banner863

Jandarma kurşun sıkana değil halka karşı önlem alıyor


14 Kasım 2013, 20:23

İyi akşamlar sevgili izleyiciler; bugün çalışırken çok not almışım. O kadar çok konu var ki. Bu nedenle biraz konudan konuya atlayarak ve birbirinden farklı ama sonuçta çoğu aynı kapıya çıkan gelişmeler üzerinde kısa kısa durmak istiyorum.
Öncelikle dün söylediğim konu hala aklımda takılı duruyor. Başbakan Bülent Arınç’ı fırçalarken “aman” demişti “içimize nifak sokmayın.” Sonra da bugüne kadar hiç duymadığımız bir kelimeyi siyasi literatüre sokmuştu “Düşmanları sevindirmeyelim.”
Düşman. Nasıl bir tanımdır bu? Düşman demek; Savaş. Ölüm. Öldürmek. Ölmek demek.
Bu nasıl bir duygu? Bu nasıl bir yönetim anlayışı? Anlamak mümkün değil. Diğer anlamadığım da başbakan “düşmandan” söz ederken medya ve siyasetin buna sessiz kalması. Kayıtsız kalması. Bugün gazeteleri tararken dikkat ettim sadece Hürriyet’ten Ahmet Hakan ve Mehmet Yılmaz’la Cumhuriyet’ten Cüneyt Arcayürek “düşman” konusuna değinmişler.
Örneğin muhalefet partileri sessiz. CHP’nin tek yetkilisi bile çıkıp “Nedir, kimdir bu düşman?” diye sormuyor. MHP’den de tık yok. Herkes çok kanıksamış galiba Başbakan’ın bu üslubunu. Kim bilir “zaten malumun ilanı” diye düşünüyorlardır.
Tamam başbakan’ın üslubu bu ama, sonuçları hiç de iç açıcı olmuyor. Kimsenin üzerinde durmadığı “düşman” tanımlamasının ardından gerçekten yok etme, imha etme planları devreye sokuluyor. İşte dün de duygularıma hakim olmaya çalışarak “düşman” olarak nitelenen Türkiye’nin aydınlarının, akademisyenlerinin, gazetecilerinin, yazarlarının, sanatçılarının, işçilerinin, askerlerinin yıllardır hapishanelerde rehin tutulduğunu anlatmıştım.
“Düşman” tanımı toplumda o kadar kanıksanmış ki, halka çektirilen eziyetler, baskılar, imha planları sanki yokmuş gibi davranıyor neredeyse herkes.
Yandaş medyada zaten hiç ses yok. Onlar zaten sürekli savaş tamtamları çalıyor. İnsanları karalama, yıpratma, itibar zedeleme oyunlarını tam gaz sürdürüyor.
Peki yıllardır AKP iktidarından nemalanarak sürekli “demokrasi, hukuk, insan hakları, barış” nutukları atan sözde liberallere ne demeli? Baktım da birinden bile tepki yok. Söz konusu olan PKK terörü ya da türban olunca “barış da barış” diye çığlıklar atanlar Başbakan’ın “düşman” tanımlamasına en küçük bir tepki bile vermiyor.
Oysa hepsi bal gibi biliyor ki, Başbakan düşman olarak kendilerinden olmayanları kastediyor. “Eğer bendensen, beni destekliyorsan canımsın, kardeşimsin, ama bana muhalefet ediyorsan, sözümü dinlemiyor, biat etmiyorsan o zaman düşmansın.” Bu kadar basit.
Üstelik bu güruh, iktidarı gerçekten demokrat, fikirlere, fikir özgürlüğüne saygılı zannederek, ola ki küçük bir eleştiride bulunsun, kafasına balyoz indiğini de biliyor, yani en küçük bir hatada, eleştiride düşman saflarındaymış muamelesi görüyor, ama onlara sağlanan olanaklar o kadar büyük ki, son kullanma tarihi gelene kadar karakterlerini ve onurlarını satmaktan bir türlü vazgeçemiyorlar.
