banner864

27 Mayıs: Kemalist Devrim’in 20. yüzyıldaki son atılımı 27 Mayıs 2015, 11:36

 “Tarihimizle yüzleşelim!”
Son yıllarda Türkiye’nin mandacı gericiler cephesinin bağırdığı başlıca sloganlardan biridir ”Tarihimizle yüzleşelim!”

Nesnellik adına kaydedelim ki, sloganın asıl imalatçıları bizim mandacılar değil. Slogan 1990’ların başında Graham Fuller, Tessa Hoffman, Udo Steinbach’lar tarafından üretildi. Yani Batı’nın büyük emperyalist devletlerinin istihbaratçıları, istihbaratçı “tarihçi”leri ve ideoloji üreticileri tarafından…

Sloganın Türkiye içindeki pazarlamasında G. Fuller ve Karen Fogg doğrudan görev aldılar. G. Fuller’in 1990’larda Türkiye’de yayın yapan gazetelerin ve televizyonların en gözde yazar ve program konuklarından olduğunu; Ankara’da, İstanbul’da düzenlenen birçok panel ve sempozyumun baş konuşmacısı olduğunu hatırlayalım. 1

K. Fogg’un, Kör Agop’ta ağırladığı kiralık kalemlere makbuz karşılığı yazı ısmarladığının ve yazı konularının birinci sırasında “Türkiye’nin kendi tarihinin hakından gelmesi” olduğunu da hatırlayalım.

T. Hoffman ve U. Steinbach ise, bilindiği gibi, pazarlama işini Taner Akçam’lar eliyle yürüttüler ve halen de öyle yürütüyorlar.

1992’den başlayarak T. Özal ve T. Çiller “himayesinde” Türkiye’ye adeta üşüşen ABD ve AB “menşeili” vakıfların, ulufe dağıtarak “araştırmacı” kiralayıp raporlar yazdırdığı başlıca konulardan birinin de yine, “Türkiye’nin tarihi ile yüzleşmesi” olduğunu ekleyelim.

2000’lerin başına gelindiğinde bu slogan artık, neoliberalinden dönek solcusuna, Haçlı irtica cenahından Batıcı Kürt milliyetçisine kadar bilumum gerici takımının dilindedir. Bu koronun yedek gücünü ise, son yıllarda her önemli konu ve sorunda olduğu gibi bu konuda da mandacılar cephesinin kuyruğuna takılmış olan neosol oluşturuyor.* Bu koro tarafından son 15 yıldır, gazetelerde, televizyonlarda, açıkoturumlarda, panellerde, üniversite kürsülerinde, her fırsatta ve her vesile ile ve gittikçe artan bir dozda bu slogan bağırılmaktadır: “Tarihimizle yüzleşelim!”

Sloganın şifreleri
Slogan tek başına ele alındığında ve şifreleri çözülerek gerçek anlamı ve amacı kavranmadığında, pek masum… Öyle ya, bilimsel tutuma sahip, gerçek tutkusu olan hangi insan, tarihte kalmış olaylara ilişkin gerçeklerle yüz yüze gelmekten kaçınabilir? Bu konulardaki yeni bulgu ve bilgilerin dile getirilmesinden rahatsız olabilir?

Ama bu sloganın gerçekte, pratikte ifade etiği anlam bunların hiçbiri değildir. İşte bu noktada sloganın şifreleri devreye girmektedir.

Sözü dolaştırmadan sloganın şifrelerini verelim.

Batılı istihbaratçı “tarihçi” ve ideologların ürettiği bu slogandaki “tarihimiz” sözcüğü, eğrisiyle doğrusuyla bütün bir tarihimizi ya da bütün yakın tarihimizi ifade etmiyor. İmalatçılarının ve kullanıcılarının bu sözcükle kastettikleri, devrimler tarihimizdir.

“Yüzleşmek” sözcüğü ile kastedilen ise, hesaplaşmak’tır; K. Fogg’un açık sözlülüğü ile ifade edersek, “hakından gelmek”tir. Yani bu sloganla ifade edilen eylem, Türkiye’nin devrimler tarihiyle hesaplaşmak, onun hakından gelmektir.

Örneklersek, Jöntürk Devrimi’nin, Kemalist Devrim’in, 27 Mayıs Devrimi’nin, 68’in devrimciliğinin vb hakından gelmek; onları mahkûm etmek, mezara gömmek, toplumumuzun belleğinden silmektir.

Bunların esin ve beslenme kaynakları olarak, dünya devrimlerinin; başta büyük Fransız Devrimi ve Ekim Devrimi olmak üzere, Çin Devrimi’nin, Yugoslavya Devrimi’nin, Küba Devrimi’nin hakından gelmektir. Sömürge ve yarı-sömürge ülkeler halklarının İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleştirdiği antiemperyalist-halkçı devrimleri, yani Nehru’nun, Nasır’ın, Lumumba’nın, Ho Şi Minh’in önderlik ettiği devrimleri mahkûm etmek, mezara gömmektir.

