banner864

Vatan Partisi'nin eğitimle ilgili yapacağı ilk düzenlemeler 28 Mayıs 2015, 14:51

Eğitim deyince ne anlıyorsunuz: Eğitim karışık ve zor bir iştir. Dünyada ben eğitim sorunlarımı tümüyle çözdüm diyebilecek bir ülke yoktur. Çünkü dinamiktir; zaman içinde koşullar değiştikçe, mantığı değişmezse de eğitimin ögeleri değişir. Her eğitim sisteminin tenkit edilir bir yanı vardır. Çünkü bireylerin ve toplumun farklı beklentileri vardır. Bu beklentileri doyuramadığınız sürece tenkide uğrarsınız.
Eğitim istenen nitelikte insan yetiştirmedir: Eğitimin en belirgin yüzü istediğiniz nitelikte gençlik ve gelecek kuşak yetiştirme mesleği olmasıdır. Bu değişim hemen olmasa da kuluçkaya yumurta kor gibi, eğitim sisteminde yapacağınız oynamalar, yıllar sonra karşınıza istediğiniz ya da korktuğunuz nitelikteki bir kuşağı çıkarabilir. 
Eğer bir toplum ya da hükümet ırkçı bir kuşak yetiştirmek isterse, ona göre eğitim sistemini düzenler, eğer bir toplum ya da hükümet dinci ve kinci bir kuşak yetiştirmek isterse eğitimini ona göre düzenler, eğer bir toplum ya da hükümet uysal ve biat kültürüne sahip bir kuşak yetiştirmek isterse eğitim sistemini ona göre düzenler, eğer bir toplum ya da hükümet evrensel değerlere sahip bir kuşak yetiştirmek isterse eğitim sistemini ona göre düzenler. 
Buna örnek ülkeler var mı? 1900’lu yılların Almanya’sı belki de en çok bilim adamı, düşünür, sanatkâr insana sahip olmasına karşın uygulanan eğitim on yıl içinde kana susamış ırkçı bir gençlik yarattı. Koyu dindar ülkelerin hali ortada; eğitim sistemleri dogmayla doldurulmuş bu sistemlerde yetişen gençlik ya da kuşaklar ise birbirleriyle kavgalı ve her türlü pisliğe bulaşmış durumdadır.
Bugün dünya liderliğine soyunan Çin’i Çin yapan Mao’nun eğitim politikası; dünya devi olan Japonya’yı Japonya yapan Hirtto’nun eğitim politikasıdır (bu ülkelerde ne garipti ki Ateistlerin oranı %70’lerden fazladır!).
Atatürk ve arkadaşları çağdaş eğitim için o günün koşullarında örnek alınacak bir sistemi yerleştirmeye çalıştılar. Slogan belliydi: Vicdanı hür, düşüncesi hür, bağımsız düşünebilen, laik, dogmalardan arınmış, en hakiki mürşit ilimdir diyen gençlik oluşturmaktı. Amaç evrensel insan yetiştirmekti.
Cumhuriyet eğitim hamlesini istenen düzeyde başarabildi mi? Ne yazık ki bu girişimler, önce Köy Enstitülerine yönelik yıkıcı propagandalar ile zayıflatıldı ve o andan itibaren de fikri ve vicdanı hür, hakiki ilim fendir diyen bir zihniyetten peyderpey uzaklaştırıldı. Sonunda dindar ve kindar gençlikten söz edilmeye başlandı. 
Eğitim sistemi hiçbir zaman rayına oturmamıştı; ancak gelecek kuşakları kendi saplantıları yönünde eğitmeye çalışan yöneticiler, eğitim sistemiyle sürekli oynamaya başladılar. Bakın son 15 yıla; hiçbir sınav bir sonrakine benzemiyor; müfredat dogmayı güçlendirilecek biçimde yeniden yeniden düzenleniyor. İlgili bakanlıktan yeni başlayan çocuğuna kadar herkes şaşkın ve endişeli; dümeni kopmuş tekne gibi sürükleniyor. Aynı istek ve sözler tekrarlanıyor: Ezbere dayanmayan eğitim, sınırlı sayıda çocuk olan sınıflar; akıllı tahtalar ve benzeri öneriler gına getirdi. Aslında bunlar eğitimin kalitesini etkiler; ancak esas büyük tehlike eğitimi düzenleyenlerin beyninde saklı olan amaçtır. Ne yazık ki İlköğretime din dersi (seçmeli-zorunlu) konduğunda, gelecek kuşağın niteliği belirlenmiş oldu. Dogma ile bugüne kadar insanlar nereye gitmişlerse, bu kuşaklar da bundan sonra oraya gideceklerdir.

Eğitimin en etkili aracı model olma ve model göstermedir

Brezilya’da örneğin Pele model olarak gösterilir; bu nedenle gençlerin tümü futbolcu olma beşindedir; Afrika ülkelerinin çoğunda da böyledir. Japonya’da gençlerin hayali Samuray olmadır. İslam ülkelerinde iyi bir imam olmalarıdır.

Gençlerinize, onun geleceğini etkileyecek, yol gösterecek, modeller göstermelisiniz. Çocuklarımıza kimi model olarak gösteriyoruz: İnşallah büyür, paşa, padişah, cumhurbaşkanı, başbakan, profesör, doktor, mühendis, öğretmen olursun deriz. Aslında bu sözler bir unvandır ve kişinin bizzat kendisinin niteliği ile ilgili değildir. İnşallah büyür, bir Einstein, bir Pastör, bir Betoven olursun demeyiz. Bizim ülkemizde kimlik olarak gösterilen birkaç ad vardır, büyürsen örneğin Fatih Sultan Mehmet, Atatürk gibi olursun deriz. Çoğunluk da ölmüş olanları çocuklarımıza model ya da örnek olarak gösteririz. Elinizi vicdanınıza koyunuz, çocuklarınıza inşallah büyüdüğü zaman “yaşamakta olan” şu adam gibi olsun diye bir ad veriyor musunuz? Nasıl oluyor da 80 milyon insan içinde model göstereceğiniz birkaç kişi bulamıyorsunuz. Üniversitelere, yollara, köprülere, büyük binalara tarihte yaşamış, bize göre önemli işler başarmış, bir başkasına göre işgalci, gaspçı, uygarlıkları yerle bir eden kişilerin adlarını veriyoruz. Marifetmiş gibi, taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmadığını söyleyip, örneğin Cengiz Hanı, Timur’u, 35 yıl at sırtında cihat yaptı diyerek padişahlarımızın model olarak gösteriyoruz. Çocuklarımızın günün en çok televizyon seyrettiği zamanlarında çeşitli adlarla cıvık programlar diyebileceğimiz programlara çıkarılan insanları model almaktadırlar. 

