banner864

- Can Ataklı ile Günün Yorumu 11 Kasım 2013, 20:27

İyi akşamlar sevgili izleyiciler; dün 10 Kasım'dı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, büyük önder Atatürk'ü ölümünün 75'inci yılında yine saygıyla ve özlemle andık. Atatürk öldüğü gün ve hemen arkasından Dolmabahçe'de yapılan törenden bu yana hiç bu kadar büyük bir sevgi seliyle anılmamıştı.
Anıtkabir yetkilileri dün bir milyonun üzerinde (galiba tam rakam 1 milyon 89 bin) ziyaretçinin Anıtkabir'i ziyaret ettiğini açıkladı. Üstelik dün ilk kez akşam 17.00'de kapanması gereken Anıt Kabir kalabalığın bitmemesi nedeniyle gece de açık tutuldu. Gündüz, aydınlık saatlerde izdiham yüzünden Anıtkabir'e giremeyen vatandaşlar gecenin ilerleyen saatlerine kadar O'na olan sevgi ve özlemlerini gösterdiler.
Bakın sevgili izleyiciler, seçim sonuçlarını falan bir kenara bırakın, dün sadece Anıtkabir'de yaşananlar bile Türkiye'nin göstergesidir.
Sakın AKP'nin marjinal yönetim kademelerinin Atatürk'e bakış açısı sizleri yanıltmasın. Onlar Atatürk'ü, ilke ve devrimlerini, Cumhuriyet kültürünü ne kadar kötüleseler, ne kadar aşağılasalar da, halk Atası'na da onun ilke ve devrimlerine de her zaman sahip çıkmıştır.
Evet oyunu belki AKP'ye vermiştir, ama yüreğinde Atatürk sevgisi hep yaşamıştır. Bu sadece Atatürk'ün şahsına olan sevgi değildir sadece, milyonlarca insan dindardır, hatta laiklikle ilgili kaygıları da vardır, ama hepsi bilir ki, eğer bugün huzur ve sükun içinde yaşıyorsa, Türkiye çevresindeki bütün olumsuz koşullara rağmen hala dimdik ayakta durabiliyorsa bunu Atatürk'e ve onun açtığı yola borçludur.
Dün sadece Anıtkabir'de değil, başka İstanbul, İzmir, Adana gibi büyük kentler olmak üzere Türkiye'nin her yerinde, AKP'nin oy deposu olarak bilinen kentlerinde de yüzbinlerce insan Atatürk'e olan sevgi, saygı ve özlemini dile getirdi.
İktidar ve iktidarın etrafında durarak nemalanan kesimler dünkü manzarayı iyi okumalı. Bundan ders çıkarmalı. Ve en önemlisi iktidar şunu çok iyi bilmeli ki, her şey sandık ya da oy değil. Dün Atatürk'e sevgi seli oluşturan milyonların bir kesimi, bugünkü iktidarın da destekçisi olabilir, oylarını bu partiye verebilir, ama iş Atatürk sevgisine, Cumhuriyet'in ilke ve devrimlerine gelince her şey farklı olur. Bugün o insanların oylarıyla iktidarda oturanlar yarın aynı oylarla oraları bırakıp gitmek zorunda kalabilir ki olacağı da olur. Sıkın dişinizi biraz onun da sırası geliyor artık.
Dün bütün Türkiye'de oluşan manzarayı bu gözle gördüm, bu görüşle okudum. Aydınlık ve güzel günlerin geleceğinin müjdecisiydi dün. Hiçbir korkumuzun, endişemizin, kötümserliğimizin olmaması gerektiğini, inancımızla bu ülkeyi tekrar feraha çıkarabileceğimizi gördüğüm gün oldu dün.
Düne damgasını vuran bir iki olayı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Birincisi Başbakan'ın Atatürk'ü anma konuşmasıydı. Başbakan defalarca "Gazi Mustafa Kemal Atatürk" dedi ama bir kere bile Atatürk demedi. Nasıl sürekli "millet" diyorsa ve bu milletin adını bir türlü telaffuz edemiyorsa Atatürk'ün adını da ağzına almadı.