Gericilik cephesi “yüzleşmede” devrimleri karalayıp belleklerden silmek isterken, tarihin çöp sepetinde yer alan Abdülhamit’leri, 31 Mart’ları, Vahdettin’leri, Damat Ferit’leri, Ali Kemal’leri, İstiklal Savaşı ve Cumhuriyet yıllarındaki bütün gerici isyanları temize çıkarmaya çalışmaktadır. 2

Bu ay 50 yaşına basan ve Mayıs/2010 sayımızı adına “özel sayı” olarak çıkardığımız 27 Mayıs 1960 Devrimi, bu emperyalizm işbirlikçisi gericiler korosunun saldırılarının baş hedeflerindendir. Hiç şüpheniz olmasın, Mayıs ayı boyunca ve özellikle 27 Mayıs haftasında, irili ufaklı bütün mandacılar, koro halinde, 27 Mayıs’ı “50. yıl yaylım ateşine” tutacaklardır. Nazım’ın deyişiyle, 27 Mayıs’a karşı, “Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla/ Han, hamam, apartıman ve konaklarıyla/ 16 sayfaları, baskı makinaları-tanklarıyla/ Yamak ve yardaklarıyla/ hücuma kalkacaklar”dır.

Karşı-devrim cephesinin 27 Mayıs’a saldırı tezleri
Adlarının başında “devrimci”, “sosyalist”, “emek/emekçi”, “sol”, “özgürlük”, “demokrasi” vb sıfatlar bulunanlar da dâhil, 27 Mayıs’a saldıranların başlıca tezleri şunlardır:

-12 Mart ve 12 Eylül gibi 27 Mayıs da bir askeri darbedir; amacı, hedefleri, yaptıkları 12 Mart ve 12 Eylül’den farklı bile olsa, askeri bir harekettir; askerden gelen, askeri olan her şey ise, kötüdür, antidemokratiktir, vb.

-27 Mayıs, seçimle gelen bir hükümeti devirmiştir; Türkiye’de hükümetlerin seçimle gelip seçimle gitmesi yerine, askeri darbelerle devrilmeleri geleneğini başlatmıştır. Millet iradesine karşı, tepeden inme, topluma(”sivil topluma”), kitle inisiyatifine karşı bir harekettir.

27 Mayıs’a yapılan “sol”, liberal, irticai, Kürtçü, vb her kılıktan saldırı, yukarıdaki tezlerin çeşitli türevleri ve karışımları ile yapılmaktadır.

Bunlar içinde en gerçek dışı olanı ve en haincesi, 27 Mayıs’la 12 Mart ve 12 Eylül’ü aynı kefeye koyarak yapılan saldırıdır. Ve üstelik bunun şampiyonluğunu da, 12 Mart ve 12 Eylül’ü desteklemiş olanlar, bu “our boys” darbelerinin ürünü olan, onların besleyip büyüttüğü güçler yapmaktadır. Kimler mi bunlar? Etrafımıza şöyle bir bakınca ve azıcık bellek bir zorlamasıyla hemen göze çarpan günümüz “sivillik” kahramanlarından sadece birkaç örnek sayalım: 12 Mart ve 12 Eylül şakşakçısı Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak; 12 Eylül hükümetinin ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı T. Özal’ın bürokrasi kadrosunun yıldızı Hasan Celal Güzel ve T. Özal’ın kurye gazetecisi Cengiz Çandar; 12 Eylül’ün romancısı Ahmet Altan; 12 Eylül döneminde “Kenan Evren cennetliktir” fetvasını veren Fethullah Gülen; 12 Eylül’ün fideliğinde yetişmiş olan T. Erdoğan’lar, A. Gül’ler…

Ama daha da garibi ve acı olanı, bu konuda, “sol” adına, “solculuk” adına bunların peşine takılanların tutumudur. Bunlar, Türkiye sosyalist hareketinin 1960 ve 70’lerdeki 27 Mayıs değerlendirmelerini; Nazım Hikmet’in, TİP’in, Mehmet Ali Aybar’ın, Hikmet Kıvılcımlı’nın, Behice Boran’ın, (bugün o günlerdeki değerlendirmesinden dönmüş olsa da) Mihri Belli’nin, Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın, hatta İbrahim Kaypakkaya’nın, 27 Mayıs’a sahip çıkan, onu olumlayan görüşlerini bir kenara atarak, “insan haklarıcı”-“sivil toplumcu” Batıcı solculuğun kuyruğunda hidayete erip, bugünün “our boys”larıyla ağız birliği etmektedirler.

27 Mayıs’ın 12 Mart ve 12 Eylül’le karşıtlığı
27 Mayıs; gençlik hareketinin, aydınların ve basının, CHP ve CKMP muhalefetinin, DP’nin parlamenter faşizme yönelen tutumuna karşı yükselen mücadelesinden güç alarak gerçekleşti. Yani, yükselen kitle mücadelesi inisiyatifine dayandı. Daha da önemlisi, başarıya ulaştıktan sonra yaptığı düzenlemelerle, 1960’lardaki, Türkiye tarihinin en büyük emekçi kitle eylemlerinin önünü açtı. 12 Mart ise, o yükselen kitle mücadelesini zapturapt altına almak üzere gerçekleşti.

27 Mayıs’ın sloganı “Hürriyet” iken, 27 Mayıs’a güç verenler “Kahrolası diktatörler” diye bağırırken; 12 Mart, 27 Mayıs Anayasası’nın toplumun bedenine “bol geldiği”, “bol gelen elbiseyi (özgürlükleri) daraltma” sloganını benimsedi. Kendinden önceki dönemle ilgili olarak 27 Mayıs’ın saptaması, “hürriyetlerin yetersizliği ve var olan yetersiz hürriyetlerin bile bastırılıyor olması” idi; 12 Mart’ın saptaması ise, Memduh Tağmaç’ın ifadesiyle, “Toplumsal uyanışın ekonomik gelişmeyi geçmesi”, yani “hürriyet fazlalığı” idi.

