banner863

Kılıçdaroğlu’na sehven denilerek kurulan tuzak


Can Ataklı

Can Ataklı

30 Nisan 2014, 00:52

İyi akşamlar sevgili izleyiciler; açık söyleyeyim bugün gündem çok yoğun neresinden başlayacağıma hangisine yoğunlaşacağıma karar vermekte gerçekten zorlanıyorum.

Başbakan Esad için cani derken oğlunun gemiciğiyle Suriye’ye mal taşımasından mı söz etsem, yoksa savcıların Kemal Kılıçdaroğlu’na hiçbir gerekçe göstermeden “şüphelisin gel ifadeni ver” demesinden mi? Yoksa Alman Cumhurbaşkanı’nın da “cemaatçi imam” ilan edilmesine mi değinsem, ateist Alevi tartışması başlatılmasına mı? Konu çok. Söylenecek laf da çok.

LÖSEV toplantısı


Ama önce bu sabahtan başlayayım, aslında içimizi burkan ama gönüllüleri ve fedakârca çalışanları sayesinde umuda dönüştürülen lösemi ile ilgili LÖSEV yani Lösemili Çocuklar Vakfı’nın düzenlediği basın toplantısına değineyim.

LÖSEV tam 15 yıldır tamamen bağışlarla sağlanan maddi gelir sayesinde binlerce lösemili çocuğumuzun tedavisini başaran nadide kuruluşlarımızdan biri. Zengin fakir ayırımı yapmadan bir zamanlar “hiçbir kurtuluş umudu olmadığı” sanılan ve aslında sonuçları itibarıyla bir süre öncesine kadar da böyle olan löseminin tedavi edilmesi için çabalıyorlar.

Cem Yılmaz’dan 10 bin tuğla


Vakıf Yönetim Kurulu Başkanı Doktor Üstün Ezer bu sabah düzenlediği basın toplantısı ile yeni bir kampanya başlattıklarını açıkladı. LÖSEV Ankara’da lösemi tedavisi ile ilgili en son teknolojinin kullanılacağı, küçük büyük bütün hastaların en iyi koşullarda tedavi göreceği ve bu tedavileri için hiçbir bedel alınmayacağı bir hastanenin bitirilebilmesi için “bir tuğla da sen koy” kampanyasını tanıttı.

Basın toplantısına katılan ünlü sanatçı Cem Yılmaz da 10 bin tuğla aldığını açıklayarak ilk adımı atan kişi oldu. RTÜK engeline takılmazsa bu kampanya yakında televizyon ve gazete reklamlarıyla da duyurulacak. Bu konuda duyarlı olan herkesi bu kampanyaya küçücük de olsa, yani bir tuğla alarak da olsa katkı yapmalarını öneririm.

Yeni bir “sehven” skandalı

Sevgili izleyiciler; bugün Ankara siyasi kulisleri yine bir “sehven” olayı ile sarsıldı. Hani teğmen Mehmet Ali Çelebi olayı vardı, hatırlarsınız, Balyoz sanığı bu teğmenin cep telefonunda dinci bir terör örgütünün üyelerinin numaralarının kayıtlı olduğu ileri sürülmüş ve bu teğmen terörist olmakla suçlanarak tutuklanmıştı. Ancak daha sonra yapılan incelemede dinci teröristlerin numaralarının teğmen tutuklandıktan ve telefonuna el konulduktan sonra 1.5 dakika içinde yüklendiği anlaşılmıştı. Ne yapacağını şaşıran emniyet müdürlüğü de “numaralar teğmenin cep telefonuna sehven yüklenmiş” gibi akla ziyan bir açıklama yapmıştı. Sehven yani yanlışlıkla bir telefona 100’ün üzerinde teröristin cep numarası nasıl yüklenebilir, bunu anlamak mümkün değil tabii.

Bugünkü “sehven” olayı ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili. Bugün İstanbul cumhuriyet Başsavcılığından CHP Genel Merkezi’ne bir yazı gidiyor. Buna göre CHP Genel Başkanı “şüpheli” sıfatıyla ifade vermeye davet ediliyor.

Kılıçdaroğlu’na “şüpheli” tanımı

CHP Genel başkanı bir konuda “şüpheli” olabilir, herkes gibi ifade vermeye de çağrılabilir. Ama el insaf, her şeyin bir kuralı var. Milletvekillerinin dokunulmazlıkları gereği savcılar herhangi bir milletvekilini direk ifade vermek için çağıramaz. İşin garibi bir ana muhalefet partisi genel başkanına giden “ifadeye gel” çağrısında hiçbir gerekçe yazmıyor. Kılıçdaroğlu ne ile suçlanıyor, dava nedir, neden şüpheli, bunların hiçbiri yok.

Doğal olarak yazıyı inceleyen CHP’nin hukukçuları, bu çağrının hukuka aykırı olduğunu belirterek yazıyı hiçbir işlem yapmadan aynen iade ettiler. Ardından çok daha ilginç bir şey oldu ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı “ifadeye çağırma yazısının sehven, yani yanlışlıkla gönderildiğini” açıkladı. Bu kadar basit yani. Koca İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı “yanlışlıkla” CHP Genel Başkanı’nı “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağırıyor. Çok inandırıcı değil mi?

