkın Irak saldırılarından sürekli korunması için merkezi Türkiye’de olan ve ‘Çekiç Güç’ adı verilen uluslararası hava gücü kuruldu. Çekiç Güç gölgesindeki otorite boşluğu bir yandan Kürtleri bir Kürt devleti için kendi içinde çatışmaya sürüklerken diğer yandan PKK’nın yeniden canlanmasına ortam sağladı. Irak’ta 33. paralelin güneyi ve 36. paralelin kuzeyinin Bağdat yönetiminin denetimi dışına çıkarılması ile bu bölgelerde ortaya çıkan otorite boşluğu (Harita 2) Şii ve Kürt gruplar tarafından doldurulmuş, bu gruplarla dış güçler ve merkezi yönetim arasındaki ilişkiler oynak bir zemine oturmuştur. Çekiç Güç, 1996’dan itibaren Keşif Gücü adı ile kuzeyin güvenliği sağlamaya devam etti.




 
            Türkiye, 1991 Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’ın kuzeyindeki Kürt gruplarla yaptığı görüşmelerde esas olarak ABD müdahalesini sınırlamayı hedefliyordu. Nitekim zamanın Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis yürüttüğü bu görüşmelerde, Barzani ve Talabani’nin Bağdat hükümetiyle anlaşma sağlamasını amaçlıyordu (7). ABD, sözde bölgedeki kaosa son vermek için yapılacak genel seçimler sonucunda bölgede yerel bir siyasi otorite tesis ederek, siyasi ve idari düzenlemeleri yapmak çözümünü getirdi. Irak’ın Kuzeyinde parlamento seçimleri Mayıs 1992’de gerçekleştirildi. Seçimlerde KDP oyların %45’ini, KYP ise %44’ünü almıştır. Irak Milli Türkmen Partisi lideri Dr. Muzaffer Asım, seçimlerin Irak’ın toprak bütünlüğünü tehlikeye atacağını söyleyerek, partisinin seçimlere katılmayacağını açıklamış ve katılmamıştır. 04 Temmuz 1992’de bölgesel hükümet teşkil edildi, yerel parlamentonun 05 Ekim 1992 tarihinde aldığı kararla federe devlet statüsü onaylandı ve bu yapının Erbil, Süleymaniye, Duhok ve Kerkük’ü içerdiği açıklandı.


 
 
            Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin Temmuz 1992’de hükümet oluşturması, Eylül’de bir istihbarat (asayiş) ve polis örgütü kurması, Ekim’de ordu oluşturma yolundaki girişimlerine hız verip yine aynı ay içinde Erbil’de Federe Kürt Devletinin kurulduğunu ilan etmesi Türkiye’yi daha etkin önlemler almaya itti. İlk olarak Türkiye, söz konusu kararın bölgedeki barış ve istikrarın aleyhine olduğunu ve bunu tanımadığı açıkladı. Kuzeyde tampon bölge oluşturan 36. Paralel, Kürtler tarafından düz bir hat halinde kullanılmadı. Seçim ve referan­dumlarda Kürt çoğunluğunu sağlamak amacıyla Türkmen yerleşimlerini dışarıda bırakan, Kürt kentlerini içine alan zik­zaklı bir sınır oldu. ABD ise petrol kaynakları ve Türkmen nüfusu nedeniyle Kerkük'ü Kürt bölgesinin dışında bırakmış ve ona özel bir statü vermişti. Daha güneydeki Süleymaniye'yi ise bölgenin içine almış­tı. Yeni hazırlanan Irak’ın kuzeyindeki sözde Kürdistan haritası Bağdat'ın 150 km. güneydoğu­sundaki petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip Badra ve Cassan kentlerini dahi Kürdistan topraklarının içine alıyordu (Harita 3). Temmuz 2005'te Kürt bölgesi yöneticilerinden Molla Bahtiyar, şöyle de­mişti: "Federal Irak’ta Kürdistan sınırını gösteren resmi bir haritaya ihtiyacı­mız var. Yeniden çizilen harita tarihi ve coğrafi gerçeklere dayanıyor ve bu haritaya bağlı kalmaya kararlıyız. (8)”

 
            Türkiye, 1993’ten itibaren Irak yönetimiyle ilişkilerini geliştirmeye ve temelde ekonomik nedenlerde olsa, Irak’a uygulanan ambargonun kaldırılması için daha yoğun girişimlerde bulunmaya başladı. Irak’ın kuzeyinde 1992 yılında kurulan müşterek yönetime rağmen KDP ve KYB arasındaki birliktelik fazla uzun sürmemiş ve bölgede 1994 yılından itibaren çatışmalar başlamıştır. ABD, KYB ve KDP arasındaki çatışmaları durdurmak için, 10 Ağustos 1995’de İrlanda’nın başkenti Dublin’de bir toplantı düzenledi. Dublin zirvesinin ardından, bölgenin Irak’ın kuzeyine komşu olan üç ülkesi Türkiye, İran ve Suriye Dışişleri Bakanları 8 Eylül 1995’de, Tahran’da bir araya geldi. Her üç ülkede, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulması endişesini dile getirerek, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması gerektiği konusunda anlaştılar. Bu ortamda, 12 Eylül 1995’te yine Dublin’de yapılan zirvede, taraflar somut bir noktaya ulaşamadı. Ağustos 1996 sonunda İran’dan yardım ve destek alan Talabani’nin liderliğindeki KYB’nin Erbil’e girerek burayı ele geçirmesi üzerine zor durumda kalan Barzani’nin Bağdat yönetiminden yardım istemesi sonucu Irak birlikleri, Çekiç Güç’ün göreve başlamasından beri ilk kez bölgeye girdiler ve Talabani’yi Erbil’den attılar. Türkiye o tarihe kadar gündeme getirmekten çekindiği Türkmenlere daha fazla ağırlık vermeye başladı. Türkmenlerin Irak’ın kuzeyindeki denklem içine alınmasından Irak rahatsızlık duyarken, ABD buna olumlu tepki verdi (9). Dublin sürecinin başarısızlığının ardından, atak sırası Türkiye’ye gelmişti. 30-31 Ekim 1996’da Ankara’da Türkiye, ABD, İngiltere, KDP, KYB ve ITC temsilcileri bir araya geldiler. Toplantıda, Türkmenler, Türkiye’nin garantörlüğünü ve Çekiç Güç’ün görev sahasının 35. paralele indirilmesini talep ettiler. Bu toplantıda, Türkmenler dağınık görüntülerini bırakarak ilk defa uluslararası toplantılarda temsil edilmeye başladılar. 1997 yılına kadar süren Ankara Süreci’nden de bir sonuç alınamadı.      

 
Eylül 1998de Iraklı Kürt liderleri Washington’a davet eden ABD, Ankara’yı sürecin dışında tuttu. 17 Eylül 1998 tarihinde yeni bir devletin kurulabileceğine ilişkin program niteliği taşıyan Washington Bildirisi, Mesut Barzani, Celal Talabani ve ABD Dışişleri Bakanı tarafından imzalanmıştır. Barzani ve Talabani ile Kasım 1998’de Ankara’da görüşmeler yapıldı. Türkmenlerin ‘azınlık statüsü’ içinde yaşayacağı ve Kürtler tarafından yönetilmesi tasarlanan Irak’ın kuzeyi modeline Türkiye ‘hayır’ diyememiştir (10). Sonuç olarak, Körfez Harekâtı sonrasında Irak’ın kuzeyinde ortaya çıkan otorite boşluğu, Türkiye’nin en çok çekindiği gelişmelerden biri olan bir Kürt siyasal devletçiğinin doğmasına yol açtı. ABD’nin daha Irak’ı işgal niyeti anlaşılır anlaşılmaz, 5 Ekim 2002 günü 57. Hükümet döneminde ABD’nin müdahalesi beklenmeden Irak’ın kuzeyine bir Kolordu kadar güç ile girilmesine karar verilmişti. Bu harekâtın hedefi PKK’yı tümüyle etkisiz kılmak, bağımsız Kürt devleti kurulmasına mani olmak ve Türkmenleri koruma altına almaktı. Ancak, bu karar uygulama safhasına geçmeden seçimlerle iktidar değişmiştir. Tezkere müzakerelerinde ABD sonuna kadar Türk askerinin girmemesi konusunda direndi. Türk askerinin ABD’li komutan emrinde olması, Kürt gruplar ve PKK’lılar dâhil kimseye karşı silah kullanılmaması gibi koşullarda ısrar etmesi dikkat çekti. Zorlu müzakereler sonunda ABD, Türkiye’nin isteklerini zorlanarak da olsa kabul etmiş, ancak tezkere Meclis’ten geçmeyince, mutabakat muhtırası uygulanamamıştır. Böylece hem Türk-ABD ilişkilerinde bir kriz başladı hem de Türkiye, Irak’ın kuzeyinde inisiyatifini kaybetti. Kürt gruplar 1991’den beri oluşturmaya çalıştıkları fiili devleti kurumsallaştırmaya başladı.

 
            Irak’ta AKP yönetiminin hataları..