Eğitimin en etkili yönlendirmesi nasıl olur? Çocuğunuzu karşınıza alıp, tarihten övgü dizilmiş bazı kişileri göstererek ya da şu anda etkili makamları sayarak ya da şu anda şu ya da bu şekilde haksız olarak göze batan adamları model göstererek onu eğitemezsiniz, doğru adam yapamazsınız. Çocuğunuzu eğitmede en etkili yol, onu alıp gözünün içeni bakarak, oğlum ya da kızım büyüdüğün zaman benim gibi ol diyebilmelisiniz. Çocuk, modeli görmeli, tutmalı, işitmeli, hissetmelidir. Tarihteki model, ulaşamadığı, görmediği model onun için hikâyedir.

Burada çok önemli bir hususun eğitimimize girmesi gerekiyor. Tarih kitaplarımızda, yakıp yıkan, onun bunun yerleşik düzenindeki toprağını ele geçirmişler, cihat yapmışlar, öldürmüş köle almış olanlar kahraman ve büyük adam olarak anlatılarak hep yanlış model gösterildi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Mezarlığına gidiniz. Benim tarihim açısından bu mezarlardakilerin hepsi saygıdeğer insanlardır. Ancak Türkiye sınırları dışında hiç kimsenin model alacağı ya da çocuklarına anlatacağı insanlar değildir. Bir yabancının devlet mezarlığımızı gezdiği görülmemiştir. Çünkü örnek alacağı bir şey yoktur. Hepsi asker kökenlidir; devlet büyüğü olarak Bülent Ecevit hariç, bu mezarlığa koymak için belli ki tek bir sivil bulamamışız. Halbuki bizim tutucuların akşam sabah yerden yere vurdukları Charles Darvin’in mezarını senede 40 milyon insan ziyaret ediyormuş.

Vatan Partisi, eğitim müfredatını, yeniden bu bakış açısıyla değiştirip, Milli değerlerimizi yıpratmadan, gerçek modelleri ve kişileri örnek olarak vermek, onları evrensel değerlere sahip olarak yetiştirmek çabasında olacaktır. Gerçek aydın olmanın yolunu açacaktır. Bunun ilk koşulunun da dini ve ırkçılık yönlendirmelerinin siyasetten ve eğitimden arınmasından, geçtiğinin bilincindedir. 

Vatan Partisi bu konuda ne düşünüyor? 

Vatan Partisi’nin ilkesi ve parti programı, Almanya, Fransa ve birçok ülkede olduğu gibi okulların tümünü devlet okulu haline getirmedir. Ancak 2015’in rakamlarına göre 228 bin derslik, 300.000 bin öğretmen açığı bulunan bir ülkede bunu hemen başarmak kolay değildir. Kaldı ki 17 yılda 7 bakan ve en az 20 defa sınav sistemi değiştiren bir eğitim sistemi arapsaçına dönmüş demektir. Orta eğitimde yaklaşık 17, yükseköğretimde 5,5 milyon öğrencisi olan bir sistemi hemen devletleştirmek ve kökten değiştirmek kolay değildir. Bunu hiçbir hükümet başaramaz. Tümüyle devletleştirmek için en azından 15-20 senelik bir hedef koymak gerekir. Eğitim sloganlarla ve dar dünya görüşü ile yürütülecek bir alan değildir. Hiçbir şey eğitim kadar zamana gereksinme göstermez. Bir insanın yetiştirilmesi nereden bakarsanız bakın 18 senedir. Dolayısıyla akılcı plan yaparak, sabırla sonuca ulaşabiliriz.

Devlet okulları dense de, bunu bir kamu işletmesi gibi düşünmemek, yarışmaya açık, başarısı ödüllendirilen ve bilimsel yöntemlerin dışında hiçbir şekilde yönlendirilemeyen, yarı özerk bir sistem olarak düşünmek gerekiyor.

Vatan Partisi belirli saplantıları olan bir gençlik değil, dünya vatandaşı yetiştirmek istiyor. Yetiştireceğimiz gençliğin niteliği ve kalitesi dünyanın neresine giderseniz gidin geçerli olsun istiyor. Peru’ya da gitse, Çin’de gitse, Zimbabwe’ye de gitse, Almanya’ya da gitse orada iyi eğitilmiş bir insan gibi tercih edilir olabilmelidir. 

Bunun için Vatan Partisi ne planlıyor? Eğitimin ilk 13 yılı kesinlikle zorunlu olmalıdır ve evrensel bilgi olarak tanımlanan bilgilerin (yazılanları okuyabilmek ve düşünebilmek için resmi dilinin, fiziğin, kimyanın, biyolojinin, jeolojinin ve bunları anlayabilmek için matematiğin) ağırlıklı olarak verildiği bir süreç olmalıdır. Bu bilgiler, ülkesinin sınırları dışına çıktığında kendisine yol gösterecek, güç verecek, tercih edilmesini sağlayacak bilgilerdir. Sınırların kalktığı, iş gücünün neredeyse serbest dolaştığı, dünyanın küçülüp bir işletim sistemi olduğu bir zamanda gençlerinin beynini dogma ve ülkesinin dışında bir işe yaramayan bilgilerle dolduran zihniyet, ihanet içindedir. 

Eğitimin ilk 13 yılından sonra gerek duyanlara, dini, geleneği, yöresel kültürü, tarihi ve evrensel olmayan benzeri bilgilerin alınmasını sağlayan ortamların oluşturulması da de devletin görevi olmalıdır. 

