banner864

Av. Nazan Moroğlu yazdı: Hukuki açıdan sözde Ermeni soykırımı iddiaları 20 Nisan 2015, 15:48

24 Nisan 1915 tarihi, özellikle Ermeni diasporası tarafından sözde Ermeni soykırım günü olarak tanıtılmaya, farklı propaganda, eylem ve kampanyalarla dünya gündeminde tutulmaya çalışılmaktadır.

Ermeni diasporasının her yıl “24 Nisan’larda” tüm dünyada sözde soykırımın yıldönümü diye andıkları tarih, aslında Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletinin, isyan çıkaran Ermeni Komiteleri elebaşlarının tutuklanmasına dair karar aldığı tarihtir. Osmanlının ülke güvenliğini korumak amacıyla aldığı bu karar vilayetlere ve mutasarrıflıklara gönderilmiş ve sadece örgüt mensubu Ermeniler tutuklanmıştır. Bu nedenle, 24 Nisan 1915 tarihi “zorunlu göçün” uygulandığı tarih değildir.(1)

Bu yazıda, tarihçilerin, araştırmacıların, dışişleri uzmanlarının yaptığı incelemeleri, yayınları, raporları, Osmanlı Talimatnamelerini, mahkeme kararlarını gözönünde tutarak, sözde soykırım iddialarını hukuki açıdan değerlendirmeye çalışacağım.

Bilindiği gibi, Ermeni diasporasının ortak paydası ‘sözde soykırım mağduriyetlerini’ tüm dünya ülkelerinde tanıtmaktır. Soykırım olarak tanınmasını sağlamak için soykırım anıtları dikmek; Türk dışişleri mensuplarının öldürülmesine yönelik terör eylemleri yapmak dahil olmak üzere her yöntemi denemişlerdir (2). Bu ısrarlı girişimlerinden sonuç da almışlar, ikna ettikleri birçok ülkede “soykırımı tanıyan ve hatta 1915 olayları soykırım değildir” diyenleri cezalandıran kararlar, yasalar çıkarılmasını sağlamışlardır.

“3 T” olarak dile getirilen sözde soykırımı “Tanıma, Tazminat, Toprak” talepleri yolundaki girişimlerini ısrarla adım adım sürdürmektedirler.

Türkiye, konuyu tarihsel ve özellikle hukuksal boyutu ile ele almakta ve etkili bir şekilde gerçekleri anlatmak üzere kararlı bir devlet stratejisi oluşturmakta çok geç kalmıştır.

Ermenistan ve diasporası ise yaşanan olayları tarihi ve hukuki alanda tartışmaktan ziyade, bu konuda haklı dayanakları olmadığını bildikleri için tanıtma faaliyetlerini siyasal alana çekerek sürdürmektedirler.

Son olarak, Katolik dünyasının dini lideri Papa Françesko’nun, Vatikan’da düzenlenen ayinde 1915’te yaşanan Ermeni tehcirinin 100. yılında ‘soykırım’ ifadesini kullanması, tarihi gerçeklere değil siyasi girişimlerden etkilenmiş bir açıklama niteliğinde olmuştur.

Ne yazıkki, Avrupa Parlamentosunun 15 Nisan’da aldığı kararda da 1915 olayları "soykırım" olarak nitelendirilmiş ve Türkiye'ye geçmişiyle yüzleşmesi ve 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını kabul etmesi çağrısı yapılmıştır. Aslında bağlayıcı nitelik taşımayan, tutum beyanı niteliğinde olan bu kararda da görüldüğü gibi, tarihi gerçekler ve hukuki düzenlemeler bir kez daha gözardı edilmiş, konu siyasi zeminde ele alınmaya devam edilmiştir.

Her yıl olduğu gibi 100. yılı dolayısiyle 24 Nisan günü ABD Başkanının “soykırım” sözünü kullanıp kullanmayacağı Türk dışişleri tarafından büyük bir dikkatle izleniyor. ABD Başkanı “genocide - soykırım” değil de “massacre- katliam” sözcüğünü kullandığında Türkiye, adeta rahat bir nefes almakla yetinir. Ancak kararlı bir devlet politikasıyla 1915 olaylarının soykırım olarak nitelendirilmesinin doğru olmadığına yönelik çalışma yapılmadığına, yeni bir 24 Nisan’a kadar gündeme alınmadığına tanık oluruz.

Ülkemizde, sivil toplum kuruluşları, tarihçiler, araştırmacılar ve hukukçular son zamanlarda bu konuda yoğun çalışmalar yapmaya başlamışlardır. Bu konuda Osmanlı arşivleri düzenlenmiş, açılmış ve çok sayıda yayın yapılmıştır.