Bakın sevgili izleyiciler, Başbakan kendinden olmayanı “düşman” belleyince, devletin ilgili kurumları da durumdan vazife çıkarmayı ve Başbakan’ın “düşman” olarak tanımladığı herkesi ateşe atmayı çekinmeden yapıyor.
İşte son örneklerden biri. Antalya’nın Ahmetler Köyü’nde, halk Hidroelektrik Santralı yapılmasını istemiyor. Bu nedenle uzun süredir direniyor. Halk dün inşaat alanının önünde toplandı. Ellerinde mahkemenin aldığı yürütmeyi durdurma kararı var. Vay sen misin santral inşaatının önünde toplanan, şirketin özel güvenlik elemanları önce halka beysbol sopalarıyla saldırdı. Bu beysbol sopası da toplum hayatımıza giren yeni Amerikan modası. Oysa Türkiye’de beysbol oynanmıyor. Ama bir bakıyorsunuz dağın başındaki bir şirketin güvenlik görevlilerinin ellerinde beysbol sopaları, nereden geliyor bunlar kim satıyor. Kim bilir belki Amerikan başkanı Obama Erdoğan’ı tehdit etmek için elinde beysbol sopasıyla fotoğraf çektirmişti ya oradan esinlenmişlerdi.
Bak şimdi aklıma geldi, bu beysbol Amerika’nın milli sporu gibi. Her Amerikan erkeğinin evinde mutlaka bir beysbol sopası vardır. Genellikle kapı arkasında durur. Hem çıkarken almak kolay olsun diye hem de sopa orada durur ki, eve dışarıdan bir tecavüz olursa alınıp kullanılsın diye. Bizim tv’lerin birinde çok izlenen bir dizi var. Bir aile ve komşuları arasındaki komik olayları anlatır, hala oynuyor bir kanalda. İşte bu dizide, evin erkeği, taş fırın erkeği bir bölümde, gece eve hırsız girdiğini zannediyor. İşte evin içinden tıkırtılar falan geliyor. Yataktan kalkıp salona gidiyor sonra giriş kapısının arkasındaki portmantodan beysbol sopasını alıyor. Hırsıza vuracak. Yahu kardeşim hangi Türk evinde, portmantoda beysbol sopası bulunur. Bizde ya şemsiye durur ya da baston durur portmantoda. Ama dizi senaristleri de kendilerini Amerikan dizilerine öyle bir kaptırmışlar ki, yazarın aklına şemsiye ya da baston gelmemiş, beysbol sopası koymuş o sahneye. Hani kültür emperyalizmi var ya, işte bu. Çaktırmadan genlerimize işler haberimiz bile olmaz. Hiç sanmıyorum ki o bölümden sonra biri arasın da “o beysbol sopası da nereden çıktı” diye sorsun ya da ertesi gün senaristler “ya biz bir yanlışlık yapmadık mı?” diye aralarında tartışsınlar.
Neyse, lafı yine dağıtmayayım, Ahmetli köylülerine beysbol sopalı saldırıdan sonra bu kez silahlar patlıyor. Tamam hedef gözetilmemiş, kimse kurşunla yaralanmıyor ama dağın başında patlayan silahların yaratacağı korkuyu düşünebiliyor musunuz? Bunlar tabii uyarı atışları, demek ki yarın öbürgün, hele bu “düşmanlık” kavramı iyice yaygınlaşırsa demek ki hedef gözeterek de ateş edecekler.
Peki beysbol sopalarının kullanıldığı, tabancaların patlatıldığı olaylar sırasında güvenlik görevlileri ne yapıyor, onlar nerede? Dağın başı olduğu için güvenlikten jandarma sorumlu. Onlar da beysbol sopalı silahlı adamları korumaya alıyor, köylünün üzerine yürüyor.
Niye? Eeee hidroelektrik santraline karşı çıkanlar AKP’li değil ki, tam tersine onlar AKP’nin doğayı katleden, köylünün suyunu kesen böylelikle aşına göz koyan uygulamasına karşı. Ne yapsın jandarma, şimdi köylünün yanında mı yer alacak? Mecburen şirketin haklarını gözetiyor onları koruyor.