Gerçi konuşmasında neden Atatürk demediğinin ipuçları da vardı. Başbakan sanıyorum milletin Atatürk'üne olan sevgisini kendisi de çok yakından gördüğü için onun sağlıklı olduğu dönemle ilgili olumsuz tek kelime etmemeye özen gösterdi. Başbakan'a göre her şey Atatürk'ün ölümünden sonra kötüleşti. Ama nedense şunu görmek istemiyor Başbakan. Atatürk öldükten sonra İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı'nda bir tek parti iktidarı yaşadık. Ondan önceki dönem de tek parti dönemiydi ama o parti aynı zamanda kurucu parti görevini görüyordu. İsmet İnönü işbaşına geldikten tam bir yıl sonra İkinci Dünya Savaşı çıktı. 6 yıl sürdü bu savaş ve 1945'in ikinci yarısında bitti. Bir yıl sonra çok partili hayata geçildi. İnönü tek parti dönemini bu çok partili hayatta yapılan ilk ama şaibeli bir seçimle 4 yıl daha sürdürdü.
Ondan sonra CHP bir iki koalisyon dönemi hariç hiç iktidara gelmedi, ülkede sağ iktidarlar dönemi başladı. Bu sağ iktidarlar döneminde dini istismar etme had safhaya çıktı. Ayırımcılık, demokrasi ve hukuk dışı yöntemler, uygulamalar hep sağ iktidarların marifetiydi.
Sağ iktidarlar döneminde siyasal İslamcı kesimler hiçbir zarara uğramadı, hiçbir mağduriyetleri olmadı, tam tersine hep adeta saman altından su yürüterek iktidarların parçası olmayı başardılar.
Şimdi iktidarda olan siyasal İslamcı zihniyet sürekli olarak darbelerden yakınır, şimdi güya demokrasi adına darbelerle hesaplaştığını iddia eder. Oysa bu da koca bir yalandır. Darbelerde, öncesinde ve sonrasında aslında siyasal İslamcı kesimlere hiç dokunulmamıştır. Tam tersine özellikle 12 Eylül darbesinden sonra siyasal İslam Amerikan politikası ve desteği ile palazlandırılmıştır. Sonunda Büyük Ortadoğu projesi kapsamında Türkiye'de de iktidar koltuğunda siyasal İslamcı akımın oturtulmasına karar verilmiştir ve bu karar bugüne kadar da uygulanmaktadır.
Bunları iyi bilmemiz gerekiyor. Bilmediğimiz zaman, özellikle bugünün gençleri geçmişten haberleri olmadığı için sanki bu ülkede Müslüman olanlara çok çektirilmiş inançlar hakarete uğramış, itilmiş kakılmış zannediyor.
İşte şimdi bu akımın önderi, yıllar süren sinsi propagandalar sonucu halkın da farkında olmadan verdiği destekle iktidar koltuğunda oturan kişi o büyük insanın adını anmaktan bile imtina ediyor, bu yolla kendi tabanına, o bir avuç marjinale mesaj vermeye çalışıyor.
10 kasım gününün çok çarpıcı bir diğer olumsuz olayı ise Adana'nın tuhaf valisinin yine ayaklarına dolanan bir davranışıydı.
Cuma günü uyuşturucu baskını diye gittiği bir operasyonda Suriye'deki El Kaide militanlarına götürülen silahları tesadüfen yakalayan bu vali için "Allah'ın sopası yok, iktidarı zora sokacak bir operasyona imza attı" demiştim.
İşte şimdi yine bir "Allah'ın sopası yok" dedirtecek olay daha yaşandı Adana'da.