27 Mayıs, DP iktidarının bastırdığı ve ikide bir tırpan attığı solun önünü açtı; 12 Mart, 27 Mayıs’ın açtığı yoldan filizlenen sol’a tırpan salladı.

27 Mayıs’la karşıtlık bakımından 12 Mart için söylediklerimiz, on kat, yirmi kat fazlasıyla, dört dörtlük bir ABD “our boys” eylemi olan 12 Eylül darbesi için de geçerlidir.

27 Mayıs işçi haklarını ve sendikal özgürlükleri genişletti. 27 Mayıs’ın sağladığı hak ve özgürlükleri kullanarak Türkiye işçi ve sendikacılık hareketi 1960’lı ve 70’li yıllarda tarihinin en büyük atılımını yaptı. 12 Mart ve 12 Eylül ise, işçi sınıfı önderlerini, sendikacıları hapse attı; sendikaları faaliyetten alıkoydu ve kapattı; grev ve toplusözleşmeyi yasakladı. Sendikal örgütlenme, grev ve toplusözleşme haklarını alabildiğine daralttı. TÜSİAD patronlarına, “Şimdiye kadar [27 Mayıs’tan beri] onlar[işçiler] gülüyordu, şimdi gülme sırası bizde”(Halit Narin) dedirtti.

27 Mayıs, yolunu açtığı ve gelişmesine katkıda bulunduğu bağımsızlıkçılık, yurtseverlik ve sosyalizm sayesinde 1960’larda Amerikan emperyalizminin Türkiye üzerindeki denetimini zayıflattı. ABD’nin Akdeniz’deki jandarma gücü 6. Filo’nun Türkiye limanlarına ayak basamamasına yol açtı.

Parlamentoda, DP iktidarının ABD ile imzaladığı gizli ikili anlaşmaların hesabını sordu. 3

En önemlisi ise, tepesindeki, Amerikalı nalbant çavuşun parkasını tutan generali (Rüştü Erdelhun’u) ** devirdi ve hapse attı. DP hükümetinin Kore’ye gönderdiği tugayı (hem de ABD’den izin almadan, hem de ABD’nin karşı çıkmasına rağmen) geri çekti. 12 Mart ve 12 Eylül ise, ABD’nin “our boys” dediklerinin emir-komuta zincirinde gerçekleşti. Türkiye limanlarını tekrar 6. Filo’ya açtı. TSK’nin NATO’ya ve Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığını tahkim etti.

12 Mart ve 12 Eylül’ün generalleri emekli olur olmaz holdinglerde kapılanırken; 12 Eylül’ün beşlisi kendi içinden “Dünyanın en zengin beş generalinden biri”ni çıkarırken, 27 Mayıs’ın liderleri, ölünceye kadar, sadece devletten aldıkları emekli maaşları ile ellerinde file çarşı pazar halkın içinde oldular.

27 Mayıs ve basın yayın özgürlüğü
27 Mayıs, Cumhuriyet tarihinin ikinci büyük aydınlanmasının yolunu açtı. O aydınlanmanın önemli bir ayağını, sosyalist aydınlanma oluşturdu. DP iktidarında baskılanmış edebiyat, tiyatro, sinema, müzik başta olmak üzere, sanat ve sanatsal üretim, 27 Mayıs’ın sağladığı özgürlük ortamından ve aydınlanmadan beslenerek 1960’lardaki altın yıllarını yaşadı. Türkiye’nin düşünce ve kültür hayatı çeşitlendi, zenginleşti. Bilimsel araştırma ve yayınlarda patlama yaşandı. Üniversiteler idari ve bilimsel özgürlüklere kavuştular.

12 Mart ve 12 Eylül ise, 27 Mayıs’ın özgürleştirdiği üniversiteleri “anarşi yuvası” olarak damgaladı. Üniversiteleri, Türkiye’nin en kıdemli Amerikancılarından İ. Doğramacı’nın YÖK’ü elinde, dinci kadrolarla doldurdu ve adeta Kuran Kursları’na dönüştürdü. Tarikat ve cemaatlerin önünü açtı. 12 Eylül döneminde, sol, bağımsızlıkçı, yurtsever düşünceler taşıyan bütün yayınlar yasaklanırken, dini yayınlarda patlama yaşandı. Atatürk’ün “Bursa Nutku” yasaklanırken, Fethullah’ın Sızıntı’sının bütün okullara, yurtlara sızmasının önü temizlendi. A. Gül’ler, T. Erdoğan’lar, Fethullah kadroları işte bu gübrelenip sulanan ve çapalanan fidelikte serpilip geliştiler.

DP iktidarının basın üzerindeki kurduğu baskı, Türk basın tarihinin, gazetecilik ve iletişim okulları ders kitaplarında büyük bir bölüm işgal eden en karanlık sayfalarını oluşturur. Sansürlenen sayfalar, kâğıt tahsisi kesilen gazeteler, iktidar veya “büyük müttefik” ABD ve NATO ile ilgili hoşa gitmeyen en küçük haber ve yazı yüzünden kendisini Tahkikat Komisyonu önünde ve hapishanelerde bulan gazeteciler, 1950’li yılların ikinci yarısındaki basın yaşamının adeta sıradan olayları haline gelmişti.

