banner864

Can Ataklı - Erdoğan en dezavantajlı durumu müthiş bir avantaja çevirdi 03 Nisan 2014, 21:52

İyi akşamlar sevgili izleyiciler; sizlere dün kendi adaylığımla ilgili bilgiler vermiştim. Bugün birçok kişiye şaşırtıcı gelen AKP’nin başarısından ve nedenlerinden söz etmek istiyorum.
Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki, AKP’nin bu seçimlerden yüzde 45 gibi bir sonuçla çıkması kimseyi bir karamsarlığa, yılgınlığa itmesin. Nedeni basit; bu seçimler ve sonuçları göstermiştir ki bu seçimi kazanan AKP değil, onun partisini de ülkesini de sıkı bir disiplin ve otorite ile yöneten Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Halkın yüzde 45’i oyunu çok başarılı bulduğu ve devamını istediği AKP’ye değil, duygularını derinden etkileyen Genel Başkanı’na vermiştir.
Bunun en önemli kanıtı seçim akşamı Başbakan’ın AKP Genel merkezi’nin balkonundan sergiledi tablodur.
Başbakan o gece seçim kazanmış bir partinin genel başkanı olarak değil Erdoğan ailesinin lideri olarak çıktı halkın karşısına. Ellerini havaya kaldırırken yanına AKP’nin ne bir kurmayını ne de seçim kazanmış bir adayını almadı.
Halka dönerek “Bu seçimde beni ve ailemi akladınız, herkese çok teşekkür ederim” dedikten sonra sıranın kendisine yönelik suçlamalarda bulunanlara geldiğini, onlara karşı savaş açtığını ve bunun hesabını soracağını söyledi.
Sevgili izleyiciler; Başbakan Erdoğan son yerel seçimlere, bugüne kadar hiç girmediği şekilde eli zayıf biçimde girdi aslında. Bir taraftan ekonomide kötü gidiş sinyalleri, diğer tarafta dış politikadaki özellikle komşularımızla ilgili çok sıkıntılı gelişmeler, beri yanda ülkenin her yanında yükselen toplumsal muhalefetin dayanılmaz baskısı ve en sonunda bütün belge ve bilgileriyle ortaya saçılan yolsuzluk iddiaları.
Dünyanın başka hiçbir ülkesinde aleyhine bu kadar etken olan bir iktidar seçimlerde başarılı olamaz. Ama bizde oldu. Bunu başaran Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Bunu tek başına başardığı için de partisine ve örgütüne hiç bakmamış; kendisi ve ailesiyle birlikte halkın önüne çıkarak zaferini haşin biçimde kutlamıştır.
Şimdi gelelim Erdoğan’n tamamı aleyhine olan bütün koşulları lehine çevirmesine.
Öncelikle yolsuzluklar. 17 aralık çok önemli bir gündü. O gün herkes büyük bir şokla uyandı. 3 bakanın oğlu, adı magazin dünyasında çok tanınan İranlı bir zengin, Türkiye’nin en büyük inşaat müteahhiti ve başka müteahhitler, bazı işadamları ve bürokratlar sabahın erken saatlerinde tıpkı Ergenekon operasyonunda olduğu gibi evlerinden toplanmıştı.
İsnat edilen suç çok büyüktü. Gözaltına alınanlar milyarlarca dolarlık rüşvet çarkının parçalarıydı.
Hemen birkaç gün sonra ikinci bir dalga daha geldi. Bu dalganın baş kahramanı ise bizzat Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’dı.
Devletin bütün organları hem şaşkındı hem de panik içindeydi. Tıpkı Gezi olaylarındaki gibi Cumhurbaşkanı, Meclis başkanı, Başbakan Yardımcısı bu paniği yansıtan beyan ve açıklamalarda bulundular.
Buna karşı direnen tek kişi ise Başbakan Erdoğan’dı. Erdoğan’ın hesabı şuydu; Bana kim ne yapabilir?
Hükümet elinde, Meclis ne yaparsa yapsın büyük çoğunlukla arkasında, Cumhurbaşkanı’nın azil yetkisi yok, Yüksek yargı tamamen ele geçirildiği için yapabileceği bir şey yok, eh artık askerin de darbe ihtimali ortadan kalktığına göre, Erdoğan’ın kim ve nasıl yerinden indirebilirdi.
