banner864

Levent Kırca - Asla unutamayacağım günler yaşadım 30 Mart 2014, 14:51

Bu yazıyı okuduğunuz sırada, seçim yasakları çoktan başlamış olacak. Dahası, akşam seçimlerde sıklıkla duyduğumuz “Açılan sandık sayısı...’’ diye başlayan cümleleriyle, ülkemizin akıbetini belirleyecek rakamlar açıklayacaklar. Cumhuriyetimiz ve ülkemizin bölünmez bütünlüğü açısından hayırlı olsun. Akşama, dananın kuyruğu kopacak. Umarım “dana” seçim yasaklarına girmez.

Cuma günü ifade verdim

İ.Melih Gökçek’in “Aydınlık” ta yazdığım bir köşe yazısı nedeniyle, beni mahkemeye verdiğini duydum. Önce ne olduğunu anımsayamadım bile. Sonra, partinin avukatı Ümit Kaplan kardeşim yazıyı buldu getirdi. Yazının mahkemelik olan kısmı aynen şöyle:

“Tayyip’ten çok önce İ. Melih; ‘ Tükürürüm ben bu heykele’ diyerek, sanat ve heykel düşmanlığını başlatmıştı. İ.Melih derken, buradaki ‘İ’ yi kötü bir anlamda kullanmıyorum. Zaman zaman bu ‘İ’ nin bazı köşe yazarları tarafından imalı bir şekilde mecaz yaparak kullanıldığına tanık olmuştum. Onlar ‘İ’ yi, İ... hakemdeki ‘İ’ gibi kullanıyorlardı. Ben sadece Melih Gökçek’in başındaki İbrahim isminin ‘İ’ si olarak kullandım. İ.Melih, sen heykele tükürdün. Heykel cansız bir taş. Ya sen tükürdüğünde canlanıp da, seni tükürdüğünde boğsa idi ne yapardın?”

Evet, işte durum bundan ibaret. Gittim savcıya, ifade verdim Melih’in başındaki ‘İ’ yi ne amaçla kullandığıma dair.

Elli Küsür Gün...

Otobüsün şoförü Sinan Eriş; bizi güler yüzüyle espriler yaparak dolaştırdı.

Akadur Töleğen; bizi görüntüleyen fotoğrafçı, mimar arkadaşım. Beni eleştirdi, durdu. O beni eleştirdikçe, ben de kendimi düzeltme fırsatı buldum. Yanlışlarımı gördüm ve bir daha tekrarlamamaya gayret ettim.

Partilimiz Yılmaz Tunçok; benim güvenliğimden sorumluydu. Hep arkamdaydı, kılıma zara gelmedi. Ben de arkam kuvvetli diye şımardım da, şımardım.

Nigar Selvi; on parmağında on marifet. Genç kızımız, kucağında bilgisayarı Aydınlık ve Ulusal’a haber yetiştirdi. Konuşmalarımda, bana taktik vermeyi de ihmal etmedi.

Deniz Çağlayan; bir yaman genç kız. Ulusal’a haberleri o yetiştirdi, röportajları o yaptı. Beni denetledi. Kıyafetlerime karıştı. Terimi sildi, hiç yanımdan ayrılmadı.
Irmak Mete ve İnanç Saraçoğlu da öyle. Hepsi “Ben” den, bir “ Ben” daha yarattılar.

Emine Akfırat; partinin kıdemlisi. Benim bütün kontrolüm ondaydı. Sürekli gülümseyen bir kadın düşünün. Buna rağmen otoriter. Teslim ettim kendimi ona. Otur dedi, oturdum. Kalk dedi, kalktım. Tuvalete bile onun izniyle gittim. Konuşmalarımın arasında bana taktik ve sufle verdi.

Başarılı olduğumu düşünüyorum. Ama, Emine Akfırat olmasaydı bu gerçekleşemezdi. Bazı gün simit yedik, bazı gün kuzu tandır. Emine Akfırat yaşı benden çok küçük olmasına rağmen, annem gibiydi. O, hepimizin anasıydı. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda top taşıyan analar gibiydi.

Teoman Alili; zaten hayranlık duyduğum son derece esprili, zeki bir arkadaşımız. Otobüs yollardayken beni anons ediyor. Boş kaldığı zamanlarda ise, bizi güldürmekle meşguldü. Sekiz lisan bilen Teoman, benim sevgilimi dahi aydınlatıp örgütleyebildi. Hepsini çok seviyorum.

Güldürenleri de ağlatırlar

Mizah sanatçısı olduğum için en başlarda, mizahı baya bir araştırmıştım.

Öyle ya, neydi mizah?...

Ben araştırma yaparken, elbette ki internet, şu, bu yoktu. Kitapçıları, kütüphaneleri tek tek dolaşırdık. Konuyla ilgili bulamadığımız kitapları, yayınevleriyle mektuplaşarak adresimize göndermelerini isterdik. Bilgili olmak için, çok okumamız gerektiğine inanırdık. Öte yandan, çağdaş ilerici kitapların o yıllarda yasaklı olması, bizim ilgimizi daha da artırırdı. Okuyan gençlerin evini sıklıkla polis basar, kitaplığımızdaki kitapların büyük bir kısmını alır götürürlerdi. Tabi yanında bizi de birlikte...Ufak bir gözaltı ve soruşturma geçirirdik.