27 Mayıs ise, DP iktidarının hapishanelere doldurduğu gazetecileri, hem de 27 Mayıs sabahının ilk işi olarak özgürlüğüne kavuşturdu. Basın üzerindeki yasaklayıcı, kısıtlayıcı, basın özgürlüğünü daraltıcı yasa ve yönetmelikleri temizledi. Çıkardığı basın yasası ile, basın çalışanlarına büyük haklar sağladı. 4

12 Mart, 27 Mayıs’ın yaptığı anayasayı budadı. 12 Eylül ise, o anayasayı tümüyle ortadan kal-dırdı. 27 Mayıs Devrimi’nin adını bayramlar listesinden sildi. Yani, yaptıkları darbenin 27 Mayıs karşıtı olduğunu bizzat 12 Mart ve 12 Eylülcülerin kendileri ilan ettiler. Gerçek bu kadar açık iken, 27 Mayıs’a, onu 12 Mart ve 12 Eylül’ü aynı kefeye koyarak saldırmak, ABD ve AB’nin “esas oğlanları” için, bir savaş taktiğidir. 12 Mart ve 12 Eylül’deki tutumlarını unutup/unutturup, büyük bir “sivillik” ve “parlamenter demokrasi” aşkıyla bugün ipliği iyice pazara çıkmış 12 Mart ve 12 Eylül’ün yanına 27 Mayıs’ı da katmak, 12 Mart ve 12 Eylül’ün acısını çekmiş insanları avlamak amacıyla başvurdukları bir CIA hilesidir.

1990’larda Endonezya ordusunun başına gelenlerden öğreniyoruz ki, CIA, ABD denetimindeki “dost” ülkelerin yine ABD denetiminde olan “dost” ordularının kendi haklarına karşı hem de CIA’nın teşvik, destek ve rehberliğinde işledikleri suçları arşivlemektedir. Bu “dost” kuvvetler bir gün gelip ABD denetiminden çıkmaya kalkışırlarsa, bu suç dosyaları şantaj aracı olarak kullanılacaktır.

CIA ve Pentagon için bu konuda Türk ordusunun üstelik, 1960’ların ABD karşıtlığını fitillemiş 27 Mayıs gibi bir “sabıkası” da vardır. Türk ordusu bir gün gene ABD denetiminden çıkmak üzere 27 Mayıs benzeri bir atağa kalkışırsa, bu suç dosyaları o gün halka, ABD’ye direnmeye kalkan ordunun gerçekte ne kadar “kirli”, “demokrasi düşmanı”, “militarist”, “gaddar”, “işkenceci”, “komplocu”, “kendi halkına düşman” vb olduğunu anlatmakta bir psikolojik savaş aracı olarak kullanılacaktır. O gün, direnmeye kalkan Türk ordusunun 12 Mart ve 12 Eylül’de CIA’nın bizzat kendisinin rehberlik ve desteğinde işlediği suçları piyasaya sürülecektir. CIA içerdeki elemanlarına o zaman, ABD’ye karşı direnmeye kalkışan orduyla mücadelede, asker ve askerilik karşıtlığı, sivillik ve “sivil demokrasi”“aşkı”, “anti militaristlik” görevleri verecektir. Çetin Altan bu görevi daha 2000 yılında ve açıkça yazmaktan çekinmemişti. O günlerde “28 Şubat bin yıl sürecek” diyen Kıvrıkoğlu’ları, “MİT, 40 yıldır CIA’nın emrinde Türk aydınına kan kusturmuştur” raporunu yazdırtan Çetin Doğan’ları, NATO’dan çıkıp Avrasya’da yer almaktan söz eden Tuncer Kılınç’ları, “ABD gizli servislerinin elindeki belgeler açıklanırsa Endonezya ordusuna dönersiniz” 5  diye tehdit etmişti.

Pentagon’dan “el almış” olanlar, Soros’un “demokrat”ları, kuşkusuz ki, halkı ABD’ye direnen kuvvetler aleyhine kışkırtmak için, bu ve benzeri savaş hilelerine başvurarak kendi görevlerini yapmaktadırlar. Evet, bu savaş hilelerine başvurmak onların üstlendikleri görevlerin gereğidir. Fakat acı olan, binlerce insanın sol ve solculuk adına bunların peşine takılmasıdır. CIA ve Pentagon adamlarının cenahından, onların tezleri ile 27 Mayıs Devrimi’ne ateş ederek sol ve solculuk adına binlerce insanı bunların peşine takanlar, çok daha büyük suçlar işlemektedirler.

Demokrasi, sivillik, çoğulculuk ve 27 Mayıs
27 Mayıs’la 12 Mart ve 12 Eylül arasında, “askeri olmak”, biçimsel olarak “askeri inisiyatife dayanmak” dışında hiçbir ortak yan yoktur. Kaldı ki, 27 Mayıs sadece askeri inisiyatife değil, onun kadar sivil inisiyatife de dayanmıştır. 12 Mart ve 12 Eylül ise, sivil inisiyatife, kitle inisiyatifine, hele hele emekçi inisiyatifine dayanmak bir yana, tamamen bunlara karşı gelişmiş; bunları bastırmak üzere gelmiş askeri hareketlerdir.