Adana'da halk 10 Kasım'da Ata'sını anmak için sokaklara dökülmüş. O sırada vali geçiyor ve vatandaştan protesto sesleri yükseliyor. O vali de aracını durdurup hışımla dışarı fırlıyor, tabii ki çevresi onlarca polisle dolu, yani kabadayı ama, yanında çok sayıda silahlı koruma var, yani o kadar da cesur falan değil. Sonra kalabalıktan birini işaret ederek polislerine talimat veriyor "O gavatı getirin buraya."
Bugün genç bir gazeteci benimle bir dergi için röportaj yapmaya gelmişti. Kendisine "gavat nedir biliyor musun?" diye sordum. "Bir küfür ama tam anlamını bilmiyorum" dedi.
Sevgili izleyiciler, muhtemelen şu anda beni izleyen pek çok kişi de "gavat'ın" küfür olduğunu biliyordur ama tam anlamını bilmiyordur. Gavat karısını veya kızının başka erkeklerle cinsel ilişkiye girmesine aldırmayan erkek" demektir. Gavat bu işi para için yapmaz yani, zevk için yapar.
Düşünebiliyor musunuz, devletin valisi, hizmet etmekle yükümlü olduğu vatandaşa "karısını kızını başkalarına peşkeş çeken erkek" diye seslenebiliyor. Güvendiği tek şey ise oturduğu makam ve yanındaki silahlı iri kıyım korumalar.
Haydi bakalım sokağa çık, tek başına çık da bir vatandaşa "gavat" de bakalım ne olacak.
İçişleri Bakanı olan zat da "Şık olmadı bu sözler" demiş ilk tepki olarak. Yahu bunun şıkı şık olmayanı mı var, bir vali nasıl böyle konuşur, o Dakka alacaksın görevden. Şu ana kadar ne yaptılar bilmiyorum.
Bu şaka gibi vali de yaptığını anlamış olmalı ki güya düzeltmek için "gavat demem ben, kavas demişimdir belki, gezen duran adam anlamına" diye kendini savunmuş.
Bakın "kavas dedim" demiyor. Demiş olabilirmiş. Yahu kardeşim siz meczup musunuz, ne dediğinizi bilmiyorsunuz da "demiş olabilirim" diyorsunuz. Ayrıca burada da başka bir cehalet var. Kavas elçilik görevlisi, koruma anlamına gelir. Eski Türkçe'de bir de okçu adam anlamına gelir. Yani duran adam falan diye bir tanımı da yok. Hani battıkça batıyor denir ya tam bu durum işte.
Gerçi günün ilerleyen saatlerinde valimiz güya sözlerini düzeltmek için "onlar marjinaldi" demiş. Sonra da eklemiş; "Millete efendilik yoktur, bu millete hizmet eden onun efendisi olur." Eee nasıl oluyor bu iş. Millete efendilik yok ama korumalara güvenip "gavaaat" diye bağırmak var.
Dün yaşadığımız bir de fotoğraf komedisi var biliyorsunuz. Herhalde ekranlarda izlemişsinizdir. Atatürk'ü anma töreninde, tabii devlet töreni, mecburen Cumhurbaşkanı'nın Başbakan'ın ve yardımcılarının da katıldığı program. İşte orada yaşanan komiklik.
Başbakan gelmiş en önde yerini almış. Sonra Cumhurbaşkanı geliyor. Bilmeyenlere hatırlatayım, eğer bir törene Cumhurbaşkanı geliyorsa, en son o gelir ve tören o gelip yerine oturur oturmaz başlar, protokol kuralı böyledir. İşte dünkü törene Cumhurbaşkanı ile birlikte Başbakan yardımcısı Bülent Arınç da geldi. Muhtemelen hükümet adına kapıda karşılama yapmıştır. Cumhurbaşkanı herkesle el sıkıştı, Arınç da Başbakan'ın önüne geldi, ama o da ne. Başbakan Cumhurbaşkanı'nın arkasından sabit gözlerle bakıyor, etrafında hiçbir şeyi görmüyor. Arınç durdu, ne yapacağını bilemedi, sonra protokolde adı yazılı koltuğa oturdu. Yani Başbakan'ın tam yanına. Aslında her şey halk tabiriyle "tabak gibi" ortada. Başbakan ısrarla Arınç'ı görmemeye çalışıyor. Komik bir andı aslında. Sonra Cumhurbaşkanı müdahale etti "Bütün fotoğrafçılar sizi çekiyor ona göre" dedi de Başbakan Arınç'a dönüp gülümsedi.
