banner864

- Paşa “ben de gidersem” diyerek ne demek istedi 30 Ekim 2013, 20:03

İyi akşamlar sevgili izleyiciler; yine sizlerle birlikteyim. Bu sabah Cumhuriyet bayramı kutlamaları etkinliklerinden biri olarak Çekmeköy’deki Sezin Okulları’ndaydım. Liseli öğrencilerle bir buçuk saate yakın sohbet ettim. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını, o günün koşullarını ve cumhuriyeti neden seçtiğimizi anlatmaya çalıştım.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki şimdiki çocuklar harika. Gerçi Aziz nesin çok uzun yıllar önce “Şimdiki çocuklar harika” isimli enfes bir roman yazmıştı. O romanda büyüklere komik gelen ama aslınrda çocuklar açısından bakıldığında hiç de komik olmayan olmadığı gibi hayatın gerçeklerini yansıtan, çocukların o saf temiz ve çıkarsız tutum ve davranışları anlatılır. Aslolan büyüklerle küçükler arasındaki çağ farkıdır ve büyükler farkında olmadan kendilerini hala çocukluk yıllarında zannederler, bildiklerinin çok doğru ve değişmez olduğunu kabul ederler ve o sırada çocuk olanları genç olanları anlamamakta ısrarcı olurlar. Anladığım değişen bir şey yok. Çocuklar yine çağı bizden iyi kavrayabiliyor, bilgileri çok fazla olmasa bile engin yetenekleri ve sezgileri ile konuları çok çabuk kavradıkları gibi analitik bir fikir üretimi yapabiliyor. Ben anlattım onlar dinlediler önce, sonra öyle zor sorular sordular ki. Açıkçası çok keyif aldım ayrılasım gelmedi ama ne çare ki buraya geleceğim, gün boyu haberlere bakıp sizler için günü yorumlamaya çalışacağım.
Okuldan ayrıldıktan sonra bugün hergünkü işe geliş rotamı değiştirerek yeni açılan Marmaray’ı kullanarak gelmeyi düşündüm. Bu nedenle Üsküdar’a gittim.
Öncelikle şunu söyleyeyim; Başbakan dünkü açılış konuşmasında Üsküdarlılara seslenerek “Kaç yıldır burada eziyet çektiniz, ama artık bu bitiyor” dedi. Üsküdarlının çektiği eziyet 10 yılı aştı. Ben de son birkaç yıldır bu bölgede oturuyorum ve hergün Üsküdar’a yolum düşüyor. Başbakanın eziyet dediği Üsküdar’daki trafik çilesi. Çünkü meydanın tam ortasına Marmaray’ın yolcu giriş tünelleri ve terminal binası yapılıyor. Bu nedenle meydan yıllardır tahta paravanlarla çevriliydi. Trafik de zorunlu olarak bu paravanların etrafında, içinden çıkılmaz geçilmez bir haldeydi.
Kimbilir kaç kere “şu Marmaray bitse de şu meydan açığa çıksa, geliş geçiş rahatlasa” diye düşünmüştüm. Bugün önce bu duygularla meydana indim. Değişen bir şey olmamış ki. Paravanlar kalkmış o kadar. Meydanın ortasında terminal binası, artık tahta paravanları değil terminal binasının çevresini dolaşıyorsunuz yine. Yani Başbakan’ın “Çileniz bitti sözleri gerçeği pek yansıtmıyor. Biraz rahatlamış o kadar.
Bir de meydan düzeni çok kötü. Sahile doğru geniş bir alan bırakmışlar ama oraları da üst üste sıralanan araçlarla dolu ki hem görüntüyü çirkinleştiriyor hem de modern kent görünümünden ziyade bir Ortadoğu ülkesi manzarası çiziyor.
Gelelim Marmaray’a. Gelmeden önce cep telefonundan haberlere bakarken 2İlk arıza, elektrikler kesildi, seferler durdu” gibi başlıklar gördüm. Bu nedenle Üsküdar’a yaklaşırken “Acaba seferler başladı mı” diye merak ediyordum.
