ısıt-ihbarat


Oktay Yıldırım

Oktay Yıldırım

09 Nisan 2017, 15:27

Başlığı beğendiniz mi? İstihbarat değil, “ısıt-ihbarat.” Ben uydurdum, ısıtılıp ısıtılıp servis edilen istihbarat yalanları anlamına geliyor.
Tarih, 2 Ağustos 1964. ABD savaş gemisi USS Maddox Kuzey Vietnam’a ait üç gemiye kendi kara suları içinde saldırdı, 4 Vietnamlı asker öldü 6’sı da yaralandı. Ama Kuzey Vietnam yönetimi ABD’nin beklediği gibi bir karşılık vermemişti. İki gün sonra ABD donanması sıfır görüş mesafesi olan bir havada hedef gözetmeksizin sağa sola ateş açmaya başladı, bu sabaha kadar sürdü. Ertesi gün Başkan Lyndon Johnson, medyanın önüne çıktı ve “Kuzey Vietnam yönetiminin durup dururken kendilerine saldırdığını, denizdeki çatışmanın sabaha kadar sürdüğünü” açıkladı. ABD’nin insanları ve tarım alanlarını zehirlemek için tasarladığı kimyasal silahları bile kullandığı Vietnam savaşı, bu yalanla başladı. Herkesçe bilinen gerçek 2005 yılında NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) belgelerinin gizliliğinin kalkmasıyla resmen ortaya çıktı. O gece Kuzey Vietnamlılar, ABD ordusuna bir tek mermi atmamıştı. Başkanın basın sözcüsü Bill Moyers de yıllar sonra şu itirafta bulunacaktı: “Bütün bildiğim, 4 Ağustos gecesi boyunca donanmamızın balıklara ateş ettiği…”
Tarih, 5 Şubat 2003. ABD Savunma Bakanı Colin Powel elinde bir şişeyle BM Güvenlik konseyinde Saddam’ın sahip olduğu korkunç kimyasal silahlar olduğunu anlattı. Kanıt şişenin içindeydi. O gece bütün dünya o şişenin içine sokuldu ve ABD Irak’a girdi…
Savaşın hemen başında Irak’ın kimyasal silahı olmadığı ortaya çıkacak, ama 1,5 milyon Müslüman öldürülüp, bir o kadar kadına tecavüz edildikten yıllar sonra Colin Powel yine ekran karşısına çıkacak ve “CIA tarafından aldatıldığını” söyleyecekti.
Powel, BM Güvenlik konseyinde bu konuşmayı yaparken, toplantı salonunun duvarına asılı olan ve en büyük savaş karşıtı tablo sayılan Picasso’nun ünlü Guernica tablosunun reprodüksiyonunun üzeri mavi bir örtüyle kapatılmıştı. Faşist Franco’nun İspanya iç savaşı sırasında Nazilerin yeni geliştirdiği bombardıman uçaklarını denemesine izin vermesiyle, 28 uçak sivil halkı bombalamıştı. Rivayet odur ki, bir sergide Alman generallerinden biri Picasso’ya “bu tabloyu siz mi yaptınız?” dediğinde ünlü ressam hiç düşünmeden “hayır siz yaptınız” demişti.
O gün BM Güvenlik konseyinde o örtünün Guernica’ya kapatılması belki tesadüftü, belki de o tablodan daha kanlı bir başka tablo çizilmeye başlanırken BM’nin gerçek karakterini gizlemeye çalışan aciz bir eylemdi.
Önemli değil…
Ama bugün, “Esad kimyasal silah kullandı” cümlesini ABD emriyle manşetlerine ya da haber programlarının başına taşıyan gazetecileri gördüğümde Guernica bombardımanındaki Nazi pilotlarını ya da Irak’ta mangasına “önce öldürün, sonra sorgularız” diyerek 24 sivili katleden çavuş Frank Vuterich’i görür gibi oluyorum…
Kızdığım şey ABD’nin “ısıt-ihbarat” yöntemi değil, bunu her defasında yutturması…
 
OSMANLI BİLE

Cumhurbaşkanı, başbakan ve AKP yöneticileri, referandumda “hayır” oyu verecek olanlara ağza alınmayacak laflar ediyor. Aynı şeyi Bahçeli ve ekibi de yapıyor.
Sorsan her iki taraf da kendilerini Osmanlı ile en çok da Fatih ile özdeşleştiriyorlar. Oysa, alakaları bile yok.
İstanbul’u fetheden Fatih, Blakernes sarayına girdiğinde hemen Kral Konstantin’in cesedini arattırdı. Başı kesilen gövde, ayakkabılarındaki kartal işlemelerinden tanındı. Fatih, şehrini savunurken ölen kralın cesedine bir kahramana gösterilecek saygıyı gösterdi ve Hristiyan törelerine uygun bir cenaze töreni düzenletti. Hakkında bir tek kötü söz etmedi.
Fatih’in düşmanının cesedine gösterdiği saygıyı, sadece siyasi rakip olduğu vatandaşının dirisine gösteremeyen adamlardan ne Osmanlı olur ne de devlet adamı…
 