Erdoğan yolsuzluklardan hiç söz etmeden ortaya bir “paralel devlet” kavramı atarak kendisine karşı uluslar arası bir komplo kurulduğunu, Türkiye’nin gelişmesinden rahatsız olanların kendisini iktidardan uzaklaştırmak için bir operasyon başlattıklarını anlatmaya başladı.
Bu çok etkili oldu. Halkın duygularındaki aşağılık kompleksi bunda etkili oldu. Halk öteden beri Türkiye’nin dünyada dostu olmadığına, ne zaman Türkiye biraz ilerlemeye kalksa tepesine inildiğine inanır. Erdoğan bunu ustaca körükledi. Halkın önemli bir bölümü yolsuzlukları, demokrasi ve hukukun askıya alınmasını bir kenara bırakıp “Türkiye’ye karşı oyun” senaryosuna inandı.
Ara sıra da olsa “Peki ya yolsuzluklar neyin nesi, ayakkabı kutuları, elbise torbaları” sorularına ise Erdoğan çok sert yanıt verdi. “yolsuzluk falan yok, hem kimse devletin hazinesinden bir şey almadı ki.”
Bunun tercümesi şuydu aslında; “Evet, ortada bir para var, ama bu para cebimize girmiyor. Bizim sayemizde büyük paralar kazananlardan pay alıyoruz, bu da yine sizin için harcanıyor.” Daha da Türkçesiyle “çalınsa bile sizin için” denildi bir anlamda.
Erdoğan 17 aralık şokunu atlatabilmek için bugüne kadar kimsenin aklına bile gelmeyen gelse bile cesaret edemediği bir dizi önlem aldı. Örneğin “paralel yapı” diye adlandırdığı kesimin can damarlarını kesmeye başladı. Görevdeki 5 bin 500 polisin 1000’e yakın hakim ve savcının yerini değiştirdi. Yargı kararına saygıyı bir kenara bırakıp oğlunu savcıya göndermedi, 17 aralık sanıkları dava açılmak kaydıyla serbest bırakıldığında “adalet yerini buldu” dedi.
Demokrasi ve hukukla hiçbir ilgisi yok ama sevgili izleyiciler, Erdoğan’ın bu hamleleri gerçekten çok cesurdu. Özellikle bir kesimde neredeyse peygamber gibi saygı duyulan Fethullah Gülen’e karşı amansız bir savaş açması, düne kadar her şeyi birlikte yaptıkları, bir dediklerini iki etmedikleri cemaati yerin dibine batırması, en ağır hakaretlerle saldırması az şey değildir. Beğenmediği mahkeme kararlarına karşı “Vız gelir tırıs gider” dedi diyebildi.
Bunun toplumdaki karşılığı da elbette oldu. Erdoğan yılmayan, dik duran, hiçbir saldırıya boyun eğmeyen bir lider profili çizmiş oldu.
Ama Erdoğan bununla yetinmedi, milliyetçi duyguları körükledi. Vatan dedi, bayrak dedi, millet dedi, bölünmeyiz dedi. Muhalefet bu kavramlara korkusu nedeniyle hiç değinemezken Erdoğan bu konudaki hassasiyetleri kendinde toplamayı başardı.
Bununla da yetinmedi, üstüne bir de Suriye konusunu hatta savaş tehlikesini ekledi.
Bakın sevgili izleyiciler, Suriye konusunda yapılan bir toplantının ses kaydıyla birlikte kamuoyuna sızdırılması beni çok şüphelendiriyor. Bana öyle geliyor ki, bu konuşmalar bir örgüt falan tarafından kaydedilip servis edilmedi. Bizzat iktidar tarafından tezgâhlandı bu oyun. Aslına bakarsanız o toplantıda konuşulanlar çok vahim. Eğer bir vatana ihanet aranıyorsa o konuşmalarda bunu bulabilirsiniz. Ama ne oldu, konuşmalar sınırlı biçimde sızdırıldı, sonra twitter ve youtube yasakları getirildi. Üstüne mahkemeler gizlilik kararı aldı. Ondan sonra iktidar sözcüleri çıkıp “Devletin en gizli toplantısını alçakça dinleyip haince servis ettiler” dediler.