Başlamış. Ama giriş anormal kalabalık. Amacım Üsküdar’dan binmek Sirkeci’de inmek, oradan tramvayla Karaköy’e geçmekti. Ama kapıda bir yazı “Trenlerimiz geçici bir süre için Sirkeci’de durmamaktadır.” Niye ki? Çünkü Sirkeci istasyonu henüz hazır değilmiş. Kazlıçeşme’ye kadar hiç durmadan gidiyormuş. Kazlıçeşme işime gelmez ki. Mecburen tekrar motora, Kadıköy motoruna yöneldim.
Ama içeri girip peronlara kadar gittim. Trenlerin geliş gidişini izledim.
Güzel mi? Güzel tabii. Yük kaldıracak mı? Kaldıracak, ona da tamam.
Ama açılışla ilgili dikkatimi çekenler ve şikayetlerim var.
Gerçi dün de biraz söz etmiştim ama bugün biraz daha açmak istiyorum. Gözlediğim kadarıyla çok açıkça belli oluyor ki Marmaray henüz bitmemiş. Teknolojisi bu kadar yüksek bir yatırımı, sırf şov olsun diye erken açmaya kalkmak bilime de ihanettir, insan haklarına da.
İktidar bu açılışı özellikle 29 Ekim’e denk getirmeye çalıştı ve bunu yaptı da. Ancak başka kendi mühendisleri de söylüyor ki, aslında her şey hazır değil. Sistemin hem inşaat açısından hem de teknik açıdan eksikleri var.
Böyle bir yatırımı riske girip açmak kısa bir süre s onra unutamayacağımız bazı tehlikeleri de yaratabilir.
Örneğin bugün gördüğüm manzarayı anlatayım. İstanbul’un her yerinden binlerce onbinlerce insan akın akın Marmaray’ı görmeye gelmiş.Sirkeci kapalı, Kazlıçeşme de uzak olduğu için doğal olarak en kolay ulaşılır yer olan Üsküdar herkese daha cazip gelmiş. Amaç Marmaray’ı kullanarak bir yere gitmek değil, bizzat Marmaray’ı görmek. Yani benim gibi Sirkeci’ye geçeyim de işime gideyim diyen insan pek yoktu. Asıl amaç merak, bu merakı gidermek.
İlk 15 gün kullanımın bedava olması da ilgiyi artırmış haliyle. Çoluğunu çocuğunu kapan gelmiş. Peronlar insan seli gibiydi. Tren hızlı geliyor. İnsanlar bir an önce binebilmek için birbirlerini iterek peronda bekliyor. Maazallah biri raylara düşse, sonra gel çık işin içinden. Yani ciddi bir güvenlik zaafı var.
Aslına bakarsanız dün bu saatte sizlerle birlikteyken, Marmaray’la iligili sadece açılış törenini izlediğim kadar bilgim vardı. Ama gece çeşitli televizyonlardan pek çok haber izleme şansı buldum. Örneğin, ilk gün, açılış günü aslında hiç yolcu taşınmayacaktı. Sadece törene katılan devlet yetkilileri ve konukları Marmaray’a binecekti. Oysa sizler de izlemişsinizdir, ilk seferde vagonlar yolcularla doldu taştı.
Görüntüleri izliyorum, güvenlik görevlileri aşağı inmeye çalışanları engellemeye çalışıyor. Hatta kimseyi geçirmiyor. Ama buna rağmen yüzlerce kişi vagonlara kadar ulaşmış ve içine girip oturmuştu bile.
Peki bu nasıl oldu?O insanlar nasıl oldu da sadece tek girişi olan tünelleri, yürüyen merdivenleri kullanıp en aşağıya, taaa peronlara kadar ulaşabildiler.
Demek ki dün çok ciddi bir güvenlik zaafı olmuş. Dışarıda Başbakan’ı güya koruyan 1000’in üzerinde koruma varken, aşağıya yüzlerce insan dolmuş. Demek ki o sırada başta Cumhurbsaşkanı ve başbakan olmak üzere bütün devlet erkanı ve konuklar ciddi bir terör tehdidiyle karşı karşıya kalkmışlar.