HAYIRSIZ EVET

Menderes, 1957 seçimlerinde TRT’yi tek taraflı kullanmasını şöyle açıklamıştı: “Radyo, bir devlet vasıtasıdır. Bunu kullanan da hükümettir. Radyo orta malı değildir, onlarla(diğer partilerle) paylaşacak değiliz.” Bunlar bir TRT’yi değil,  bütün gazetelerini, köşe yazarlarını seferber ettiler, televizyon programları yaptılar, 'hayır'cılara tahsis ettiler bütün ekranları, olmadı. 
Kendi tabanlarını bile ikna edemedikleri için 'hayır' diyenleri “darbeci, terörist” ilan ettiler, olmadı.
Devreye imamları sokup vaaz verdirdiler, camilere afiş asıp cemaati tavlamaya çalıştılar, olmadı.
Avrupa ile bilinçli olarak kriz yaratıp, “bakın Avrupa da hayır diyor” diye feveran ettiler, olmadı.
Devlet memurlarını emirle salonlara doldurup, devletin parasıyla miting yaptılar, olmadı.
Hır çıkardılar, 13 Mart’tan beri 'hayır' için propaganda yapanlara yönelik onlarca saldırı yapıldı, yine olmadı.
Baktılar çare yok, bu kez de Vatan Partisi kılığına girip, aynı sloganları kullanarak 'evet' broşürleri bastırdılar, halk kabul etmedi…
Cemil Çiçek bile iknâ olmamışken, Cumhurbaşkanı 'hayır' kampanyası yürüten çadırı bastı... Yetmedi ağzını da bozdu. Ama…
Olmuyor işte, olmuyor. Ne yapsalar iknâ edemiyorlar halkı bu hayırsız evet'e…
 
AMERİKAN KROLUĞU

Siz hiç, “ben büyüyünce supırvayzır olacağım” diyen çocuk gördünüz mü?
Ya da “Şu bizim çocuğu bir manager yapabilseydik hayırlısıyla” diyen bir anne-baba?
Müdürün adını değiştirince sanki uzaya mekik fırlatan bir şeymiş gibi algılanıyor.
Bir lokantanın girişinde “Restro” yazdığını ancak içeri girdikten sonra anladım. Üstelik hem para verip hem de kendi kendinize servis yaptığınız yerlerden biriydi. Ortada dolaşan garsonların tek görevi boş tabakları toplamaktı. Masaya su getiren garsona sordum: “Restro ne anlama geliyor?” Bilmiyordu. Birazdan kasaya bakan kız da geldi, ama hazırlıklıydı. Elindeki akıllı telefondan Google hazretlerine sordu: “Faal, hızla büyüyen restoran demekmiş efendim” dedi. Ve “bugüne kadar bunu soran biriyle ilk kez karşılaşıyorum” diye ekledi.
Bu arada yanı başımda dikilen ve çok uzun şeyler anlatacağı beli olan garsona  “eğer göreviniz yoksa oturmaz mısınız” dedim, oturmadı. Yasakmış oturmaları, o sırada içeride hiç müşteri yoktu ama yine de oturamadı, patron mekânın her tarafındaki kameralardan izliyormuş asgari ücretle çalışan bu insanları…
Bu arada, “İşte supırvayzır da geliyor” dedi. Heyecanla, kravatını bir idam ilmiği gibi bağlamış olan astenik tipli adamın yanına gidip ona benim sorduğum soruyu sordu… Supırvayzırın yanından ayrılan işçinin yediği azarı, yüz hatlarından izliyordum.
Toplum kocaman bir bilmeceler yumağı gibi kaynaşıp duruyor, ama kimse etrafında olup bitenle ilgili ne kendisine ne de başkasına bir soru sormak ihtiyacı bile duymuyor. Kimse… Toplumu esir alan, kültürümüzü zehirleyen, soframızın bile adını değiştiren bu Amerikan kroluğunun ne ara bir kanser gibi bütün vücudumuzu sardığının farkında değil…
 
ORTACI

Sabah çorbacıda dinlediğim radyo kanalında bir dershane reklâmı yapılıyordu. İçli bir ses tonuyla konuşan kız çocuğu, “Benim de fırsatım olsaydı, okusaydım ortacı yerine tasarımcı olurdum” diyordu.
Bir anda kabardı öfkem. Aklıma hapishanedeyken beni havalandırma avlusuna çıkaran gardiyanlardan biri geldi, adam arkeologdu, bir başkası sanat tarihçisi, çokça öğretmen… Geçen gün oğlumla sinemaya giderken bize bilet satan genç kız ise sivil havacılık mezunuydu.
Memleket, her merdiven altına kurulan sözde üniversitelerin mezun ettiği işsiz tasarımcılarla, fesli deliyi tarihçi sayan tarih öğretmenleri ya da garsonluk yapmak için başvuran basın yayın mezunlarıyla dolu…
Bir hastalık bu: “Aman benim oğlum/kızım da üniversite mezunu olsun.”
Yahu bu memleketin ortacıya ihtiyacı yok mu? Neden bir tekstil devi değiliz? İşinde uzmanlaşmış bir berberin ya da terzinin kazancı gardiyanlık yapan arkeologdan daha mı az?
Statü olarak işini çok iyi yapan bir çoban ile işini çok iyi yapan bir beyin cerrahı arasında ne fark vardır? Neden ilk etapta üretim değil de statü gelir aklımıza?
Bu Ortaçağ kafasından kurtulmadıkça, her merdiven altına üniversiteler kurup, kifayetsiz yöneticilere mahkûm olmaya devam edeceğiz…
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.