Dünya hızla küçülüyor, toplumlar nitelikli insanların peşinden koşuyor; nitelikli iş aslanın ağzında; bunları zamanında edinemeyenler de ayaklar altında. Çocuklarınızın bunların hangisine layık olmasını istiyorsunuz? O zaman tüm saplantılarınızdan arınarak düşünelim. Biz insanların zamanı, özellikle teknolojik gelişmeleri izleme, uygulama nedeniyle gittikçe daralmaktadır. Zamanını en verimli şekilde kullananlar bu yarıştan başarıyla çıkabilir. Açıkça belirli zaman diliminde çocuklarına en yararlı bilgileri veren ülkeler bu yarışta önde olur; öbürleri ise nal toplar. 

En kötü yorum nedir biliyor musunuz? Onu da yapsın bunu da yapsın mantığıdır. Tekrar vurguluyorum, birim zamanda belirli bir iş yapılır; bu zamanı en değerli bilgilerin anılmasında da kullanabilirsiniz kendi saplantılarınızı öğretmeyle de doldurabilirsiniz. İkisini aynı başarıyla yapamazsınız. Birinden özveride bulunmanız gerekir. Yani çocuklarınızın geleceği için saplantılarınızdan mı yoksa çocuklarınızın dünya vatandaşı olmasını sağlayacak bilgilerden mi özveride bulunmak istiyorsunuz? Tekrar vurguluyorum, bilginin çok, zamanın dar olduğu zamanımızda bu ikisini atbaşı götürmek olanaksızdır; birinden birine karar vermeniz gerekiyor. 

İçerik ne olmalıdır? Çocuklarınız ezbere okudukları dini kitapları, namaz başları, mitolojik öyküler, kanıtlanmamış ve tekrarlanmamış bilgiler, bir başka toplum için geçerliliği olmayan hatta tanınmayan hatta nefret edilen bilgiler ile mi yollarını bulacaklar, tercih edilecekler; yoksa her ortamda ben de varım diyen bilgileri ile mi yollarını bulacaklar? Buna karar vermeliyiz. 

Vatan Partisi’nin eğitim politikası, ayaklarının üzerinde durabilen, yaratıcı, değişebilir, dünyanın her yerinde herkesle yarışmaya girebilir, aydın, kendi dünyası ile barışık, insan haklarına saygılı, din, ırk farkını ortadan kaldırmış bir gençlik yetiştirmedir. Bunun gerçekleşmesini de 

● bu güne kadar gizli amaçları doğrultusunda eğitim sistemini çorbaya çeviren hükümetlerin dayattıkları eğitim politikasını, 
● A’dan Z’ye, sınav ve değerlendirme sistemini, 
● ders içeriklerini yeniden düzenleyip, özellikle dogmadan kaynaklanan bilgileri müfredatın dışına çıkararak, 
● kuramsal eğitimden ziyada uygulamalara ağırlık vererek; 
● aldığı bilgileri yaşamında ve yaratıcılığında kullanabilecek bir eğitim sistemiyle gerçekleştirmeyi tüm ayrıntısı ile planlamıştır.

Bugün başarılı okul dendiğinde ne anlaşılıyor?

Bugün başarılı bir okul dendiğinde bir yerlerin sınavını kazanan öğrencilerinin sayısını sunmaktadırlar. Sistem, bilgi pompalayan, test tekniğiyle soruları olabildiğince hızlı çözmeye yönelmiş bir sistemdir. Bu sistemin kurallarına uymayanlar eleniyor. Elenenlerin başka şansı da bulunmuyor.

BÜTÜN BUNLAR NASIL VE HANGİ SIRAYA GÖRE YAPILACAK?
1. İlk olarak okullara ilk ve orta eğitimi (yüksek eğitim için başka önerilerimiz olacaktır) kayıt sistemini düzenlemek ve korumak gerekiyor. Aslında okullardaki kayıt sistemi ve hangi okula kimlerin gideceği her ne kadar kurallara bağlanmış ise de bu kurallar sadece bazı garibanlar için geçerli olmaktadır.

Ben çocuklarımı Ankara/Mutlukent’te evime en yakın devlet ilkokuluna yazdırdım. Kayıt günlerinde okulun kapısına “bu okulda ikametgâha göre kayıt yapılmaktadır; lütfen bu konuda müracaat etmede ısrarlı olmayınız” yazılı büyük bir pano asıldı. Okul başladı, 15 çocuğa bile dar gelecek sınıflara 40’ar çocuk gelmişti. Sıralar arasında geçecek aralık yoktu; derslerin sonunda sınıflarda oksijen kalmıyordu; öğretmen sevmek için bile öğrencilere ulaşamıyordu. Ankara’nın en gözde mahallelerinden birinde ve devlet erkânın çoğunun oturduğu böyle bir mahallede bile perişanlık yaşanıyor. 

Neydi bu rezilliğini nedeni? Toplantı ve soruşturmaların sonunda öğrendik öğrencilerin %75’i bırakın yakın mahallelerin, 20-30 km uzaktaki yerlerden taşınarak geliyordu. Akşam ve sabah başlama ve dağılma sırasında servis arabalarının üzerindeki gideceği gösteren tabelalardan bunu hemen anlayabiliyorsunuz. Ankara’nın en uzak mahallelerinden bile servis geliyordu. Bu gözlem sadece bu okulla ilgili değil, bu bölgedeki ve Türkiye’nin birçok okulunda böyle. Düşman olsa çocuklara bu eziyeti yapmaz. Nelere mal oluyor görelim:

1. Her biri 15-30 km yol alarak gelen bu otobüsler, Ankara’nın en önemli ana caddesi olarak bilinen Ankara-Eskişehir yolunu felç ediyor, 10 dakikada gideceğiniz yolu, akşam sabah bir saatten aşağı alamıyorsunuz. Zaman zamanımızın en değerli unsurudur.

2. Yüzlerce servis arabası hava kirlenmesine neden oluyor; ithal malı mazotu kullanarak ülkemize oldukça önemli yük getiriyor; yedek parça, lastik gibi giderleri de ekleyince karşınıza önemli bir bütçe çıkıyor.