 
ABD’nin Çekiç Güç döneminde, PKK terör örgütü ve Kürt grupları ile özel ilişkileri zaten bilinmekteydi. Kasım 2002’de Türkiye’yi ziyaret eden Paul Wolfowitz’e Türk askeri yetkililer tarafından Irak kuzeyinde 140 kilometrelik bir bölgede Türk askerinin hâkimiyet sağlayacağı bir plan önerisi yapıldı, ancak bu istek kabul edilmedi. Asıl şok ise 2003’deki Irak Harekâtı esnasında ABD’nin, Irak kuzeyine girecek Türk birliklerine düşman güç muamelesi yapılacağını Ankara’ya bildirmesi idi. O zaman açıkça belirtilmemiş ise de ABD’nin endişesi, Türkiye’nin Irak harekâtı vesilesi ile Musul ve Kerkük’ü işgal etmesi idi. Böylece TSK’nın Irak’ın kuzeyine girmesine karşı ABD tarafından kırmızı bir çizgi çekilmiş bulunuyordu. Savaş başlarken Türk tarafının o zaman elinde tek alternatif vardı; ABD ile birlikte Irak’a kuzeyden girmek. Her ne kadar TSK’nın 20-30 kilometreden fazla ilerlemesine müsaade edilmiyorsa da, Irak içinde kuvvetli bir askeri varlığın bulundurulması zorunluluktu. Böylece, Türkmenlerin güvenliği garanti altına alınacak, PKK’nın Türkiye’ye sızarak yeniden faaliyete geçmesi etkin bir şekilde önlenebilecek ve nihayet aşiretlerin Kerkük ve Musul’u ele geçirme niyetlerinin önüne set çekilebilecekti. Ancak, böyle olmadı, Türkiye bu fırsatı 1991’den sonra gene ıskaladı. Bu hata hala devam etmektedir. Türkiye’nin Irak’taki çıkarlarını koruyabilmek ve sorumluluklarını yerine getirebilmek için 2002 yaz aylarından itibaren Irak’ın kuzeyinde mutlaka kuvvetli bir askeri varlık bulundurması ve bunu yapabilmek için bazı riskleri göze alması gerekirken, böyle bir varlığın bulundurulmasının yaratacağı meşruiyet sorunu dolayısıyla sadece hudut bölgesinde küçük bir askeri varlıkla yetinilmesi tercih edilmiştir.  Türkiye, 2002 yılında işbaşına gelen iktidar ile daha teslimiyetçi bir döneme girdi. Yeni hükümetin politika değişikliğinin gerekçesi şu mantık idi; "Kukla devleti savaş nedeni sayan politika ABD'nin müdahalesinden önceydi. Şimdi bölgenin hâkimi Amerika oldu. Savaş nedeni politikasını sürdürürsek, Amerika'yı mı karşımıza alacağız?"

 
Özetle yeni hükümetinin savunduğu politikanın en önemli yönlerinden biri, kukla yönetimin meşruiyetinin Türkiye tarafından kabul edilmesidir. Hükümet kendi politikalarını şu düşüncelerle gerekçelendiriliyordu: "Barzani ve Talabani'nin, artık objektif olarak bütün dünyanın kabul ettiği bir temsil nitelikleri var. Üstelik ABD, Barzani ve Talabani'yi yeni Irak hükümetinde önemli rollere getiriyor. Bu durum da Türkiye 'bu aşiret liderleriyle ne görüşeceğiz' diyemez. Onları düşman gibi görmeyip ilişkileri geliştirmeli ve durumu bu şekilde kontrolümüze almalıyız (11)." 2003 yılında ABD ve İngiltere öncülüğündeki koalisyon kuvvetleri Irak'ı kitle imha silahlarından arındırma bahanesi ile işgal etti. 1 Mart Tezkeresi ve Türkiye’nin Amerikan askerlerine Irak operasyonu için topraklarını kullanma izni vermemesi, Türkiye’nin stratejik ortak konumundan iyice uzaklaşmasına neden olmuş, bu boşluk Irak’ın kuzeyindeki Kürtler tarafından doldurulmuştur. Savaş, ABD’nin öngördüğü gibi kısa bir sürede sona erdi ve Saddam rejimi yıkıldı. Kürt milisler Musul ve Kerkük’e girdi, kırmızı hatlar aşıldı ve Türkiye için, ABD’nin sözlerini ne zaman yerine getireceğini beklemek ya da biten savaşın üstüne yeni bir savaş çıkarmaktan başka alternatif kalmadı. Savaş öncesi yıllarda PKK’ya fazla destek vermemeleri ve Türkmenleri öldürmemeleri karşılığında maddi ve askeri destek verilen Kürt kabilelerinin artık Türkiye’nin desteğine ihtiyacı kalmamıştı. Öte yandan, Süleymaniye’deki Türk Özel Kuvvetler bürosunun ABD askerlerince basılıp askerlerimizin rehin alınmasının arkasında Barzani’nin tahrikleri kadar, Türkiye’nin bölgedeki askeri inisiyatiflerini sınırlama düşüncesi vardı.

 
ABD, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine yapabileceği karadan geniş çaplı bir operasyon ihtimalini bugüne kadar istihbarat desteği ve benzeri yöntemler ile sadece PKK’ya yönelik hava harekâtına indirgemiş, Kürt grupları önceliğe alan politikasını sürdürmektedir. Türkiye, PKK terör örgütünü 1990 ve 1998’de iki kez askeri olarak yok olma aşamasına getirdi. Bunun sırrı, Irak’ın kuzeyindeki PKK yuvalarına yapılan operasyonlar yani bataklığın kurutulması idi. ABD, ise 1990 ve 2003’de Irak’a yönelik başlattığı savaşlar ile Irak’ın kuzeyinde PKK’nın iki defa daha doğmasına yol açtı (Tablo 1). Yaratılan kaos bölgesinde PKK, Saddam’ın bıraktığı silahlarla donandı ve kontrolsüz bırakılan bölgede üsler edindi. Ancak, 2003 yılındaki gelişinde ABD, PKK’nın tekrar yok olmaması için Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine asker sokmasına engel oldu. Bunun için bölgenin istikrarının kendisi için önemi ve Türkiye’ye verilecek istihbarat yalanı uyduruldu. Türk kamuoyu, PKK terör örgütü eylemleri yoğunlaştıkça sınır ötesi anlamsız ve sonuçsuz hava operasyonları ile tatmin edilmeye çalışıldı. ABD’nin (kendi işine yaramayan) istihbaratının bize verdiği sözde destek de kamuoyuna başka bir aldatmaca olarak sunulmaya devam etmektedir. Irak dâhilinde 8 ayrı bölgede ve 65 üs dâhilinde 4.500 kadar PKK militanı bulunduğu değerlendirilmektedir. ABD’nin istihbarat desteği daha çok psikolojik amaçlı ve Türk kamuoyunu yatıştırmayı hedeflemekteydi. Nitekim hava harekâtından PKK alt yapısı ve güçleri çok az hasar aldı (12). Ankara, PKK liderlerini yakalamak, lojistik desteğini kesmek ve ortak harekât yapmak için KYB liderlerini de sıkıştırmaktadır. KYB, Avrupa pasaportu taşıyan birkaç PKK’lı yakaladı ise de sonra serbest bıraktı. KYB’nin Kandil etrafındaki göstermelik kontrol noktaları Kandil’e diğer yollardan yapılan ikmal nedeni ile bir işe yaramamaktadır. PKK parti büroları ise bazı illerde sözde kapatılırken diğer illerde açılmaktadır.



 
22 Eylül 2003’de Türkiye ile ABD arasında, Irak Operasyonu’nun Türkiye üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla 8.5 milyar dolar kredi ve 1 milyar dolar hibe anlaşması imzalanmıştır. ABD bu anlaşmaya siyasi şart olarak Türkiye’nin Irak’a müdahale etmeme şartını koymuştur (13). Bu gizli anlaşma PKK’ya, Irak’ın kuzeyinden rahatça saldırı düzenleme imkânı sağlamıştır. Bu dönemde ABD tarafından Irak kuzeyinde PKK’nın Saddam’dan kalan silahları ele geçirerek tekrar canlanmasına göz yumuldu ve 2003 yılında yılda 26 olan olay sayısı her geçen yıl artarak 2007 yılında birkaç bine geldi. Dağlıca ve Aktütün gibi büyük PKK baskınları ile Türkiye’ye gözdağı verildi, Irak’ın kuzeyine yapacağımız operasyonların süreleri ABD’nin özel iznine ve kısa sürelere bağlandı. Böylece Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesi rahat nefes aldı. PKK, 1984'den buyana hiç olmadığı kadar rahat bir şekilde politik, ekonomik, sosyal ve terör amaçlı faaliyetleri için Irak'ın kuzeyini kullanmaktadır. Kerkük konusunda da ilk günden itibaren Türk-Amerikan ilişkileri gergindir. Barzani’nin Kürt devleti projesi her geçen gün hayata geçmektedir ve buna PKK’nın Suriye’deki devlet kurma projesi ile Irak’taki kantonları eklenmiştir. Bu oluşumlar, Türkiye'nin bekası ve bölge ülkeleri ile olan ilişkilerini etkileme potansiyeli olan ciddi bir tehdittir. Irak'tan çevreye yayılabilecek çatışma sarmalı, Irak ve Suriye’nin kuzeyinde bağımsız bir Kürt devletleri, bölgede yeni gerilim ve çatışmalara yol açacaktır. Türkiye sınırlarında yeni Lübnan veya İsrail-Filistin çatışma bölgeleri de ortaya çıkabilir. Öte yandan PKK ve Barzani ile IŞİD ile karşı karşıya getirilmemiz durumu çok daha karmaşık hale getirmiştir.

 
            Irak’ın kuzeyinde Kürt devleti hazırlıkları ve Türkmenler..