Bu arada, aşağıda ayrıntılı olarak ele alacağımız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi – Perinçek Kararı (17 Aralık 2013):
- sözde soykırımın Ermeni diasporasının tek yanlı iddiası olduğuna,
- bunun tarihsel ve hukuksal boyutu ile tartışılması gerektiğine,
- soykırım değildir” açıklamasının suç oluşturamayacağına,
- bu açıklamanın ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine
dünyanın dikkatini çekmesi gereken tarihi bir başlangıç olmuştur.

Soykırım hukuki bir kavramdır.
Soykırım, 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nde tanımlanmıştır.
1915 – 1918 yıllarında yaşanan olaylar, Sözleşmede yer alan tanım kapsamında bir soykırım olarak nitelenebilir mi?

Buna karar verebilmek için, Sözleşmenin kabul edildiği tarih, sözleşmede yer verilen “soykırım” tanımı ve 1915 - 1918 tarihlerdeki bilgi, belge ve arşivler dikkate alınması gerekir. Ancak, konuyu hukuki açıdan ele almadan önce 1.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’da Ermeni sorununun ortaya çıkmasına yol açan olaylara, neden tehcir uygulama ihtiyacı duyulduğuna, Ermenileri toplu olarak katletme kastı olup olmadığına bakılması gerekir.

Osmanlı’da Ermeni Sorunu
Osmanlı Devleti zayıflamaya başlayıp, hemen her cephede Avrupa'nın müdahalesine maruz kalınca, Türk - Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma dönemi başlamıştır. Batılı ülkelerin Osmanlı Devletine yönelik emperyalist girişimleri, Osmanlı’nın o tarihlerdeki diğer devletlerle ilişkileri ve savaşlar sonrasında imzalanan antlaşmalar Ermenilerle sorun yaşanmasına yol açmıştır.

Hukuki temeli 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasına dayanan Ermeni sorunu hakkında (3) tarihi, siyasi ve hukuki gelişimi bir bütün olarak ele alınmadan gerçekleri görmek mümkün olmayacaktır.

Başta 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması olmak üzere 1856 tarihli Paris; 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Ayastefanos ve Berlin Antlaşmalarının bu sürece etkileri olduğu görülmektedir.

1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasında, doğrudan “Ermenilere” yönelik bir ifade bulunmamaktadır. Ancak, Rus Çarlığına, Osmanlı Hristiyanlarının “koruyucusu” rolünün verilmiş olması nedeniyle, Ermeniler kendilerini Rus Çarının tebası gibi görmeye başlamışlar ve Osmanlı-Rus Savaşlarında çok sayıda Ermeni, Rus güçlerinin yanında Osmanlı karşısında yer almışlardır.

Kırım Savaşı sonrası yapılan 1856 Paris Antlaşmasına kadar Osmanlı Hristiyanları üzerinde sadece Rusların “koruyucu” rolü varken, Paris antlaşması ile “koruyucu” rolü diğer Avrupa ülkelerine de tanınmıştır. Aslında Paris Antlaşmasında da açık bir ifadeyle Ermeniler anılmamıştır. Ancak, bu durum Ermenilerin Batı ülkelerinden güç alarak Osmanlı’ya karşı ayaklanmalarına ve bazı tavizler almak istemelerine yol açmıştır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası yapılan Ayastefanos ve 1878 Berlin Antlaşmalarında bu defa doğrudan açık bir ifadeyle Ermenilerle ilgili bir hükme yer verilmiştir.

Buna göre, Osmanlı Devleti, Ermenilerin oturdukları vilayetlerin yerel şartları dolayısiyle ihtiyaçları olan ıslahat ve düzenlemeleri yapmanın yanında, Kürtlere ve Çerkezlere karşı Ermenilerin emniyet ve huzurlarını korumayı taahhüt etmiştir.

Daha sonra Ermeniler, Avrupalı koruyucularına güvenerek özerklik taleplerini dile getirmeye başlamışlardır. Kurdukları Taşnak ve Hınçak gibi örgütler aracılığıyla silahlı mücadeleye giren Ermeniler, Osmanlı topraklarında büyük Ermenistan kurma emeliyle ayaklanmalar başlatmışlardır.