Bakın sevgili izleyiciler, bir ülkenin birbirine en kenetlendiği anlar savaş halleridir. Öyle bir hava yaratıldı ki sanki Suriye ile savaşmak üzereyiz ve bazı vatan hainleri bu durumda düşmanın yanında yer alıyorlar. Böyle bir manzara sunuldu kamuoyuna. Ve kamuoyu bu yalanı yalayıp yuttu.
Erdoğan’ın başarıyla yürüttüğü operasyonda bir önemli nokta daha var. Gerginliği, kutuplaşmayı körükledi Erdoğan. Muhalefetin “oyları bölmeyin” sloganını alıp bunun bir düşmanlık olduğunu beyinlere adeta nakşetti. Açık toplantılarda muhalefete hakaretler yağdırırken, AKP teşkilatı el altından halka “AKP iktidardan giderse türban yasaklanacak, Kuran kursları ve imam hatipler kapatılaacak, camilere gidenler fişlenecek” diye propaganda yaptı.
Hepsini topladığımız zaman “oylar bölünmesin” diyenlere karşı, halkın yarıya yakını kendi zihniyetlerine göre Türkiye’yi savunan, yılmayan, bükülmeyen, hep dik duran bir lider etrafında toplanmayı tercih etti.
Demokrasiyi sadece Erdoğan’ın söylemlerini beğenmek ve ona destek olmak olarak algılayan toplumun bir bölümü örneğin twiter ve youtube yasaklarına aldırmadı bile. Çünkü “Twitter Almanya’da nasıl davranıyorsa Türkiye’de de öyle davranmalı” gibi aslı astarı olmayan bir bilgiye inandı. Zaten “Türkün Türkten başka dostu yok” kompleksine yürekten bağlı halkın bir bölümü, twitter yasağına karşı çıkmayı bırakın, sahiplendi bile.
Sonuç; Erdoğan anayasayı ihlal ederek, demokrasi ve hukuku askıya alarak, devlet çarklarını adeta esir alıp dilediği gibi davranarak özünde kahramanlık hikayelerine pek yatkın halkın bir bölümünü arkasına almayı başararak, aslında çökmesi gereken bir seçimlerden zaferle çıkmayı başardı.
Ama bu zafer geçicidir. Çünkü aklı başında AKP’liler de kabul ediyorlar ki, aslında bu seçimde AKP’nin yüzde 45 çıkması pek de hayrına olmadı, olmayacak.
Çünkü Türkiye’nin büyüyen sorunları şimdi daha da çetrefilli biçimde AKP’nin kucağında. Artık bu alev topunu başkasının kucağına atma şansı da yoktur AKP’nin. Başta ekonomi olmak üzere Güneydoğu, Suriye ve yolsuzluklar konusunda bundan sonra daha da bunalacak ve çaresiz kalacaktır.
Bu nedenle hem işleri soğutmak hem de psikolojik bir üstünlük sağlamak için bu yıl içinde bir erken seçim kararı alması kimseye sürpriz olarak gelmesin.
Her ne kadar iktidar sözcüleri erken seçimi uzak ihtimal gördüklerini söyleseler bile, Erdoğan da bundan sonra dikiş tutturmanın zor olduğunu görmektedir. Bu nedenle eğer sonuçtan emin olsa Cumhurbaşkanlığına aday olarak kendini Çankaya Köşkü’ne atar ve kurtulur. Ama bu kesin olmadığına göre, 3 dönem kuralını bir kenara atıp, bugünün psikolojisinden yararlanarak yine tek başına kazanabileceği bir seçime girmeyi tercih edebilir.
Bugünlük bu kadar. Yarın ise sizlere muhalefetin nerede ve nasıl hata yaptığını anlatmaya çalışacağım. Hepinize iyilikler dilerim. Yarın aynı saatte görüşmek üzere hoşça kalın.

CAN ATAKLI İLE GÜNÜN YORUMU. 3.4.2014.PRŞ. paylaşan: ulusalkanal
Etiketler
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Yorum Gönder