Bu arada,. Açıkçası benim çok hoşuma gitti, çünkü daha ilk gün o büyük slogan “her yer taksim heryer direniş2” sloganı Marmaray’ın tünellerine yazılmış bile. Tamam hoşuma gitti gitmesine de, bu kadar güvenlik olduğunu söylenirken, o yazı oraya nasıl yazıldı? Yani demek ki güvenlik sanıldığı gibi değilmiş. Bizdekiler güvenliği Başbakan’ın etrafını sarıp, ağzını açan herkesi yere yatırıp ağzını kapatıp sonra eşek sudan gelinceye kadar dövme zannediyorlar. Oysa o çok korktukları terör ve suikast eylemleri bu tür güvenlik zaaflarından yararlanarak kendini gösterebiliyor.
Evet sözü çok uzatmayayım; Marmaray açıldı, iyi oldu da, tamamlanmadan açıldı. Üstelik 29 Ekim’e denk getirildi. Amaç çok açıktı, ki zaten bunu saklamadan her yerde haykırdılar, “Cumhuriyet ilke ve devrimleriyle sürekli bir hesaplaşma peşinde koşan bu ilke devrimleri olabildiğince ortadan kaldırmaya çalışanlar halkın bir bölümünü parlak bir açılışla etkileyerek “Onlar Cumhuriyetten ne anlar, onlar sokaklarda yürür, polise saldırır, cumhuriyete asıl sahip çıkan biziz, biz hizmet üretiyoruz” demek istediler aslında.
Bunun için de riske girerek yüksek teknolojili bir eseri henüz tamamlanmadan açma riskini göze aldılar.
Söylemleri ise harcanan parayı ve çoğu insanın akıl erdiremediği teknolojiyi öne sürerek “kimseninin yapamadığını yaptıklarını, başkalarının hayal edemediğini kendilerinin gerçekleştirdiğini” anlattılar.
Bu doğru değil, dün de söyledim. Öyle bir anlatıyorlar ki sanki Türkiye’de bugüne kadar böyle bir yatırım yapılmamış, hiçbir iktidar, özellikle AKP’den öncekiler Türkiye’ye çivi bile çakmamışlar da, şimdi kendileri her şeyi yapıyorlarmış.
Bakın bundan tam 40 yıl önce, yine bir Cumhuriyet Bayramı’nda, Cumhuriyet’in 50. Yılında Birinci Boğaz köprüsü hizmete açılmıştı. O Boğaz Köprüsü ki, kendi döneminin bir teknoloji harikasıydı, ki hala da öyledir. Boğaz köprüsü de zamanında iki kıtayı birleştirmişti. O üstten gitti bu kez denizin altından. Eğer bugünkü teknoloji o zaman uygulanabilse belki köprülere hiç gerek kalmadan zaten alttan yapılırdı yollar.
Bunu Marmaray’ı küçümsemek için söylemiyorum. Ama iktidarın ve yandaşlarının büyük gürültüler çıkararak “Biz yaptık biz yaptık” diye çocuk gibi sevinmelerine de insanın canının sıkılmaması mümkün değil.
Bu ülkeye yapılan her yatırım hepimizin parasıyla yapılıyor. Hepimizin katkısı olduğu gibi aynı zamanda bunlar hepimizin., Öyle “Biz yaptık” lafları, hiç görmemiş bir kesimin duygularını okşayabilir ama, bunun ne siyasi ne insani açıdan ahlakla vicdanla, namusla ilgisi yoktur.
Üstelik, bunu milyonlarca lira harcayarak bir müsamere gibi düzenlenmiş şova dönüştürmek de çok ayıptır. Örneğin Cumhurbaşkanı’nın mikrofonu eline alıp “başbakan herhalde bize müjde verir” diyerek “Bir süre bedava geçiş istemesi” herhalde devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz. Ayrıca zaten Marmaray’ın b ir süre bedava olacağı bir iki gün önceden yandaş medyada yayınlanmıştı. Yani bedava turlar sürpriz de değildi. Ama Cumhurbaşkanı bir müsameredeymiş gibi davrandı. Yadırgadım yani…
Bir de tabii laf yarım kaldı, onca para harcanması da garip. Başbakan bir taraftan sürekli tasarruf çağrıları yaparken, yemeklerimizden artan ekmeğin bile hesabını, hemen söyleyeyim, haklıdır, sorarken, dün yapı lan o büyük şovda harcanan parayla kaç fakirin evine ekmek giderdi, onu hiç düşündü mü acaba?
