Kaz çobanlarına haddini bildirmek /Bu seçim sadece bir parti seçimi değildir


Yener Oruç

Yener Oruç

06 Haziran 2015, 15:23

Mustafa Kemal'i düşünüyorum
Yanmış yıkılmış savaş meydanlarında
Destanlar yaratıyor cihanın görmediği
Arkasında dağ dağ ordular geliyor
Her askeri Mustafa Kemal gibi,

Ümit Yaşar Oğuzcan'ın bu dizeleri edebi güzelliğinin yanında bir gerçeği de vurguluyor. Ulusal bağımsızlığımızın baş mimarı Mustafa Kemal Atatürk, ozanın dediği gibi ardında dağ dağ ordular yığılmıştı. Emperyalistler ise böyle bir olasılığı hiç düşünmemişlerdi. Bandırma Vapurundaki irade önderinin, hasta adam Osmanlıdan ordular çıkartacağını hesaplayamamışlardı. Bu hesap hatalarının birincisiydi. İkincisi kibirden olsa gerek işgal gücü olarak yeterli kuvvet indirmemiş oluşlarıyla olan askeri hatalarıydı.

Emperyalistlerin bu iki yanılgısının onlara pahalıya mal olacağını ise biri biliyordu. O Mustafa Kemal'di. Çünkü kişisel başarısının ardında çok ciddi bir bilgi birikimi vardı. Kişisel yetenekleri, askeri bilgi ve yeteneği, politik birikimi gibi başlıklarla özetlenemeyecek bu üstün karakterli insanın Prof Dr. Afet İnan tarafından yayımlanan not defterine baktığımızda “Önemli olan gücün büyüklüğü değil, nasıl sevk ve idare edildiğidir.” diye çok önemli bir not aldığına rastlıyoruz. Tıpkı atomun küçük ama parçalanması ile çok yüksek bir enerjinin elde edilmesi gibi. Bilim ile örtüşen bir cümle.
Kazandığı savaşların hemen tümünde üstün bir kuvvete sahip olmadığı düşünülürse, defterindeki bu notu yaşama geçirmiş olduğunu görüyoruz. Bu hayranlık uyandıran başarının kaynağı kişisel yetilerin yanında diğer şartlara da bağlıydı…

Bu şartlar neydi?
Emperyalistlerin yakın takibe aldıkları Mustafa Kemal Paşa’yı hafife alıp, Bandırma vapurunun karadan İzmir’e yürüyecek bir orduya dönüşeceğini hesaplayamamakta elleri kolları bağlanmıştı. Bu isme karşı bir tutum uyuyan aslanı uyandırabilirdi. Riskliydi. Var olan şartlarda hafife almayı tercih ettiler. Oysa O’ özgür ve cesur yüreğiyle “Geldikleri gibi giderler.” demesine karşın Emperyalistler, kuruluş ve kurtuluşun ışıklarını toplayıp, kendilerini yakacak o güneş toplayıcısını önemsememişlerdi. Bu bir yanılgıydı. Çünkü Samsun’a Mustafa Kemal adı ayaklarından önce adı basmıştı. Efsaneleşmiş olduğunu algılamamışlardı.
Son 200 yıl içinde Osmanlı devletinin kayda değer hiçbir başarısı yoktu. Sömürgeciler Çanakkale'yi bir askeri sonuç olarak düşünmekteyken; şehit evlerine gelen mektuplar, terhisle köye dönen askerlerle “Sarı Paşa” namı kulaktan kulağa yayılıyor 200 yıllık eziklik de giderek yok oluyordu. Çanakkale’nin geçit vermeyişi, destanlıktan çıkarak siyasi çıkış alanına dönüşmüştü. Ve o itibarlı askerlerin destanlar yarattığı kadrolar yeni destanlar yaratmak üzere tarihte yol alacaklardı.

Bu kadroların varlığı da M.Kemal için bir şanstı. Ve o kadroları değerlendirmede ustalık sergiliyordu. “ Bir ordunun kıymeti onu oluşturan kumandanların (kurmayların) ve subayların kıymetiyle ölçülür.” diye tarihe not bırakan M. Kemal sevk ve idarede de kusursuzdu.

Dış politika da aynı titizliği izlemekteydi. Çarlık Rusya'sının yıkılışı da bir şanstı ve bu durumu çok iyi değerlendirmişti.

İşgalcilerin askeri teknik anlamıyla yığdıkları kuvvetlerin yetersizliğinde olduğu gibi ciddi bir yanılgısı daha vardı henüz silahlarını bırakmamış Karabekir Paşa komutasındaki 5. kolordunun henüz dağıtılmamış olması; düzenli bir ordunun çekirdeği oluşuydu.

Şimdiye kadar sıralamış olduğumuz bu şartların dışında ve çok önemli olarak bir durum daha söz konusuydu. Sanırım bu diyalektik bir şans.