Şimdi bakın, jandarma ya da güvenlik kuvvetleri, haklı da olsa haksız da olsa, eğer bir şirket, bir bina gibi yerler önünde gösteri olursa önlem alır. Bu çok normal.
Ama hiçbir şekilde suça karışmamazlık yapamaz. Tamam, göstericilerin inşaat alanına girmesini önle, onu anlarım, ama o köylülerin elinde mahkemenin verdiği yürütmeyi durdurma kararı var. Köylüyü içeri sokma ama, mahkeme kararının uygulanmasını da sağla. Köylünün önünde barikat kurup, alınmış olan yürütmeyi durdurma kararına rağmen inşaatın sürmesini sağlarsan bunun adı başka bir şeydir.
Ayrıca o köylüler bir şiddet uygulamıyor. Dediğim gibi, tamam kapının önünde güvenlik al, ama o şirketin elemanları ateş ediyor. Açıkça suç işliyor. Ona ne yapıyorsun? Hiçbir şey. Haaa belki Başbakan’ın yeni buluşu olan “usulen” bir soruşturma yapılmıştır. Hani silah patladı ya, bir rapor tutalım geçsin gitsin.
Artık devlet görevlileri için kıstas iktidardan yana mı yoksa karşı mı? Yanaysa canım cicim, karşıysa vur kafasına. Koskoca vali iğrenç bir argo sözcük olan gavatı kullandı da, iktidar yalakaları “Ama o vatandaş da hükümet istifa, Allah belanı versin diye bağırdı, ne yapacaktı yani vali?” demiyor mu?
Ayrıca jandarmanın bu tavrına da o kadar şaşırmamak gerek, sonuçta İran’daki devrim muhafızları durumuna düşürülmedi mi?
Neyse geçelim.
Bugün gazetelere bakarken bir şey daha dikkatimi çekti. Başbakan bir türlü Atatürk’ten Atatürk diye söz edemiyor da “Gazi Mustafa Kemal” diyor ya, işte bugün baktım cümle yandaş yalaka takımı ile sözde liberal özünde faşist ne kadar kalem varsa onlar da Atatürk diye yazamaz olmuşlar. Onların kaleminden çıkan da ya Gazi ya da Mustafa Kemal. Atatürk diyemiyorlar bir türlü.
Hay Allah’ın sen benim aklımı koru.
Ama ne oluyor, halk Atatürk’üne her yerde sahip çıkıyor. Bunlar Atatürk demeye bile korkarken sadece Ankara’da bir milyondan fazla insan gece yarılarına kadar Anıtkabir’i ziyaret ederek Ata’sına saygısını gösteriyor. Ankara dışında olan milyonlarca insan da bulundukları yerde ya Atatürk anıtlarını ziyaret ediyor ya sevgi saygı zincirleri oluşturuyor ya da topluca ellerinde Atatürk fotoğrafları ve Türk bayrakları taşıyarak gururla yürüyor.
Ya Denizli’deki olaya ne demeli. Vatandaşın biri otomobilinin ön kaputunun üstüne kocaman bir Atatürk fotoğrafı işletmiş. Trafik polisi, eee iktidarın polisi tabii, bu vatandaşı “düşman” gibi görmüş olmalı ki önünü kesmiş “Sök o resmi oradan” demiş. Garibim Atatürk de diyememiştir, resim demiştir. Vatandaş “olmaz” demiş sonra da eklemiş “Diyelim ki oradan söktüm, sen bu Atatürk’ü benim gönlümden sökebilecek misin” Tartışma büyümüş, sökersin sökmezsin derken çevredeki vatandaşlar da toplanmışlar, “sökemezsiniz” demişler. Sonunda Emniyet Müdür yardımcısı mı ne işte etkili yetkili biri gelmiş. Durumu izah ediyor kendice “Efendim bizim Atatürk’le sorunumuz yok, ama trafik kanunu nedeniyle araçların üzerine fotoğraf yasak.”
Nereden çıktı bu? O amir midir nedir, güya kanun falan anlatırken, o sırada bir belediye otobüsü geçiyor, üzerinde yakışıklı bir adamın resmi “bizim bankanın kredi kartını kullanıyor” diyor.
Ama o reklammış. “Tamam anasını satayım, ben de reklam aldım o zaman.”