Bu büyük yatırımı sanki kendi ceplerinden harcadıkları parayla yapmış gibi övünenler bunu hiç düşündüler mi acaba?
Neyse, her halde halkımız Marmaray şovunun yarattığı sevinç yumağından kurtulduktan sonra belki bunun da hesabını yapar.
Şimdi gelelim asıl önemli konuya. Bu Marmaray, gerçekten kitle ulaşımı açısından büyük yarar sağlayacak ve özellikle trafik yoğunluğunu azaltacak mı? Asıl soru bu.
Bana göre Marmaray elbette çok büyük ve önemli bir yatırım ama, İstanbul’un trafik sorununa katkısı çok büyük olmayacak. Aslına bakarsanız bugün İstanbul’da birçok yerde entegre hale getirilmiş olsa da kurulan toplu taşıma sistemi diğer trafiği hiç rahatlatmıyor.
Çünkü neden biliyor musunuz, kurulan sistem zaten arabası olmayan, yani trafiğe çıkarak yollarda bir yer işgal etmeyen insanların kullandığı bir sistem de ondan.
Toplu taşıma sisteminin bir numaralı hedefi, insanları büyük kitleler halinde bir yerden bir yere hızlı ve konforlu taşımaktır. Ama ondan da önemlisi, arabası olanları, arabalarını bırakarak bu sisteme yönlendirmektir.
Bugün toplu taşıma araçlarını kullananların tamamına yakını zaten arabası olmayan insanlar. Çünkü toplu taşıma sistemimiz, insanlara arabasını evlerinde ya da park yerlerinde bırakarak toplu taşımayı kullanmaya özendirmiyor.
Bu durumda arabası olan trafik kaosunu göze alarak yola çıkarken arabası olmayanlar da zorunlu olarak bu sistemi kullanıyor. O zaman da bir şey fark etmiyor.
Şimdi Marmaray’a bakalım. Göreceksiniz en çok yolcu Üsküdar, Kadıköy Sirkeci hattında olacak. Bu hatta önce vapuru kullananlar artık 20 dakika yerine 4 dakikada karşıya geçecekler. Yani vapur ve motor yolcularının tamamına yakını Marmaray’a akın edecek.
Size kısaca toplu taşıma mantığını anlatmaya çalışayım. Sistem şöyle çalışır. Kentin bir merkezi vardır. Bir de buna uzakta kurulu büyük nüfüslu yerleşim alanları. Kent içi trafiği, kent içinde yaşayan araç sahipleri değil, kentin dışından gelen araçlar çıkmaza sokar. Bu nedenle metro, metrobüs ve tramvay ulaşımları kullanılır. Tramvay kent içi ulaşımı sağlar. Metro ve metrobüs ise daha uzaklardan gelecekleri taşır. Metro ve metrobüslerin ana istasyonları kente uzak yerleşim bölgelerinin merkezi bir yerinde olur. Bu çevrede oturan insanlar yürüyerek gelebiliyorsa öyle gelir, daha uzaklarda olanlar ise araçlarıyla buraya gelir ve araçlarını bu merkezlerdeki park yerlerine bırakır. Bu parklar çok ucuz olmak zorundadır. Aracını burada bırakan kişiler toplu taşıma araçlarıyla kent merkezlerine gelirler ve burada entegre halde olan diğer ulaşım araçlarına geçerek kenti içinde istedikleri yere giderler.
Eğer siz kent dışında veya uzakta oturanlara, kitle ulaşım araçlarının merkezlerinde araçlarını bırakacak yer gösteremezseniz, o yol cazip olmaktan çıkar ve inanlar her türlü sıkışıklığı göze alarak trafiğe araçlarıyla çıkarlar.
İstanbul’daki durum şu anda böyledir. Kartal metrosunun son durağına bir bakın. Araç bırakacak park yok. Ayrıca metro E-5’in ortasından geçtiği için en yakında oturanlar bile buraya yürüyerek gelemiyor, o halde tek çareleri o yoldan geçen otobüs ya da minibüslere binerek metroya gelmek. Bu durumda, biraz ekonomik durumu da varsa, kimse bu çileyi göze almıyor ve yola kendi aracıyla çıkıyor. Sonuçta metroyu yine arabası olmayanlar başka çareleri olmadığı için kullanıyorlar.