3. Gereksiz bir hizmet karşılığı, arabalar sadece günde çoğunluk iki defa kullanılıyor; diğer zamanlar ya bir yerlerde park ederek bekliyor. Verimli olarak kullanılamıyorlar.

4. Burada çalışan şoför ve muavinler, sınırlı iş yaparak sosyal haklardan ve sağlık hizmetlerinden ömür boyu yararlanıyor, sigortalı oluyor, emekli maaşı alıyor. Hâlbuki insanları çok daha üretken ve verimli işlerde kullanmak olasıdır ve çağın da gereğidir.

5. Öğrenciler okula gidebilmek için sabah karanlıkta kalkıyorlar; uykularını alamıyorlar; bunun getirdiği bezginlikle okulu da sevmiyorlar. Akşam aynı yorgunlukla eve gidiyorlar; ödevlerini gereği gibi yapamıyor; evdeki ilişkilerinde de gerginleşiyorlar.

6. Aileler bu taşıma için hatırı sayılır paralar ödüyorlar.

7. Zaman zaman kazalarla her yıl hatırı sayılır sayıda çocuğumuzu yitiriyoruz.

8. Çocuklar serviste önemli zaman yitiriyor.

2. İlk ve orta eğitim ders müfredatını yeniden düzenlemek gerekiyor. Çünkü bugün dünyada teorik olarak verilen bilgilerle bir yere gidemeyeceği anlaşılmış durumda. Yaratıcı insanı teorik bilginin uygulaması ile birlikte oluşturabiliriz. Kaldı ki teorik olarak verilen bilgilerin okul bitimini izleyen bir yıl içinde %50’sinin; daha sonra da ilgi sürmez ise peyderpey 10 yıl içinde %80-90’nın yitirildiği bilinmektedir. Bu sürede o konuda yeni bilgiler ekleneceği için; kişinin mezun olduğu konudaki bilgisi neredeyse sıfırlanmış oluyor.

Temel eğitimin dışında yabancı diller ve ülke içinde kullanılan dillerle ilgili seçmeli dersler devlet tarafından açılacak; bu dillerle ilgili daha ileri kurslar için ailelerin parasal katkısı, okulun organizasyonu ile açılabilecektir. 

Uygulamaya yönelik olmayan eğitim er ya da geç unutulmaya mahkûmdur. Bu nedenle öğretmen eğitiminden başlayarak ilköğretime kadar uygulamalı eğitime ağırlık vermek gerekiyor.

Deneysel öğrenme: Her okulun belirli (örneğin yüzölçümünün %10’u) bir alanı deney ve gözlem odası olarak ayrılır. Bu odalarda her sınıfın belirli bir düzen içinde gözlem, deney yapması, burada ve evde yapacakları gözlem ve deneyleri sunma olanağı yaratılır. Bu sunum ve gözlemlerin içeriği Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan ve her yıl yeniden gözden geçirilen, fizik, kimya, biyoloji materyallerini araştırma nesnesi olarak kullanılmasını öngören, çocukların kendi olanakları ile yapabilecekleri her alanda 100 kadar deney bir föy halinde hazırlanarak öğrencilere ve öğretmenlere dağıtılır.

Yapılan deney ve gözlemlerin %50’sinin bu föylerden, geri kalan yarısının da aynı alanlarda, farklı materyallerle öğrenci-öğretmen işbirliği ile hazırlanması öngörülür.

Bu föylerde, öğrenci tarafından, başından (deney taslağını sunumdan) başlayarak, bulguları ve yorumları sununcaya kadar belirli belirli bir protokol içerisinde nasıl hazırlanması gerektiği öğretilir. Alt başlıkların hangi kural ve protokole göre yazılacağı tek tek belirtilir.

Kitap içeriklerini yeniden düzenleme: Ders kitapları aynı sayfada kutular şeklinde ya da sayfanın başından dibine bantlar şeklinde üç farklı renkte bilgi verilecek biçimde hazırlanır. Renklerden biri her öğrencinin bilmekle yükümlü olduğu bilgileri (yani zorunlu müfredatı), başka bir renk o konu ile ilginç ve merak uyaracak bilgileri içerir; diğer bir renk ise o alan ile ilgili ayrıntılı bilgileri, ucu açık soruları ya da konu ile ilintili başka bilgileri içerir. Son iki renkten öğrenci sorumlu tutulmaz.

Kitapların içeriği ülkenin tümünde aynı da olabilir (tartışılıp karar verilecek)ya da benzer bilgileri eğitim boyunca veren 4 (!) farklı format halinde de olabilir. Seçim öğretmene bırakılır. 

3. Eğitimde zamanı olabildiğince verimli kullanmak gerekiyor. Bu durumda öğrencileri en geç 18 yaşına kadar, evrensel olmayan, kişiye dünya vatandaşı kimliği kazandırmayan bilgilerden uzak tutmak gerekiyor. Daha doğrusu müfredattan bu bilgilerin çıkarılması gerekiyor.

Dünyanın neresinde olursanız olun, her eğitim kurumunda öncelikle belirli bilgilerin öncelikle verilmesi ve kazandırılması gerekiyor. Bu bilgilerden bir çeşit çalınarak özellikle siyasete alet edilen konularla gençlerin zamanın çalınması tam bir ihanettir. Bu cümleden ilk ve orta eğitimde ilk ve ağırlıkla olarak:

Resmi dil (homojen ülkelerde anadil de denebilir; çeşitli unsurları barındıran ülkelerde resmi dil), vücudumuzu ve çevreyi tanımaya yönelik biyoloji; evreni ve çevreyi tanımaya yönelik fizik ve kimya; bunları anlayabilmek için de uygulanabilir matematik dersleri ağırlıklı olarak verilmelidir. Bu derslerin haricinde devletin temel eğitiminde başka hiçbir ders ve kurs devlet tarafından verilemez. 