Şimdi bugünkü yandaş medyaya bakıyorum, bu fotoğrafı koymuşlar "Aralarında hiçbir şey yok, düşman çatlattılar" falan diye de başlıklar atmışlar. Yahu bu kadar atmayın arkadaşlar, bütün millet olanı biteni, bütün komikliği ile gördü, siz neyin kavgasını yapıyorsunuz ki.
Geçelim, üzerinde durmaya gerek yok aslında. Bu iktidar temelinden sarsılıyor. Herşey herkesin gözü önünde yaşanıyor. Üzerinde durmaya bile gerek yok, zaman yaklaşıyor.
Sevgili izleyiciler, bugün istemeden bir konuya daha gireceğim. Sizinle bir süre önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığım konusunu paylaşmıştım. Ve o zaman demiştim ki "Bu konuyu bir kereliğine sizin huzurunuza getiriyorum, çünkü aksi takdirde haksız rekabet olur, buna saygımdan ötürü sadece bilgilendirmek istiyorum."
Yine aynı noktadayım. Ama CHP'deki İstanbul Büyükşehir Başkanlığı adaylığı konusu her türlü centilmen yarışın ötesine geçti. CHP Genel Merkezi hiçbir adayın adını bile telaffuz etmezken sadece Sarıgül'den söz ediliyor. İşte cumartesi günü haberleri izlemişsinizdir, binlerce kişi CHP Genel Merkezi'nin önüne gitti. CHP bayrağından daha çok TDH bayrak ve afişleri, pankartları vardı. Genel Başkan Sarıgül'ün partiye gelişini büyük törenle kutladı. Eller havaya kaldırıldı, haydi İstanbul bağırışları oldu, Sarıgül İstanbul'un anahtarını Kılıçdaroğlu'na getirme sözü verdi. Aynı sırada neredeyse bütün haber kanalları bu olayı canlı olarak yayınladı.
Eee, ortada bir haksız rekabet varsa, asıl haksız rekabet bu değil mi? Bırakın medyanın tavrını CHP Genel Merkezi bile bu haksız rekabette yerini almış, o halde benim ara sıra günün yorumunda konuşmam da çok fazla olmaz değil mi?
Cumartesi günü ben de Ulusal Kanal'da canlı yayındaydım. Çetin Ünsalan sordu ben de bir buçuk saat boyunca cevap verdim. İzleyenler "pek çok projeden söz ettiniz, hepsi de mantıklı ve olabilir şeyler" dediler.
Aynı saatlerde Sarıgül büyük törenle CHP'ye katılıyordu. Öğleden sonra ise Sarıgül'le yarışmak istediğinden olacak Gürsel Tekin de Kadıköy'de halkı toplayarak adaylığını resmen açıkladı.
O törene ben de gittim. Tekin'in konuşmasını kalabalığın içinden dinledim, katılanlarla sohbetler ettim. Bu sırada Tekin'e benim de orada olduğumu haber vermişler, o da adımı anons edip beni kürsüye davet etti. Çıktım. Tekin hemen kolumu havaya kaldırdı. Ne yapacağımı bilemedim. Bana garip geliyor kürsüde insanların birbirlerinin kollarını havaya kaldırmaları. Bunlar sanki 30 yıl öncesinin görselleri.
