banner864

Can Ataklı - Cumhurbaşkanlığı için gizli pazarlıklar mı yapılıyor? 28 Nisan 2014, 22:14

İyi akşamlar iyi haftalar sevgili izleyiciler; öncelikle aslına bakarsanız birkaç hafta önceden belli olan Fenerbahçe’nin şampiyonluğunu kutlamak istiyorum. Mantıken son birkaç haftadır Fenerbahçe şampiyondu zaten ama aritmetik olarak hala rakiplerinin bir şansı vardı. Dün akşam itibarıyla o da ortadan kalktı, Fenerbahçe aritmetik olarak da şampiyonluğu garantiledi.

Kadın seyirci rekoru


Dün kadın seyirci rekoru kırılmış. 50 binin üzerinde kadın ve çocuk seyirci maçtaymış. Bir o kadar taraftar da stadın dışında bekliyordu. Futbol Federasyonu anlamsız bir kararla “seyircisiz oynama cezasını” ertelemeyince Fenerbahçe’nin her zamanki taraftarı maça giremedi. Onların yerine kadın ve çocuklar aynı coşkuyu sergilediler aslında ama ne derseniz deyin bu karar Futbol Federasyonu tarihine kara bir leke olarak geçecektir.
Ancak sanıyorum Fenerbahçe’ye uygulanan bu çifte standardın ardında başka şeyler var. Bunu artık aklı başında herkes biliyor. Hemen her maçta iktidar aleyhine sloganlar atılması, Fenerbahçe taraftarının Anıt kabri ziyareti, stada 1907 kişiden oluşan bir insan topluluğu ile Atatürk imzası atılması haliyle Federasyonu zora sokuyor. Belli ki başbakan bu eylemlerden çok rahatsız. Federasyon ne yapsın? O da üstüne düşeni işte böyle yerine getiriyor demek ki.

Baskılar işe yaramıyor

Ancak sevgili izleyiciler, görüyorsunuz tüm bu baskı ve engellemeler hiçbir işe yaramıyor. Fenerbahçe dün geceyi yine coşku ile geçirdi, başta İstanbul olmak üzere yurdun hemen her yerinde insanlar sokaklara döküldü şampiyonluğu hakkıyla kutladı.
Bu kutlamalarda ilgimi çeken bir iki noktaya paylaşmak istiyorum. Doğaldır, her takım şampiyon olduğunda taraftarı kutlamalar için sokağa dökülür. Sanki herkes o takımı tutuyormuş gibi sokaklar o takımın bayraklarıyla bezenir, sokaklarda hep şampiyon takımın taraftarı görülür.
Oysa dün gece farklıydı. Ben de bulunduğum yerde tanık oldum, sonra başka yerlerden de gelen haberlere baktım, bu kez Fenerbahçe’nin şampiyonluk kutlamalarına başka takımlardan kişiler de üstelik kendi formalarını giyip kendi bayraklarını ellerine alarak katıldılar.

Herkes kendi formasıyla

Bu pek rastladığımız durum değildir. Çünkü en azından kimse rakip takımın kutlamalar yaparken kendi takımının formasıyla sokağa çıkmaz. En azından çekinir, tepki göreceğinden korkar.
Ama dün gece öyle değildi işte. İktidarın sporda da herkesi bölme çabaları sonuç vermemişti pek. Galatasaraylısı da Beşiktaşlısı da kendi forma ve bayraklarıyla sokaklardaydı. Hiçbir Fenerbahçeli başka takımın formasını ve bayrağını taşıyanlara tepki göstermedi, onlarla birlikte coşku içinde eğlendi.

Mağaza yağmalanması

Şimdi diyeceksiniz ki Bağdat Caddesi’ndeki Galatasaray mağazası bir gurup tarafından yağmalandı. Evet de bu çok münferit bir olay. Bir takım kendini bilmezlerin işi. Nitekim çoğu da yakalandı. Yani istisnai bir durumdu o. Fenerbahçe yönetimi de zaten üstüne düşeni yapıp özrünü diledi.
Buradan iktidar ve yandaşlarına şunu söylemek istiyorum. Sayıca bir üstünlük sağlamış olabilirsiniz. Ancak bilin ki iktidarını sürdürmek için uyguladığınız bölme politikası her istediğiniz anda olumlu sonuç vermiyor. Üstelik sporda aynı politikayı izlemek çok daha ters etkilere de neden olabilir. Fenerbahçe’nin kutlama gösterileri bu gerçeği herhalde tokat gibi yüzünüze çarpmıştır.

Cumhurbaşkanlığı seçimi

Neyse sporu bir kenara bırakıp dönelim hafta başında da kendini gösteren siyasi gelişmelere. Gündemin en önemli iki maddesinden biri elbette Cumhurbaşkanlığı seçimi. Ne yazık ki Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda hala iki isim arasında sıkışmış durumdayız. AKP’nin adayı Tayyip Erdoğan mı olacak yoksa Gül mü? İkisinin dışında bir isim yok. Ve asıl trajik olan, medyanın başka bir adaya şans vermemesi nedeniyle sanki bu ikisinden biri Cumhurbaşkanı olacak gibi bir hava yaratılıyor.