27 Mayıs, DP iktidarı tarafından tıkanan “sivil inisiyatifin” önünü açmıştır. “Sivil inisiyatifin” DP iktidarı tarafından işlemez hale getirilen en temel mekanizmasını, parlamenter çoğulculuğu ve parlamenter yoldan iktidar değişikliğini yeniden işler hale getirmiş; hatta salt işler hale getirmekle de kalmamış, bunların, DP iktidarının son döneminde örneği görüldüğü gibi, parlamento çoğunluğuna dayanılarak ortadan kaldırılmasının yollarını kapatan önlemler alarak “sivil inisiyatif”in işlemesini daha da sağlamlaştırmıştır. Anayasa Mahkemesi, çift meclis (Meclis ve Senato), yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi, idarenin işlem ve eylemlerinin yargı denetimine tabi olması gibi önlemler, hep, parlamentoda çoğunluğu bir şekilde ele geçiren egemen sınıf kanadının, bu çoğunluk gücüne dayanarak gerek parlamenter alanı, gerekse serbest siyaset yapma kanallarını rakiplerine kapatmasını önlemek için getirilmişti. Bu önlemler, parlamentoyu ve parlamenter sistemi koruyan, sağlamlaştıran önlemlerdi. Almanya’daki Hitler örneği bir yana; bizzat DP iktidarında görülmüştü ki, parlamento ve parlamenter sistem, sadece kumandası askeri olan askeri darbelerle değil; kumandası sivil ve parlamenter görünümlü olan ama zor gücü olarak yine askeri devreye sokan (başka türlüsü de mümkün değil) “sivil inisitayifler”le de işlemez hale getirilebiliyordu.

27 Mayıs, aynı zamanda askeri inisiyatife (ordunun tepesine) karşı bir isyan hareketidir. Ordunun tepesindeki 300 generalden, Genelkurmay Başkanı ve Sıkıyönetim Komutanlarını hapse atmış, 280 tanesini de emekli etmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül ise, ordunun Amerikancı tepesinin tabanına karşı hareketleridir. 12 Mart ve 12 Eylül, yüzlerce genç yurtsever subayı ordudan atmış ve hapse göndermiştir.

DP iktidarı 1950’lerin sonuna gelirken, egemen sınıflar arasındaki 1946 uzlaşmasına dayanan sol’a kapalı parlamenter çoğulculuğu bile boğmaya kalkıştı. Hem de bunu, ordunun tepesini kullanarak, yani sivilcilerin iddialarının aksine, askeri yoldan yapmaya kalkıştı. Sivil toplumcu metafiziği bir yana bırakırsak, devletin zor gücünü devreye soktuktan sonra, zaten başka türlüsü de olmazdı.

27 Mayıs, DP iktidarının ortadan kaldırmaya çalıştığı parlamenter çoğulculuğun, sınırlarını daha da genişleterek ve DP’nin yaptığı gibi herhangi bir kanadın diğer kanadı tasfiye etmeye kalkışmasını bertaraf etmenin önlemlerini alarak yeniden işlemesini sağladı. Anayasa Mahkemesi, çift meclis vb önlemler, bir kanadın parlamentoda sağladığı çoğunluğa dayanarak diğer kanadı oyun alanının dışına atmasını önleyecek kurumlar olarak getirildi. En önemlisi
de, 1946 uzlaşmasına dayanan parlamenter çoğulculuğun sınırlarını, orta sınıflar ve emekçi sınıflar da içinde olmak üzere, toplumun daha geniş kesimlerini kapsayacak şekilde genişletti. Sadece Anayasa ve örgütlenme özgürlüğü alanına ilişkin yasalarda değil, getirdiği ve “Milli Bakiye” adıyla anılan seçim sitemiyle de parlamenter çoğulculuğu, toplumun alt sınıflarına açık hale getirdi. 1965’de TİP, bu kazanım sayesinde parlamentoya girebildi.

Amerikancı “sivil toplumcu”lar ve neoliberallerin, onların piri olan T. Özal’ların ve “idol”leri olan T. Erdoğan’ların %10’luk seçim barajlı “parlamentoculuğu” ve “sivilliği”, 12 Eylül askeri rejiminin egemen sınıflar bakımından “istikrar” öngören vurgusu tarafında yer alırken; “istikrar” uğruna “millet iradesinin” önemli bir bölümünün parlamentoya yansımasını barajlarla devre dışı bırakırken; 27 Mayıs, Anayasasından seçim sistemine kadar, parlamenter çoğulculuğun demokratikleştirilmesini ve seçimlerle beliren “millet iradesinin” sonuna kadar parlamentoya yansımasını savunmuş ve sağlamıştır.

Bugün hem siyasi hem de ideolojik bakımdan emperyalizmin hizmetinde olan “sivil toplumculuk” ve “sivil iradecilik”, tarihteki, sivil inisiyatiflerin önünü açan ve “sivil toplum”u geliştiren bütün hareketlerin “askeri” olduğunu unutuyor ve unutturuyor. Ünlü Anglosakson “sivilliği”nin ve parlamenter siteminin önünü açan Cromwell Devrimi olsun, 1775-1783 Amerikan Devrimi olsun tepeden tırnağa askeri inisiyatiflerden ibaretti. Burjuvaziyi ve köylüleri feodalizm ve aristokrasi karşısında özgürleştirerek burjuva sivilliğinin önünü açan askeri inisiyatiflerdi. Bugün bütün Batıcı “sivilcilik” akımlarının nefretle andıkları Fransız Devrimi’nin Jakobenleri, burjuva devrimini ve “sivil toplum” inisiyatifini sonuna kadar geliştirirken başvurdukları araç, “askerileştirdikleri” sivil güçtü. Aynı şeyleri, toplumun ezici çoğunluğunu çağını doldurmuş sınıfların diktatörlüğünden ve devlet aygıtının denetiminden özgürleştiren bütün devrimler için geçerlidir.

