banner864

''Gelen gideni aratıyor mu?'' 11 Nisan 2014, 17:40

Avrupa Birliği, özellikle de Almanya ve İtalya, kendi çıkarlarını gözden çıkarırcasına Ukrayna meselesinde NATO'nun telinden çalarken 90'ların önde gelen Avrupalı siyasi önderleri, ardıllarını eleştirmekten geri kalmıyor.
Bu siyasi önderler arasında en çok göze çarpan şüphesiz bugünlerde Gazprom'da yöneticilik yapan eski Alman başbakanı Gerhard Schröder. Geçtiğimiz ay Alman Die Zeit Gazetesi'ne çarpıcı açıklamalarda bulunan Schröder, Avrupa Birliği'nin önde gelen siyasetçilerinin "Ukrayna'nın demografik ve kültürel yapısıyla ilgili hiçbir fikri olmadığını" ifade etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'den "Soğuk Savaş koşullarının tekrar oluşmasından çekinen eksiksiz bir demokrat" olarak söz eden Schröder, Rusya'nın Ukrayna'daki "hamlelerinin" "uluslararası hukukun ihlali" olduğunu belirtmekle birlikte, söz konusu "hamlelerin kendi hükümeti döneminde gerçekleşen "Kosova müdahalesi ile benzerlik gösterdiği"nin ve Kosova müdahalesinin "BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan gerçekleştiğinin" altını çizdi.

Schröder'in bu açıklamalarına Almanya Başbakanı Angela Merkel'in ve müdahale yanlısı siyasilerin tepkisi sert oldu. Nitekim Angela Merkel, mevzubahis açıklamalarla ilgili bir soruya verdiği yanıtta "Schröder'in iddiaları utanç vericidir [...] Kırım'ın ilhakıyla Kosova müdahalesi arasında hiçbir benzerlik yoktur" ifadelerini kullanırken Yeşiller Partisi (Die Grünen) daha da ileri giderek Avrupa Parlamentosu'na Schröder'i Ukrayna ile ilgili demeç vermekten men etmeyi amaçlayan bir yasa teklifi sundu. Teklif az farkla reddedildi.

Schröder'in başbakanlığı döneminde İtalyan başbakanı sıfatını taşıyan isimlerden, bizim Öcalan krizinden tanıdığımız Massimo D'Alema da Avrupa Birliği'nin Rusya ve ABD karşısındaki zayıflığını eleştirenler arasında. Geçtiğimiz günlerde Roma LUISS Üniversitesi'nde bir söyleşi veren D'Alema, söz konusu söyleşide Rusya'nın "milliyetçi bir yaklaşımla eski Sovyet gücünü tekrar edinme amacında olduğunu" ifade ederken "ortak bir enerji politikası olmayan Avrupa Birliği ülkelerinin bu genişlemeciliğe dur diyemediğinden" dem vurdu. D'Alema ayrıca "NATO'nun Ukrayna'ya müdahalesinin hiçbir sorunu çözmeyeceğini" ve "Putin'in politikalarına rağmen" Rusya'nın "müzakere edilmesi gereken önemli bir ülke olduğunu" belirtti. D'Alema, ana hatlarıyla Avrupa Birliği'nin söz konusu meseledeki çizgisinden sapmasa da "demokratik yollarla seçilen Yanukoviç'in devrilmesinin anayasal bir durum olmadığını" ve Catherine Ashton'ın Avrupa Birliği ile ilgili sarf ettiği sözlerin "dünyanın geri kalanını Vahşi Batı sanan Amerikan siyasetçilerinin yaklaşımının bir yansıması" ve "Avrupa Birliği adına kabul edilemez nitelikte" olduğunu ifade etmekten çekinmedi.

D'Alema, daha önce Schröder'in yaptığı benzetmeye ilişkin açıklamalarında ise "1999 yılında ben, Schröder ve Chirac bu çözüme karşı çıktık; bizi mecbur bırakan Blair'ın umursamaz tavrı ve ABD'nin ısrarı idi" ifadelerini kullandı.

Önümüzdeki seçimlerde D'Alema'nın Demokrat Parti (Partito Democratico) desteğiyle Avrupa Sosyalistleri Partisi'nden (Schultz listesi) Avrupa Parlamentosu'na seçilme ihtimalinin yüksek olduğu göz önünde bulundurulursa, Avrupa Birliği'nde daha derin görüş ayrılıklarının sinyallerinin alındığı söylenebilir.

Almanya ve İtalya'da eski-yeni çatışmaları bir yana dursun, İngiltere'de (Avrupa Birliği üyeliğinin devamı hariç) dış politika hususunda görüş birliğinin daha yaygın olduğu söylenebilir. Nitekim uzun bir süre İngiltere başbakanlığı yapmış Tony Blair, "pervasız" olarak betimlenebilecek açıklamalarıyla gündem yaratmaya devam ediyor. Daha önce "Suriye'de demokratik bir düzenin kurulması için yapılacak müdahale insanidir, dolayısıyla İngiliz kamuoyunun onayına gerek yoktur" ifadeleriyle eleştiri oklarını üzerine çeken Blair, mevcut başbakan David Cameron'un benzer bir yaklaşımla hazırladığı "Suriye tezkeresi" Avamlar Kamarası'ndan geçmeyince bu konuda yorum yapmayı bırakmıştı. Ukrayna'daki olaylar Blair'e cesaret vermiş olacak ki, bu sefer Ukrayna'ya "liberal bir müdahalenin yapılması" konusunda İngiliz siyasetçilere ve özellikle şu an Gölge Kabine'ye önderlik eden Emek Partisi'ne (Labour Party) öğüt vermekten çekinmiyor.

Özetle, Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde birçok sosyalist partinin seçimlere katılmayı reddetmesi (Portekiz Komünist Partisi, İspanyol Halkları Komünist Partisi, İspanyol Demokratik Emek Partisi, Britanya Komünist Partisi, Fransız Komünist Yeniden Doğuş Cephesi, Yunanistan Komünist Partisi, İtalyan Komünistleri Partisi'nin çoğunluğu vb.) , AB karşıtı sağın güçlenmesi (Fransa'da Le Pen, İngiltere'de Farage, Almanya'da "Almanya İçin Alternatif") ve eski siyasi önderlerin ardıllarına çatması, Avrupa Birliği içindeki çıkar çatışmaları ve görüş ayrılıklarının Ukrayna ile sınırlı kalmayacağının sinyalini verirken Lizbon Anlaşması'nın öngördüğü "daha çok entegrasyon" ilkesi ve "effet utile" amacından vazgeçilme ihtimali gittikçe belirginleşiyor.

ulusalkanal.com.tr

Yorum Gönder

Çok Okunanlar

Çok Yorumlananlar