banner864

Osman Başıbüyük - Hrant Dink yaşasaydı Perinçek’le Strazburg’a giderdi 02 Şubat 2015, 18:36

 28 Ocak’ta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi İsviçre-Perinçek davasını görüştü. AKP’lisi, CHP’lisi, MHP’lisi, DSP’lisi, kısacası farklı siyasi görüşlerden siyasetçisi, gurbetçisi, binlerce insan “Ermeni soykırımı bir emperyalist yalandır” diyen Perinçek’i yalnız bırakmadı. Bu ulusalcı tabloyu tamamlayacak bir tek Hrant Dink eksikti. Çünkü hain bir plan onu aramızdan almıştı.

Hrant Dink’i kim öldürdü?
Bugün Dink’in Cemaatçi polislerin yol vermesi ile öldürüldüğü gerçeği açığa çıkmış bulunuyor. Acaba bu “Paralel Yapı”, sadece cinayete göz mü yummuştur? Bence bu iş göz yummakla sınırlı değil.

Merhum Dink ölmeden önce yazdığı son yazısında şöyle diyordu:

“…Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.

“Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu…

“…Davanın her celsesinde ‘Türkün kanı zehirlidir’ dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde ‘Türk düşmanı’ olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle…

“…Hâkim ‘Türk Milleti’ adına karar vermişti ve benim ‘Türklüğü aşağıladığımı’ hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi…

“…Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı...
“…İtiraf etmeliyim ki Türkiye'deki ‘Adalet sistemi’ne ve ‘Hukuk’ kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.

“Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hâkimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?

“Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı'sı birçok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil…”

Dink’in satırlarını lütfen dikkatli okuyun. Türklüğe hakaret etmediğini ispatlayan bilirkişi raporuna rağmen mahkemenin suç ürettiğini söylüyor. Türkiye’deki adalet ve hukuk sistemine güvenini yitirdiğini haykırıyor. Medyanın kendisini Türk düşmanı ilan etmesinden yakınıyor. Kendisini derin bir gücün hedef haline getirmesinden bahsediyor. Acaba bu derin güç kim?

Dink’in bu çığlığı sizlere bir şeyler hatırlatıyor mu? Hatırlayın! Ergenekoncuların, Balyozcuların, Odatvcilerin başına gelenleri. Onlar da yıllarca biz suçsuzuz diye bağırmadılar mı? Sanki bana bu davalarda bir benzerlik varmış gibi geliyor. Balyozcuların mahkeme kararını Yargıtay 9. Daire onaylamıştı. Dink’in kararını da onaylayan aynı daire. Acaba bu bir tesadüf mü?

Dink’in ulusalcılıkla ne alakası var?
Türk kamuoyu belki de ulusalcılık kavramıyla ilk defa İşçi Partili ve Ülkücü gençlerin beraber düzenledikleri “Kızıl Elma” mitingiyle tanıştı. Geçmişte babaları birbirleriyle kanlı bıçaklı olmuşken bu yeni nesil, el ele vermiş, sağ-sol demeden ülke savunmasında birleşiyordu. Ama ulusalcılığın asıl yükselişi Talat Paşa Komitesi ile başladı. Genel Başkanlığını Rauf Denktaş'ın yaptığı Komite, Ermeni Soykırımının yalan olduğunu savunuyor ve bu amaçla Lozan ve Berlin gibi Avrupa şehirlerinde gösteri ve yürüyüşler düzenliyordu. İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek, 24 Temmuz 2005 tarihinde İsviçre'nin Lozan kentinde "Ermeni Soykırımının yalan olduğu"nu söylediği için tutuklandığında, yanında aynı komitenin üyesi MHP eski milletvekili yazar Mehmet Gül de vardı. Sağ-sol kavramı artık ortadan kalkmış, toplumun birçok kesimi başta Ermeni meselesi olmak üzere, ABD’nin Irak’ı işgali, Kuzey Irak’da bir kukla devlet kurulması, Kıbrıs ve Türkiye’nin AB üyeliği gibi hayati meselelerde birleşiyordu.

Türkiye’deki siyasi hava değişim belirtileri göstermekteyken, Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 7 Ekim 2005 tarihinde Hrant Dink’e “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmek” suçundan altı ay hapis ceza verdi. Ne tesadüftür ki aynı tarihlerde (18 Ekim 2005) Pensilvanyalı İmam, bir dergiye verdiği demeçte ulusalcıları hedef gösteriyordu. İmama (!) göre; “ülkenin önünde karmaşık ve kapsamlı, aşılması gereken bir süreç varmış; ulusal cephe, taraftarlarının fikren bir araya gelmesi mümkün olmayan farklı görüşlerden ve söylemlerden oluşan bir yapıymış ve bu durumlarıyla sunî bir görünüm arz ediyormuş, ulusalcı yapı, kemiksiz ve kimliksiz, iğreti, sunî ve hedefsiz manipülatif bir yapıymış ve bu dalga aşılacakmış."