 
Bağımsız Kürt devleti olasılığı Türkiye için beka sorunu yani devletin varlığı ve bütünlüğüne yönelik bir tehdittir. Böyle bir tehdide karşılık yapılması gereken ise hiç şüphesiz ve kaçınılmaz şekilde –diplomasinin yetmediği yerde, zor kullanmak yani ‘savaş’tır (14). Nitekim Türk Genelkurmayı bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını “Casus Belli” (Savaş Nedeni) olarak görmüş ve “Türkiye’nin bağımsız bir Kürt devletine hiç bir şekilde müsaade etmeyeceği”ni açıklamıştır. TSK, uzun süre sınır ötesi operasyon dâhil her türlü ihtimale hazırlıklı olarak beklemiş ve gelişmelere odaklanmıştır. 12 Nisan 2007 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, “Irak’ın kuzeyine bir operasyon yapılması gerektiği, ancak kararın siyasi olduğu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görev verildiğinde bu operasyonları yapma gücüne sahip olduğu (15)” açıklamasını yapmıştır. Irak’ın kuzeyindeki yerel yönetimin başkan yardımcısı Kemal Kerküki ise Büyükanıt’ın açıklamalarına karşılık; “Türkiye’nin Irak’ın kuzey topraklarına askeri bir operasyon düzenlemesi durumunda bunun Irak devletine karşı doğrudan savaş ilanı sayılacağını (16)” ileri sürmüştür. Irak Parlamentosu Başkanı Muhammed Meşhedani ise; "Türkiye Kerkük'e karışırsa biz de Diyarbakır'a karışırız" diyen Mesud Barzani'ye sahip çıkmıştı. ABD tarafından, Irak'ın kuzeyinde oluşturulan yeni yapının ‘Irak Kürdistanı’ adı altında federe bir yönetim gibi gevşek bir federasyon yapısı içinde birçok konuda egemen olması tercih edilmiştir. Kuzeydeki yapının ideali son tahlilde, sözde Büyük Kürdistan'ı yaratmaktır. ABD tarafından, ‘Irak Kürdistanı’ olarak nitelendirilen yönetim ile Türkiye'nin barışık olması, iletişim kurması, ilişkileri güçlendirmesi, son tahlilde bu yönetimi kabullenmesi ve gözetmesi arzu edilmiştir. Bu konunun dönüm noktası da 5 Kasım 2007'de Washington'da yapılan görüşmelerdir (17). Böylece terör örgütü PKK ile mücadeleye yardımcı olmanın karşılığında tavizkar bir politika içine girilmiştir. Barzani ile AKP iktidarı arasındaki Sünni mezhep yakınlığı yanında Türkiye’deki sermayenin bencil hesapları, Kürt bölgesinin Türkiye’nin eli ile gelişmesinin ve kemikleşmesinin önünü açtı. Kerkük ve Musul’daki kırmızı çizgilerin unutulmasından sonra Türkmenler de Barzani’nin insafına bırakıldı.

 
            Irak’ta merkezi yönetim ile Kürt Bölgesel Yönetimi arasındaki ‘petrol geliri nasıl paylaşılacağı’ ve Irak’ın kuzeyinden petrol ihracatı sorununun çözümü uzun süre önemli bir gündem maddesi oldu. Irak Başbakanı Nuri el Maliki, Irak’ın kuzeyindeki Kürt Bölgesel yönetimi ile anlaşması sonucu; Irak’ın kuzeyindeki petrol 4 yıl içinde 20 milyar dolar kazandıracak ve bölgesel yönetim Irak'ın petrol gelirlerinden yüzde 17 pay alacaktı (18). Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki Bölgesel Kürt Yönetimi ile yaptığı anlaşma gereği, bölgeden çıkarılan petrolün resmi olarak Kerkük-Yumurtalık hattıyla Türkiye üzerinden ihraç edilmesi öngörüldü. Artan ticaretin Kürtleri terörden ve devlet kurmaktan vazgeçireceği varsayımı devam etmektedir. Dışa açılamayan bir Kürt oluşumu yaşayamayacaktır. Türk firmaları, sadece Kürt oluşumuna hayat vermiyor, Türkmenlerin daha fazla asimile ve yok olmasına hizmet ediyorlar. Bugün Türkiye’nin Irak’taki çıkarları PKK terör örgütüne destek verilmemesine indirgenmiş, PKK ile Irak’ın kuzeyinde mücadele ABD ve Barzani’nin insafına bırakılmış, Türkmenler göz ardı edilmiş, Kürt grupların Irak’ın kuzeyini fiilen bir devlet haline getirme çabalarına ekonomik pastadan pay almak adına destek olunmuş, başta enerji olmak üzere Irak’taki ekonomik çıkarlarımızın teminine yönelik girişimler Türkiye’deki bir takım aç gözlü sermayenin tasarrufuna bırakılmıştır. Bu aşamada, Türkiye’nin Irak’taki çıkarlarının neler olduğuna ve bunların nasıl elde edilebileceğine ilişkin iyi bir analize ihtiyaç vardır. Öte yandan Irak’ta yaşayan Türkmenlerin gerek Arap milliyetçisi Baas rejimi, gerekse milliyetçi Kürtler tarafından baskı ve terör uygulanması suretiyle mal ve mülkleri gasp edildiği gibi en ufak dirençte öldürülmeleri süregelmiştir.

 
            Irak’ta yapılan seçimlerde Sünni Irakiye cephesine oynayan AKP, hep kaybeden tarafta oldu, Maliki ile ters düştü. Kuzeyde Kürt listelerine yöneltilen Türkmen oyları boşa gitti. Mezhepçi yaklaşımlarla Şii çoğunlukta diye Türkmenlerin ana teşkilatı olan Türkmen Cephesi’nin (ITC) içi boşaltıldı, işlevini yitirdi. AKP ile Barzani’nin yakın dostluğunun altında Sünni bağlardan öte Güneydoğu Anadolu’dan daha fazla milletvekili çıkarabilmek için işbirliği ve bölgenin AKP’ye tamamen dönüşümü için onun desteğini almak vardı. Ancak zamanla, Barzani’nin gücünün Hakkâri’den öteye pek gidemediği anlaşıldı. Kamuoyuna ise Türkiye’nin bölgesel güç olduğu ve yeni Osmanlıcılık hayali (küçülerek büyüme), bu devletlerin Türkiye sayesinde yaşayacağı ve ticaretin faydaları anlatılırken, geri planda ise Sünni planlar ve halifelik hayali bulunmaktadır. Özetle, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki çıkarları; PKK’nın bölgede barınamaması, bir Kürt devleti kurulmaması, Kerkük ve Musul başta olmak üzere Türk kimliğinin korunması, enerji kaynakları ve Türkmenlerin güvenliği idi. Bu çıkarlar, mezhepçi AKP ile önce PKK ile mücadele görüntüsü altında ABD’nin vereceği sahte istihbarata indirgendi. Bugün Irak'ın kuzeyindeki sözde istikrar dahi Türk ekonomisinin gücüne ve bu bölgeye yaptığı yatırımlara bağlıdır. Türkiye'nin kapılarını kapaması, bölgenin büyük bir sıkıntıya düşmesine neden olur. Türkiye'nin bölgeye ucuz elektrik sattığı unutulmamalıdır. Türkiye, bölgenin petrol kaynaklarının Akdeniz'e akmasını rahatlıkla engelleyebilir. Irak'ın kuzeyinin su kaynakları Türkiye'nin denetimindedir. Türkiye'ye karşı PKK'yı kullanabileceğinin altını çizen Barzani/Talabani ikilisine 4 milyon Kürt’ün Türkiye tarafından aktif olarak desteklenen 2,5 milyon Türkmen’i kontrol altına almasının mümkün olmadığı hatırlatılmalıdır.

 
Türkmenlerin asimile olmasına göz yumulması..

 
1918’de sona eren Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’den koparılıp, Irak adı ile kurulan devletin vatandaşları olarak varlıklarını sürdüren soydaşlarımızdan, uzun yıllar ‘Türkler’ diye söz edilmiştir. Ne var ki 1959 yılından sonra, Irak’ta yaşayan Türklerin Türkiye ile olan kan ve kültür bağlarını unutturmak için, Irak yetkilileri tarafından soydaşlarımıza ‘Türkmen’ denilmeye başlanmıştır. Lozan Konferansı sıralarında da İngilizler tarafından soydaşlarımız ‘Türkmenler (Turcoman)’ olarak ifade edilmiş, Türk heyeti başkanı olan İsmet Paşa, ‘Türkmen’ ve ‘Türk’’ün eşanlamlı olduğunu, hatta bu anlamda Türkiye Türklerinin de Türkmen olduklarını söyleyerek, bunun bir politik manevra konusu yapılamayacağını ileri sürerek İngiliz tezini çürütmüştür (19). 1924 yılından itibaren Türkmenler, katliamlar yanında asimilasyon ve Araplaştırma politikalarına maruz kalmışlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Irak’ta İngiliz işgaline Türkmenler ve Şiiler karşı çıkmıştır. Kral Faysal için yapılan referandumda da Kerkük Vilayeti karşı oy kullandı. Milletler Cemiyeti’nin yanlı bir kararıyla Musul İngiltere’ye verilmesine karşı çıkan Türkmenler, direnişler gösterse de kanlı bir şekilde bastırılmışlardır (20). 1926 Ankara Antlaşması ile Musul vilayetinin Irak sınırları içinde kalması neticesi Irak vatandaşı olan Irak Türkleri, aynı zamanda antlaşmayla beraber Irak devletinin asli ve kurucu üç unsurundan biri olmuştur. Ancak, sahip oldukları haklar hep kâğıt üstünde kalmıştır. 1959 Kerkük Katliamı yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Türkmenler artık bir arada ve birlikte hareket etme gereğini hissettiler. Bu süreç gelişerek devam etti. Türkiye’ye öğrenim için gelen öğrenciler 9 Ekim 1959’da Irak Türklerinin ilk kültürel ve sosyal kuruluşu olan Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ni kurdu ve dernek asli fonksiyonu yanında siyasi konularda da faaliyet gösterdi. 1972’de Irak hükümeti, Türkçe eğitimi ve Türk medyasını yasaklarken, Baas rejimi de 1980’de kamusal alanda Türkçe’nin kullanımına fırsat vermedi. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra Türkiye’nin Türkmeneli bölgesine de askeri harekât düzenleyeceğine inanan Irak Hükümeti Türkmenler üzerinde baskılarını daha da arttırmış ve Araplaştırma politikasına hız vermiştir. Türkmen aydınları arasında öne çıkmış isimler 1980’de idam edilmiştir (21).