Tuzak ama acemice

Bana kalırsa bu acemice hazırlanmış bir tuzak galiba. Başbakan yargı kararlarına uymuyor, “bana ne, bunlar kasıtlı şeyler, amaç hükümeti yıkmak” diyerek oğlunu, bürokratlarını, millete küfreden müteahhitleri falan ifadeye göndermiyor ya, böyle acemi bir tuzakla CHP liderinin sıkıştırılması düşünülmüş herhalde.

Kılıçdaroğlu doğal olarak bu çağrıya uymayacak, ondan sonra iktidar yandaşları “bak gördün mü, senin de başına geldi, yargı her şeyin üstüne çıkmaya çalışıyor, sen de bundan nasibini aldın” diyecekler.

Savcı da yandaş çıktı


Belli ki, bir işgüzara yaptırılan eylemle yargının saygınlığı iyice ayaklar altına alınacak. Bir iktidar yargı sistemiyle bu kadar fütursuzca oynar, yargıyı yerin dibine batırmak için elinden geleni yaparsa bilmeli ki kendi de iflah olmaz. Hele bu tür acemiliklerle hiçbir yere varılmaz.

Bunları niye bu kadar rahat söylüyorum biliyor musunuz? Çünkü çağrıyı yapan savcı 17 Aralık operasyonundan sonra Başbakan’a akıl veren mektup yazan ve 17 Aralık’ı bir darbe olarak niteleyen bir savcı.

Kendince Kılıçdaroğlu’nu zora sokup Başbakana yaranacak.

Mahdumun yeni marifeti

Sevgili izleyiciler, Başbakan yargı kararlarını takmayıp, ifade vermesi gereken bir oğlunu savcıya göndermeyip bir de üstüne nispet yaparcasına arabasıyla gezdirerek balkona çıkarırken diğer oğlunun da başka bir marifeti ortaya çıkmasın mı?

Meğer mahdumlardan Burak Bey’in, babasının deyimiyle gemiciği, Rusya Suriye arasında mal taşımacılığı yapıyormuş. Baba Erdoğan Esad’a cani, katil derken oğul Erdoğan Esad’ın Rusya’dan ihtiyacı olan malları getirip götürüyormuş.

Aynı mahdum Bey’in daha önce de yine babasının lanetlediği İsrail’le ticaret yapan tek taşımacılık şirketinin sahibi olduğu ortaya çıkmıştı. Şimdi ben bu haberlerin neresine ne diyeyim? Ama siz beni dinlerken serbestsiniz, yorumunuzu kendiniz yapabilirsiniz ben pek yorumlayamıyorum.

O gemi gerçekten gemicik oldu

Ama sadece şu bilgiyi ekleyeyim. Burak Erdoğan’ın bir gemi aldığı öğrenildiğinde herkes merakla “Okumak için bile bir işadamının verdiği bursa muhtaç olan Burak Erdoğan bu kadar kısa sürede nasıl para buldu da gemi sahibi oldu” diye sormuştu. Baba Erdoğan oğlunu savunarak “Gemi dediğiniz aslında gemicik, o kadar” diye konuşmuştu. Biliyor musunuz ki oğul Erdoğan’ın aldığı ilk gemi asıl şimdi gemicik durumuna düştü. Çünkü becerikli evlat Burak şu anda tam 6 gemi sahibi. İlk aldığı gemi gerçekten diğer 5 tanesinin yanında gemicik sayılacak kadar küçük kaldı artık. Eee Allah “yürü ya kulum” demiş olsa gerek.

“Eyy Gauck, senden mi akıl alacağız?”

Bugün Salı biliyorsunuz sevgili izleyiciler. Yani Meclis’te Grup toplantıları günü. Başbakan bugünkü Meclis toplantısında da esti gürledi. Bu kez hedefinde Alman Cumhurbaşkanı vardı. Alman Cumhurbaşkanı Türkiye’yi ziyaret ediyor. Gauck Cumhurbaşkanı ve Başbakan’la görüştükten sonra ODTÜ’de öğrencilere bir konuşma yaptı. Alman Cumhurbaşkanı bu konuşmasında Türkiye’deki siyasi gelişmelerden kaygı duyduklarını, twitter, youtube yasaklamalarını, MİT yasasını anlamakta zorluk çektiklerini söyledi.

Eh sen misin bunları söyleyen? Erdoğan da açtı ağzını yumdu gözünü. “Ey Gauck” dedi “senden akıl alacak değiliz.” Ancak sonra çok ilginç bir şey daha söyledi. Almanya Cumhurbaşkanı’nın Almanya’da yaşayan ve “ateist Aleviler” olarak bilinen küçücük bir gurubun etkisi altında olduğunu ileri sürdü.