1912’den itibaren özellikle Rusya’nın, İngiltere ve Fransanın desteğini alan Ermeniler, doğuda Rus ordularına yardım etmişler, birbiri peşine Osmanlıya karşı isyanlar çıkarmışlardır. 1. Dünya Savaşı sırasında Ermeni askerlerinin Rus ordusu içinde yer alarak doğrudan Osmanlıya karşı savaşması ve Anadolu’nun batısı ile doğusu arasındaki geçiş yollarının ve telgraf iletişimin kilit noktalarının Ermeniler tarafından felç edilmesi nedeniyle, Osmanlı Devleti ülke güvenliği açısından Anadolu’daki Ermenileri güneye göç ettirme kararı almıştır.

Bu göç sırasında açlık ve hastalıklar nedeniyle gerek Ermeniler gerek onlara eşlik eden Osmanlı jandarması arasında çok sayıda ölenler olmuştur. Osmanlı’nın kendini korumak amaçlı uyguladığı “tehcir” sonraki yıllarda Ermeniler tarafından “sözde Ermeni soykırımı” olarak adlandırılmaya ve dünyaya bu şekilde tanıtılmaya başlanmıştır.

“Ermenilerin Sevk ve İskanlarına İlişkin Talimatname” ile yapılan tehcir Ermeni çevrelerince "Ermeni soykırımı" olarak dile getirilmiş ve bu iddialar önce Osmanlılara karşı ve Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da Türkiye’ye karşı sürdürülmüştür.

Soykırım, hukuki bir kavramdır
Soykırım bir hukuki kavramdır (4). Soykırım tanımına Birleşmiş Milletlerde 9 Aralık 1948 tarihinde 260 A (III) sayı ile kabul edilen, 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe giren Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin(5) 2. maddesinde yer verilmiştir.

Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2.maddesinde:
“Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu veya o gruba mensup olanların tümünü veya bir kısmını yok etmek kastıyla öldürmek gibi .. fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur” denilmiştir.

Burada dikkate değer bir husus, Sözleşmenin 2. maddesinde gruplar sayılırken, ‘politik gruba’ yer verilmemiş olmasıdır. ‘Politik grup’, özerklik ve/veya bağımsızlık kazanmak gibi politik amaçlarla mücadele eden grup anlamına gelmektedir. Bu çerçevede mücadele eden ‘politik gruplar’ ise Sözleşme kapsamına alınmamıştır. 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarında isyan çıkaran Ermeniler bir ‘politik’ gruptur (6); Anadolu’nun doğusunda bağımsız bir devlet kurma amacıyla isyanlar çıkarmışlardır.

Ayrıca, Sözleşmeye göre soykırım suçunun oluşması için en önemli unsur eylemlerin “kasten” yapılmış olmasıdır.

Aşağıda ele alacağımız Osmanlı Talimatnamelerinde görüleceği üzere, tehcir Ermeni nüfusunu yok etme kasdıyla değil, bir askeri gereklilik olarak yapılmış ve Talimatnameler çerçevesinde uygulanmıştır. Burada amaç, Osmanlı devletinin varlığını devam ettirme, kendini koruma mücadelesidir.

Ermenileri yok etme kasdı ve niyeti yoktur. Ermeni iddialarının aksine aşağıda ele alacağımız belgeler, 1915 olaylarının “soykırım” olarak nitelendirilmesinin mümkün olamayacağının kanıtını oluşturmaktadır.

Nitekim, Lahey Uluslararası Adalet Divanının Bosna-Sırbistan kararının 477. paragrafında, UAD’nın Bosna Hersek – Sırbistan/Karadağ davasında 2007 tarihinde verdiği karara atıf yapılmakta ve “477. Bir topluluğun zorla tehcir edildiği, kanıtlanmış olsa bile, tek başına soykırım fiilini (actus reus'u) oluşturmaz” denilmektedir (6-a).

Öte yandan, hukuki açıdan, işlendiği zaman suç olmayan bir eylem, sonradan yapılan bir düzenlemeyle benzer eylemler suç haline getirilse dahi, önceki eylemler hakkında suç oluşturmaz.

Sözleşmeyi hazırlayanlar, soykırımı bir suç olarak tanımlarken, tarihin her döneminde yaşanmış bu tür olayları gözönünde tutmuşlardır. 1915 olaylarının soykırım olarak nitelenmesi söz konusu olmamıştır.

1946 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Almanların Yahudilere uyguladığı genocid=soykırım karşısında, soykırımın Birleşmiş Milletlerin ruhuna ve amaçlarına aykırı olan ve uygar dünya tarafından lanetlenen bir suç olduğuna karar vermiştir. Bu karar üzerine bir uluslararası sözleşme hazırlığına başlanmış ve Sözleşme BM Genel Kurulunca 1948 yılında kabul edilerek 1951’de yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, ancak bu tarihten sonraki olaylara uygulanabilir.