 
Baas rejiminin Türkmenler üzerindeki baskıları 1979’dan itibaren artmaya başladı. Baas yönetimi, tarihi bir Türkmen kendi olan Kerkük’ün Araplaştırılması politikasını kararlılıkla uygulamaktaydı. Türkmen tüccarlara mal verilmiyor, malların dağıtımını da hükümet bizzat yapıyordu (22). 1988 yılında kurulan Irak Milli Türkmen Partisi’nin kısa sürede kendini tanıtarak, uluslararası arenada yerini alması, Irak yönetimini tedirgin etmişti. 1990 Anayasası’nda Türkmenler göz ardı edilerek Irak halkı Araplardan ve Kürtlerden meydana gelmektedir ibaresi yer aldı. 1990’lı yıllarda Türkmenler siyasi örgütlenmeye doğru gittiler. Çeşitli Türkmen siyasi partileri ve siyasi hareketleri ortaya çıktı. Daha sonra bunlar kendi aralarında birleşmeye doğru gittiler ve 1995’te Irak Türkmen Cephesi kuruldu.1991’deki “Güvenlik Bölgesi” uygulaması sonucunda yine Türkiye’nin yaptığı büyük bir hata yüzünden, Türkmenler, özerk Kürt bölgesiyle merkez arasında bölünmüş oldular. Amerikan işgali sonrasında istikrarsızlığın ve çatışma ortamının üst düzeye çıktığı, parçalanma sürecine giren Irak’ta hemen hemen bütün siyasi grupların hedeflerini gerçekleştirme yolunda silahlı kanatları mevcut olmasına karşın, Türkmenlerin siyasi mücadelesinde bir askeri güç oluşturmaması, kendisini diğer Iraklı muhalif gruplar karşısında zayıf bırakmıştır. Temsil yetkisi ellerinden alındığı gibi, yerel yönetimin muhalif görüşlere izin vermediği bir ortamda yaşayan Türkmenler ‘yok edilme’ siyasetiyle karşı karşıyadırlar. 1957 yılındaki Irak nüfus sayımına göre Irak’ta 2,5 milyon Türkmen yaşamakta idi (23). Türkmen nüfusu; 28 milyon olduğu tahmin edilen Irak nüfusunun % 12’sine tekabül etmektedir. Günümüzde 3.5 milyon nüfusu ile Türkmenler Irak’taki üç önemli etnik unsurdan biridir. Irak’ın her bölgesine yayılmış olan Türkmenler en çok Irak’ın kuzeyinde Kerkük, Erbil, Selahaddin, Musul ve Telafer’de yoğun olarak yaşamaktadır (24).  Türkmenlerin % 20’si “de facto” bölgesinde, % 80’i ise Irak Merkezi Hükümetinin kontrolü altında bulunan bölgede yaşamaktadır. 2003 yılı sonrası yaşanan olaylar nedeni ile Harita 4’de görülen Türkmen bölgesi kaybolmuş, geride bölük pörçük Türkmen toplulukları kalmıştır.


 

 
Mesut Barzani’nin “Açıkça konuşalım, Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmemesi karşılığında, biz de Kerkük ve Musul’a girmeme yönünde ABD ile anlaşmaya varmıştık (25)” ifadesi dikkat çekicidir. Türkiye, iç gündemi ile meşgulken Barzani yönetimi Irak’ın kuzeyinde birbirinden ilginç entrikalar çevirmektedir. Türkiye, iç çelişkilerle meşgul ve terörle muhatap edilerek öncelikleri değiştirilmiştir. Barzani, görüşmelerde Türkmenlerden özellikle söz etmemekte, bölgede Türkmenleri yok saymaktadır. Ayrı bir güç olma hevesindeki kuzeydeki Kürt yönetimi Kerkük’e de sahip olarak Kerkük petrolüne el koymak düşüncesindedir. Kerkük’e sahip olmanın yolu da Türkmenleri yok etmekten geçtiği için Türkmenler göçe zorlanmaktadır. Üzerlerinde ekonomik ve siyasi baskı kurularak ve bu günlük politika haline getirilerek insanlar yıldırılmak istenmektedir. Erbil’den sonra Kerkük, Telafer ve Tuzhurmatu’da, Türkmenlere yönelik yok etme politikası gün gittikçe daha belirgin bir hal almaktadır. Irak’ın kuzeyinde Kürtlerin devlet kurma istekleri Türkmenlere olan saldırıları arttırmış ve birçok katliam gerçekleşmiştir: Tuzhurmatu (2003), Telafer I (2004), Telafer II (2005), Musul (2005), Yengice (2006), Karatepe (2006), Kerkük Terör (2006) katliamları bunlara örnektir ve maalesef bu katliamlar hâlâ daha devam etmektedir. Türkmenlerin, geçmişlerini silmek için Tapu ve Nüfus Daireleri tahrip edilmiştir. Türkmen Cephesi’nin binalarına saldırılar da devam etmektedir. Tüm bunlara rağmen Türkmenler, haklarını savunmaya çalışmaktadır. Seçim sürecinde; 3,5-4 milyon Türkmen 60 bin seçmenlik marjinal bir azınlık konumuna geldi (26). Türkmenlerin Irak ve Kerkük politikasını, ITC’nin Bağımsızlar Hareketi Başkanı Üzeyir Kenan Ağalı ise şöyle özetlemektedir: “Türkmenler izlediği politikaları sürdürecektir. Kerkük özel bir statüye kavuşturulacaktır. Irak’ta federasyon sisteminin uygulanması söz konusu olursa, 18 vilayet sistemi uygulanmalıdır.(27)” Kerkük sorununun çözümü için Türkmenler, Irak’taki bütün grupların üzerinde uzlaşacağı bir formülün bulunmasını ve Kerkük ile ilgili anlaşmazlık konusu olan 140. maddenin yeniden düzenlenmesini savunmaktadır. Kerkük sadece mevcut hükümetin değil, bütün Türkiye’nin hatta Türk dünyasının meselesidir.

 
            ABD ve Irak..

 
Barzani CIA ilişkisi 1972 yılında başladı. Bir Kürt heyeti ihtiyaç duydukları yardımlar hakkında ABD’li yetkilerle görüşmek üzere İsrail üzerinden Washington’a gitmiştir. Heyet üyeleri Washington’da dönemin CIA Operasyonlar Başkanı Helms ve Kissinger’in yardımcısı Albay Richard Candy ile görüştüler. Amerika, Kürtlerin isteklerini sıcak bir şekilde karşılamış, 5 Milyon dolarlık Rus yapımı silah yardımı sözü vermiştir. ABD aslında Kürtlerin bağımsızlık özlemini paylaşmıyor, Kürtleri Irak’a karşı bir araç olarak görüyordu. Barzani, İran-ABD-İsrail üçgeninde ve İsrail’den sürekli açık destek alan bir yapıda gözükse de, İsrail’in asıl amacı Arap tehlikesini İsrail üzerinden uzak tutmaktı. Barzani ABD desteği ile bağımsız bir Kürt Devleti kuracağına o kadar inanıyordu ki, Irak’taki CIA yetkilisine gönderdiği mesajda ‘Şayet davamızda başarılı olursak ABD’nin 51. Eyaleti olmaya hazırım’ demiştir (28). ABD ve İsrail desteğini yanına alan Kürt milisler Mart 1974’de Irak Baas Rejimine karşı ayaklanmış, ancak Irak Devletinin İran ile anlaşma yapması üzerine hayal kırıklığına uğramış, planları altüst olmuştur. Irak’ın kuzeyinde sadece CIA değil, MOSSAD, MI-16, SAVAK ve diğer birçok ülkenin istihbarat örgütünün istihbarat ağı vardır. CIA ajanları, 4 müstakil ev kiralayarak kriptografik ve uydu haberleşme sistemi kurmuşlardı. Evlerin korunmasını maaşları CIA tarafından ödenen Kürt milisler sağlıyordu. Yerel halk bu evlerin CIA ajanları tarafından kullanıldığını biliyordu. CIA ajanları faaliyetlerini yürütürken ABD’nin uluslararası insani yardım çalışmalarını yürüten Dış Felaket Yardımları Ofisi’nden (OFDA) (29) yararlanmaktaydı. Kürt ajan ve muhbirlerine maaşlarını bu ofisten sağladıkları gelir ile ödüyorlardı. Bu kişilere ABD Hükümeti adına çalıştıklarına dair kimlik belgeleri bile düzenlenmişti. ABD yaklaşık 200 CIA görevlisi ile diğer istihbarat uzmanlarını finanse etmek için Irakta milyonlarca dolar harcamıştır. Askeri Koordinasyon Merkezi ve NGO’larda istihdam edilen CIA personeli 5 yıl boyunca yoğun gayretler sonucunda bölgede bu istihbarat ağını kurabilmişlerdir.

 
                ABD özellikle 1993 yılından itibaren Amedya, Zaho, Dohuk ve Acre bölgelerinde kendilerine bağlı Kürt milisler için yerleşim birimleri kurmuş, çeşitli kaynaklardan gönderilen maddi yardımları bu işbirlikçi Kürtlere aktarmıştı. 1996 yılında iki grup arasındaki çatışmaların şiddetlenmesi üzerine Saddam’ın ordusu Erbil’e kadar gelerek Talabani’ye karşı Barzani’yi desteklemiştir. Saddam Hüseyin’e bağlı birliklerin Irak’ın kuzeyinde kontrolü eline geçirmesi ABD tarafından finanse edilen Kürt ajanları tehlikeye düşürdü ve ABD Kürt milislerini Türkiye üzerinden tahliye etmek istedi. OFDA’nın 1500 yerel görevlisi ve aileleri ile birlikte, Zaho’daki Askeri Koordinasyon Merkezi’ndeki yaklaşık 1000 yerel görevlisi ve aileleri olmak üzere toplam 7.500 kişi Türkiye üzerinden ABD Başbakanı Bill Clinton’ın isteği ile tahliye edilmiştir. Irak’ın kuzeyi ile ilgili değerlendirmelerinde Batılı ve özellikle İngiliz ve Amerikalı yorumcu ve yazarlar bölgenin gerçek resmini yansıtmaktan uzak durmuşlardır. Kürt hayranlığı ve mazlum Kürtler ile donatılmış yorumların ana teması; Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin zaten var olduğu ve Batının bunu gerçekleştirmekte geç kaldığıdır. Dört milyon civarındaki Kürdün Irak kuzeyinde sahip oldukları toprakların İsviçre büyüklüğünde olduğu vurgulanırken, Türkmen varlığı göz ardı edilmekte ya da küçümsenmektedir. Hatta Kerkük de dâhil olmak üzere anlaşmazlık konusu olan şehirlerden daha önce sürüldüğü iddia edilen bir milyon Kürdün eski topraklarına dönmesi gerektiği ifade edilmektedir. Bununla da kalmayıp çoğu zaman Türkmen bahsine bile yer vermeden Irak’ın kuzeyindeki gerginlik Arap-Kürt anlaşmazlığı olarak tanımlanmaktadır. Kerkük’ün Irak Anayasası ile Kürtlere verildiğinden bahisle Kürt milislerin gücü oldukça abartılmakta, Türkiye’nin müdahalesinin ise sağlanan istikrarı tehdit edeceği iddia edilmektedir. İlginç olan Türkiye’nin Kürdistan’ın kurulması ve Kerkük gibi hayati önem verdiği hususlara müdahale etmekten, ikna edilerek vazgeçirilebileceğine ilişkin yorumlardır (30).  


