banner864

''Kendini gerçekleştirme'' kavramı 10 Kasım 2014, 14:05

“Kendini gerçekleştirme” (self actualizm) terimi kavramsal boyutu ve psikolojik kuramlar literatüründeki yeriyle, Amerikalı hümanistik kuramının kurucusu sayılan Carl Rogers’in geliştirdiği temel bir kavram olma niteliğini taşır. Kendini gerçekleştirme, bireysel boyutuyla ve çeşitli kaynaklarda kişinin kendine özgü gizil güçlerini tam donanımlı olarak kullanılabilmesi ve geliştirmesi, kendi doğasına, kendi varoluş bütünlüğüne uygun davranabilmesi, kendi yeteneklerinin yeterliliklerinin bilincinde olması ve yine kendi yeteneklerine uyumlu eylem gücü yüksek bir varlık olma anlamlarıyla anlatılır. Tüm yönleriyle bir bütün olarak gelişmiş insan kendini gerçekleştirme yönündeki insanın temel bir niteliğini oluşturur.

Kendini gerçekleştirme, kuşkusuz felsefe tarihi düşünürlerinin sayfalarında da gizli ya da açık olarak sıkça yer alır. Örneğin rationalist düşünür Spinoza, kendi varlığını koruma ve gerçekleştirme anlamında “kanatüs” kavramını kullanır. İnsanın kendinin dışında bağımsız varlığını gerçekleştirme güdüsüne vurgu yapar. İnsanın özgür olduğu ölçüde varoluşunu ve gerçek insan olma niteliğini gerçekleştirebileceğini, bireysel özgürlüğün, insan istemine (iradesine) yol açabileceğini ve iradenin ise insanın kendini gerçekleştirebilmesinin koşulu oluğunu ileri sürer.

Hümanistik psikoloji kuramının kaynağında yer alan varoluşçu (existantialist) psikoloji kuramı ise, varoluşun (existance), öz’den (essens) önce geldiğini, insan felsefesi kapsamında insanı sosyal ve ekonomik koşullardan neredeyse bağımsız olarak kabul eden bir yaklaşımla insanın kendi özünü yapabilen tek varlığın yine insan olduğunu savunur. Böylece varoluşçu düşünürlerce, varoluşun özden önce geldiğini öne süren varoluşçu düşünce hümanistik psikologlarda eş anlamıyla“kendini gerçekleştirme” kavramına dönüşür.

Kendini gerçekleştirme kavramını ilk kez kullanan ve Gestalt psikoloji kuramını en çok etkileyen Alman nörologu ve psikiyatrisi aslında Kurt Goldstein’dir. Goldstein bu kavramı, kişinin varlığında potansiyel olarak var olan bir itici güç ya da eğilim olarak yorumlar. Bu itici güç, bireyin biyolojik ve psikolojik donanımının vazgeçilmezidir. Alfred Adler’in yaratıcı benlik kavramı, kendini gerçekleştirme kavramının alt yapısını oluşturan bir kavram olma niteliği taşır. Yaratıcı benlik, insanın doğal niteliğidir, gelişim dinamiğinin temel itici gücüdür. Yaratıcı benlik içinde kişilerin geleceğe yönelik hedefleri bulunur. Hedefler, gelişimi sağlayan benliği harekete geçiren dinamik güçlerdir. Kimi yazarlar, hedef kavramı içinde kurgusal finalizm (fictional finalizm) kavramını birey davranışlarına yol gösteren “düşsel temel hedef” olarak yorumlarlar. Kurgusal hedef, böylece kişilerin her koşul ve durumda uğraş verdiği ve yetkinlik konumuna ulaşmak için bireyde var olan imgesel gücün simgeleri olma niteliği kazanır.

Maslow, kendini gerçekleştirme sürecini yaşamış olarak kabul ettiği kişilerle yaptığı araştırmada şu nitelikleri belirlemiştir:

. Kendini gerçekleştirmiş kişiler nesnel gerçekliği çarpıtmadan algılarlar. Olumlu ya da olumsuz olsun duygularının farkında olurlar ve onlarla yüzleşebilirler.

. Yaşadıkları her şeyi, açık yüreklilikle ve savunmasız algıyabilirler. İlkelere ve kurallara abartılı olarak bağlı olmadan zamanın her sürecini ve boyutunu içsel bir duyarlılıkla gerçekçi biçimde kavrayabilirler.