Zaten diaspora Ermenileri de, olayı tarihi ve hukuki alanda tartışmaktan kaçınmakta ve ısrarla siyasi alana çekmektedirler (7).

Soykırım İddialarının Gerçek Dışı Olduğuna İlişkin
Hukuki Dayanaklar


Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin tanımı çerçevesinde,
- 1915 ile 1918 tarihleri arasında Osmanlı yönetimi tarafından çıkarılan Talimatnameler;
Ermenistan Başbakanı Kaçaznuni’nin Raporu;
Malta Mahkemesi Kararı;
- Fransız tarihçilerinin bilimsel açıklamaları

değerlendirildiğinde, sözde Ermeni soykırımı iddialarının gerçek dışı olduğunu kanıtlayacak önemli birer hukuki dayanak oluşturduğu görülecektir.

- “Ermenilerin Sevk ve İskanlarına İlişkin Talimatname” (30.5. 1915)

24 Nisan 1915 tarihinde valiliklere gönderilen tamim çerçevesinde Ermeni Komitelerinde isyan çıkaranların tutuklanmaları isyanları önlemek açısından yeterli olmamıştır. Bu nedenle, giderek artan Ermeni isyanlarını önlemek üzere 30 Mayıs 1915 tarihinde “Ermenilerin Sevk ve İskanlarına İlişkin Talimatname” çıkarılmıştır. Tehcir doğrudan doğruya cephelerin güvenliğini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır.

Talimatnamede Ermenilerin sevk ve iskanının (tehcirin) nasıl yapılacağına ilişkin düzenleme yapılmış; ayrıca Ermenilerin mallarının tesbiti, naklin emniyet içinde yapılması ve Ermenilere gittikleri yerde barınma ve iş imkanlarının sağlanması hususlarına yer verilmiştir. O günün koşullarında tedbir niteliğinde alınan “Ermenileri Sevk ve İskan Kararı”ndan sonra, “sevk ve iskan sırasında insani tedbirlerin alınmasına yönelik talimatname” çıkarılmış, bu tedbirlere uymayan devlet görevlileri de yargılanmış ve cezalandırılmıştır.

10 Haziran 1915 tarihinde yayınlanan bir Talimatname ile de, tehcire tabi tutulanların mallarını koruma altına almak üzere “Emval-i Metruke Komisyonu” kurulmuştur.

- 31 Aralık 1918 tarihli Geri Dönüş Talimatnamesi
Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra, Osmanlı Hükümeti yayınladığı 31 Aralık 1918 tarihli geri dönüş kararnamesiyle tehcire tabi tutulan Ermenileri tehcir öncesi yerlerine dönmeye davet etmiştir (8).

Buna göre:
- Sadece geri dönmek isteyenler sevk edilecek, diğerlerine dokunulmayacak;
- Yerlerine iade edileceklerin yollarda iaşe sıkıntısı çekmemeleri için gerekli tedbirler alınacak;
- Geri dönenlere ev ve arazileri teslim edilecek;
- Yerlerine daha önce muhacir yerleştirilmiş olanların evleri tahliye edilecek;
- Osmanlı sınırları dışına çıkmış olanlar, geri dönmek isteseler de, yeni bir emre kadar kabul edilmeyecek;
- Yetim çocuklar, hüviyetleri dikkatlice belirlenerek ailesine veya cemaatlerine iade olunacak.

Yukarıda özetle değinilen bu kararnamede geri dönüşün ayrıntılı bir şekilde programlandığı görülmektedir.

Bu talimatnameler ve kararnameler de gösteriyor ki:
Osmanlı’nın Ermenileri yok etme kastı olmamıştır.
Ermenileri yok etmek kastı olan bir devlet, “sevk ve nakilleri için”, “yolda güvenlikleri için” ve “savaş hali bittikten sonra da geri dönüşleri için” hukuki düzenlemeler yapar mı?

- Ermenistan Başbakanı’nın Raporu

1915 olaylarının soykırım olarak tanımlanamayacağını gösteren önemli bir belge de Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni’nin bu konuya değindiği raporudur.

Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni’nin Taşnaksutyun Partisine sunduğu Rapor, sözde soykırım iddialarının gerçek dışı olduğuna ışık tutmaktadır.

Kaçaznuni Raporda geçmiş dönemin bir özeleştirisini yapmış ve 1914’ten 1922’e uzanan süreçte, Türk-Ermeni ilişkilerinin özünü bir savaş hali olarak nitelendirmiştir. Kaçaznuni Raporunda Türkiye’yi sorumlu tutan bir değerlendirmede bulunmamış, aksine Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı, denilmiştir (9).