Polis genelde topladığı kitapları, okumadığı ve bilmediği için göz kararı toplardı... Siyah kırmızı başlıklı kitaplar... Yemek kitabı da olsa, polisin hışmından kurtulamazdı. Kitabın yazarının Rus olması, kitaba toplamada öncelik sağlıyordu. Polis topladığı kitapların içeriğini bize sorardı. Çoğunlukla beyanımız geçerli olurdu. Sizi serbest bırakırlardı ama, kitaplarınıza her halükarda el konulur, onlar geri verilmezdi. Sürekli eksilirdi kitaplarımız. Polis kitaba meraklı gençleri mimler, genelde art arda aynı evleri basılırdı.

Annemin edebiyat öğretmeni olması, bizimevi öncelikli basılacak evler sırasına sokuyordu. Polis bastığında mahcup olmamak için, ben de kütüphanemi dolu tutardım. Baskın yapılacağı bir şekilde kulağımıza gelir, polisin ilgilenebileceği kitapları, eşin dostun evine saklardık. Açıkçası, o yıllarda kitapla ilişki kurmak hem zor, hem tehlikeliydi. Yani bilgi edinmek için de direnmek, mücadele etmek gerekiyordu. Televizyon yoktu, radyo devletindi. Sinema filmleri, Avrupa’da oynadıktan yıllar sonra gelirdi Türkiye’ye. Ben Ankara’da idim o yıllar. İstanbul’da oynayan bir film dahi, çok geç gelirdi Ankara’ya. İstanbul’a ucuz bir otobüsle günübirlik gelir, peş peşe birkaç film seyredip, otel parası vermemek için de gece Ankara’ya dönerdik. O yıllarda oynayan Türk filmleri aydınlatmadan öte, biat kültürü aşılardı insanlara. Seyrettiğimiz bu filmlerden “Kadere Bak” der, öyle çıkardınız.

Gene de Türk Sinemasının Lütfi Akad’ı, Atıf Yılmaz’ı, Ömer Kavur ‘u, Yılmaz Güney’i, Metin Erksan’ı, sinemamızı “Sinema” yapanlardı.

Bir mizahçı adayı olarak, benim için en önemli adres Aziz Nesin’di... Daha sonra yakın dost olduğumuz bu dünya çapındaki yazar, önemli bilgi kaynağıydı. Aziz Nesin; Türkiye’nin, Türk mizahının, Nasreddin Hocası’ ydı. Görüşlerimiz tamamıyla örtüşürdü. Mizahı araştırırken, onun derlediği, araştırarak yazdığı “Cumhuriyet Dönemi Türk Mizahı” adlı kitabından hiç şüphesiz çok yararlandım. Aziz Nesin, kitabın ön sözünde şöyle yazıyordu;

“Polis peşimde, bana saklanacak bir yer gerekiyordu. Ben de, Milli Kütüphane ‘de saklandım. Hazır kütüphanedeydim madem, ben de saklandığım o günlerde, Türk mizahını araştırdım.

Evet, ben mizahı ne amaçla yapıyordum?

Öyle ya, benim yaptığım mizahın tarifi neydi?

Sudan sebepten şeylerle güldürmüyordum insanları.

Benim yaptığım mizah, sabun köpüğü değildi. Aradan yıllar geçmesine karşın,”kalıyor”, değerinden bir şey kaybetmiyordu. “Olacak O Kadar” programındaki esprilerin (Allah’tan internet var) günümüzde dahi güncelliğini koruması bu yüzdendi. Belki ben yaşlanıyordum ama, mizahım yaşlanmıyordu. Kalıcı özelliğini sürdürüyordu.

Benim oyunlarım

Genelde anlatacaklarımı, mizahla iç içe anlatırım. Oyunlarımı seyredenler, “Hem güldük, hem ağladık” derler...

Görevci gülmeceyi “Geleneksel Türk Tiyatrosu” öğeleriyle harmanladım. İşte o nedenledir ki, eski komedyenler eskimezler. Sevilerek hatırlanırlar. Münir Özkul, Sadri Alışık, Adile Naşit, Nejat Uygur, Vahi Öz, Gazanfer Özcan, İsmail Dümbüllü, Behzat H. Butak, Kemal Sunal, Suphi Kaner, Erol Günaydın, Altan Erbulak, Suna Pekuysal, Orhan Erçin, Ferudun Karakaya unutulmayacak, komedi denildiği, mizah denildiğinde akla gelecekler... Ben de, onlardan biri olduğuma daha şimdiden inanıyorum.

Halk varoldukça, onun olan mizahı öldürmeye kimsenin gücü yetmez.

Yetmeyecektir.

Levent Kırca
ulusalkanal.com.tr


Etiketler
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Yorum Gönder