Müzik, spor ve güzel sanatlar da müfredat içinde yer alacaktır. Bu üç alanda ve temel derslerde daha ayrıntılı ve özel bilgi almak isteyenlere, giderleri aileler tarafından karşılanmak kaydıyla, belirli bir ücret okul yönetimine ödenmek kaydıyla, kendi okullarının olanakları kullanılarak (1 ve 2 yarı yıl olarak) açılabilir. Okul yönetimleri yer sağlamakla yükümlü tutulur.

Unutmamak gerekiyor ki, bir insan, dünyanın her yerinde ancak bu bilimlerle yolunu bulabilir ve yaratıcı olabilir.

Aileler de eğitime monte edilmelidir

Japonya’da olduğu gibi, aileler de eğitime monte edilmelidir. Özellikle hafta sonları, çocuklarıyla birlikte okulda çeşitli faaliyetler düzenlenmelidir. Çocukları ile birlikte eğitilmeleri ve çeşitli işlevlere birlikte aktif olarak katılmaları pedagojik becerilerin geliştirilmesi bakımından gerekli görülmektedir. Bu katılım zorunlu da olabilir, ailelerin isteğine bağlı da olabilir. Akıllıca yapılmış bir program, ailelerin de ilgisini çekecektir. 

4. Okul sonrasını da zorunlu eğitim sisteminin içine alınması gerekiyor

Geçmişte yüzyılda kazanılan bilgi, günümüzde haftada, belki de günde elde ediliyor. Bunun anlamı şudur: Geçmişte bir okulu bitiren bir kişinin bilgisi bireye uzun zaman yeterli olabiliyordu. Ancak günümüzde okul bittikten çok kısa bir süre sonra, edinilmiş bilgi yeni bilgiler karşısında yetersiz kalıyor. Eğer kişi ilgili alanda belirli bir süre çalışmıyorsa, ilk yıl edindiği bilginin yarısı ilk 10 yılda ise %80’ni unutuluyor; yeni bilgiler karşısında neredeyse sıfırlanıyor.

Bu durumda devletin eğitim sorumluluğu geçmişte olduğu gibi okul bitince sonlanmıyor, bir anlamda mezara kadar sürüyor. Bu anlamda Vatan Partisi’nin eğitim sorumluluğunu bölmelere ayırırsak:

1. Okul öncesi eğitim ve öğretim
2. İlk ve orta eğitim ve öğretim
3. Yüksek eğitim ve öğretim
4. Okul sonrası eğitim olarak tanımlayabiliriz.
İlk iki eğitim anayasal olarak devlet güvencesinde ve sorumluluğunda; yükseköğretim devlet denetiminde; ancak sorumluluğunda olmayacaktır; okul sonrası eğitim kişinin ve şirketlerin sorumluluğunda, devletin organizatörlüğünde olacaktır.

Son iki eğitimde devletin müdahalesi, yönetimin ve eğitimin dışındaki hususlarda olacaktır. Okul sonrası eğitim bu güne kadar uygulanan meslek içi eğitimden farklı olacaktır. Öyle ki: Okul sonrası eğitim, devletin ilgili kuruluşlarının (mühendislik ise ilgili bakanlığın, sağlık ise ilgili bakanlığın, tarım ve hayvancılık ise ilgili bakanlığın gibi) organizasyonu ile ilgili alanlarda seminer, sürekli dergi, föy gönderilmesi ve belirli aralıklarla yapılacak sınavlarla yürütülecek ve makamsal yetkiler ancak başarılılar arasından seçilebilecektir.

Yeni bilgileri içiren föy, dergi vs’nin (gerektiğinde seminer ve çalıştay) hazırlanmasında hem çalışanlara hem okulu bitirmiş öğrencilerine hazırlayıp gönderilmesinde sorumlu ve yetkili tutulacaktır. 

Eğitimin her kademesinde, eğitim, olabildiğince görsel, işitsel ve en önemlisi bire bir temas ile yapılmaya çalışılacaktır. Proje hazırlama ve sunma eğitimin en önemli işlevlerinden biri olacaktır. Bunun için şehirlerde olabildiğince sanayi ve teknoloji müzeleri ile doğa tarihi müzeleri kurulmaya; sanayi ile bu kurumlar arasındaki ilişkiler belirli bir protokolle daha etkin ve karşılıklı yararlanmaya dönük olarak yapılacaktır.

Kendi ayakları üzerinde durabilme 

Vatan Partisi’nin yükseköğretimde en önem verdiği eğitim projesi bu ülkenin üreten insan yetiştirmesi bakımından çok önem taşımaktadır. Gerçekçi olmak gerekiyor. Eğitim sürecinde neredeyse 20 milyon genci olan, gelişmişlik düzeyi orta, kaynakları sınırlı olan bir ülkede bu gençleri devlet kapısında istihdam etmek mümkün değildir. Bu nedenle 9 üniversite mezunundan sadece biri kendi alanında çalışıyormuş (işsizlik oranı ise niteliksizlere göre 3 kat fazla). Hiçbir hükümetten bu sorunu kökten çözmesini bekleyemeyiz. Kuramsal bilgilerle doldurulmuş öğrencilerin ise okul sonrasında kendi işlerini kurmak için yeterince başarılı olduklarını söyleyemiyoruz. Bunun için yükseköğretimde iki önemli hususu gündeme sokmak istiyoruz.

1. Üniversitede eğitim, öğretim kazanırken; farklı bazı işlerde beceri kazandırmayı birlikte kazandırmak. Bunun için üniversitelerde mesai sonrası ya da tatil günlerinde açılmak üzere çeşitli alanlarda, uzmanı ya da öğreticisi üniversite içinden ya da dışından; kariyer yapmış olması da koşul olmayan kişilerce çok sayıda kurs açılacaktır. Örneğin dijital kamere tamir kursu; kalıp yapma kursu; soğutucu tamir kursu; cam işleri kursu; çömlek işleri kursu; boyama kursu; benzer yüzlerce çeşit kur açılacak. Kişi bu becerisiyle mezuniyetinde sonra iş kurup çalışabilecek düzeye getirilecektir. Bunun için ilgili mercilerle ilişkiye geçilip sertifika ve yetki belgesi de verilebilir. Giderleri büyük ölçüde devlet tarafından; belki ileri kurslarda kişinin kısmen katkısı ile yürütülecektir.