Ateist Alevi bölücülüğü

Ateist Alevi? Ne ola ki? Başbakan’ın kastettiği Alevi topluluk içinde de tartışılan “Alisiz Alevilik” akımı. 1997’de Faik Bulut’un yazdığı “Alisiz Alevilik” kitabıyla başlayan bir tartışma bu. Şimdi bu kısıtlı sürede Aleviliği de Alisiz Aleviliği de anlatmak çok zor. Ki zaten Hazreti Muhammed’den sonraki İslam tarihi, savaşlar, kavgalar, bölünmeler, yol ayırımları o kadar karışık ve çetrefillidir ki, bir konuyu bir iki cümle ile özetlemek hem mümkün değildir hem de ciddi başka yanlışlara yanlış anlamalara neden olabilir.

Ancak şunu söyleyebilirim. Erdoğan Alman Cumhurbaşkanı’nın eleştirilerine “ateist Aleviler” diyerek yeni bir ayrımcılığa da imza atıyor. Erdoğan öyle bir tanımlama kullanıyor ki, zaten son derece tutucu olan bir kesim Sünni kalabalıklar önünde “Alevilik ve tanrıtanımazlık” tanımlarını yan yana getirerek din siyaseti uyguluyor.

Zaten çoğu din konusunda olduğu gibi siyaset alanında cahil olan bağnaz toplulukların Alevi düşmanlığını bir kere daha körüklemiş oluyor. Bu konuyu da takdirlerinize bırakmak isterim. Çünkü gerçekten bu konuda yorum yapmak bile tehlikeli. Ama ne yazık ki gerçek de bu.

Taksim’e polis ablukası

Evet bugün de kalan az zamanımda 1 Mayıs’a değinmek istiyorum. 1 Mayıs’ta Taksim konusu hala tam çözülmüş değil. Başbakan “Unutun Taksim’i” diyor ama, Taksim’in yasak olmasının hiçbir mantıklı gerekçesi yok. Cam çerçeve kırılması, ya da esnafın iş kaybı bahaneleri laf-ı güzaftır. İki yıl önce milyonlar Taksim’e aktı ne cam kırıldı ne esnaf rahatsız oldu. Ayrıca Taksim meydanında kırılacak cam da yok. Tam tersine Taksim’e çıkışlar engelleneceği ve muhtemelen kalabalıklara müdahale edileceği için cam kırılacak alan çok daha genişletilmiş oldu. Gerçi polis saldırmazsa yine tek cam bile kırılmaz ama, alınan önlemler şimdiden sert müdahale olacağını gösteriyor, bu durumda cam çerçeve kırılması da normal.

Bugün Taksim’den geçtim. Sanki sıkıyönetim dönemi gibi. Her taraf polis bariyerleri ile kapatılıyor. Aslında işin kolayı var, 1 Mayıs’ta sokağa çıkma yasağı uygulasınlar bari. 1 Mayıs 1979’da yapılmıştı bu. Sıkıyönetim Komutanlığı gösterileri önleyemeyeceğini düşünerek 24 saatlik sokağa çıkma yasağı uygulamıştı. Maksat özgürlükleri kısıtlamak olduktan sonra ne fark eder. Ha sıkıyönetim dönemi ha şimdiki dönem, aynı nasıl olsa.

Yine 1 Mayıs önerisi


Neyse, ben yine önerimi tekrarlamak istiyorum. Bu 1 Mayıs’ta değişik bir kitle gösterisi yapılmalı. Taksim’e girmek için çaba gösterileceği yerde, yüz binlerce insanın Taksim’i uzaktan kuşatması sağlanmalı. Taksim’e giden bütün yollarda yığılmalar oluşturulmalı. Ancak bu tam bir pasif eylem olmalı. Ne slogan atılmalı ne de Taksim’e doğru toplu yürüyüşe kalkışılmalı. Herkes sanki sokağa çıkmış da geziyormuş gibi sadece beklemeli. Bu durumda polisin müdahale etme bahanesi de olmayacaktır.

Düşünsenize, milyonlarca insan sokaklarda ama hiçbir şey yapmıyor, bağırmıyor, çağırmıyor, yürüyüşe geçmiyor. Bu iktidarın baskıcı politikalarına verilecek en güzel cevap olur. İktidar o zaman çaresiz kalır, ne yapacağını bilemez ve o öfkeyle bu kez duran kalabalıklara saldırmaya kalkar. Ama o zaman da bunun izahı olamaz.

AYM’ye kişisel başvuru bekliyor


Tabii Anayasa Mahkemesi’ne yapılan kişisel başvurunun sonucunun alınması da önemli. Bakalım Anayasa mahkemesi bunca saldırı altındayken bu kişisel başvuruya bir cevap verebilecek mi? Bu arada 1 Mayıs’ta Kadıköy’de de miting var. Onu da unutmayın.

Bu akşam bu kadar. Yarın aynı saatte yeniden görüşmek üzere hepinize iyilikler dilerim. Hoşça kalın.





GÜNÜN YORUMU. 29.4.2014.SALI. paylaşan: ulusalkanal
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.