Tesadüfler burada biter mi? Eski polis müdürü Ali Fuat Yılmazer de savcıya verdiği ifadede 2006 yılında Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı bünyesinde ulusalcılık faaliyetlerini takip etmeye yönelik gayri resmi “C-5” adlı bir büro kurduklarını söylüyor. Hikâyenin gerisi malum; kumpaslar, tertipler, komplolar...

TBMM’deki tarihi toplantı
Tekrar Dink suikastına dönelim. 5 Nisan 2005 tarihinde bir ilk gerçekleşmişti. Meclis AB Uyum ve Dışişleri Komisyonu, Ermeni meselesi kapsamında düzenlediği toplantıda AGOS Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink ve ZAMAN Gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan’ı dinlemişti. AKP Hükümeti Ermeni meselesinde politika arayışı içindeydi. Kendilerine Türk vatandaşı olan bir Ermeni’nin yardımcı olacağı umudunu taşıyorlardı.

Toplantıdan çıktığında Dink, göreve hazır olduğunu söylemişti. Bu görev, Ermeni meselesine bu topraklardan bakan; Batı’nın bizim işimize karışmasını istemeyen; Batı parlamentolarında gündeme gelen Ermeni tasarılarına karşı net bir duruş sergileyen; Fransa’nın çıkardığı Ermeni soykırımı inkâr yasasına “bu yasayı Fransa’da çiğneyeceğim” diyen; Kürtleri Batı’nın kurduğu, bir zamanlar Ermenilerin düştüğü tuzağa düşmemesi için uyaran Dink’e nasip olmadı. Önce 7 Ekim 2005 tarihinde “Türklüğe hakaretten” mahkûm edildi sonra 19 Ocak 2007 yılında da katledildi.

Meclisteki tarihi toplantıya katılan ZAMAN Gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan’a ne oldu dersiniz? Önü açıldı. Dink ölünce AGOS Gazetesinin başına geçti. Tahmin edeceğiniz gibi AGOS’un yayın çizgisi 180 derece değişti. Sonra Ergenekon, Balyoz ve türevleri olan davalar hakkında kara propaganda yapmak için kurulan TARAF gazetesine geçti. Orada Dink’i Ergenekoncuların öldürdüğünü savundu. Sonra tekrar yuvasına ZAMAN’a döndü.

Mahçupyan, öldürülmeden hemen önce Dink’le konuşmuştu! Dink’in yakın arkadaşıydı ama onun gibi sosyalist görüşlere sahip değildi. Hükümeti destekleyen sol karşıtı yazılar yazıyordu. Türkiye'nin değişmesinin Müslüman çoğunluğa ve onların siyasî temsilcilerine bağlı olduğunu düşünüyordu. Suikastı aydınlatmaya çalışan Dink’in sahte arkadaşları ile birleşerek cinayeti aydınlatmak isteyen gerçek Hrant dostlarını “Ergenekonculukla” suçlamıştı. Ermeni meselesine Dink gibi bu topraklardan değil Batı’dan bakıyordu. Herhalde Dink’e nasip olmayan Ermeni meselesini çözme işi Başbakana danışman yapılan bu arkadaşa nasip olacak!

Dink bu toprakların çocuğuydu
Dink suikastında “Paralel Devleti” aşan bir üst akıl var; ama çözemedim. Yoksa bir ulusalcıyı öldürüp suçu ulusalcıların üzerine atarak ulusalcı yükselişi durdurmak, Cemaatçilik oynayanların akılının ereceği bir iş değil. Cenazenin en önünde o “üst akıl”ın yürüdüğünü hatırlayınca, parçalı fotoğrafın bütünü ortaya çıkıyor.

Dink’e ceza verilmesiyle başlayan ulusalcı yükselişi durdurma operasyonu Türkiye’de Syriza benzeri bir hükümetin iktidar olmasını 10 yıl geciktirmiş olsa da, merak etmeyin “suyolunu bulur”.

Dink, kendi deyimiyle bu toprağın çocuğuydu, Strazburg’daki davada Perinçek’i yalnız bırakmazdı. Aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Etiketler
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Yorum Gönder