Neyse oluyor bunlar tabii. Ama Gürsel Tekin'in konuşmasını bir parça yadırgadım. Elbette yapacaklarını anlattı ama en küçük bir tepki vermedi Genel Merkez'e. Oysa bana göre demeliydi ki "Ey Genel Başkan Yardımcısı olduğum partinin diğer yöneticileri, madem İstanbul için bir yarış yapılacağını söylüyorsunuz o halde adaylar arasında fark gözetmeyin, bırakın kimin aday olacağına önce CHP tabanı karar versin, bu sizi tatmin etmezse bir de halkın tamamına sorun, ama bir adayı desteklemek bize yakışmaz."
Demedi bunları Tekin, tam tersine bir de "Hoş geldin Sarıgül" diye bağırdı. Tamam anlıyorum, bir demokratik yarış havası vermek istiyor ama, biraz daha yürekli ve kararlı olmak da gerekmiyor mu?
Şimdi bilemiyorum CHP Genel Merkezi İstanbul için gerçekten partililerin katılacağı bir ön yoklama yapacak mı? Ben pek tahmin etmiyorum. Olsa bile sonuçları açısından inandırıcı olmayabilir. Çünkü Genel Başkan ve Genel Merkez yönetimi aday olarak Sarıgül'ü aslında resmen açıkladı bile. Kendi tavrını gösterdi. Şimdi kalkıp da parti üyelerinin katılacağı bir ön seçimi göze alır mı? Partililer başka bir adayı seçmeye kalkarsa Genel Merkez açmaza düşmez mi?
Ama diyelim ki gerçekten cesaret edip sandıkları CHP'li üyelerin önüne koydular. İşte ben de diğer adayların medyada ve parti genel merkezindeki desteklerinin yarattığı haksız rekabete karşı buradan CHP'li üyelere seslenmek istiyorum. İstanbul'da CHP'nin dışında olan ama bu iktidarın gitmesini isteyen, MHP'li, DSP'li, ANAP'lı, DYP'li, Liberal Parti'li, BBP'li, Saadet'li seçmenlerle birlikte, daha önce bu partilerde bulunmuş ama son seçimlerde tercihini AKP'den yana koymuş seçmenlerden ve en önemlisi Gezi Ruhu'nu taşıyan seçmenlerden en çok oyu alabilecek kişi olduğuma inanıyorum.
Her gün sokaktayım. Her gün onlarca kişiyle konuşuyorum. Bu izlenimi alıyorum. Kimsenin bana boş yere destek verme ya da yüzüme gülme gibi bir derdi yoktur olamaz da. Ama aday olduğumu söylediğimde, benimle aynı siyasi görüşte olmadığı halde "siz olursanız desteğim size olur, çevremde böyle düşünüyor" diyorlarsa bu benim için de çok önemlidir.
Bazen kendi kendimi abartıyor muyum diye düşünmediğim olmuyor değil. Ama sağdan bakıyorum, soldan bakıyorum, hayır, kimsenin bana yaranma mecburiyeti yok. Gördüğüm ilgi çok samimi, çok candan çok yakın.
Ben, siyaseti dürüst, namuslu, samimi olarak yapmak için buna soyundum, gözümde herhangi bir belediyeyi almak, bir makama sahip olmak hayali falan yok. Beni bu ekranlarda dinlemeniz, yazabildiğim takdirde gazetelerde okumanız, gördüğünüz her yerde gösterdiğiniz sıcak ilgi benim için en büyük makam zaten.
Ama diyorum ki, eğer bu sandık kurulursa, içinize siniyorsa, benim namusuma, dürüstlüğüme, samimiyetime güveniyor, bütün CHP'lilerden olduğu gibi siyasi fikri birbirinden çok farklı ama İstanbul'un artık ehil elleri geçmesini isteyenlerin de beni destekleyeceğine inanıyorsanız, ön seçimde tercihinizi benden yana yapınız.
Bu demokratik bir yarıştır. Kaç aday olursa olsun, hepsini iyice tartın, eksilerine artılarına bakın, kararı içinize sindirin ve oyunuzu ondan sonra kullanın.