2. Üniversite öğrencilerine kendi kaynaklarından karşılanmak üzere şirket kurduracaktır.

Üniversitenin kendi kaynaklarından ya da başka kanallardan her yıl, her biri örneğin 10 öğrenciden oluşan, her biri farklı bir alana yönelmiş yaklaşık 50 şirket kurulacaktır. Örneğin her birine 10.000 Tl kuruluş kaynağı verilecektir. Bu öğrencilere eğitim dışında üniversitelerin hocaları gerekirse dışarıdan alınan uzman ve okutmanlarla, bir şirket nasıl kurulur, bir mal nasıl ihraç ya da ithal edilir, gümrük formaliteleri nasıl düzenlenir; bir malı en ucuz ve en kaliteli nerede bulabilirsiniz; anlaşmalar nasıl yapılır; krediler nelerdir nasıl kullanılır gibi bir şirketin karşılaşacağı tüm sorunlar bu haçalar tarafından şirket kurucularına ayrıntısı ile anlatılır. Okul süreci içinde ya da bitirince bu şirketlerin aktif yaşama atılması teşvik edilir. Üniversitenin buna ayıracağı kaynak senede 500.000 Tl olsun (üniversiteler bunu gözden çıkarmalı); her yıl bu şirketlerden sadece 5’i başarılı olursa ülke çok şey kazanır. Müteşebbis insan yetiştirmenin onurunu yaşar. Zaman içinde Amerika üniversitelerinin bir kısmında olduğu gibi, bu şirketlerin oluşturduğu vakıflar ile üniversiteye bu şirketler aracılığıyla önemli destekler sağlanabilir. Böyle bir girişimin esas amacı girişimci gençler yetiştirmedir.
Herkes yükseköğretimi bitirecek diye bir kural olmamalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti aslında bir hata yaptı. Herkesin üniversiteyi bitirebileceğini varsayarak önüne öyle bir hedef koydu. Aileler de buna inandı ya da kandı. Ailelerin çoğu çocuklarının bir üniversiteyi bitirecek yetenekte olduğunu düşünüyor. Üniversitelerinizde dünya standardı uygulamazsanız, aileler haklı çıkıyor. 

Özel amaçlarla aklı çelinenler, tamamen çaresiz olanlar, doğru dürüst bir yönlendiriciyi tanıma şansını yakalayamayanlar ve fakirlikten adım bile atamayan çocuklar dışında herkes lise→ üniversiteye kapat atmaya çalışıyor. 

Bu nedenle bir insanı sorgularken hangi üniversiteyi bitirdin diye başlıyoruz; hangi okulu çoğunluk demiyoruz. Hâlbuki insanların yetenek ve becerileri iyi düzenlenmiş bir eğitim sisteminde hakkıyla sadece bir yerlere ulaşabilmeye yeterlidir. Eğitimin başarısı, bu kişinin ulaşabildiği yere kadar başarıyla götürebilme ve gereği gibi o yerin bilgisini ve becerisini kazandırmadır. 

Doğru dürüst bir üniversite eğitiminde herkesin başarılı olması öngörülmez. Bunun için ön çalışmaların yapılması gerekir. Bu nedenle temel eğitim süreci içerisinde özel yetiştirilmiş rehber öğretmenlerin kurul kararları ile öğrencinin bundan böyle nereleri okuyabileceği bir konusunda bir rapor hazırlanır (örneğin hemşirelik, çıraklık, meslek okulları ya da fen, mühendislik, sosyal ya da güzel sanatlarla ilgili üniversite bölümleri önerilir) ve ailesine bildirilir. 

Türkiye’deki eğitimin yumuşak bağrı üniversite giriş sınavlarıdır. Tüm eğitim bu sınavı kazanma üzerine kurulmuştur. Toplumun önde gelen birkaç sorunundan biridir. Büyük harcamalar yapılmaktadır. Bu sınav, çocukların kendini geliştirebilmeleri ve ruhsal olarak olgunlaşmalarını sağlayacak hobilerinden ve uğraşılarından uzak tutmaktadır. Neredeyse anaokulundan başlayan bir eziyet halini almıştır.

Sonuçta üniversiteyi okuyan her 9 öğrenciden birinin okuduğu alanda ekmek parası kazandığı varsayılmaktadır. Birkaç gözde mesleğin dışında, iş bulma büyük çabalar gerektirmektedir. Üniversite okuyanların önemli bir kısmının okuduğu alanı isteyerek seçmediği de bilinmektedir. Sonuç: Mesleğini sevmeyen, iş bulamamış, küskün ve ruhsal olarak çökmüş bir gençlikle karşı karşıyayız. Ne yapalım? Avrupa’daki modelleri örnek olarak gündeme getirmek kolaycılık; çünkü çalışan kişi başına çocuk sayısı karşılaştırılamayacak kadar farklıdır. Burada yeni bir eğitim modeli yaratmak zorundayız. 

Vatan Partisi’nin bu konuda uzun zamandan bu yana gelen bir çalışması bulunmaktadır. İzninizle benim kişisel fikirlerimi de katmak suretiyle açıklamaya çalışayım.

Şu anda batı dünyasında meslek seçme test sınavları (MOP) geliştirilmiştir. Başarıyla uygulanmaktadır; uygun 900 mesleği neredeyse kusursuz şekilde saptayabilmektedir. Senesi daha sonra kararlaştırılma kaydıyla, örneğin orta öğretimin sonunda, çocuklara bu test uygulanarak hangi meslek ve alanlara yeteneği olduğu, özellikle de hangi meslek gruplarını sevdiği saptanabilmektedir. Bu durumda:

Meslek liseleri: Ara iş gücü yetiştiren meslek okulları (motor, torna, tesviye, döküm, elektrik, elektronik) uygulamaya yönelik tarafları güçlendirilerek sürdürülecek. Bu okullardan mezun olanlara yüksekokullarda kendi konusundaki bölümlere %50’li, üniversitelerdeki fakültelerin kendi alanı ile ilgi bölümlere %10 kontenjan ayrılacaktır. Ayrıca bu alanlara başvurduklarında aldıkları giriş puanına örneğin %10-20 kadar ek yapılır. Bu kontenjanlara lise çıkışlılar kesinlikle alınamaz.