Sonuç vatandaş otomobilin üzerindeki Atatürk fotoğrafını söktürtmüyor. Ama işin geldiği noktaya bakar mısınız? Otobüslerin, taksilerin, şirket araçlarının üstü fotoğraftan, yazıdan geçilmiyor, Denizli polisi aklını Atatürk fotoğraflı özel otomobile takmış. Ama göreceksiniz, “düşman” tanımı da var ya artık, eninde sonunda o arabayı halkın da pek kalabalık olmadığı bir yerde mutlaka kıstırır Denizli polisi ve söker atar Atatürk’ün fotoğrafını. Zaten aksi takdirde Denizli Emniyeti’nin toptan sürülmesi gündeme gelir.
Trafik deyince aklıma geldi. Bugün gazetelerde yine çarşaf çarşaf haberleri var. İstanbul polisi helikopterle havadan denetleme yapıyormuş. Trafik düzenini denetliyormuş. Haberin helikopterli fotoğrafını görünce içimden “Bak nihayet akıllı bir yöntem bulmuşlar” diye geçirdim ki içimden haberin detayını okuyunca yanıldığımı anladım hemen.
Meğer bu helikopterle trafikte sıkışan noktaları saptamak buna göre önlem almak gibi bir amaç yokmuş. Bir emniyet amiri binmiş helikoptere, tepeden bakıyor sonra aşağıdaki ekiplere telsizle “Şu plakalı araç hatalı sürüş yapıyor, durdurun basın cezayı.”
Yani helikopter ceza yazdırmak için havalanmış. Yetmemiş yerde kurulan tuzaklar, can yakan cezalar bu kez havadan bakıp ceza kesiyorlar. Peki bunun trafiğe bir katkısı var mı? Yok. Sadece ceza kotalarının doldurulmasına yarıyor. Bir de İstanbul’daki Trafik Müdürlüğü iş yapmış gibi görünüyor. Faaliyet raporlarına “havadan kontrol” maddesi ekleniyor. Öyle ya helikopterler hep müdürleri ya da iktidar mensuplarını taşıyacak değil ya, ara sıra da iş yapmış gibi gözükmek zorunda.
Şu belediye başkanlığı adaylığı nedeniyle geçen hafta cumartesi günü trafik konusundaki çözüm ve önlem önerilerini uzun uzun anlatmıştım. Bunların içinde havadan denetim de vardı ama bu ceza yazmak için değil, aksayan noktaları, hunileşen bölgeleri ve ekstra bir nedenle bir anda sıkışan yerleri saptamak ve çözmek içindi bu.
Belediye başkanlığı işinden de söz edeyim biraz hazır yeri gelmişken. Ben hala durduğum yerde duruyorum. O da şu. CHP önümüzdeki hafta ya da ay sonunda İstanbul’daki bazı ilçelerde, mevcut belediye başkanı CHP’li olmayan ilçeler bunlar, parti üyelerinin katılacağı bir eğilim yoklaması yapacağını açıkladı. Halen belediye başkanlıkları CHP’nin elinde olan ilçelerde aday saptaması daha sonra yapılacakmış. Bu normal.
Kılıçdaroğlu geçenlerde bir tv programında İstanbul Büyükşehir adayının da benzer yöntemle yapılacağını açıklamıştı. Eğer bana verilen söz hala geçerliyse, parti üyelerine sorulacak isimler arasında ben de olacağım. Yani durduğum yer hala orası.
Yöntem anladığım kadarıyla şöyle olacak. Ortaya sandık konacak. Aday adaylarının da isimleri yazılacak. Partinin kayıtlı üyesi gelecek ve hangi kişinin aday olmasını istiyorsa, onun ismini sandığa atacak. Parti yönetimi buradan çıkacak sonuca göre son kararını verecek.
Tabii bu şu anlama gelmez, yani partililerin katılacağı oylamada çıkan isim mutlaka aday yapılacak diye bir şey olmayabilir. Parti sandıktan çıkacak isimleri bir de halkın geneline soran bir anket yaptırabilir. Sonra iki sonucu karşılaştırıp bir karar da alabilir.