Kaçaznuni Raporunda “Tehcir Kararının” siyasi örgütlenmeyle birlikte silahlanmaya başlayan ve 19. yüzyılın sonlarındaki yerel ayaklanma denemelerinden sonra, 1.Dünya Savaşı sürecinde, Rus cephesindeki Osmanlı ordusunu arkadan vuran Ermeni teşkilatlanması karşısında, Doğu ordusunun cephe gerisini güvenceye almak ve ayaklanmayı bastırmak amacıyla alınmış olduğunu belirtmiştir.

- Malta Mahkemesi kararı:

1915 ve devamı yıllarında Ermenilerin yaşadığı olayların hukuken soykırım suçu oluşturmadığının diğer bir kanıtı da “Malta Mahkemesi” kararıdır.

Aslında, Ermeni iddiaları , hukuki olarak 1.Dünya Savaşından hemen sonra araştırılmıştır. Savaş sonrasında İstanbul’u işgal eden İngilizler, Ermeni Patrikhanesinin raporlarına dayanarak, katliam ve farklı suçlardan sorumlu tuttukları, aralarında Hariciye, Harbiye Nazırlığından üst düzey sivil ve askeri yöneticilerin de bulunduğu 145 Osmanlıyı yargılamak üzere Malta’ya sürgüne göndermişlerdir.

Ancak, soruşturmayı yürüten İngiltere’nin en üst adli soruşturma kurulu olan Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı o tarihte bütün belgeler ve arşiv ellerinde olmasına rağmen, bu kişileri suçlayacak bir kanıt bulamamışlardır.

Bunun üzerine Malta sürgünlerinin tümünü serbest bırakmışlardır. İngiliz Kraliyet Başsavcılığının “kanıt yokluğu “ gerekçesi ile Malta sürgünleri hakkında Ermenilerin katledildikleri suçlamasıyla dava açmaması, günümüz ceza hukukunda “kovuşturmaya yer olmadığı” anlamına gelmektedir.

Malta yargılaması tarihimizin önemli bir sayfasıdır. Ermeni soykırım iddialarını bütün boyutlarıyla boşa çıkaran hukuki ve tarihi sonuçları vardır. Çünkü Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesinde soykırım suçunun varlığı ya da yokluğu konusunda karar verecek yetkili merciinin “yargı organları” olduğu belirtilmiştir. Yetkili yargı organları olarak da “suçun işlendiği ülkedeki yetkili bir mahkeme” ya da “yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi” olarak gösterilmiştir.

Aslında Malta mahkemesinde verilen karar sadece sürgünlerin değil, Türk ulusunun da aklanması anlamına gelmektedir (10).

- Fransız Tarihçilerin Bilimsel Açıklaması

Bilindiği gibi, Ermeni diasporası, tarihi gerçekler, belgeler ve bunların hukuki açıdan ele alınması yerine Sözde soykırım iddialarını siyasal zeminde sürdürmüştür.

Son yıllarda birçok ülkede iç politikalarında kimi oy hesapları açısından “soykırımı tanıyan”, hatta “soykırım değildir” demeyi bile yasaklayan, cezalandıran kanunlar çıkarılmıştır(11).

Tarihi ve hukuki gerçekleri gözardı eden bu girişimler sürerken, 2005 yılında Fransız Tarihçilerin siyasetten uzak, tarihi ön planda tutan açıklamaları ülkemizde memnuniyetle karşılanmıştır.

Bilindiği gibi, Fransa’da ‘tarih yazımı’ tartışılırken, ülkenin önde gelen on dokuz tarihçisi, sözde Ermeni soykırımıyla ilgili yasanın da aralarında bulunduğu Fransa Meclisi’ne ait kararların iptal edilmesi için ortak bildiri yayınlamıştır. ‘Tarih için özgürlük’ adı verilen bildiride parlamentoların tarihî konularda karar almasının ‘demokratik rejimlere yakışmadığı’ vurgulanmış, ‘özgür bir ülkede tarih yazma görevinin meclise ya da hukukî mercilere ait olmadığı’ ifade edilmiştir.

Fransız tarihçiler, parlamento kararlarının tarih biliminde araştırma yapmayı ve eğitimi zorlaştırdığını dile getirerek “Fransa’nın sömürgecilik tarihinin olumlu yönlerinin anlatılmasını öngören 23 Şubat 2005 tarihli yasa ile ‘Ermeni soykırımı’nın tanınmasına ilişkin 29 Ocak 2001 tarihli yasa, köleliğe ilişkin 21 Mayıs 2001 tarihli kanun, antisemitik ve ırkçı eylemlerin cezalandırılmasına ilişkin 13 Temmuz 1990 tarihli yasanın” yürürlükten kaldırılmasını istemişlerdir.(12)

Yukarıda değinilen ve hukuki açıdan değerlendirilen belgeler, Malta mahkemesi kararı ve Fransız tarihçilerinin bilimsel raporu, “sözde soykırım idddialarının gerçek dışı olduğu sonucuna varmamızın dayanaklarını oluşturmaktadır.

- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 17.12.2013 tarihli Dr. Doğu Perinçek Kararı ise sözde soykırım iddialarının gerçek dışı olduğunun kanıtlanması açısından tarihsel öneme sahiptir. (13)

AİHM, Türkiye- Perinçek kararında:
* "Ermeni Soykırımı emperyalist bir yalandır" açıklamasını, düşünceyi açıklama özgürlüğü çerçevesi değerlendirmiş ve İsviçre’nin bu özgürlüğü ihlal ettiğini

* Ermeni soykırımı iddiaları konusunda gerçeği saptamak mahkemelerin ve parlamentoların yetkisinde olmadığını;

* AİHM, İsviçre hükümetinin savlarının aksine 1915 olayları hakkında verilmiş bir mahkeme kararı olmadığı, tarihi açıdan da tartışmalı olup bu konuda bir ortak kabul olmadığı için Yahudi soykırımı ile kıyaslanamayacağını;

* Başvurucunun “1915’de tehcir ve katliam yapıldığını hiçbir zaman inkar etmediğini fakat bu olayların soykırım olarak nitelendirilemeyeceğini söylediğini” ; başvuranın bu yaklaşımının Ermeni halkına karşı nefret oluşturma amacı taşımadığını, mağdurlarının tahkir edilmesinin de söz konusu olmadığını ve başvurucunun ifade özgürlüğünü kötüye kullanmadığını karara bağlamıştır.

Her ne kadar Papa’nın açıklaması ve Avrupa Parlamentosu kararının olumsuz yansımaları gözardı edilemezse de; AİHM-Perinçek kararının ilk etkileri görülmeye başlanmıştır:

Örneğin, Alman Hükümeti (14), 23 Ocak 2015 tarihinde Sol Parti Milletvekillerinin soru önergesi üzerine aşağıdaki cevapları vermiştir:
"Soykırım suçu, BM tarafından 1948'de tanımlanmıştır. Sözleşme, geriye dönük uygulanamaz."
"Federal Hükümet, 24 Nisan için anma töreni planlamıyor."
"Araştırmaları teşvik ediyoruz, tanımlamayı bilim adamları yapmalı"
"Tartışmanın muhatapları Türkiye ile Ermenistan'dır."
"Soykırımın kabulü, 2 ülke arasındaki görüşmenin ön koşulu olamaz."
"Soykırımı inkarı cezalandıran kanun Almanya'da uygulanamaz."
"Alman ders kitaplarına soykırım tezlerini koymak için girişimimiz yok"
"Soykırımın inkarını genel olarak cezaya tabi tutmak mümkün değildir. Böyle bir ceza tanımı, ceza mahkemelerini somut davalarda çözülemeyecek sorunlarla karşı karşıya bırakır."

28 Ocak 2015 tarihinde AİHM Büyük Dairesi’nde görülen duruşmada aynı yönde bir karar verilmesi halinde ‘Ermeni sorunu’ hukuken çözülmüş ve parlamentoların “sözde soykırımın inkarını” suç olarak düzenlemeleri, siyasi içerikli açıklamaları engellenmiş olacaktır.

Devletler arası iyi ilişkiler karşılıklı olmalıdır

Hiç kuşkusuz Türkiye komşuları ile iyi ilişkiler içinde olmak istiyor. Ama komşuların da yanlış tutumlarından vaz geçmelerini beklememiz gerekir.
Ermenistan’ın 1990 yılında yayınladığı Bağımsızlık Bildirgesinde gerçek amaçları yer almaktadır. Bağımsızlık Bildirgesinde “Ermeni soykırımının Türkiye tarafından tanınmasının” ve “Batı Ermenistan’ın” asıl emelleri olduğuna açık bir ifadeyle yer verilmiştir.