Türkiye toplumunu monarşiden Meşrutiyet kısmi serbestîsine, padişahlık sisteminden Cumhuriyet özgürleşmesine taşıyan askeri karakterli Jön Türk ve Cumhuriyet Devrimleri olmasaydı, padişahlık kaç yüzyılda “düz evrimle” kendi içinden sivil toplumu doğuracaktı?

Bunları da bir yana bırakıp, doğrudan doğruya Batı’nın ABD liderliğindeki ve NATO’lu, AET’li “Hür Dünya” yıllarına bakalım. ABD liderliğindeki NATO’lu, AET’li “Hür Dünya”, Portekiz’i 40 yıl demir yumrukla yöneten Caetano sivil faşist diktatörlüğünü desteklerken, Portekiz’de parlamenter sistemin ve gerçek sivilliğin yolunu, Portekiz 27 Mayıs’ı olan 1975 “Karanfil Devrim”i açtı. “Medeni” ve “demokrasinin beşiği” Avrupa Mısır’da1950’li yıllara kadar çürümüş ve her türlü demokrasiden uzak Kral Faruk rejimini ayakta tutarken, Mısır’a parlamenter sistemi ve çoğulculuğu, Mısır’ın 27 Mayıs’ı olan Nasır’ın “Hür Subaylar” hareketi getirdi.

Düne kadar kral Faruk’ların, Şah Pehlevi’lerin, Caetano’ların, Franco’ların “sivil” diktatörlüklerinin arkasında olan; Endonezya’da, Kamboçya’da, Yunanistan’da, Türkiye’de, Şili’de parlamenter sistemlere karşı askeri darbeler düzenleyen ABD ve Batı, bugün ezilen dünya ülkelerini parçalamanın aracı olarak onların ordularını parçalamak üzere “sivillik” ve “demokrasi” havariliğine soyunmuş ve uşaklarına da bu rolü vermiştir.

27 Mayıs’ın devrimci kabarış ve inişlere
bağlı yükselişi ve gözden düşmesi
27 Mayıs’ın 50 yıllık ömründeki kaderi, tarihteki bütün devrimlerin kaderi gibi olmuştur. Toplumda devrimciliğin, devrimci mücadelenin yükseliş yıllarında yere göğe konmayan 27 Mayıs, gericiliğin egemen olduğu yıllarda geminin bordasından atılmış, üzerinde “darbe, darbe” diye tepinilmiş, lanetlenmiştir. Bugün böyle bir dönemi yaşıyoruz. Türkiye’de devrim ve karşı-devrim, ikincilerin gücünün ağır bastığı koşullarda, ideolojik ve siyasi bakımdan göğüs göğse bir çarpışma içindedir. Bu çarpışmanın alanlarından biri de 27 Mayıs’tır.

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, içerde DP iktidarının baskılarına ve parlamenter faşist bir diktatörlük kurma çabalarına karşı gençliğin, üniversitelerin, aydınların, basının, muhalefet partilerinin (CHP ve CKMP) yükselen mücadelesinden güç alarak gerçekleşti.

27 Mayıs müdahalesinin hazırlandığı ve gerçekleştiği yıllarda, içerde kitle mücadelesi yükselirken, dışta da dünya çapında devrim dalgası yükseliyor, ezilen dünya ülkelerindeki Bayar-Menderes türü iktidarların başlıca dayanağı olan ABD emperyalizmi geriliyordu. Vietnam’da, Kamboçya’da, Endonezya’da, Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de, Cezayir’de ABD işbirlikçisi ve Batı yanlısı hükümetler ya bir bir devriliyor, ya da büyük darbeler alıyordu.

27 Mayıs içte ve dışta yükselen bu devrimci dalgadan güç alarak gerçekleşirken, kendisi de daha büyük bir devrimci yükselişin yolunu açtı. 1960’lı yıllarda Türkiye, tarihindeki en büyük kitle mücadelelerine sahne oldu.

Bu yılların 27 Mayıs değerlendirmelerine, devrimcilik, tarihsel materyalist gerçekçilik ve bilimsellik damgasını vurdu. Kitle mücadelesinin ve devrimciliğin yükselişte olduğu 1960 ve 70’lerde, 27 Mayıs konusunda Türkiye’nin siyasi fikir hayatında, özellikle de sol’da, aşağı yukarı bir fikir birliği de vardı. Bu fikir birliği, 27 Mayıs’ın, Türkiye’nin yüz yıllık demokratik devrimler mücadelesinin bir parçası; bu anlamda da ilerici ve sol bir hareket olduğu değerlendirmesine dayanıyordu.

