banner864

İsmail Hakkı Pekin - Yazılamayanlar/ Yazılan ama gönderilmeyenler ya da özelimiz 01 Ocak 2015, 20:23

2015 yılının bu ilk gününde yazılmayan ama aklımızdan geçen, yazılan ama bir türlü gönderilemeyen, muhatabına gitmeyen mektuplar geldi aklıma. Şimdi farklı bir iletişim çağında yaşıyoruz. Artık akıllı telefonlar var. Yüz yüze olmasa da istediğiniz an konuşuyorsunuz. Ya da mesaj atıyorsunuz. Sosyal medyada veya bloklarda, ekşi sözlükte fikirlerinizi düşüncelerinizi iletme imkanınız var. Bütün bunları belki de kendi gerçek kimliğinizi kullanmadan yapabiliyorsunuz. Ama yine de hepimizin içinde muhatabımıza ya da karşımızdakine, konuşmak istediğimiz kimseye söyleyemediğimiz, kafamızda kurduğumuz, beynimize nakşettiğimiz ama yazamadığımız mesajlar, mektuplar var ve olmaya da devam edecek. Belki de insan olmanın, sevmenin sevilmenin, sevdiklerine değer vermenin, onların zarar görmesini ve incinmesini önlemenin, onları üzmemenin gereği böyle davranmak.

Yaşlı, genç ölümleri gördüğümde ya da ayrılıkları, uzaklara gidişleri duyduğumda hep aklıma takılır. Düşünülen ama yazılmayan, yazılan ama gönderilmeyen mektuplar, mesajlar, dilinizin ucuna kadar gelen ama bir türlü söylemeye cesaret edemediğiniz kelimeler ve sözler. Mutluluğunuza veya mutsuzluğunuza yol açacak ifadeler. Kim bilir kaç defa yaşadık bu tecrübeleri. Konuşamadık, söyleyemedik, yazamadık, bazen pişman olduk bazen iyi ki konuşmadım, söylemedim ya da yazmadım, göndermedim dedik.

Hudut karakollarında görev yapan, mevzide bekleyen, kışın yolu karla kapanmış bölgelerde kalan, ailesinden, sevdiklerinden uzakta çok güç şartlarda görev ifa eden Mehmetçikler, Uzmanlar, Astsubaylar, Subaylar, gecenin zifiri karanlığında, ay ışığında, soğukta, karda, tipide, karın geceyi aydınlatan beyazlığında ya da gündüz güneşin kavurucu sıcağı, rüzgarın, ayazın dondurucu soğuğunda ne düşünürlerdi sevdikleri için. Neler söylemek geçerdi sevdiklerine içlerinden. Beyinlerine neler yazarlardı. Koğuşa gittiklerinde elleri bunları yazmak için kaleme ya da mesaj yazmak için cep telefona gider miydi? Yoksa boş ver veya değmez deyip vazgeçerler miydi? Belki de içlerinden haykırmak gelirdi ama karşıdakine söyleyemezlerdi.

Hudut karakollarını, uç mevzileri,tecrit edilmiş bölgelerdeki mevzileri dolaştığımda hep bunlar gelirdi aklıma. Tamam vatan görevi yapıyorduk ve herkes göreve odaklanmıştı. Ama bütün bunları yapanlar düşünen, seven, merak eden, üzülen, derdi olan, hasret çeken, fiziki ihtiyaçları olan , hastalanan, sevdiklerinden haber almayı bekleyen, bambaşka bir ortama ve coğrafyaya adapte olmaya çalışan insanlardı. Ne düşünürlerdi, içlerinde hangi fırtınalar kopardı, bunları arkadaşlarına anlatabiliyorlar mıydı, sıladaki sevdiklerini kaybetme korkuları var mıydı?

Ya her an çatışma riskiyle karşı karşıya kalanlar, ilk merminin ya da şarapnel parçasının nereden ve kime denk geleceğini bilemeden mevzide bekleyenler, ilerlemeye devam edenler ve/veya mayına kimin basacağını umursamadan harekat icra edenler ne düşünürlerdi ne hissederlerdi? Tehlike altında mevzide beklerken ya da ilerlerken sevdiklerine söylemek isteyip de söyleyemedikleri sözcükler kelimeler geçer miydi akıllarından? Keşke söyleseydim, konuşsaydım, yazsaydım, mesaj atsaydım diye geçirirler miydi pişmanlıklarını içlerinden. Ya da nöbet, harekatbiter bitmez içimden geçenleri söylemeliyim diye düşünürler miydi?

Peki çatışma esnasında, başının üzerinden mermiler geçerken, sağında solunda el bombaları ve roketler patlarken ve etrafına şarapnel parçaları dağılırken neler geçerdi akıllarından? Yanındaki arkadaşları yaralanırken ya da ölürken söyleyemedikleri gelir miydi akıllarına? Pişmanlık duyarlar mıydı söyleyemediklerinden, yazamadıklarından, yazıp da gönderemediklerinden? Ya bir mermiyle ya da şarapnel parçasıyla vurulduklarında geçer miydi akıllarında söyleyemedikleri yazamadıkları, gönderemedikleri?

Onlara her baktığımda, onları her gördüğümde bunları anımsardım. Ölülerin de, yaralıların da, hayatta kalanların da yüzlerinde hep bu pişmanlıkları, keşkeleri okurdum ya da hissederdim. Genç insanlar ama söyleyemedikleri, yazamadıkları, gönderemedikleri kelimeler, sözcükler, karşıya aktaramadıkları duygular, hisler, yaşadıkları mutsuzluklar, besledikleri umutlar. Ya onları bekleyenler, onların söyleyemedikleri yazamadıkları, gönderemediklerine ne demeliyiz? Hayat çok kısa. Bazen 15 de, 20 de, 30 da bazen de 80 de, 90 da, 100 de bitiyor ya da bitiriliyor. Hangi yaşta sona ererse veya sona erdilirse erdirilsin her daim kısa hayat. Nazım Hikmet’in ‘’Yaşamak Ne Güzel Şey’’ dediği gibi.
''Yaşamak ne güzel şey
Anlayarak, bir usta, bir kitap gibi
Bir sevda şarkısı gibi
Bir çocuk gibi şaşarak yaşamak
Yaşamak birer birer ve hep beraber
İpekli bir kumaş dokur gibi
Hep bir ağızdan sevinçli
Sevinçli bir destan okur gibi''
Nazım Hikmet Ran


İsmail Hakkı Pekin
ulusalkanal.com.tr
Etiketler
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Yorumlar

Selahattin Güleç :

değerli ismail hakkı paşa,yürek sızlatan bir yazı .beyninize sağlık. vatanın teminatı olan ordunun içinde sizler de varsınız ,arkadaşları hakkında sahte belgeler düzenleyen hainler de var. ne yaman çelişkiler değil mi ? saygı ve sevgiler...

Tüm Yorumlar

Yorum Gönder