Ancak şahsi kanaatim, CHP’nin ilçelerde değil ama İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adayını belirlemek için partililerin katılacağı bir ön seçim yapmayacağı doğrultusunda. Çünkü Genel merkez aslında iradesini çoktan açıkladı. Kılıçdaroğlu ve arkadaşları Mustafa Sarıgül’ün adaylığı konusunda kesin karara vardılar. Ancak parti içinde bazı huzursuzluklar olduğu yönünde haberler geliyor. Sanıyorum bu nedenle bir oylama yapılacağını söylüyorlar. Oylama yapılır yapılmasına da sandıktan Genel Merkez’in istediği Mustafa Sarıgül çıkmazsa ne olacak? Gerçi az önce dediğim gibi bu kez halkla bir anket yaparlar. Oradan Sarıgül’ün çıkması muhtemeldir. O zaman da derler ki “Evet partililer başkasını istiyor ama sadece bizim oyumuz yetmiyor, dışarıdan oyu da ancak Sarıgül getirebiliyor.”
Yani olacağı bu bana göre.
Ama bu doğru mu? Gerçekten CHP adayları içinde sadece Mustafa Sarıgül mü CHP dışından da oy alabilecek durumda? Bu daha önce de söylediğim gibi son üç yıldır beyinlere adeta raptedilen bir algı. CHP geçen süre içinde kendi içinden hiçbir isim üretemedi. Hatta aklına “İstanbul’a kimi aday yapabiliriz?” fikri bile oluşmadı. Aynı süreçte Sarıgül, hiçbir şey yapmadan, tek bir politika üretmeden, iktidara hiç eleştiri getirmeden, CHP’nin hiçbir ilkesini ağzına almadan “sevgi kazanacak, değişim zamanı, biz herkese açığız” gibi parlak ama pek bir anlam taşımayan sloganlarla adaylık çalışması yaptı. Bunu “CHP ancak Sarıgül’le kazanır” sonuçlu ve neredeyse saat başı yaptırdığı anketlerle destekledi. Sonuçta halkın zihninde kalan tek şey şu; İstanbul’da AKP’ye karşı sadece Mustafa Sarıgül kazanır. “Peki neden?” sorusunun cevabını ise kimse veremiyor. “Öyle işte, çünkü herkes öyle söylüyor.”
Sokakta soruyorum AKP’yi istemeyen herkes Sarıgül diyor. Ama şu ana kadar 1000 kişiye sorduysam 990’ı bundan hiç hoşnut olmadığını belirterek “Ama ne yapalım başkası kazanamaz ki” cevabını veriyor. Haklılar ama, dört bir yandan öyle bir bombardıman var ki, vatandaş ta ne yapacağını şaşırıyor.
Şimdi gelelim işin başka boyutuna. Benim ya da başka kişilerin Sarıgül’e rağmen aday adaylıklarını açıklaması da gözlediğim kadarıyla toplumun bir kesiminde telaş yaratıyor. Bazıları diyor ki “niye oyları bölüyorsunuz, birleşip ortaya çıksanıza.” İyi de şu anda bir bölme yok ki. Sonuçta CHP bir kişiyi aday gösterecek. Burada o bir kişinin kim olacağı saptanacak önce. O kişi saptandıktan sonra her şey farklı olur. Yani şu anda oyların bölündüğü falan yok. Sadece demokratik bir yarış var. Daha doğrusu eğer CHP izin verirse demokratik bir yarış olacak. Hepsi bu.
Bu nedenle aday belirleninceye kadar fazla kırıp dökmeden, hakaretler savurmadan gerçekleri de söylemek durumundayım. Bana garip gelen şu; CHP nasıl oluyor da kendi içinden ya da kendisine çok yakın siyasetler izleyenler içinden hiçbir isim çıkaramıyor da, zamanında yolsuzluk suçlamasıyla partisinden attığı bir kişiye kurtarıcı diye sarılıyor.
CHP’nin tabanını oluşturan, Atatürkçü, Cumhuriyetçi, ilerici, devrimci, aydınlık kesimler etkili bir itirazda bulunmayıp Sarıgül ismine razı olabiliyor.