 
 
             ABD'nin Irak'ı zamana yayarak ve kontrollü bölme niyeti işgalin hemen sonrasında ortaya çıkmıştır. Irak'ın bölünmesi 1991'den başlayarak 2015-2020'ye yayılan bir süreçte gerçekleştirilecekti. Arapların korkup sindiği, İran'ın hareketsiz kaldığı bir ortamda, nasıl 1991'de Irak'ın kuzeyi bir siyasal boşluk yaratılıp ‘Kürt bölgesi’ olarak Ortadoğu’ya kabul ettirildi ise 2020'lere uzanan süreçte sözde federal aslında konfederal Irak çatısı altında birleştirilmiş milli devletleri oluşması sağlanacak ve parçalanma yavaş yavaş gerçekleştirilecekti. Ancak, olaylar ABD'nin istediği gibi gelişmedi. Irak'ın parçalanması süreci ABD'nin arzu ettiğinden çok daha hızlı gelişmeye başladı. Öte yandan İran, ABD'nin düşündüğünün çok ötesinde Irak'ta ve Ortadoğu’da güç kazandı. ‘Şii uyanışı’ diye adlandırılan İran’ın ve Şiilerin güçlenmesi süreci ABD'nin Ortadoğu’daki önemli müttefikleri Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt, Körfez Emirlikleri ve Mısır gibi ülkeleri korkuttu ve karşı önlemler aramaya sevk etti. Bölgede ittifakların doğası karışmaya başladı. ABD'nin müttefiki Suudi Arabistan Irak'ta ABD ile çarpışan Sünnileri desteklerken, baş düşmanı İran’ın Irak'taki müttefiki ise El Hakim'in adamları oldu. ABD'nin esas yenilgisi Irak'ta uğradığı değil, Büyük Ortadoğu Projesi’nde uğradığı sarsıntıdır. İran’ın bölgesel ihtirasları nedeni ile ABD için KBY’nin hamiliğinin verilebileceği yegâne adres Türkiye gözükmektedir. Türkiye ise PKK karşılığı KBY oyununa gelmektedir. Çünkü ne ABD’nin PKK kartından ne de KBY’nin bağımsızlık hayalinden vazgeçmeye niyeti vardır.  Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Kürtlerin her ulus gibi devlet kurma haklarının olduğunu savunarak, “Kürdistan devletinin 10-15 yıl içinde kurulabileceğini” söylemiştir. Kürtçülerin, yarım yüzyıllık hedefleri hiç değişmemiştir; önce ’Özerk yönetim’, sonra ‘Federe devlet’, son olarak da bölünüp ayrı ‘bağımsız devlet’ kurmak. Buna, Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler ayrı bir hız kazandırmıştır (31). Türkiye için kalıcı çözüm bugünkü KBY’nin yok edilmesi ve Irak’ta Türkiye’ye müzahir bir güvenlik ortamının şekillendirilmesidir.

 
            2011 sonrası Suriye-Irak denkleminde neler oldu?

 
ABD, 2011 yılında Irak’tan çekilirken, yönetimi Şiilere bıraktı, Kürtlere bağımsız olması için önü açık otonom bir bölge bırakırken, Sünni Araplara düşen ise bir Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı (Tarık El Haşimi) ve birkaç önemli sayılmayacak makam idi. Maliki, ABD çekilir çekilmez Haşimi’yi vatana ihanet ile suçlayıp idam etmeye kalkınca, Haşimi’nin yeni adresi Türkiye oldu. 2005’te ABD’li askerler Irak Anayasası’nı yazarken Kürtlere otonomi verdi ve büyük planın temelleri atıldı. Kürtlerin aklına şunlar sokuldu; Skyes-Picot, Kürtlerin haklarını elinden aldı. Bölgenin petrolü de kendilerine ait olmalı ve satabilmeli idiler. Irak, güneydeki Şiiler, orta Irak’taki eski Haşimi Krallığı’nın Sünni Arapları ve kuzeydeki Kürtler arasında bölünme tehlikesi yaşarken, bir anda Sünni Arap denklemi zayıflamış, bundan da başta Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’deki mezhepçi iktidar olmak üzere Irak’ı Şiilere bırakmayı hazmedemeyen ABD memnun olmamıştı. Maliki ile Barzani’nin arası da uzun zamandır bozuktu. Bunun altında da Barzani’nin kuzeyin petrolünü tek başına satmak için Türkiye ile anlaşma yapması ve Maliki’nin bu anlaşmayı tanımaması yatmaktaydı. Arap Hareketleri başlamadan çok önce ABD, Suriye için planını yapmıştı. Ortadoğu’nun yeniden dizaynı için imal edilen IŞİD’ın düğmesine  basıldı ve yanına pek çok irili ufaklı örgütte katıldı. ABD, Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmak istiyor ve önceliği Irak; kuzeyde Kürtleri, orta kesimde ise IŞİD’i kullanarak haritayı şekillendiriyor. IŞİD ile mücadeleden bugüne kadar hep Kürtler kullanıldı ve şımartıldı. IŞİD’in bittiği yerde Kürdistan başlıyor. Irak’tan sonra Suriyeli Kürtlerin yıldızı parlatılmaya çalışılıyor. Her ikisi de durumu bağımsız Kürt devleti ve Büyük Kürdistan’ı kurmak için fırsat olarak görüyor. Kerkük’teki Kürt bölgesi askeri karargâhına bağlı 20 bin milis var ve 44 km.lik bir IŞİD cephesi bulunmaktadır. Amerikalılar, Kürtlere uzattığı havuç; Irak’ın Kürdistan, Sünnistan ve Şiistan olarak üçe bölünmesi. ABD, IŞİD hedeflerini ancak Ağustos 2014’te bombalamaya başladı. Barzani’nin yuvası Erbil, IŞİD’in elinden kurtarıldı. 1 Aralık 2015’de ABD Savunma Bakanı, Kürtleri desteklemek için özel bir sefer kuvveti gönderdiklerini açıkladı. Bu güce aynı zamanda Suriye’de tek taraflı yani kimseye danışmadan operasyonlar yapma yetkisi de verildi (32). Şimdi gözler Musul’a çevrildi (33). Amerikalılar, Kürtlerin Musul’a girişinden Arapların memnun olmayacağını düşünerek, şehrin kuşatılmasında görev verdi. Musul’a dönecek 700 bin kişinin nasıl yerleşeceği büyük bir sıkıntı olacaktır.

 
PKK yanlısı Suriyeli Kürtler ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003 yılında PYD’yi kurdular. Ancak, Türkiye ve Irak’ta olduğu gibi birçok Kürt parti ve grubu; Öcalan, PKK ve PYD’ye karşı idi. 35 kadar Kürt parti ve grubu içinde en örgütlü ve güçlü olanı PYD idi. Çünkü tüm Kürt parti ve grupları yasaklı iken PKK rahatça çalışıyor, devletten destek alıyordu. PKK yönetimi ve kadrolarında da yüzlerce Suriyeli Kürt var. Suriye Kürt hareketi içinde PYD %70, geri kalanlar %30’dur (34). AKP, PYD lideri Salih Müslim’i 25 Temmuz 2013 ve Mart 2015’de İstanbul ve Ankara’da iki kez misafir etti. PYD’ye özerkliği fazla bulan AKP, Barzani’ye devlet başkanı muamelesi yapıyor, Irak’ın kuzeyindeki bölgeye Kürdistan diyordu. PYD, Öcalan’ın Ankara ile pazarlığında önemli bir karttı ve Öcalan demeden hiçbir adım atmazdı. Kobani krizi ile birlikte AKP, konuyu Öcalan ile görüşmelerle ilişkilendirdi. AKP, PKK’ya silah bırakması karşısında Suriye’de otonomi kurmasına ses çıkarmayacağı vaadinde bulunuyordu. PKK bunu reddedince bu sefer Ekim 2014’de Hakan Fidan, PYD lideri Salih Müslim’e Türkiye’nin desteği karşılığında otonomiden vazgeçmelerini ve Özgür Suriye Ordusu’na dâhil olmalarını istiyordu. Irak kuzeyinden Kobani’ye Türkiye üzerinden takviye yapıldı. 133 gün süren IŞİD işgalinden sonra Türkiye üzerinden giden Kürt gruplar ile Kobani düşünce, Türkiye’deki bölücülerin sloganı “Kobani Özgür, Sıra Öcalan’da” oldu. Türkiye ve ABD, 2012’den beri IŞİD ve Esat’ın kaderi konusunda yollarını ayırmışlardı. O dönemden beri Esat’ın peşine bırakan ABD, bunu İran ve Rusya karşısında bir koz haline getirdi. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’i frenlemek ve Doğu Akdeniz’e bir enerji hattı kurmak için Kürtler seçildi. Ilımlı İslamcı bulamayınca ABD’ye de YPG’yi daha çok desteklemek kaldı. YPG’nin siyasi kanadı olan PYD’nin başkanı Asiyah Abdullah, Kobani’nin düşmesinde ABD hava harekâtının çok büyük desteği olduğunu söylüyordu. Suriyeli Kürtlerin kurduğu PKK uzantısı YPG ve onları temsil eden siyasi parti PYD; Temmuz 2012’den başlayarak Afrin, Kobani ve Cezire’yi (hepsine birden Rojova denmektedir) kontrol altına aldı. Ocak 2015’de YPG, Ayn el-Arab bölgesini ele geçirdi ve Türkiye’nin güneyini koridor oldukça genişledi. O zamandan beri sınırı kapatan Türkiye, PYD’yi Esat’a karşı savaşa çekmek için Barzani ile birlikte baskı yapmaya başladı. ABD ise IŞİD’a karşı kuzeyden koridor ile çevreleme stratejisi izlediğini iddia ediyordu (35).