Meslek okullarından mezun öğrenciler kendi alanları dışındaki yüksekokul ve üniversite bölümlerine başvurmaları halinde kontenjan ve puan eklenmesi uygulanmaz; genel kurallar geçerli olur. Aynı anda ilgi alanına ve başka alana başvuranlara katsayı artırımı uygulanmaz (ya da daha az uygulanır).

Alan liseleri: Bu günkü başındaki adı ne olursa olsun liselere denk alan meslek liseleri açılacak (hukuk, siyasal, uluslararası ilişkiler ya da tarım üretimi adı altında orman, ziraat, veterinerlik, su ürünleri, biyoteknoloji ya da mühendislikleri ve elektroniği kapsayan liseler ya da güzel sanatları kapsayan liseler açılacaktır). Böylece dünyada her alanda artmış bulunan bilginin daha kolay özümlenmesi sağlanabilecek hem de öğrencinin ilgi duymadığı alanlara harcayacağı zaman kısıtlanacaktır. Her alanın ilgili üniversite sadece ilgili bölümüne girmesinde puanını artıracak belirli bir katsayı kullanılacaktır. İsterse bu katsayıyı kullanmadan üniversitelerin herhangi bir bölümüne da başvurabilecektir.

Geleneksel liseler: Üçüncü tip lise, bugünkü geleneksel lisenin benzeri olacaktır. Buradan çıkanlar kariyer yapmaya daha uygun yetiştirilecektir. Fizik, kimya, biyoloji, matematik, astronomi, arkeoloji, antropoloji ve benzer onlarcası bu okullardan gelenlerden olacaktır.

ÜNİVERSİTEYE NASIL GİRİLECEKTİR?

Türkiye’nin ilk birkaç sorunundan biri öğrencilerin gerek orta eğitimde gerekse yükseköğretimde iyi okullarda okutulması için harcanan büyük meblağlar ve verilen büyük emeklerdir. Doğan çocuk anaokulundan neredeyse ölünceye kadar olgunlaşmayı ve bilgiyi artıran (içselleştiren) değil, sadece ve sadece belirli bir puan tutturarak bir yerleri kazanma paranoyasına kapılmış durumdadır. Ne çocuğun ne ailenin ne çevrenin huzuru kalmamıştır; en neşeli durumlarında bile düşüncelerinin arka planında çocukların sınav derdi bulunur. Dershane ticareti Türkiye’nin belki de en büyük sektörü olmuştur; ailelerin mali olarak belini bükmüştür. Yitirilen zaman ve emek de cabası…

Üniversite giriş sınavları belirli bir süre bu soruna çözüm gibi gözüktü. En azından doğru ve tarafsız yapılması –yeterli olmasa bile- toplumunda güven oluşturduğu için fazla ses çıkaran olmadı. Ancak gelen öğrenci kitlesinin artması, parasal giderlerin ağırlaşması ve haklı ya da haksız sınav sistemine düşen gölgeler, bu işin bundan böyle pek de sağlıklı yürümeyeceği kuşkusunu doğurmuştur.

Bu durumda üniversitelere büyük bir sorumluluk daha yüklenmelidir. Orta eğitimi tamamlayan öğrenciler, isteklerine göre, üniversitelerde bir zamanlar başarıyla yürütülen FKB (Fizik, Kimya, Biyoloji), FKM (Fizik, Kimya, Matematik), Sosyal bilimler, Güzel Sanatlar, Dil bilimleri gibi sayısı 10’u geçmeyen bilim alanlarına sınavsız kayıtlarını yaptırabilmeli ve o alanda üniversite hocalarından ya da eğiticiler tarafından ön hazırlık adı altında çok yoğun bir eğitime sokulup, sene sonunda merkezi sınavla başarısına göre okuduğu konu ile ilgili tercih ettiği fakültelere kaydını yaptırabilmeli; başaramayanlar ise ya tekrarlayabilmeli ya da üniversite dışında bırakılmalıdır. Böyle bir uygulama, orta eğitimdeki okullar arasında çok belirgin olan eğitim kalitesi farkını, en az düzeye indirerek, herkesin aynı anda yarışmaya girebilmesini sağlaması bakımından adil bir sistem de olacaktır.

Üniversiteler, alanlar bakımından benzer ders içeriği izleyerek, bir üniversitenin okul öncesinden mezun olmuş bir öğrenciye başka bir üniversitenin aynı alandaki bir programına da başvurma hakkı verilebilir.

Böyle bir uygulama öğrencilerin asıl mesleklerinin (lisans) eğitimine başlarken çok güçlendirilmiş bir alt yapıyla başlaması sağlanacağı için, başarı oranı da yükseltilmiş olacaktır.

Böylece velilerin senede bir rakama göre 20 milyar dolar bir rakama göre daha fazla ödediği para yanlarında kaldığı gibi, her aşamada paranoya haline dönüşmüş sınav gerginliği de önemli ölçüde giderilmiş olacaktır.

EĞİTİMDEKİ UZATMA SORUNU

Af ve uzatmalar: Üniversiteleri rahatsız eden diğer bir uygulama ise, öğrencilerin zamanında üniversiteyi bitirememe durumunda yaşanılan gerginlikler ve siyasi iktidarların çoğunluğu taviz biçiminde gelişen af uygulamalarıdır. Yıllarca önce okuyan öğrenci karşınıza geliyor ve okuduğum günün bilgilerinden beni sınav yapın diyor. Müfredat değişmiş, hoca değişmiş, bulabilirsen bul. Sonunda çoğumuz bizden bulmasın deyip, diplomasını veriyoruz.
Eğitimde müsamaha, vatana ihanettir (Alman Atasözü)

Üniversitelerde (1960’lı yıllarda olduğu gibi) sonsuz süre ile okuma hakkı verilebilir. Ancak 4 ya da 5 ya da 6 yıllık okullarda, bu sürenin uzatılması durumunda her sene bir önceki senenin iki katı kadar harç (yani katlanarak) alınarak kişiye bitirmeye zorlatılabilir. Okuduğu yıl ne olursa olsun, en son müfredattan sorumlu tutulur.