Oylarını daha önce AKPye ya da CHP dışındaki bir partiye verenler şimdi nasıl oluyor da aday Sarıgül olursa CHP’ye vereceklerini söylüyor. Çünkü Sarıgül’ün bilinen hiçbir politikası yok. Türkiye siyaseti üzerine söylenmiş tek cümlesi yok. Türkiye’nin sorunları ile ilgili söylediği tek söz yok. Muhalefet desen o hiç yok, tam tersine Başbakan’ın dünya lideri, İstanbul Belediye Başkanı Topbaş’ın çok başarılı bir belediye başkanı olduğunu söylüyor. Sarıgül’ün gündeminde AKP’yi iktidardan indirmek de yok. Ama İstanbul’da bir tek Sarıgül olursa CHP kazanır.
Herkes mi akıl tutulmasına uğradı?
Neyse, gelelim benimle ilgili sonuca. Her şeye, bütün olumsuzluklara rağmen CHP adayını açıklayıncaya kadar kendi adaylık sürecimi sürdüreceğim. Eğer gerekli desteği bulursam bundan sonraki cumartesi ya da Pazar günü tüm kamuoyuna ve tabii özellikle eğer olacaksa CHP’nin koyacağı sandıkta oy kullanacak CHP üyelerine adaylığımı resmen açıklayacağım.
Gerçi adaylığımı biliyorsunuz ama, önümüzdeki hafta sonunda muhtemelen Taksim Meydanı’nda, Gezi Parkı’nın girişindeki merdivenlerde, eğer olursa beni destekleyenlerle birlikte “Ben de adayım, ön seçimde oyunuzu bana verin” diyeceğim.
Haaa, sandık konulur, CHP’liler oylarını kullanır, ben geride kalırım, boyumun ölçüsünü alırım. O da mümkün tabii. Madem demokratik bir yarışa girdik, sonucuna da hem inanacağız hem katlanacağız.
Bu arada Aydınlık Gazetesi’nde bugün Doğu Perinçek’in yazısını okudunuz mu bilmiyorum. Sabah Halil Nebiler yazıyı bu ekranlardan okudu. Burada tekrarlamam benim adıma yakışık almaz. Çünkü Doğu Perinçek benimle ilgili gerçekten çok güzel bir yazı yazmış. Hakkımdaki duygu ve düşünceleri, beni çok mutlu etti ve gururlandırdı. Kendisine buradan çok teşekkür ederim. O yazıyı okumadıysanız bulup okuyun derim, sizler de aynı görüşte olursanız desteğinizi beklerim.
Sevgili izleyiciler, kızlı erkekli tartışması bitmedi hala sürüyor. Birçok yerde polis Başbakan’ın sözlerinden vazife çıkararak üniversite gençliği üzerinde baskı kurmaya çalışıyor. Evler basılıyor, ev sahipleri taciz ediliyor. Ama bu arada çok komik olaylar da yaşanıyor.
Bazı gençler kendi kendilerini ihbar ediyorlar. Polise telefon açıp “Şu adreste kızlı erkekli kalanlar var, bu bize ters şikayetçiyiz” diyorlar.
Amaç polisin ne yapacağını görmek. Görüyorlar da. Çünkü polis bu ihbarlar gelir gelmez soluğu bu adreslerde alıyor. Karşısına gençler çıkıyor. Ama polis çaresiz. Çünkü ortada suç yok. Sadece kızlı erkekli hatta bazen sadece erkekli ya da kızlı evlerle karşılaşıyorlar. Sonuç? Sonuç yok tabii, suç yok suçlu yok şikayet yok. Polis kös kös dönüyor karakola.
Tabii bu arada yandaş kesimler de ısrarla kızlı erkekli tartışmasında başbakanı haklı çıkarmak için çaba harcıyor. Örneğin bugün Başbakan’ın en önemli siyasi danışmanlarından biri yazı yazdığı bir gazetede yapılan bir anketin sonuçlarını paylaşmış.