Üsküdar’a baktım örneğin, aracınızı park edeceğiniz yer yok. Olanlar da çok pahalı. Arabanı akşama kadar bırakırsan 20 lira park parası ödüyorsun, 2 0 günde 400 lira eder, o zaman adam düşünüyor “niye bu kadar para vereyim ve eziyet çekeyim ki” diye.
Taksim’de, o hattın ucu Hacıosman’da da park yeri yok ya da yetersiz. Bu durumda Sarıyer’deki biri önce Hacıosman’a gidecek bir araç bulmak zorunda.
Neyse yine lafı uzatmayayım, demem o ki, İstanbul’da arabası olan ve hergün işine arabasıyla gidenler için toplu taşıma araçları henüz cazip hale getirilmiş değil. İstanbul belediyesinin toplu taşıma sistemi kurarken asıl düşünmek zorunda olduğu budur. Arabalı olanları toplu taşımaya özendirecek önlemleri almazsanız trafik sorunuyla baş edemezsiniz.
“Bir kişi bir araba olmaz” demek kulaklara hoş gelen bir öneridir ama, bunun çaresini de bulmak zorundasınız. Lafla insanları yönetemezsiniz, onlara bir şeyler vermek, toplu taşımayı cazip hale getirmek zorundasınız.
Sevgili izleyiciler, zamanım elverdiği ölçüde iki konuya daha değinmek istiyorum.
Birincisi Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’in Cumhuriyet bayramı resepsiyonundaki sözleri. Necdet Özel “Üstüme o kadar gelmeyin” dedi sonra çok ilginç bir cümle kullandı. Dedi ki “Beni kişisel olarak hedef tahtasına oturtursanız , ben de insanım, bir süre sonra beni de bulamayabilirsiniz.” Yani ne demek istiyor Genelkurmay Başkanı “Delilik etmeyin, beni beğenmiyorsunuz ama ben de gidersem görürsünüz gününüzü mü?” demek istiyor. Yani ordunun durumu bu kadar mı kötüleşti. Kendi silah arkadaşlarının gözüyle hiçbir şey yapmayan Necdet paşa giderse, çok daha kötüleri mi gelecek? Ben tam anlamadım. Yine paşa “Marjinal gruplar istedi diye istifa etmem” dedi. Tıpkı Erdoğan gibi “ben milletimin güvenine bakarım” diye de ekledi. Milletin güveni nasıl test edilmiş onu bilemiyorum ama marjinal sözüne takıldım ister istemez. Çünkü Özel’in istifasını kim istiyor? Ben böyle bir kampanya duymadım. Ama bizzat paşanın kendisinin de söylediği gibi Balyoz ve Ergenekon davalarındaki kanıtlar ve suçlamaların hepsi sahte. Yani paşa kendisi de kabul ediyor bu davaların amacının başka olduğunu. Bunu hapishane ziyareti sırasında eski silah arkadaşlarına söylediğini biliyoruz. İşte o silah arkadaşlarından bazıları “Bu sorunları çözemeyenlerin istifa etmesi gerekir” diyorlar. Şimdi kalkıp da silahlı kuvvetlerin bazı komutanlarını “marjinal” sayabilir miyiz? Yani bu marjinal sözü başlı başına pek yak ışık almadı gibi geliyor bana .
D iğer konu ise muhtemelen yarın yaşayacağımız bir olayla ilgili. Biliyorsunuz türbanla ilgili bir b serbestlik sağlandıktan sonra gözler Meclis’e çevrildi. “Acaba ilk seçimlerde partiler türbanlı bir milletvekili adayı da gösterecekler mi?” diye.
Ama anlaşıldığı kadarıyla ilk seçimler beklenmeyecek. Halen milletvekili olan bazı AKP’li kadınlardan bazılarının bundan sonra Meclis’e türbanla geleceği belirtiliyor. İlk olarak yarın yapılacak oturuma en az bir kadın milletvekilinin türbanla geleceği söyleniyor.