.Organizmalarının yeterlilik ve yetersizliklerinin bilincindedirler. Seçimlerini ve kararlarını desteği içten alarak gerçekleştirirler.

.Yeteneklerini etkili verime dönüştürebilirler ve daha tam olarak işlevde bulunabilirler.

. Kendilerini ve doğayı, insanın biyolojik doğasıyla ilgili özelliklerini kabul ed erler. yaptıkları yanlışlar yüzünden abartılı biçimde suçluluk duyguları içinde olmazlar, kendilerini günah korkuları içinde yaşatmazlar.

. İçten geldiği gibi saydam davranışlar, sade ve doğaldırlar. İki yüzlülükten, abartılı merasimlerden, etiketlerden hoşlanmazlar, Maske ve rol yapma gereğini duymazlar.

. Kendilerini insanlık toplumunun bir parçası olarak kabul ederek, kendilerinin dışında olan yerel ya da evresel sorunlara karşı duyarlı olurlar .

. Takdir edebilirler; yaşamanın kalın çizgilerini, doğanın güzelliklerini taze ve canlı olarak algılayabilme ve onlardan etkilenme duyarlılıkları geliştirirler. Güzelliklerin farkına vararak, duygusal coşkunluklar yaşabilirler.

. Demokratik kişilikleri vardır. Birlikte yaşadıkları kişileri, öncelikle ön yargısız ve eleştirisiz kabullenmeyle ilgili değerleri vardır. Ayrım gözetmeksizin, her insandan öğrenebilecek şeylerin olduğunun bilincindedirler.

. Doruk yaşantılar yaşayabilirler: Olaylar ve durumlar karşısında duygusal coşkunlarını, ketlemeden, engellemeden yaşayabilir ve gösterebilirler.

.Başkaları ile yoğun ve derinlikli ilişkiler kurabilirler: Arkadaşlıkları, dostluk niteliğinde, içtenlikli, derinlemesine ve saydamdır.

. Yaratıcı ve üretkendirler: Düşünürken, yaparken, özgün yeni ürünler geliştirmeye eğilimli olurlar.
. Aşırı toplumsal kalıplaşmaya dirençlidirler: Abartılı gelenekleşmeye, kural ve normların bilinçsiz, edilgen ve katı uygulayıcıları olmaktan kaçınırlar.

. Mahremiyetlerinin ve yalnız kalabilme gereksinmesinin taşıyıcılarıdırlar.

. Kanformist yaşam biçimine dirençlidirler. Dışarıdan yapılan ödüllerden çok, kendi iç gizil güçlerini gerçekleştirme yönünde isteklidirler. Kültürel baskı karşısında kendi özgünlerini koruyabilirler.

Alfred Adler insanı ve insan davranışlarını toplumsal ve ekonomik bağlam içinde inceleme konusu yapan bir sosyal psikologdur. Yaratıcı benlik kavramını toplumun sosyal adaletçi yapı içinde ele almaya çalışır. İnsanın geleceğe dönük imgesel gücünün gerçekleşme sürecinde ön koşul olma niteliğini taşır ve ekonomik ve toplumsal yapının sosyal adaletçi yapı temelinde yeniden düzenlemeyi amaçlar. Adler'e göre "yaratıcı benlik" aynı zamanda bir yaşam enerjisidir, insanın kendi özünü yapabilme yeterliliğinin itici gücüdür, simgesidir.

Kendini gerçekleştirme kavramını bir başka terminolojiyle açıklamaya çalışan kuramcı da Eric Fromm’dur. Fromm, kendini gerçekleştirme kavramının eş anlamlısını “Kendini aşma” olarak adlandırır. Fromm'a göre her yaşam dönemi, kişinin bir önceki döneme göre kendini aşabilme, geliştirebilme yeterliliği olarak kabul edilir. Fromm insanın ancak toplumsal yapı bütünlüğü içinde anlaşılabilirliğine vurgu yapar ve yine insanın fizyolojik gereksinmeler yanında, toplumsal kültürel gereksinmeler kapsamı içinde incelenmesi gerektiğini öne sürer. Ona göre insan, karakter ve kültürel bütünlüğüyle doğrudan, toplumsal çevrenin ürünüdür.