Ben sadece eğer seçilirsem İstanbul'un gördüğü en iyi belediye başkanı olacağımı söylüyorum, bunu iddia ediyorum. Bunu da boşa yapmıyorum. Şu ana kadar kimse proje açıklamamışken, ben sayısız proje açıkladım, bunların nasıl olabileceğini de anlattım. Bunları tekrar düşünün ve eğer gerçekten CHP sandık koyma cesareti gösterecekse, gidin oyunuzu kullanın. Sonuç hepimiz için kutsal sayılacaktır.
Bir iki kelime de Genel Merkez'in adayı Sarıgül'le ilgili söylemek istiyorum. Siyasi görüşünü bilmiyorum. AKP hakkında ne düşündüğünü bilmiyorum. İstanbul için ne yapacağını bilmiyorum. Çünkü bunların hiçbirini söylemiyor. Söylediği sevginin kazanacağı, partiler üstü olduğu, türbanlının da türbansızın da bacısı olduğu, Alevileri de Sünnileri de çok sevdiği, cemaatleri de tarikatçıları da bugüne kadar hep kolladığı, değişimin kazanacağı, sonunda Türkiye'yi yöneteceği. Ben bunları duyuyorum.
Ama yöntemleri benim içime sinen yöntemler değil. Ben çok farklıyım. Bu kadar laf kalabalığını yapamam.
Ama çok dikkatimi çeken bir şey var. Sarıgül halkın karşısına çıktığında "Henüz aday değilim" diyor. Ama bunu söylediği günün akşamı Amerikalılarla yemekli toplantı yapıp adaylık propagandasını nasıl yapacağını ve projelerini anlatıyor. Yani halktan önce Amerikalılara söylemek anladığım kadarıyla oy kazandıracak bir yöntem, böyle düşünüyor herhalde. Olabilir. Bizim halkımız Amerikalılarla iyi geçinenleri sever. Bugüne kadar hep öyle oldu. Halktan önce Amerika'ya gidip önce Beyaz Saray'ın desteğini alanlar kazandı hep. En güzel örneği Tayyip Erdoğan değil mi? Bu durumda benim şansım yok herhalde, ben ne Amerika'ya gidiyorum ne de herhangi bir Amerikalı beni arıyor. Baştan kaybetmişiz sanki.
Evet, geçelim bu konuyu artık. Ama şunu söyleyeyim, önümüzdeki günlerde bir iki cümleyle de olsa, gelişmeleri buradan size aktarmaya çalışırım. Bu haksız yarışta hiç olmazsa bu avantajı da ben kullanayım.
Sevgili izleyiciler, bugün çok uzun yıllar gazetecilik dünyasının önemli isimlerinden biri olarak ayakta kalmayı başaran Savaş Ay'ı sonsuzluğa uğurladık. Cenazesi çok hüzünlüydü. Vasiyeti herkesi çok duygulandırdı hatta ağlattı.
Savaş'ı çoğunuz televizyon yıldızı olduktan sonra tanımış olabilirsiniz. Ama ben Savaş Ay'la taaa 1976'da tanıştım, birlikte çalıştım. İkimiz aynı yaştayız, galiba o benden bir yaş büyüktü. 1976'da o zamanki Vatan Gazetesi'ndeydik. Ben mesleğe yeni başlamış bir çaylaktım. Savaş ise bir yıllık gazeteciydi. Ama benim için çok tecrübeli isimdi. Kolay mı o bir yıl önceden çalışmaya başlamıştı.
Savaş'ın en büyük özelliği çektiği fotoğraflardı. O zamanlar şimdiki gibi renkli basın yoktu. Fotoğraflar siyah beyaz çekilirdi, dijital mijital o sıralarda hayal bile edemediğimiz teknolojiydi.