1995 yılında kabul edilen Ermenistan Anayasasında da aynı emeller tekrarlanmıştır. Ermeni Anayasasının 13. maddesinde “Ermenistan arması üzerinde Ararat – Ağrı Dağı’na” yer verilmiştir. Bu durumlar, Türkiye ile Ermenistan arasında sağlıklı bir ilişki kurulmasını engelleyecek niteliktedir. Ayrıca Karabağ sorunu çözülmeden Ermenistan – Türkiye sınırının açılması ülkemizde ve Azerbaycan’da “en hafif sözlerle ifade edecek olursak” büyük hayal kırıklığı yaratacaktır. Her ne kadar AB Raporlarında, Katılım Ortaklığı Belgelerinde “Türkiye’den komşularıyla iyi ilişkiler içinde olması gerektiğine” yer verilmekte ise de, iyi niyet ve iyi komşuluk ilişkilerinin sadece tek taraftan beklenemeyeceğini tüm dünya bilmelidir.

Bazı “liberal aydınlar’’ dışında büyük çoğunluğun sözde Ermeni soykırımı iddialarının gerçek dışı olduğu ve tarihi açıdan ele alınması gerektiği konusunda şüphesi yoktur. Bu nedenle, komşumuzla iyi ilişkiler adına geri dönülmesi zor tavizler verilmemelidir.

Bilindiği gibi, Erich Feigl; Bernard Lewis, Guenter Lewy gibi saygın akademisyenler yaptıkları araştırmalarda 1915 yılında yaşananların soykırım olmadığı sonucuna vardıklarını açıklamışlardır.

Guenter Lewy bir makalesinde, “Osmanlı hükümetinin Ermenileri yok etmek gibi bir hedefi olmadığını, yaşamını yitiren yüz binlerin zorlu savaş koşullarına kurban gittiğini” anlatmıştır.

Tarihçi Prof. Justin McCarthy de, Türkiye'de Ermeniler konusunda yaşanan sorunların kaynağı olarak, İngiliz ve Amerikan yazılı basınında yer alan taraflı yayınları örnek göstermiş ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorunun 'kurgu' olduğunu yazmıştır.

Ülkemizde Ermeni sözde soykırım iddialarının gerçek dışı olduğunu, 1.Dünya savaşı sırasında yaşanan acıların, tehcirin soykırım olarak nitelendirmenin hukuken doğru olmayacağını tüm dünyaya anlatmakta çok geç kalınmış olsa da, kararlılıkla tarihi gerçekleri anlatmamız gerekiyor.

Bu konuda hükümete, dış işleri bakanlığına, siyasetçilere, hukukçulara, özellikle uluslararası bağlantısı olan sivil toplum kuruluşlarına, meslek örgütlerine ve her yurttaşa büyük görev düşüyor.

(*) Bu yazı, 2004 yılında “Türk-Ermeni İlişkilerinde Hukuki ve Tarihi Gerçekler” kitabında yayınlanan “Moroğlu N. - Hukuki Açıdan Ermeni Soykırım İddiaları” adlı makaleye son yıllardaki gelişmelerin ve AİHM - Perinçek kararının eklenmiş şeklidir. (bkz. yay. haz. Aysel Ekşi, 2004, s. 77 vd.).



DİPNOTLAR:
(1) ÖZDEMİR H., ÇİÇEK K., TURAN Ö., ÇALIK Ramazan, HALAÇOĞLU Yusuf; Ermeniler - Sürgün ve Göç, Türk Tarih Kurumu, 2004. GÜRÜN Kamuran, Ermeni Dosyası, TTK Basımevi, Ankara 1983, s. 210-211.

(2) Ermenilerin sözde soykırımı dünyaya tanıtma yollarından biri de terör örgütü aracılığıyla Türk Diplomatlarına yapılan saldırılar olmuştur. Bir Taşnak örgütü olan ABD’deki Ermeni Devrimci Federasyonu’nun yayın organı Armenian Weekly’nin 20 Mart 1985 tarihli sayısında, Türk diplomatlarına karşı saldırıların amacının “Ermeni ulusunun dağılmasından ve 1,5 milyon Ermeninin katledilmesinden sorumlu olanlar hak ettikleri şekilde cezalandırılana kadar durmayacağız; taleplerimiz açıktır, dünyanın dikkatini çekeceğiz, soykırımın tanınması ve Ermeni topraklarının gerçek sahiplerine yani Ermeni halkına iade edilmesi..” olduğu dile getirilmiştir. Böylece tüm dünyayı etkilemeye çalışmışlardır. Terör örgütü saldırılarında çok sayıda dışişleri mensubu öldürülmüştür (bkz. EK).

(3) ŞİMŞİR Bilal, Ermeni Meselesi, 2005, 2. Bası.