 
            Gelinen noktada ABD; geleneksel müttefikleri Türkiye, S.Arabistan ve Katar’ın IŞİD’a kendilerinden daha yakın olduğunu gördü ve sahada kendine Kürtlerden başka güvenilir bir vekil bulamıyor (36). Kobani’deki PKK güçlerine ilk yardım 19 Ekim 2014’de Amerikan C-130 uçakları ile atılan silahlar ile başladı (37). ABD’nin Suriye’deki hava harekâtının dörtte üçü Ayn el Arap’ta Kürtlerin desteklenmesi için yapıldı (38). Amerikan özel kuvvetleri Suriye’nin kuzeyinde PYD bölgesi içinde Rmelian hava üssünü ele geçirdikten sonra havaalanı alt yapısı geliştirildi. Amerikalı danışmanlar, özel kuvvetler ve helikopterler burayı kullanıyor. Buradan Kürtlere silah ve malzeme ikmali yapılıyor (39). Mesut Barzani, Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir devlet kurmak için yıl sonuna kadar bir referandum yapacaklarını açıkladıktan sonra 17 Mart 2016’da Suriyeli Kürtler de Suriye Kürdistan’ı adı ile federal bir bölge kurduklarını beyan ettiler. 2011 sonrası PKK’nın gayretleri ile Suriye’de Kürt nüfusu 1.6 milyondan 2.3 milyona ulaştı. Üstelik 420 bin Kürt ise savaş nedeni ile Irak ve Türkiye’ye kaçtı (40). PYD’nin federalizm ilanını diğer gruplar kabul etmedi ve Cenevre görüşmelerinde de reddedildi. Kürtler, Suriye nüfusunun sadece %7-10’unu temsil ettiği halde PYD ülkenin %20’sini istemektedir. Öte yandan federalizm istenen bölgede Suriye petrolünün %34’ü üretilmekte ve PYD/YPG/PKK bu bölgeye tek başına sahip olmak hevesindedir. Yani 1.5 milyon nüfus ülkenin %34 petrolüne sahip olacaktır (41). Böylece Suriye’de daha fazla hak ve yayılma için kendilerine güç kaynağı temin ederken, Suriye’nin geri kalanı aç kalacak, etnik huzursuzluklar çıkacaktır. Referandum ile federalizme ulaşamayacağını bilen PYD/YPG, bunu kaba kuvvet ile halletmek peşinde ve bu yüzden tek dayanağı ABD ile ortaklığı. Model aldıkları da zaten Irak’ın kuzeyindeki Barzani ve onun tıpkı Kerkük ve Musul hevesleri gibi, PYD/YPG’de başta IŞİD’tan ele geçecek Rakka olmak üzere özellikle petrolü olan yerlerde toprak genişletmek derdindedir. Üstelik sadece ABD değil, Rusya ve İsrail de Kürdistan fikrine sıcaktır. Bu plan büyük güçler için bölge ülkelerini uzun vadede Kürtlerle sürekli savaş ortamında tutmak içindir.

 
            Irak’ta neler olacak? Neler yapmalı?

 
Türkiye’nin güneydoğusunda cereyan eden olaylar Birinci Dünya Savaşı’nda oynanan oyunun bir tekrarından ibaret olarak Sevr Anlaşmasının devamıdır. Oynanan oyun bölgede bir Kürt devleti kurarak Türkiye’yi parçalama sürecine devam etmek ve Türkleri petrolden biraz daha uzaklaştırmak suretiyle Ortadoğu’da tamamen rahat bir saha elde etmekten başka bir şey değildir. Türkiye’ye biçilen rol ise; Ortadoğu, ABD ve bir bütün olarak tüm Batının çıkarlarına uygun rejimlere ve devletlere dönüştürülürken, sadece etrafında olup bitenlere ikna olmak değil, kendi bölünmesine de rıza göstermek hatta destek olmaktır. Türkiye, Irak’ta bugüne kadar çıkarlarını korumakta başarılı olamamıştır. İlk Körfez Savaşı sonrası oluşan yeni şartları da iyi değerlendirememiş, Kürtlere verdiği desteğin %1’ini bile soydaşlarına vermemiştir. Türkiye başarısız olduğu için Irak’ta Türk toplum liderliği çok cılız ve dağınıktır. Türkiye’nin Türkmen politikası tarihimizin en büyük fiyaskolarından biridir. Türkiye, Irak ve Irak'ın kuzeyindeki menfaatlerini ABD ile uyum içinde gerçekleştirmek gibi boş bir arayışın içine girmiştir. Türkiye'nin bu tutumu, ABD'de yanlış beklentiler ortaya çıkarmıştır. Bir kısım Amerikalı karar alıcılar, Washington'un hem Irak'ın kuzeyinde bir Kürt devletinin alt yapısını kurabileceğini hem de Türkiye ile ilişkilerini istedikleri zeminde tutabileceklerini düşünmüşlerdir. Barzani’nin Türkiye’nin gözünün içine bakarak tüm resmi kurumlarıyla Kürdistan’ı ABD’nin hamiliğinde yaratması, söylemlerindeki tonu her geçen gün arttırarak tehdit boyutlarına getirmesi, hatta Türkiye Cumhuriyeti topraklarına açıkça göz koyması, Türkmenler üzerindeki baskıları dayanılmaz hale getirmesi, Kerkük’ü Kürdistan’ın başkenti ilan etmesi karşısında Türkiye’nin gerekli tepkiyi göstermemektedir. Türkiye’nin Irak’taki çıkarları PKK’ya karşı verilen sınırlı desteğe indirgenmiştir. Türkiye’ye verilen PKK’ya karşı sözde istihbarat ve operasyonlara izin ise gerçekte ‘tavşan kaç-tazı tut’ oyunundan başka bir şey değildir. Irak’ın kuzeyi ile ilgili çıkarlarımız ABD ve AB’nin güdümünde sağlanamaz çünkü Irak’taki ve genel olarak Ortadoğu ile ilgili çıkarlarımız Batı ile uyuşmamaktadır. Kürdistan’ın kurulması karşılığı PKK için sözde verilen destek büyük resimden bakıldığında anlamsızdır.

 
2005 Anayasası ile Irak’ın kuzeyinde özerklik elde eden ve Kürt Yönetim Bölgesi’ni kuran Barzani, IŞİD ile mücadele bahanesi ile toprak genişletmeye devam etmektedir. Bağımsız Kürt devleti kurma peşindeki Barzani ile Sünnilik üzerinden dostluk kuran AKP yönetiminin Suriye politikasındaki hataları ile YPG/PKK ortaya çıktı. Barzani, kuracağı devletin yaşaması için elzem olan Musul ve Kerkük petrollerine göz dikmiş iken, Suriye’nin kuzeyinde özerklik ilan eden YPG/PKK’nin hedefinde ise Rakka petrolü vardır. Irak’ın kuzeyinde PKK ile mücadele hava harekatı ile sınırlanmışken, terör örgütü Sincar’da olduğu gibi Irak’ın kuzeyinde de yeni kanton oluşumları peşindedir. ABD’nin Musul’a yönelik olarak başlattığı harekât bölgede Sünni ve Şii Araplar ile Kürtler arasında paylaşım savaşına dönüşürken, Türkiye’nin Barzani ve Arap Nuceyfi aşiretini Başika’da eğitmesi ve Irak Ordusunun Musul’a girmesine engel olmak istemesi Sünni-Şii mezhep çekişmesinin parçası olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Musul’a yönelik harekât uzun sürecek ve bunu büyük bir kaosu izleyecektir. Şii-Sünni çekişmesine İran’ın bölgedeki militan güçlerinin de katılması ve PKK’yı desteklemesi durumu daha da karmaşık hale getirecektir. ABD, Türkiye’yi Suriye’de güvenli bölge ve Musul’dan petrol payı karşılığı IŞİD’a karşı Rakka dâhil tuzağı kurdu. Ancak, bunun karşılığında YPG/PKK ve Barzani devletlerine göz yumulacak, Musul ve Kerkük’ten uzak durulacak. Bu denklemde Türkmenlerin adı bile geçmiyor. Ankara’nın Türk kamuoyuna yönelik algı yönetiminin teması sadece “terör örgütlerine izin vermeyeceğiz” gibi muğlak bir milliyetçi söylemin ötesine geçmiyor. Hâlbuki Irak ve Suriye’de devam eden çatışmalar Türkiye'nin iç güvenliğini, Anayasal Düzenini, Cumhuriyetin ideolojik temellerini tehdit eder niteliktedir. Irak ve Suriye’nin parçalanması ile ortaya çıkacak Kürt devletleri ve olası yayılmacı politikalar, Türkiye için ciddi riskler içermektedir. Türkiye, Suriye ve Irak'ın kuzeyindeki stratejik tehdidi ve bu tehdidin bertaraf edilmesindeki araçları yeniden tanımlamalıdır. Türkiye için stratejik tehdit sadece PKK değil, Kerkük'e el koyarak yaşama kabiliyeti kazanan bir bağımsız Kürt devletidir. Diğer bir deyiş ile Türkiye, PKK'nın Irak'ın kuzeyinden tasfiyesi karşılığında Kürt devletini kabullenmek gibi stratejik bir hata yapmamalıdır.