Böyle bir sorunu Türkiye nasıl çözebilirdi ve nasıl çözmeli?

Aslında dünya üniversitelerini üne kavuşturan ve aranan üniversiteler arasına sokan ne gariptir ki para getiren mesleklerin dışındaki yetiştirdiği adamların yetkinliğidir. Bunlar: Dil bilimci, tarihçi, felsefeci, biyolog, kimyager, fizikçi, matematikçi, arkeolog, sosyolog vb (çoğumuzun övgüyle bahsettiği; ancak çocuğumuzu göndermekten kaçındığı) mesleklerdir. Türkiye’nin şu anda en çok gereksinme duyduğu araştırma alanlarıdır. Öncelikle bu alanlara çalışkan, zeki ve becerikli insanları yönlendirmeniz gerekir. Ama nasıl?

ÖĞRETİM ÜYESİ AÇIĞI NASIL GİDERİLEBİLİR?

Bunun için üniversite giriş sınavlarında sıralamaya girmiş ilk 2000 öğrenciye, üniversitede okurken tüm giderlerini karşılama, daha sonra da yüksek lisans ve doktora programlarına kayıt olma ve bitirinceye kadar da yine giderlerini karşılama garantisi verilerek ve daha sonra da öğretim üyesi kadrosu verileceğinin güvencesi verilerek bu uygulama ile öğretim üyesi açığı giderilmelidir.

Yurt dışı doktora bursları için son 20 yılda resmi olarak 20 milyar dolar ödendiği söyleniyor. Kaldı ki gidenlerin neredeyse yarısının dönmediğini biliyoruz. Bu para yurt içinde kalabilir. Böyle bir programdan sonra üniversiteler açılsaydı iyi olacaktı.

Üniversiteler arasındaki farkın kaldırılması için ilk adımlar

Her meslek grubunda eğitim ve öğretimde kullanılan dünyanın gözde teksbuk olarak adlandırılan temel kitapları vardır. Bu kitaplar sayesinde dünyanın önde gelen üniversiteleri sanki ortak bir program yürütüyormuş izlenimi yaratırlar. Devletin destek ve teşvikiyle, ister YÖK, ister TÜBİTAK, ister özel teşebbüse olanak sağlama ile bu kitaplar orijinaline bire bir benzer şekilde Türkçeye çevrilmelidir. Aynı konuda eğitim veren bölümler, ilke olarak, bu müfredat tabanında bir eğitim yürütme kararı vermelidirler. Ayrıca her üniversite belirli ölçüde kendi programını da ekleyebilmelidir.

Telif kitap yazanlara teşvik sağlanacak, ilk birkaç baskısında vergiden ve stopajdan muaf tutulacaktır. Telif kitaplarda verilecek bilginin alana göre özellikle bu coğrafyanın ve ülkemizin özelliklerini yansıtmasına ve sorunların çözümüne yönelik olanlar ödüllendirilecektir.

SONUÇ: Eğitim dinamik bir süreçtir. Zaman ve koşullara göre değişmesi kaçınılmazdır. Ancak değişmeyen temel kuralları bir daha vurgulayarak ders içeriklerini buna göre düzenlemek gerekir. Yetiştireceğimiz gençlerin, dürüst, saygılı, meraklı, araştırıcı, yaratıcı, girişken, işbirliğine yatkın, kendini yenileyebilen, yorumlarını dogmayla değil bilimsel olarak açıklayabilen; ailesine, ülkesine ve tüm insanlığa saygılı; çevre bilinci gelişmiş; sosyal; sanata, spora eğilimi olan gençleri geliştirmeyi amaçlar. Eğitim müfredatının zaman dilimi içinde en yararlı, geçerli bilgileri verecek biçimde içeriğinin düzenlenmesini öngörür. Eğitimde dinsel ve ırkçı söylemlerin özellikle ilk 8 yılda işlenmemesini; kuramsa öğrenme yerine deneyse öğrenmenin ağırlıklı olmasını öngörür. Öğretmenlere, meslek hayatları süresince, gönderilecek dergi, föy ve benzeri eğitim araçları ile yeni bilgiler iletilecektir. Meslek oklarından mezun olanlara meslek yaşamı boyunca kurslar, yeni alet ve materyal bilgilerini içeren dergi ve föylerle malzeme ve yöntem bilgileri kazandırılacaktır.

Bu eğitim projesinin uygulanmasından belirli bir süre sonra üniversiteden mezun olanlar kendi alanları ile ilgili devlet yeterlik sınavı uygulanacak. Diplomanın verdiği hakları kullanabilmek için belirli bir yeterlik istenecektir. Ayrıca bu sınavlarla yetki baremini belirleyen bir gruplandırma yapılacaktır.

Sunulan bu eğitim yol haritasının en önemli tarafı, şu ana kadar kullanılan kaynaklardan öte başka kaynağa gerek göstermemesi, elde olanlarla en iyi verimin alınmasını öngörmesidir.
Prof. Dr. Ali Demirsoy

Değerli Kardeşim
Vatan Partisinin bir adayı olarak, eğitim yol haritamızın, eldeki olanaklarla (büyük kaynak talebi olmadan) daha iyi nasıl yönlendirilebileceği konusundaki görüşlerimi siz değerli dostlarımla paylaşmak istiyorum. Bu ülkede eğitimden şikâyeti olmayan kimse yok; çözüm olarak her yıl değişen sınav ve müfredat gündeme getiriliyor. Çok daha iyilerini başarmamız mümkün. Yeter ki eğitimi, çıkarlarımızın ve beynimizin bir yerlerinde sakladığımız gizli amaçların bir aracı olarak görmeyelim.
Düşüncelerinizi iletmeniz yol haritamızın daha doğru yönelmesini sağlayacaktır.
Saygılarımla

ulusalkanal.com.tr

Yorum Gönder