“Kızınız varsa, erkeklerle aynı evi paylaşmasına dair tutumunuz ne olurdu?” diye sorulmuş. Yüzde 75.2 rahatsız olurdum, yüzde 8 rahatsız olurdum ama karışmazdım, yüzde 15.1 de rahatsız olmazdım” cevabını vermiş.
Bunun üzerinden “İşte gerçek bu, Başbakan haksız mı” yaygaraları koparılıyor. Buradan “Türkiye muhafazakardır, size ne oluyor?” söylemi geliştiriliyor.
Buradan ben de defalarca söyledim. Bu sonuçlar muhafazakarlıktan falan değil ki. Muhtemelen böyle bir araştırma Amerika’da da yapılsa, Avrupa’da da yapılsa, “rahatsız olurum” diyenlerin oranı belki bu kadar yüksek çıkmasa da çoğunluk yine böyle olur.
Bu farklı bir şey. Çok aydın, çok ileri fikirli insanlar da kızlarının ve oğullarının karşı cinsle, üstelik 18-20’li yaşlarda aynı evde kalmasından rahatsız duyabilir. Ben de istemeyebilirim.
Ama burada sorun bu değil ki? Bize uyar uymaz tartışması değil ki. Burada “sana ne” durumu var. Kızlarla erkekler aynı evde kalıyormuş, kalan kalır, kalmayan kalmaz, sana ne?
Ayrıca öyle bir hava yaratılıyor ki, sanki bir kesim “Kızlar erkekler aynı evde kalmalı, modern olmanın gereği budur” diyor da, bu beyzadeler “Biz muhafazakâr bir toplumuz, bu olmaz” desinler.
Kızlı erkekli tartışmasındaki ana tema iktidarı ele geçiren zihniyetin herkesin yaşam alanına müdahale hakkını kendinde görmesidir; o kadar. Zamanında “Devlet niye karışıyor?” diyerek bundan demokrasi kavgası çıkarmaya çalışanlar, şimdi eskiden bin beter halde herkesin yaşam biçimine karışmayı kendilerinde hak görüyorlar. Samimiyetsizlik diz boyu yani.
Sevgili izleyiciler son olarak birkaç cümle ile hafta sonu Diyarbakır’da yapılacak zirveye de değinmek istiyorum. Biliyorsunuz Barzani Diyarbakır’a geliyor, burada Başbakan Erdoğan’la buluşacak.
Bakın bu zirveyle birlikte, Erdoğan’ın dün ak dediğine bugün hiç sakınmadan kara diyebildiğini tekrar görmüş olduk. Biliyorsunuz bu Barzani bir süre önce neredeyse Türkiye düşmanı ilan edilmişti. Başta Başbakan olmak üzere, Cumhurbaşkanı, AKP’nin önde gelenleri, bazı bakanlar ard arda Barzani aleyhine demeçler vermişler, Barzani’nin sabır taşırdığını, kendisine haddinin bildirileceğini, Türkiye ile oyun oynanmayacağı yolunda ciddi biçimde uyarıldığını söylemişlerdi.
Şimdi aynı Barzani devletin onur konuğu, Diyarbakır’da kırmızı halı ile karşılanacak. Tabii dış politika duygularla yapılmaz, dün karşı karşıya geldiğinizle bugün kolkola girebilirsiniz ya da tersi olabilir. Ancak burada durum farklı. Bütün bunlar Türkiye’nin yararı için olsa yüreğim yanmayacak, ama bu buluşmada Türkiye’nin bir kazancı yok. Bu olay tamamen AKP’nin seçim oyunudur. Seçimlerden önce hem bölgede hem Türkiye’nin genelinde propaganda yapmaktır temel amaç. Sanki sorun çözülüyor, bunu da Erdoğan başarıyor havası yaymak istiyorlar.
Ayrıca seçim hesabı ile “barış” diyen başbakanın siyasi rakiplerinden, muhaliflerden “düşman” diye söz etmesi bile bu konuda ne Türkiye yararı ne de bir samimiyet olmadığının kanıtı değil midir?
Ne diyeyim hakkımızda hayırlısı neyse…..
Eveeeet, bu akşam da bu kadar. Yarın akşam aynı saatte birlikte olmak üzere hepinize iyi akşamlar dilerim, hoşçakalın. 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.