Bu değerlendirmenin tamamına katılmayan “27 Mayıs mağduru” bir siyasi kesim (DP-AP siyasi geleneği) de vardı. Ama 27 Mayıs’ın sol bir hareket; tarihsel olarak Jöntürk ve 1920’lerin, 1930’ların devrimciliği çizgisinde, onların devamı olan bir hareket olduğu görüşüne -değişik bir bakış açısından- onlar da katılıyordu. Onların itirazı, 27 Mayıs’ın demokratikliği değerlendirmesineydi. Onlar, çağdaş Türkiye tarihindeki bütün devrimci sıçramaların karşı tarafında yer almış toplumsal kesimlerin devamı olarak, 1908 Jöntürk Devrimi ile 1920-30’ların “tepeden inme devrimleri” gibi 27 Mayıs’ın da “sivil siyasete” ve her nasılsa bir kere oluşmuş “parlamenter demokrasiye zarar verdiği” görüşünü savunuyorlardı.6

12 Eylül darbesi ile girilen dönemde, birçok konuda olduğu gibi demokrasinin içeriği ve askeri ve sivil olanla ilişkisi konularında da, bilimsel ve tarihsel gerçeklikten uzaklaşan büyük bir kavram çarpıtması yaşanmaya başladı.

Türkiye’de 12 Eylül faşist diktatörlüğünün baskısı, dünya çapında devrim dalgasının geri çekildiği ve Batı merkezli emperyalist-kapitalist sitemin yeni bir atağa kalktığı koşullarda yaşandı. Üst üste gelen bu üç olgu, Türkiye sol’u ve aydınları arasında büyük bir ideolojik sağa kayışa yol açtı. Bu sağa kayıştan 27 Mayıs konusundaki değerlendirmeler de nasibini aldı. Sol’un Batı’dan gelen ideolojik rüzgârlardan etkilenmeye açık kesimleri, yükselen yeni liberalizmin, “askerden gelen her şey kötü, antidemokratik”, “sivil olan her şey iyi ve baş tacı” değerlendirmesinin peşine takıldı. Bu değerlendirme, ABD’nin Küreselleşme stratejisi ve programıyla birlikte, ezilen dünya ülkeleri ordularına düşmanlık çizgisine dönüştü.

ABD, 12 Mart ve 12 Eylül’de komuta kademesi “our boys” olan ve onlar kanalıyla denetlediği TSK’yi, tek başına dünya egemenliğine soyunduğu “Yeni Dünya Düzeni”(YDD) döneminde, Endonezya, Yugoslavya, Filipinler orduları örneğinde olduğu gibi, parçalanıp dağıtılacak güçler arasına koydu. Çünkü TSK mevcut yapısıyla, Türkiye’nin parçalanmasına karşı koyma ve bu anlamda ABD ve NATO denetiminden çıkma potansiyeli taşıyan bir askeri güçtü. Çünkü, 45 yıldır bir NATO gücü olsa da, NATO’nun ideolojik-siyasi tornasından geçirilse de, kökeninde bir ulusal Bağımsızlık Savaşı ve devrim (Kemalist Devrim) ordusu olma geleneği bulunan bir ordu idi. ABD’nin tek başına dünya egemeni olma stratejisinin ihtiyaç duyduğu ezilen dünya ülkeler orduları ise, Bosna’da, Afganistan’da, Irak’ta kurulan tipte, içte polis, bölgede ABD adına jandarma gücü olacak sömürge orduları idi. TSK bu bakımdan ya sözcülüğünü T. Özal’ın yaptığı küçültülmüş, vurucu gücü yükseltilmiş ve profesyonelleştirilmiş askeri güce dönüştürülmeli; ya da, parçalanıp dağıtılarak yeniden inşa edilmeliydi. Aslında birinci yol da ikincisine çıkıyordu. 650-700 bin kişilik konvansiyonel bir orduyu 200-250 bin kişilik profesyonel bir jandarma gücüne dönüştürmek, ancak büyük bir parçalama-dağıtma operasyonu ile mümkün olabilirdi.

İşte bu nedenlerle ABD ve içerdeki bilumum işbirlikçileri, YDD’nin ilan edilmesiyle birlikte, 12 Mart ve 12 Eylül’deki rollerini bir kenara atarak, dünyanın en büyük “sivilcileri” oldular.

1980 askeri müdahalesiyle başlayan süreçte 27 Mayıs’ı 12 Mart ve 12 Eylül askeri müdahaleleri ile aynı kefeye koyan ve “Sonuçta üçü de askeri darbedir, üçü de sivil siyasete ve demokrasiye müdahaledir, bu yüzden üçü de antidemokratiktir” diyen neoliberal değerlendirme giderek güç kazandı.

2000’lerin ilk on yılı biterken, dünya yeni bir devrimci kabarışa sahne olmaya başlamıştır. Türkiye, bu kabarışı 1920’lerdekine benzeyen bir devrimci durum sürecine girerek yaşamaktadır. Yaşanan ve girilen sürecin diğer sonuçları başka yazıların konusu. Konumuz bakımından sonucu ise, hiç kimsenin kuşkusu olmasın, 27 Mayıs’ın önümüzdeki yıllarda, toplumumuzun ezici çoğunluğunun gözünde devrimler tarihimizdeki onurlu yerini alması olacaktır.

-----

  1. Bkz: D. Perinçek’in, Karen Fogg’un E-Postalları kitabındaki yazışmalar; Kaynak Yayınları, Nisan 2002, 
   Birinci Basım, İstanbul.