MHP yarışta var

MHP Genel Başkanı “Seçimde MHP de olacaktır” dedi. Demek ki MHP bir aday sürecek ortaya. Bu durumda CHP’nin “ortak aday” formülü de kendiliğinden ortadan kalkmış oluyor. Ayrıca CHP’de Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Profesör Yılmaz Büyükerşen’in adının anketlerde öne çıktığı yolunda haberler de var. Büyükerşen de CHP’nin adayı olabilir. Burada asıl beklenti AKP adayının ilk turda seçilip seçilemeyeceği konusudur. İş ikinci tura kalırsa, bu kez AKP’ye karşı yarışacak adayın kimliği önemli hale gelecek. Akıl ve mantık açısından bakıldığında, eğer ortaya çok sürpriz bir aday çıkmazsa ve ilk tura her parti kendi adayı ile katılırsa, buradan CHP adayının ikinci tura kalacak kadar oy alabileceği çıkıyor.

İkinci turdaki aday önemli

İkinci turda AKP’ye karşı CHP adayının diğer tüm muhalif görüşlerden de destek alabilecek nitelikte biri olması gerekir. Aksi takdirde AKP’ye muhalif olan sağ kesim oyları ve BDP oyları AKP adayına gider ve yeni cumhurbaşkanı yüzde 60’ın üzerinde bir destekle seçilebilir.
Ancak gördüğüm kadarıyla Erdoğan kendi aday olsa da olmasa da ikinci tur riskine girmek istemiyor.
Peki, AKP adayı ilk turda kazanabilir mi? Bu mümkün ama bu kez BDP’nin desteği gerekir. AKP’nin kitle tabanı açık bir BDP desteğinden rahatsız olabilir. Bu durumda BDP’den gelecek oylar kadar AKP’den kaçan oylar olduğunu görmek kimse için sürpriz olmamalıdır.

Gizli pazarlıklar mı?

O halde sevgili izleyiciler, konu pazarlıklarla, gizli görüşmelerle hatta bazı tehdit ve şantaj olarak algılanabilecek dayatmalarla çözülmek istenebilir.
Başbakan’ın son zamanlardaki konuşmalarını izleyenler herhalde bir noktaya dikkat ediyordur. Başbakan 17 Aralık’tan bu yana “paralel devletle hesaplaşacağını, inlerine gireceklerini” söylüyordu. Yaygın eleştiri ise “Başbakan bu kadar esip gürlüyor ama ortada bir şey yok, paralel devlet varsa bununla mücadele memur nitelikli kişilerin yer değiştirmesiyle olmaz” doğrultusunda.

Paralelle hesaplaşma zamana yayılıyor


Başbakan ise son günlerde söylemini biraz değiştirdi, yine paralel yapıyla mücadeleden söz ediyor ama “bu bir süreçtir, bazı işler yavaş gidebilir” diyerek işi zamana yaymaya çalışıyor.
Ben burada biraz pazarlık biraz da tehdit ve şantaj olarak nitelenebilecek bir tutum görüyorum.
Sevgili izleyiciler şurası açık ki, Erdoğan’ın paralel yapı dediği cemaat yapılanması Türkiye’ye çok zarar verdi. İktidar, ateşi eliyle tutmamak için cemaati maşa olarak kullandı ve hukuk dışı, demokrasi dışı uygulamaları cemaate yaptırdı.

Her şey kılıfına uyduruldu

Ancak zamanında her şey kılıfına uydurulduğu için şimdi ortada bir suç bulmak zor. Tamam, örneğin silahlı kuvvetlere kumpastan söz ediyorlar ama iş yargı aşamasına gelince kimi neyle suçlayacaksınız?
Diyelim ki Ergenekon savcılarının kumpas yaptığına inanıyorsunuz. Ne diyeceksiniz, bir Ergenekon savcısı ya da hakimi aleyhine hangi suçlamayla dava açacaksınız?
Yapılanların kirli işler olduğunu biliyoruz bilmesine de, sonuçta her şey hukuk mevzuatına uygun biçimde götürüldüğü ve arkasında iktidar desteği de olduğu için suç icat etmek de çok zor. İşte bula bula bir tek Adana’daki TIR olayını buldular. Oradan bir casusluk davası üretmeye çalışıyorlar ama onu da örgüte bağlayıp yüzlerce kişiyi bir anda içeri almak çok güç olur gibi geliyor bana.
Şimdi kalkıp bir savcı hakkında dava açacaksınız o da kalkıp göreve nasıl getirildiğini, HSYK’da neler döndüğünü, Adalet Bakanı’nın bu işlerdeki rolünü anlatacak. Sıra Adalet bakanına gelince o da kalkıp “Emri Başbakan verdi” diyecek. Bu koşullar altında kime nasıl dava açacaksınız ki?