Hümanistik psikoloji kuramının diğer temsilcisi ve C. Rogars'ın yandaşı olarak kabul edilen A. Maslow, gereksinmeler piramidinin son aşamasına "kendini gerçekleştirme" gereksinimi kavramını koymuştur. Kendini gerçekleştirme gereksinmesi, aşağıdan yukarıya sıralanan biçimiyle, fizyolojik ve psikolojik (güvenlik, sevgi, ait olma vb) gereksinmelerin en yukarısında bulunan bir gereksinmedir. Tüm sözü edilen bu gereksinmeler birbirlerinin ön koşulu olarak aşağıdan yukarıya doğru dizilirler. Alt düzeyde olan gereksinme karşılandığı zaman üst gereksinmeye geçilir.

Kendini gerçekleştirme ise, piramidin en yukarısında, en üst düzeyde yer alır. Kişinin gizil güçlerini tam kapasiteyle kullanarak, kendi kişilik bütünlüğüne ulaşabildiği, bilişsel, duyuşsal devinimsel tüm gizil güçlerini, gizil güç olmaktan kurtarıp, denilebilirse kinetik enerjiye dönüştürerek ortaya çıkarabileceği ve sadece süreç olma niteliğini taşıyan bir gereksinmedir. İnsanın kendine olan yabancılaşmasından kurtulup, kendi gerçek kimliğine ve bütünlüğüne ulaşabildiği bir gelişim düzeyi olarak yorumlanır.

Psikolojik Gereksinmelerin Sosyolojik ve Ekonomik Boyutu

Psikoloji kuramcıları genel olarak insanı sosyolojik ve ekonomik boyutlarından soyutlayarak inceleme ve araştırma konusu yaparlar. İnsanı, alt yapısı olmayan soyut bir düzlem içinde ele alırlar. Boşlukta yüzen bir baş ya da bir gövde benzeri algılarlar. Örneğin "kendini gerçekleştirme" kavramı salt psikolojik boyutlarıyla incelendiğinde, sosyal ve ekonomik içeriğinden soyutlanır. Aslında tüm bilimlerin birbirleriyle işbirliği içinde olmasının gerekliliği ve zorunluluğu da bu eksen içinde kendini hissettirir.

İnsanların kendilerini gerçekleştirmeye yönelik amaçları, sosyal ve ekonomik alt yapısal olanak ve fırsatlardan ayrı düşünülemez. Örneğin insanın kendini gerçekleştirebilmesi, kendi gizil güçlerine uyarlı bir kişilik dinamizmi kazanabilmesi, söz gelimi gelir düzeyiyle, eğitim ve öğretimle ilgili fırsat ve olanak eşitlikleriyle, aile yapısındaki düzenliliğiyle, süreciyle, ülke koşullarının ekonomik, sosyal ve eğitim yönden gelişmişliğiyle kuşkusuz yakından ilgilidir.

Ekonomik ve sosyal gelişmişlik, aydınlanma bilinciyle beslendiğinde, kişilerin önlerinde yer alan her alandaki seçim olanakları çoğaldığında, insanları kendilerini gerçekleştirmeye yönelten yollar, olanaklar açıldığında, kısacası ülkelerin ve toplumların kendilerini gerçekleştirebilme koşulları sağlandığında bireysel boyutta kendini gerçekleştirme düzeyinin alt yapıları kuşkusuz önemli ölçüde belirlenmiş olur.

Felsefe tarihi içinde irade özgürlüğüne ve insan iradesinin insanın kendini gerçekleştirmesinde belirleyici bir etken olduğunu savunan ya da vurgulayan çok sayıda düşünür düşünce tarihinde yer almıştır. Örneğin Volontarizm, insan iradesini mutlaklaştırıcı ve belirleyici kılan bir yaklaşımla ele alan, öncelikle de Shopenhauer'in öne çıkardığı bir felsefi yaklaşımdır. Varoluşçu felsefe, insanı "kendi özünü yapan bir varlık" olarak tanımlarken sosyal ve ekonomik gerçeklikten soyutlamış, mutlaklaştırıcı bir yaklaşımla insanın tüm gerçekleştirim gücünü, insan iradesine odaklaştırmıştır. Ekonomik ve sosyal gerçeklikten yoksun, salt bir irade gücüne indirgemiştir. Oysa irade gücü, ekonomik ve toplumsal olanaklardan yoksun olduğunda sürekli patinaj yapan bir araba tekerleğinin benzeri olarak yorumlanabilir.