 
Özetle, Irak’ta artık sona yaklaşılmaktadır ve Türkiye'nin eski model ve zihinsel bakış ve örgütlenme modeliyle Irak politikalarını yürütemeyeceği görülmektedir. Bu nedenle reaktif bir güvenlik anlayışı ve sadece silahlı kuvvetlere dayalı savunma refleksi yerine proaktif ve yumuşak gücü öne çıkaran bir güç projeksiyonu ile Irak’ta ki gelişmelere hazır olması gerekmektedir. Türkiye kadro ve vizyon olarak dün olduğu gibi bugün de Irak ile ilgili gelişmelere hazır değildir. Uzun vadeli ne bir politikamız ne de bir çalışanımız vardır. Irak’taki trendler yaklaşık on yıl içinde ülkenin parçalanacağını göstermektedir. Irak’ın parçalanması en çok Araplar için tehdittir. Kürtler, Irak yönetiminde gittikçe daha etkin hale gelmektedir. Türkiye, bunun için çok ciddi bir (Şii-Sünni) Arap politikası izleyerek ve bu gruplar ile çeşitli senaryolar üzerinde çalışarak gevşek bir federasyon dâhilinde kuzeyde bir Kürt devleti oluşumunu önlemeli, Kürt devletinin kurulması kaçınılmaz olduğu takdirde kendi kontrolüne almalı ve hemen batısında bir Türkmen devleti kurmak için gerekli koşulları sağlamalıdır. Parçalanma süreci başladığında Irak’ın kuzeyinde Türkmenlere karşı büyük katliamlar ve soykırım girişimleri yapılacağından Türkmenlerin kendilerini savunabilmesi için gerekli kabiliyetler geliştirilmelidir. Bölgede siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel yönleri ile tam bir dönüşüm sağlanabilmesi için Irak’ın kuzeyinin askeri kontrol altına alınması ve ardından yeniden yapılanmanın sağlanması için gerekli alt yapı ve yumuşak güç kurgusu hazırlanmalıdır. Türkiye’nin askeri harekâtını dizginlemek ABD için çok önemlidir. Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde Kürt bölgesini içine alacak şekilde yapacağı büyük çaplı bir askeri müdahale, ABD’nin bölgedeki stratejik kurgusunu bozabilir ve ABD’yi belki de hazır olmadığı eylemlere zorlayabilir. Türkiye’yi dizginlemek ve askeri seçeneklerini indirgemek için sık sık Kürt liderleri muhatap göstermekte, PKK’ya da şirin gözükmek için demokratik açılım baskısı yapmaktadır.      

 


Kısaca Kerkük’ün statüsü, Türkmenler, bölücü terör ile ilgili beklentilerimizden daha öncelikli olmak üzere Irak’ın kuzeyindeki Kürt denetiminin ortadan kaldırılamaması, bu grupların ve ABD’nin bölgede bildiğini okuması üzerine Irak’ın kuzeyinde denetimi askeri açıdan öncelikle sağlamayı öngören bir barış ve istikrar harekâtı ile Kerkük ve Musul’un da dâhil olduğu bir bölge kontrol altına alınmalıdır. Harekâtın kapsamı Irak’ın bütünlüğü ve istikrarı garanti edilene kadar Irak’ın Kuzeyindeki denetimi sağlamak, silahsızlandırmak, ülke inşası ve istikrar sağlamayı müteakip nihayet bölgeyi Merkezi Irak Yönetimi’ne bir mutabakat kapsamında devretmektir. Bu harekât ile Irak’ın kuzeyindeki siyasi ve idari yapı yeniden düzenlenmeli ve Türkiye’nin güvenliği ile ilgili istikrarlı bir ortam sağlanana kadar tampon bölgedeki kontrol devam ettirilmelidir (Harita 6). Irak’ın kuzeyinde hedef alınan Kürt halkı değil Kürt yönetimi olacağı için Barzani ve Talabani sonrası yapılanmanın demografisi ve yeni aşiret yapılanması çerçevesinde bölge şekillendirilmelidir. Söz konusu gücün bölgede kalışının uzun süreli olacağı sadece Irak’ın kuzeyi için değil tüm bölge için güvenlik unsuru olacağı hesaplanmalıdır. Bu harekât gerek Kerkük ve Musul, gerek Türkmenler gerekse PKK ve bölgedeki bağımsız devlet isteklerinin önündeki en gerçekçi ve kalıcı çözümün anahtarı olarak yumuşak güç unsurları ile birlikte tasarlanmalı ve kararlılıkla icra edilmelidir.

 
                Sonuç..

 
Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasının esası Lozan’da kazanılmış hakların korunması, kısaca statükonun devamı idi. Bunun istisnası Misak-ı Milli içinde elimizden alınmış hakların akılcı politikalar ile zamana yayılarak tekrar kazanılması idi. Bu politika ülkenin atlattığı badirelerin yaralarının sarılması ve ulus-devlet yapısının güçlenmesi için gerekli zamanı sağlayacaktı. Bu genel politika içinde Atatürk boş durmamış, Lozan öncesinde de olduğu gibi Irak’ın ve kuzeyinin durumunu yakından takip etmiş, burada gizli cemiyetler kurmuş, propaganda faaliyetlerine girişmiş, aşiretler ile işbirliği yapmıştır. Ancak sonraki yönetimler pasifimize döndü, Irak’taki gelişmelere hiç hazırlık yapmadılar, gerekli kadrolar oluşturulmadı. Bugün ise hem Lozan hem de Ankara Antlaşması çatırdarken, bu ihmal devam etmektedir. 1990’larda kendi elleriyle Kürt devletini kuran Türkiye, ne yazık ki ABD korkusu ile kendi toprağına hapsolmuştur. Türkiye için Irak'taki gelişmeler beka seviyesinde önem taşımaktadır. Beka seviyesindeki çıkarlar ülkenin varlığı ve bütünlüğü ile ilgili çıkarlardır ki bu çıkarlar söz konusu olduğunda savaşa varan tüm askeri çözümler masada demektir. Irak’taki gelişmeler ya da muhtemel gelişmeler de Türkiye'nin millet ve toprak bütünlüğü dâhil birçok iç dinamiğini tetikleyecek potansiyele sahiptir. Bundan dolayı, Türkiye'nin Irak'ın yaşadığı süreci, ‘komşu bir ülkedeki gelişmeler’ şeklinde edilgen bir tavır ile izlemesi mümkün değildir. Aksine Türkiye, Irak'taki gelişmeleri yaşamsal menfaatlerini gerçekleştirecek şekilde elindeki bütün imkân ve yetenekleri kullanarak etkilemek için kullanmak ve bu zorlu girişimi başarmak zorundadır. Ankara yaşamsal menfaatlerini koruma konusunda kararlı davranmaz ve etkin olmaz ise Türkiye ve Ortadoğu bölgesi için çok ağır sonuçlar doğuracak bir siyasal zeminin oluşmasına neden olacaktır. Türkiye’nin Irak ve Suriye ile ilgili başından beri izlemesi gereken politika bu ülkelerin güçlü ve merkezi bir ulus-devlet olmasını desteklemek olmalı idi. 2003-2008 yılları arasında Suriye ile olan ilişkilerimiz buna örnektir. Ülkesinin her yerine sahip olan bir ülke yönetimi topraklarına terör örgütü beslemezdi. Irak’ta başından beri merkezi yönetimle işbirliği yapmak yerine önce Kürtleri sonra Sünnileri destekleyerek, ülkenin kuzeyinin kaos içinde olmasını, hem Kürt bölgesinin hem de PKK’nın yaşamasının ve gelişmesinin önünü açtık.

 
            Türkmenler geçtiğimiz 13 yılda Ankara'nın gereksiz müdahalelerinden dolayı bir Türkmen ‘Denktaş’ı yetiştirememişlerdir. Türkiye, Irak Türkmen Cephesi'ni Irak'ta normal süreç oluşana kadar elindeki bütün imkân ve yetenekler ile desteklemelidir. Eğer Irak’ın bütünlüğü sağlanamıyorsa, Türkiye o zaman mevcut durumu fırsata çevirmeyi düşünebilir. Öz be öz Türkmen şehri olan Musul ve Kerkük’ü içine alacak şekilde bir Türkmen Yönetim Bölgesi kurulabilir ve Irak’ın kuzeyindeki varlığımız kalıcı hale getirilebilir. Devlet adamlığı; kendini kurtarmak ve başka ülkelerin oyununun aktörü olmak değil, ülkeyi bekleyen tehdit ve fırsatları önceden görmek, zamanı gelince de tereddüt etmeden harekete geçmektir. Türkiye ve Türkmenler birlikte daha cesur adımlar atmalıdır. Türkiye'nin hem kendinin, hem de Türkmenlerin menfaatlerini koruyabilecek, tehditleri önleyebilecek jeopolitik, siyasi ve askeri gücü vardır. Önemli olan bu gücün kontrolü, ihtiyaca ve şartlara göre sergilenmesi, kullanılması, diplomasinin de çok yönlü olarak etkili bir şekilde yürütülmesidir (42). Gücü kullanamamak, kolaya kaçmak, ülke menfaatlerini koruyamamak, geleceği iyi görememek ve bütün bunlara bilerek veya bilmeyerek sebep olmaktan kaçınmak için, sadece siyasi iktidarın değil, devletin ilgili bütün unsurlarının konuya gereken önemi vermesi ve hassasiyet göstermesi gerekmektedir. Özetle, Musul ve Kerkük konuları Kürtler ile Arap ve Türkmenleri karşı karşıya getiren potansiyel bir çatışma alanıdır. Bu sorunların barışçı bir şekilde çözülememesi, KYB’nin kontrol altına almaya kalkması Türkiye’nin müdahalesine yol açmalıdır. Aksi takdirde gelecek on yıllar Ortadoğu ve Türkiye için istikrarsızlık, iç çatışma, kaynak israfı, kan ve gözyaşı anlamına gelecektir. Söz konusu olan sadece Irak Türkmenlerinin demokratik ve insan hakları değil, Ortadoğu’nun gelecek on yıllarının kaderidir.