İşin ucu hem aynı yere çıkıyor

Bakın sevgili izleyiciler, 17 Aralık’tan sonra çevre bakanı olan zat “Bizi niye suçluyorlar ki, biz Başbakan’dan aldığımız talimatları yerine getirdik” demişti.
Herkes bu bakanın istifa edeceğini düşünürken Erdoğan gizlice devreye girdi, artık o bakana nasıl bir taviz verildiyse, o da sustu oturdu. Ardından bir de bağlılık mesajı verdi mesele kapandı.
Yani işin özeti, iktidar paralel yapı dediği cemaatin üzerine gidecek gitmesine de işin ucu hep kendine dokunacağı için mantıklı ve hukuksal bir zemin bulmadan buna cesaret edemez.

“Gelin inattan vazgeçin”

Bu durumda gizli pazarlıklar devreye girer. Elbette bu gizli görüşmeleri bilmiyorum ama Erdoğan’ın tavrından anladığım şu; Erdoğan cemaate diyor ki “Tamam beni zora soktunuz, benim elimdeki güç sizin yapılanmanızı dağıtmaya yeter, nitekim kadrolarınızı darmadağın ettim, belki yasal olarak sizi yargılayamam ama siz de nefes alamaz hale gelirsiniz. Ancak bu arada biz de zarar görüyoruz. Gelin inattan vazgeçin, artık ben de geri dönüş yapamam ama siz yumuşarsanız zaman içinde konuyu hallederiz, siz de etkinizi kaybetmezsiniz.” Bence bunu diyor Erdoğan. Çünkü Cumhurbaşkanlığı seçimlerine “acaba hakkımda başka bir şey çıkar mı” endişesi ile gitmek istemez.
Anlaşma sağlanır mı sağlanamaz mı bilemem. Ama anlaşma sağlanamazsa önümüzdeki günlerde direk Erdoğan’a olacağı gibi çevresine ya da etki alanındaki kişi ve kurumlara karşı yepyeni saldırılarla karşı karşıya kalabiliriz.
Nitekim Erdoğan’ın kedisine muhalefet eden herkese “onun da kaseti var” açıklamasının altında da sanki bu yatıyor.

1 Mayıs’taki eylem

Sevgili izleyiciler, az bir sürem kaldı. Bir de 1 Mayıs’a değinmek istiyorum. Geçen hafta Cuma gecesi Halil Nebiler’le Çift Vuruş programında getirdiğim öneriyi tekrarlamak istiyorum. 1 Mayıs’ta olay çıkmasını bizzat iktidar istiyor. Çünkü bu tür toplumsal olaylardan nemalandıklarını düşünüyorlar.

Ben de diyorum ki 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak için direnmeye gerek yok. Bunun yerine Taksim ve çevresinde kitlesel yığılmalar gerçekleştirilebilir.
Şişli’de, Mecidiyeköy’de, İstiklal Caddesi’nde, Sıraselviler’de, Tarlabaşı’nda, Beşiktaş’ta, Dolmabahçe’de, Kabataş’ta yüzbinlerce insan Taksim’e doğru yürüyüşe geçmeden sadece toplanır.
Herkes Türk bayrağı, parti bayrağı dernek bayrağı ile geniş yığınlar oluşturur ama asla yürüyüşe geçmez, slogan atmaz, taşkınlık yapmaz. Bu güvenlik güçlerini de çok şaşırtacaktır. Taksim’e yürüyüş yapılmayınca müdahaleye de bahane bulamayacaklardır. Polis sadece trafik sıkışacağı için dağılın uyarısı yapılabilir ama bunun için de gaz ve su kullanmaya kalkarsa haksız duruma düşer.

Duran kitleler eylemi

Bunu bir tür pasif direniş, duran kitleler eylemi gibi düşünün. Herkes sokakta ama kimse bir şey yapmıyor, Taksim’e yürümüyor, slogan atmıyor, taşkınlıkta bulunmuyor.
Bana göre müthiş bir eylem olur ve iktidar işte o zaman çok sıkışır.
1 Mayıs’ı “ne pahasına olursa olsun Taksim’e çıkarak kutlayacağız” diyen sendika, sivil toplum kuruluşu ve partilere bu önerimi tekrarlamak isterim. Gelin bunu bir düşünün. Hep birlikte tarihe geçecek bir eylem yapmış oluruz.

AYM’ye kişisel başvuru var

Ve son söz; biliyorsunuz 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması için Anayasa Mahkemesi’ne yapılmış kişisel bir başvuru var. İktidarın Anayasa Mahkemesi’ne yönelik ağır eleştirilerin bu konuyla ilgili olması da mümkündür. İktidar kazara bu yönde bir karar çıkmaması için Anayasa Mahkemesi’ni psikolojik baskı altına almış gibi görünüyor. Bu nedenle her şeye rağmen Anayasa mahkemesi kararını da beklemekte yarar var. Anayasa Mahkemesi hukuken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin aldığı “Taksim kutlama yeridir” kararına aykırı bir karar alamaz. O takdirde bu kararla muhtemelen şu ana kadar yapılmış tartışmaların da bir hükmü kalmayabilir.
Bu akşam bu kadar. Yarın aynı saatte görüşmek dileğiyle hepinize sevgiler sunarım. Hoşça kalın.

GÜNÜN YORUMU. 28.4.2014.PTS. paylaşan: ulusalkanal
Etiketler
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Yorum Gönder