İnsanın kendini gerçekleştirme süreci, belirli bir üretim gücü olarak üretim süreci içinde yerini aldığında, yetenekler üretime dönüştürüldüğünde, insanın insanı sömürmesiyle ilgili yabancılaşmalardan kurtulduğunda, özgür ve yaratıcı nitelikleriyle fizyolojik ve psikolojik gereksinmelerini aştığında, kısacası kişisel ve toplumsal bütünlüğe ulaştığı zaman başlar. İnsanın gizil güçlerinin, yeteneklerinin belirginleşmesi, saydamlaşması, aile içindeki etkileşimin yanında bilimsel olarak eğitim süreci içinde kazanılır. İlgi ve yeteneklerin bilimsel ölçütleriyle işlevsel olduğu ve buna uygun eğitim ve öğretim sürecinin gerçekleştiği bir toplumsal yapı içindeki insan, kendini gerçekleştirme süreci içine girebilir. Ancak bugünün Türkiye koşullarında eğitim süreciyle kazanılan insanın gizil güçleri, yetenekleri, üretime dönüştürülme sürecinde büyük bir olasılıkla, çetin güçlükler ve zorlanmalar içinde olurlar. Çünkü Türkiye'de çalışan nüfusun büyük bir bölümü, eğitim aldıkları alanlarda ya da yetenek ve yeterliliklerine uygun kesimlerde çalışmakta olduklarını söylemek zordur. Çünkü Türkiye'de işsizlik sorunu giderek büyümektedir ve insanların büyük bölümünün beyinlerinde yaşattıkları sorun iş bulabilme, atanabilme, iş sürecine yerleştirilebilme, iş güvenliğini silip süpüren taşeronlaşma özellileştirme süreci, adaletsiz toprak dağılımı sorunudur ve kısacası "önce ekmek sorunudur". Dolayısıyla da işsizliktir, iş doyumsuzluğudur. İş ve meslek güvensizliği sorunudur. Eğitim süreçleriyle ve ekonomik süreçler arasında, istihdam sorunu açısından ortaya çıkan çelişki sorunudur. Çünkü eğitilen insan gücüyle, ekonomik yapılar arasındaki ilişkilerin sadece piyasa mantığıyla, yani sunum (arz) ve istem (talep) dengesi ya da dengesizliğiyle sözüm ona çözümlenmek istendiği bir “hilkat garibesi” sorunudur. Türkiye'de "kendini gerçekleştirme" kavramı, öncelikle ulusal gelir dağılımı dengesizlikleri, kişi başına düşen gelir düzeyleri, açlık ve yoksulluk düzeyleri yanında siyasal iktidarların kayırmalı, yandaş karar ve eylemleri düşünüldüğünde, denilebilir ki kendini gerçekleştirme kavramı ve bilincinin sadece ulusal gelirden büyük bölümünü alan küçük bir azınlık için geçerli olabileceği gerçeğiyle karşı karşıya kalmaktayız.

Bölgeler arası ve sosyal sınıflar arası ekonomik gelir dengesizlikleri, çalışanların ulusal gelirden aldıkları pay oranları arasındaki uyumsuzluklar, eğitimdeki fırsat ve olanak eşitsizlikleri, çalışanların gelir düzeyleri arasındaki gitgide artan uçurumlar, eğitim sisteminin ilgi ve yetenekler ölçütlerine göre yapılandırılamamış olması, işe alım ya da mesleki yükseltmelerde yeterlilik (liyakat) sisteminin, gitgide siyasal yönlendirmelere ve kayırmalara yön çevirmesi vb etkenler kişilerin kendilerini gerçekleştirebilmedeki eksiklik ve yoksunluklarının ana nedenini oluşturan başlıca etmenler olarak kabul edilebilir.

Ekonomik ve toplumsal temelden yoksun salt bireysel çember içinde ele alınan bu kavram, toplumsal ve ekonomik bağlamlarından çözüldüğünde, salt bireysel istem (irade) dinamizmiyle yorumlandığında, sadece kapitalist mantığına uyarlı uzun süreli olmayan çıkmazlar ve aymazlıklar içinde bocalayan bir gerçekliğe dönüşeceği açıktır.

Yrd. Doç.Dr. Gürsen Topses
(Gazi Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi)
K.K.T.C. Lefke Avrupa Üniversitesi
ulusalkanal.com.tr



Yorum Gönder

Çok Yorumlananlar