Eğer Osmanlı eğitimde ileri bir toplumu oluşturmuş olsaydı işgal sürecine doğru sürüklenmeyecekti. Bunu en güzel Atatürk dillendiriyor. "Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı yüksek bir topum halinde yaşatır, ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder.” Eğitimde yol alamama sonucu yurt sefalet ve esaret içindeydi. Ancak, bu durum çok etkili bir düşman vuruş hattını üstelik içeriden en yakından olan o hattı etkisiz kılıyordu.

Babıâli’deki işbirlikçi, mütarekeci sömürge basını okur- yazarlığı yüzde onlara bile tırmanamamış bir toplumda çok sınırlı bir etkiye sahipti. Bu nedenle “Kemali'lere “ karşı etkili olamıyor, Çanakkale ile başlayan destanı deforme edemiyordu. İngiliz uçaklarından atılan fetvalar da aynı nedenle çok sınırlı etki yaratıyordu. Sömürgecilerden yana olan basının ulusal hareketi etkisizleştirme yolları okuryazarın kıt olduğu bir toplumda çok etkili olamadığı gibi Müdafa-i Hukuk örgütlenmesiyle siyaseti bire bir yaparak onlardan öncelikli ve etkin yapmaktaydılar.

Zaten bir destanı birlikte yazmanın onurunu tatmış kitleler cephelerde tanıyıp bildikleri kuvvacılara yabancı değillerdi. Kuvvacıları kolaylıkla benimsiyorlardı. Kuvvacılar yerel basına da hâkimdiler. Bu durum ulaşım koşulları nedeniyle zorlanan Babıâli basınından bir adım ötede olmak demekti. Böylece Babıali’nin kafa karıştırıp, yönlendirme çabaları boşa çıkıyor, kirli düşünceler topluma sızmakta zorlanıyor, kuvvacıların inandırıcılığını samimiyetini gölgelemekte naçar kalıyordu. Yeni Adana gazetesi ise Toros dağlarının kuytusuna çekilmiş, baskısını yapıyordu.

Oysa günümüzde okur-yazar oranının yükselmesine karşın yine “esaret ve sefalet “ tehdidini algılayacak eğitim sürecinden yoksun bırakılmış kitleler söz konusudur. Bu nedenle okur-yazar oranın çok yükselmesi medya yönlendirmelerine açıktır. Bunun başlıca nedeni görsel medyanın baskınlığıdır. Kısaca medya organları dünkü Babıâli basınından bir kaç adım ötededir. Dengeler değişmiştir. Ancak sömürge basınının işlevi değişmemiştir.

Dün Babıâli’deki mütareke basını bu gün İstanbul Güneşli-İkitelli adresine taşınmış okur yazar aramaya bile gereksinim duymayacağı televizyonlara sahiptir. Babailiyi dün sınırlayan şartlar bu gün Güneşli medyasının lehinedir. Kuvvacıların yerel basından aldıkları desteğin de bu gün olmadığı açıktır. Çünkü yerel medya yaygın medya tarafından kuşatılmıştır. Dün M.Kemal ve yoldaşlarına başarı getiren önemli ön koşul medya etkisini kırmada var olan tarihi şartlardı. Gayrı milli sermayenin gayrı milli medyası dünkü Babaili basınından çok daha ileri ussal ve teknik bir üstünlüğe sahiptir.

Şimdi bu üstünlük vatanın bölünme tehdidiyle girilen seçim sürecinde kendini iyi göstermektedir. Başta Vatan Partisi’ne olmak üzere konulmuş yayın ambargosu, seçimlere sanki dört parti girecekmiş imajının yaratılması, kimi siyasetçilerin değil, bağlamacıların parlatılması gibi siyasi tavırla hareket eden gayri milli bir medya öte taraftan milli tavırlı bir medya. Bu seçimlerde oyumuza sunulan biraz da bu değil mi?
Mustafa Kemal Atatürk mücadeleye başladığında da benzer bir medya vardı. Ama arz ettiğimiz gibi çok etkin olmayan bir medya ancak şimdi etkin halde. Dün de bugün de dayatılansa Sevr planı. Babıâli ile Güneşli’nin arasında ne fark var? Soru ve sorun bu. Bandırma gemisine ses olan bir medya mı yoksa bugünün Güneşli dünün Babıâli medyasına mı oy verilip verilmeyeceği de bu seçimlerin diğer yüzü. Adresler geçici ama asıl olan şu: Gayrı milli ya da milli medya bilinci ile mi hareket edildiğidir.…

Hangi medyayı seçeceksiniz?
Aldatan kandıran, ordusuna iftira atan en azından suskun kalan, seçmeni güdülecek kaz yerine koyan kalemşorların, medyasına mürekkep mi olacaksınız?

Haydi, sandık başına, haydi kendini kaz çobanı sananlara haddini bildirmeye

Yener Oruç

[email protected]

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.