Bu konuda sadece CHP’den bazı aykırı sesler yükseldi. Bazı CHP milletvekilleri iç tüzük gereği bunun olamayacağını ve eğer bir AKP’li kadın milletvekili Meclis’e türbanla gelirse buna karşı çıkacaklarını söylediler. Şimdilik b ir mini kıyamet koptu bile. CHP’ye yönelik eleştiriler olduğu gibi aman aklınızı başınıza alın milletle ters düşmeyin türü öneriler de var.
Bana göre en azından bu Meclis’te türbanlı milletvekili olmamalı. Eğer gerçekten samimiysek olmamalı.
Neden biliyor musunuz? Eğer yarın bir kadın milletvekili başına türban takıp gelirse, daha önce neden türban takmadığını nasıl izah edecek? Eğer siz örtünmeyi bir inanç gereği olarak kabul ediyorsanız, bunu ilk günden yapacaktınız. Yok “yasaktı takamıyorduk” derseniz en azından samimi bir inançlı değilsiniz demektir. Takıyye yapmışsınızdır. Ama takıyye İslamın ilk yıllarında, Müslüman olanlara büyük zulümler yapılırken uygulanmış bir yöntemdir. O zaman takıyye yapanlar “evet müslümanım ama siz böyle istiyorsunuz diye böyle davranıyorum” demiyorlardı, tam tersine Müslüman olduklarını bir süre saklıyorlardı, ki yaşasınlar, ayakta dursunlar ve her şeye rağmen İslamı yaysınlar. Oysa şimdi “yasaktı da ondan takamadık” diyenler, mecburen başlarını açmışlarsa kendi inançlarına saygısızlık etmişlerdir. Bu şeklen takıye olsa bile ahlaken değildir. Çünkü onlar her fırsatta Müslüman olduklarını söylüyorlar ama türban konusunu mağduriyet unsuru yap arak bundan rant sağlıyorlardı. Gerçekten inanan bir insan” yasaktı mecburen başımı açtım” diyemez. Milletvekili olmaz, ama olabilmek için sonuna kadar kavga verir. İşte en güzel örnek Merve Kavakçı. Başı kapalı geldi. O günün Meclis’i onu içeri sokmadı, ama o da “inanıyorum ama yasak olduğu için başımı açıyorum” demedi. Oysa bugünkü AKP’li kadın milletvekilleri zaten daha önce de başlarını hiç türbanla sarmamışlardı,. Başları hep açıktı. Bu nedenle şimdi aslında “yasaktı bu nedenle inancımı yerine getiremedim” bile diyemezler.
Diyeceğim yarın bir kadın milletvekili başında türbanla geldiğinde “Düne kadar inanmıyordunuz da bugün mü inanmaya başladınız” diye sorulacak sorulara ne cevap verecektir.
İkincisi, türbanla ilgili düzenleme yapılırken bizzat başbakan “orduda, poliste, hakim ve savcılarda türban olmayacak” dedi. Ben de sormuştum, konu madem inanç, o zaman orduda, poliste ve yargıda inançlı olanlara bu bir engelleme, bir yasak değil midir?” demiştim. Başbakan bu mesleklerin özel olduğunu söylemişti.
Yani konu inanç olsa bile türban bazı meslekler için sakıncalı ya da yararsız görünebiliyor demek ki. O halde milletvekilleri neden bu kapsama alınmıyor. Askere, polise ve hakimlerle savcılara gösterilen hassasiyet millet vekillerine neden gösterilmiyor?
Gördünüz değil mi, inançlar üzerinden siyaset yapılırsa, din siyasete alet edilirse konu nerelere kadar geliyor.
Düne kadar mağduriyet edebiyatı ile türban kozunu oy potansiyeli olarak gören ve bunu çok başarılı biçimde kullanan bir iktidar bugün güya özgürlük diye açtığı kapıda kendisi sıkışacak.
Bu akşam da süremizin sonuna geldik. Birazdan Ümit Zileli ana haberlerle karşınızda olacak. Yarın saat 18.30’a kadar hepinize iyilikler dilerim. Hoşçakalın.
 
Etiketler
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Yorumlar

sydneyden turan :

anlasilan bu pasada akpnin yandasi olmus bosuna beklemeyelim bu ordu bitmistir.

Tüm Yorumlar

Yorum Gönder