 
             Eğer Irak içinde; Kürtler, tartışmalı bölgeler için revizyonist politikalar izler ve Arap kimliği Kürtleri ötekileştirirken Türkiye, Suriye ve Körfez ülkeleri KBY aleyhine tavır geliştirir ise KBY mevcut statükosunu dahi koruyamaz. KBY veya olası bir Kürt devleti bölge ülkeleri ve Bağdat’a karşı askeri himayeye muhtaçtır. KBY’nin mevcut statükoyu da zorlayarak yeni mevziler kazanama girişimleri hem ülkedeki Şii ve Sünni Arapları hem de bölge ülkelerini Kürtlere karşı harekete geçirecektir. Bu denklemde Şii-Sünni geriliminin bir an önce elimine edilmesi önemlidir. En önemli fay hattı olan Kürtlerin de sisteme entegre edilmesi, Kürt güçlerin tasfiye edilerek Irak Güvenlik Güçlerinin ülkenin tamamında devlet kontrolünün yegane vasıtası olması düşünülmelidir. Merkezi güçlü bir Irak devleti içinde federalizm ve bağımsızlık hayali söndürülmüş, Türkiye ile iyi geçinen yeni bir Kürt yönetiminin mevcut ile değiştirilmesi en doğru çözümdür. Bu aynı zamanda bölgeden PKK’yı tamamen çıkarmanın ve Türkiye’deki bölücülerin hayalini yok edecek en sıhhatli karardır. Bunun için -Araplar ile müşterek veya yalnız, gerekli askeri çözümün zamanlamasını ayarlamak ve güvenlik bölgesini şekillendirmek için yumuşak gücü hazırlamak bugünden itibaren öncelikli ülke meselesi olmalıdır. Sonuç olarak, Irak’ın geleceği henüz belirsizdir. Bu gelecek; Irak coğrafyasında çıkarı olan dış ve bölgesel güçler kadar Türkiye’nin de vizyonuna, bu vizyonu ne ölçüde başarıyla uygulayacağına bağlı olacaktır. Olup bitene boyun eğmek istemiyorsak, olayların akışını değiştirmeye çalışmalıyız. Irak’ın kuzeyinde vakit gittikçe geç olmadan yeni stratejiler uygulama zamanı gelmiştir. Asıl önemli olan PKK taktik kartına karşılık Kürdistan’ı kurdurmamaktır. Bunun için öncelikli hedef Barzani yönetimi olmalıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güç ve kabiliyetleri, bölgedeki gruplar ile karşılaştırılmayacak kadar üstün ve sonuç alıcıdır. Türk milleti dün olduğu gibi bugün de olabilecek tüm olumsuzlukları ve fedakârlıkları göğüsleyecek ve ülkesi için bir şeyler yapmak isteyen insanların her zaman yanında olacaktır.

 
 Doç. Dr. Sait Yılmaz
@DocDrSaitYilmaz



Kaynakça ve Dip Not
(1) William L. Cleveland: A History of the Modern Middle East, Westview Press, (San Fransisco, 1994), p.149-151.
(2) İsmail Çopur: 1923 Lozan Anlaşması Sonrasında Mustafa Kemal Atatürk’ün Irak’ta Yürüttüğü Faaliyetler,  SAREM Başkanlığı, (Ankara, 2003), s.2.
(3) Nejat Kaymaz: Misak-ı Millî Üzerinde Yapılan Tartışmalar Hakkında, VIII. Türk Tarih Kongresi, (Ankara, 1977), s.2.
(4) Çopur: a.g.e., (2003), s.2.
(5) Şerafettin Yamaner: Misak-ı Milli ve Musul Sorunu, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, (İstanbul, 2000), s.194.
(6) Ramazan Gözen, Kuzey Irak Sorunu, Edt. İdris Bal, 21.Yüzyılda Türk Dış Politikası, 3. Baskı, AGAM, (Ankara, 2006), 815.
(7) Ersal Yavi: Kürdistan Ütopyası, Yazıcı Yayınları, (İzmir, 2006), s.252
(8) Yavi: a.g.e., (2006), s.165.
(9) Baskın Oran: Türkiye’nin Kuzey Irak Politikası, Cilt II, İletişim Yayınları, (İstanbul, 2001), s.265
(10) Ümit Özdağ: strateji.cukurova.edu.tr/Orta_Dogu/06.php, (10.07.2007).
(11) Yavi: a.g.k., (2006), s.251
(12) David L. Philips: Confidence Building Between Turks and Iraqi Kurds, The Atlantic Council, (Washington D.C., 2009), p.19.
(13) Cumhuriyet: Dışişlerinden İtiraf, (5 Temmuz 2007).
(14) Ulusal çıkar ve tehdit analizi ile uygulanacak yöntemler ile ilgili bakınız; Sait Yılmaz: 21. Yüzyılda Güvenlik ve İstihbarat, Milenyum Yayınları, (İstanbul, 2007), III. Bölüm.
(15) Sabah Gazetesi: Siyasi İrade İsterse K. Irak’a Gideriz, (13 Nisan 2007).
(16) Cumhuriyet Gazetesi: Büyükanıt’a K.Irak’tan İlk Tepki, (14 Nisan 2007).
(17) Armağan Kuloğlu: Türkiye’nin Irak Ve Irak’ın Kuzeyi Politikalarındaki Değişim, Büsam Bülteni, (20 Mayıs 2008).
(18) Aram Ekin Duran: Kuzey Irak'ta Kırmızı Çizgiye Petrol Açılımı, Referans Gazetesi, 02 Haziran 2009.
(19) Suphi Saatçi: Irak Türkleri, Ötüken Neşriyat, (İstanbul, 2003), s.67.
(20) Bilal N.Şimşir: Türk-Irak İlişkilerinde Türkmenler, Bilgi Yayınları, (Ankara, 2004), s.98.
(21) İnci Muratlı: Irak Türklerinin Siyasi Tarihi, http://www.turansam.org/makale.php?id=630 (Giriş: 12 Ocak 2010).
(22) Saatçi, a.g.k., (1996), s.246.
(23) Abdülkadir Gerçeksever: Kayıp Kimlik Basra Körfezi, IQ Yayıncılık, (İstanbul, 2005), s.194-199.
(24) Mazin Hasan: Irak’ın Gizlenen Gerçeği: Türkmenler, Irak Krizi, ASAM Yayınları, (Ankara, 2003), s.47-49.
(25) Hüseyin Yılmaz: Kerkük’ün Geleceği, Stratejik Analiz, (Şubat 2007), s.11.
(26) www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2007/01/060120_election.shtml (06.01.2010)
(27) Yılmaz: a.g.k., (2007), s.56.
(28) Tuncay Özkan: CIA Kürtleri Kürt Devletinin Gizli Tarihi, Alfa Yayınları, (İstanbul, 2004), s.87.
(29)  OFDA: Office of US Foreign Disaster Assistance.
(30) Gwynne Dyer: After Iraq, Yale University Press, New Haven and London, p.24-25. William Polk: Irak’ı Anlamak, NTV Yayınları, (İstanbul, 2007), s.6.
(31) Hasan Celal Güzel: Kuzey Irak, Timaş Yayınları, (İstanbul, 2007), s.7.
(32) Daniel L. Davis: Beware Biden’s ‘Trial Balloon’ on Escalation in Syria, National Interest, (January 25, 2016).
(33) Zalmay Khalilzad: The War Against ISIS After Ramadi, (January 1, 2016).
Giant Panda Tian Tian Frolicks in Snow (Associated Press)
Associated Press: Male giant panda Tian Tian woke up Saturday morning to fresh snowfall in Washington, D.C.'s Smithsonian National Zoo. (Jan. 23)
Washington Times
The War Against ISIS After Ramadi, (January 1, 2016).
(34) Hüsnü Mahalli: Al Sana Bahar, Destek Yayınları, (İstanbul, 2016), s.226.
(35) Daniel Byman: Containing Syria's Chaos, Brookings Institution, (October 20, 2015).
(36) Joe Allen Gay: Restoring America’s Foreign-Policy Debate, National Interest,(September 11, 2015).
(37) Amberin Zaman: Kurdish Victory in Kobani Defeat for Turkish Policy, Al Monitor, (January 28, 2015).
(38) Aron Lund, Why the Victory in Kobane Matters, Carnegie Endowment, (February 13, 2015).
(39) David Majumdar: Are U.S. Special Forces Facing a Syrian 'Black Hawk Down'? (Jan 22, 2016).
(40)  Maram Susli: Why A Kurdish Enclave in Syria Is a Very Bad Idea, Global Independent Analytics, (6 April 2016).
(41) Maram Susli: Why A Kurdish Enclave in Syria Is a Very Bad Idea, Global Independent Analytics, (6 April 2016).
(42) Kuloğlu: a.g.e., (20 Mayıs 2008).
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hasan - 1 ay önce
Teşekkürler...
Avatar
Ali - 1 ay önce
Hocam, ellerinize sağlık ne güzel anlatmışsınız umarım iktidarda okur faydalanır.
Avatar
zafer - 4 hafta önce
Oldukça uzun bu bilimsel ve doyurucu makalesini zevkle, ilgiyle okudum Sait hocanın... Hocam, medyadan takip edebildiğim kadarıyla; strateji, askerî uzmanlık, dış güvenlik alanında ülkemizin örnek bilim adamlarındandır, Türkiye için bir kazanımdır. Keşke, kendisinden devlet kademelerinde de etkin olarak istifade edilebilinse ne iyi olur... Kendisine çok teşekkür ederim.