Her muhabir çektiği filmleri yıkanmak için karanlık oda dediğimiz fotoğraf laboratuarına teslim ederdi. Savaş ise filmleri yıkanıp Arapları (negatiflere öyle derdik) görünceye kadar mutlaka karanlık odada beklerdi. Öyle bir sorumluluğu vardı.
Müthiş fotoğraflar çekmiştir Savaş. O yıllar öğrenci olaylarının eksik olmadığı, her gün cinayetlerin işlendiği, kardeşin kardeşi acımasızca vurduğu yıllardı. Savaş hiç korkmadan tabancaların patladığı olayların içine girer, en olmadık fotoğrafları çekerdi.
Şimdiki polis muhabirleri hala telsiz kullanıyor mu bilmiyorum artık, ama yıllarda iyi bir polis muhabirinin arabasında mutlaka polis telsizini dinleme cihazı olurdu. Savaş'la kim bilir kaç gece polis telsizinin başında herkesi atlatacak bir olayın anons edilmesini bekledik.
O yıllarda gece ekiplerinin değişmez aksesuarları vardı. Birincisi eldeki telsiz. Sonra iri bir el feneri olacak. Üstünde bir gocuk. En az iki günlük sakal. Savaş'ın ekipmanı da buydu. Çoğu kez telsizden bir anons duyardık ve ekiplerden önce olay yerine giderdik. Savaş polislerin konuşma jargonunu da bilirdi. Gittiğimiz yerdeki karakol polisleri bizi ekiplerden sanırlar ve bütün bilgileri verirlerdi. Ertesi gün diğer gazetecilerin saçını başını yolduklarına çok tanık olmuşumdur. Tabii ben o yıllarda Savaş Ay'ın yanında çömez gibi dolaşırdım. Vatan'dan sonra Günaydın Gazetesine geçmiştim. O zaman gece sekreteriyim. Savaş'la dostluğumuz devam ediyordu. Gece ikiden sonra, zaten bekarım da, eve gitmek yerine sabaha kadar ona takılır muhabirlik yapardım.
Bakın bir şey söyleyeyim mi, çok güzel günlerdi onlar. Gerçekten gazetecilik yapardık, haber atlatırdık. Her şeyi sorar, sorgular, haberi bilgileriyle, fotoğraflarıyla mükemmel hale getirmeye çalışırdık. Şimdi bunlar pek rağbet görmüyor. O da ayrı bir konu, rahat bir günde anlatırım.
Savaş'la daha sonra yollarımız bu kez Sabah Gazetesi'nde kesişti. Yine aynen devam ettik. Derken 90 yıllarda hayatımıza televizyon girdi. Savaş Ay A Takımı diye bir programa başladı. Polis muhabirliğindeki hünerini bu kez ekranlara taşıdı. Sonra program giderek fikir ve yön değiştirdi. Savaş, biraz da artık yaşını başını almış olmanın avantajıyla halkın Savaş Abisi oldu.
Sonra bir gün hastalandığını duyduk. Uzun süre tedavi gördü. Sesini kaybetti. Ama hiç yılmadı, muhabirliğini, gazeteciliğini sürdürdü. Ne yazık ki son rahatsızlığını ve hastaneye yattığını öğrenemedim. Aslına bakarsanız gazetelerin, medyanın artık çok dağılması, Babıali'den çıkması, bizlerin ilişkilerini de kopardı. Eskiden aynı mahallede hepimiz birbirimize rastlardık. Gazeteciler arasında kavga olmazdı. Çünkü herkes birbirini tanırdı. Bir hukuku oluşurdu. Oysa şimdi birbirini hiç tanımayan gazeteciler birbirleri hakkında karakter tahlilleri bile yapmaktan çekinmiyor.
Savaş iyi bir gazeteciydi. Mücadele adamıydı. Mücadale ederek öldü. Allah rahmet eylesin. Hepimizin başı sağ olsun. Güle güle Savaş. Yerin cennet olsun. 
Etiketler
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Yorum Gönder