2. Siyasi ve biyolojik Ali Kemal soyunun bile cesaret edemediği şu ibret verici Ali Kemal savunmasının “solculuk” adına yapıldığını okurların bilgisine sunuyoruz. Bu savunma da göstermektedir ki, “solcu” maskeli karşı-devrimcilik işi artık arsızlık ve günümüzün Ali Kemalleri olma boyutuna vardırmıştır: “Ali Kemal, ‘Artin’ adı takılarak linç ettirildi, 1915 trajedisini soruşturmaya kalkıştığı için. Bir gün bu ülkede onun heykeli dikilecek. Türkler onunla onur duyacak, ‘içimizden cesur insanlar çıktı’ diyerek, Almanların bugün Schindler’ler ile öğünmesi gibi.”(Ragıp Zarakolu, Günlük gazetesi, 26 Kasım 2008)

3. 27 Mayıs’a gerçekleştiren kadrodan MBK üyesi ve Tabii Senatör Haydar Tunçkanat, 1969’da Cumhuriyet Senatosu’nda yaptığı konuşmada, ABD ile 1945’ten itibaren imzalanan ve kamuoyundan gizlenen iktisadi, siyasi ve askeri ikili anlaşmaları açıkladı. Bkz: Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, Kaynak Yayınları, 4. Basım, Ağustos 2006, İstanbul.

4. Bu konuda geniş bilgi için bkz: Naim Tirali, Karanlığa Işık Tutmak, Yön Yayıncılık, Birinci Baskı, Temmuz 2000, İstanbul. Vatan gazetesinin ortaklarından ve yazarlarından olan edebiyatçı (öykücü, denemeci), CHP eski Giresun Milletvekili Naim Tirali, 1959 yılında Vatan’da Başbakan A. Menderes’le ilgili Amerikalı bir gazetecinin yolsuzluk ima eden bir haberini yayımlamak nedeniyle cezaya çarptırılıp hapse atılır. N. Tirali ile birlikte gazetenin Yazı İşleri Müdürü Selami Akpınar da cezaya çarptırılır ve tutuklanır. 2000 yılında, 27 Mayıs’ın 40. yılında, kendisi ile Ulusal Kanal’da yaptığımız söyleşiye Tirali şöyle başlamıştı: “Bugünlerde basında 27 Mayıs’la 12 Mart ve 12 Eylül’ü bir tutan çok sayıda yazıya rastlıyorum. Bu büyük bir yanılgı ve yanlıştır. Bu yanlışı gazetecilerin yapması ise, vahimdir. 27 Mayıs, başta ben olmak üzere, gazetecileri hapishaneden çıkardı; 12 Mart ve 12 Eylül ise, sayısız gazeteciyi hapse attı. Bir tek bu bile 27 Mayıs’la 12 Mart ve 12 Eylül’ün birbirine zıt hareketler olduğunu ispatlamaya yeter. Her üç askeri hareketi de yaşamış bir gazeteci olarak şunu söyleyeyim ki, hiç kimse bana, cezaevine atılmış bütün gazetecileri hem de ihtilal sabahı hapishaneden çıkaran 27 Mayıs ile gazetecileri cezaevine dolduran 12 Mart ve 12 Eylül’ü aynı kefeye koyduramaz. 27 Mayıs’ın basın mesleğine sağladığı diğer hak ve hürriyetleri ise, hiç saymıyorum. İsteyenlere o günlerde bu konuda yazdığım makaleleri gönderebilirim”.

5. Bkz: Sabah gazetesinin 17 Haziran 2000 tarihli sayısındaki yazısı.

6. 27 Mayıs’ın devirdiği DP siyasi geleneğinin daha sonra 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini yaşamış temsilcileri olan S. Demirel ve H. Cindoruk bugün, “27 Mayıs’ın parlamenter demokrasinin yerleşmesine ve sağlamlaşmasına hizmet eden bazı kurumlar da getirdiğini”; bu anlamda örneğin 12 Eylül ile tam olarak aynı kefeye konamayacağını söylüyorlar. 50 yıl sonra yapılan bu değerlendirmenin oluşmasında, 12 Mart ve 12 Eylül’den çok, 1980’lerde başlayıp 2000’lerin başında ivme kazanan T. Özal-T. Çiller-T. Erdoğan çizgisindeki sömürgeleşme sürecini yaşamanın etkisi var. Bu sürecin temsilcileri olan T. Özal-T. Çiller-T. Erdoğan’lar, kuşkusuz ki, 1946’da kurulan ve 27 Mayıs’la tahkim edilen “çok partili parlamenter sistem”in egemen sınıflarından DP ve AP’nin temsil ettiği kanat içinden çıktılar. Ama, 1980 sonrası sömürgeleşme sürecinin ürettiği ve yükselttiği bu kesim, varlığını ve egemenliğini 1946’da kurulan sistem içinde değil de, esas olarak ABD’nin Türkiye’deki, bölgedeki ve dünyadaki gücüne dayanarak sürdüren bir güç olarak, “çok partili parlamenter sistemi”, gladyo-mafya-tarikat sivil diktatörlüğünün peçesi haline getirdi. Sömürgeleşme sürecinin ürünü olan bu sivil diktatörlük, 27 Mayıs’ın genişlettiği ve tahkim ettiği parlamenter alanı daralttıkça, bu daralmanın baskıladığı Cindoruk’lar, Demirel’ler, gladyo-mafya-tarikat sistemine karşı direnmede, 27 Mayıs’ın kazanımlarına da dayanmak zorunda kalmaktadır.

Arslan Kılıç
ulusalkanal.com.tr

Etiketler

Yorum Gönder

Çok Yorumlananlar