(4) AKTAN Gündüz, Radikal Gazetesi, 14 Temmuz 2003; 01.04.2005 - Hürriyet.
24-25 Eylül 2006 tarihlerinde Bilgi Ü.de yapılan “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel (!) Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları Konferansında” tek yanlı olarak Osmanlının Ermenilere katliamda bulunduğu savı ileri sürülmüş, konuşmacıların tümü tarafından Ermeni tezinin haklılığı savunulmuştur. Toplantıda resmi Türk tezinin gerçek dışı olduğunu, bu nedenle de yıllardır savunulamadığını ileri süren konuşmacılar, soykırımın “hukuki bir kavram” olduğunda birleşmişlerdir.

(5) Türkiye, Sözleşmeyi 23.03.1950 tarihinde onaylamıştır. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 76. maddesinde “soykırım” suçu düzenlendi. TCK md 76’da yer alan hükme göre: “Bir plânın icrası suretiyle, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı işlenen fiillerin, soykırım suçunu” oluşturduğu kabul edilmiştir.

(6) KAÇAZNUNI Ovanes, Taşnak Partisinin Yapacağı Birşey Yok, (1923 Parti Konferansına Rapor), çev. Arif Acaloğlu, 5. Bası, İstanbul 2005.

(6-a) DURAL Haluk, http://www.guncelmeydan.com/pano/sozde-ermeni-soykirim-iddialari-ve-uluslararasi-hukuk-haluk-dural-t30405.html#p150193, (erişim tarihi 12 Nisan 2015). Uluslararası Adalet Divanının (UAD-Lahey) Bosna-Sırbistan kararının (International Court Of Justice, Application Of The Convention On The Prevention And Punishment Of The Crime Of Genocide (CroatiaV. Serbia), 3 February 2015, Judgment) 477. paragrafında, UAD’nın Bosna Hersek – Sırbistan/Karadağ davasında 2007 tarihinde verdiği karara atıf yapılmaktadır. “477. Bir topluluğun zorla tehcir edildiği, kanıtlanmış olsa bile, tek başına soykırımın öldürme fiilini (actus reus'u) oluşturmaz”

(7) PERINÇEK Mehmet; Rus Devlet Arşivlerinden 100 Belgede Ermeni Meselesi, İstanbul 2007, Doğan Kitap; Dr. Mehmet Perinçek: “..Sözde Ermeni Soykırımı aslında emperyalist bir yalandan başka birşey değildir. Rus arşivleri bunun soykırım olmadığını ispatlayan yüzlerce belgeyle doludur…” saptamasını belgelere dayandırrak açıklamaktadır; PERİNÇEK Mehmet, Ermeni Milliyetçiliğinin Serüveni, Taşnaklardan ASALA’ya Yeni Belgelerle, Kaynak Yayınları.

(8) HALAÇOĞLU Yusuf, Ermeni Tehciri, 8. Bası, İstanbul 2006;

(9) KAÇAZNUNI Ovanes, Taşnak Partisinin Yapacağı Birşey Yok, (1923 Parti Konferansına Rapor), çev. Arif Acaloğlu, 5. Bası, İstanbul 2005.

(10) ŞIMŞIR; Bilal, Ermeni Meselesi, 2005,
GÜRKAN Uluç, Malta Yargılaması, Kaynak yayınları, 2014, s.237; 2. Bası.;
AKALIN Cüneyt; http://talatpasakomitesi.com/?p=339.

(11) Ermeni soykırımını tanıyan ülkeler: Uruguay (1965), Kıbrıs Rum Yönetimi (1982), Arjantin (1993), Rusya (1995), Kanada (1996), Yunanistan (1996), Lübnan (1997), Belçika (1998), İsveç (2000), İtalya (2000), İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Almanya (2005), Venezuela (2005), Litvanya (2005), Şili (2007); Fransa(2001, ancak tartışmalar devam etmekte, Türkiye’yi soykırımla suçlayan Fransız yasasının iptal ettirme fırsatı vardır, bkz. Şükrü Elekdağ açıklamaları, Sözcü Gazetesi 14 Ocak 2015).

(12) Hürriyet Gazetesi, 13 Aralık 2005.

(13) Dr. Doğu PERINÇEK’IN, İsviçre’nin Lozan kentinde 2005 yılında söylediği “Ermeni Soykırımı emperyalist bir yalandır” sözü üzerine kendisini mahkûm eden Lozan Mahkemesinin ve İsviçre Temyiz Mahkemesinin kararı sonrasında, İsviçre Devleti aleyhine AİHM’nde açtığı dava sonuçlanmış ve karar 17.12.2013 tarihinde açıklanmıştır (ECHR 370). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Doğu Perinçek tarafından İsviçre’ye karşı açılan “Ermeni soykırımı” davasında Perinçek’in ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğine hükmetti.

(14) http://www.aydinlikgazete.com/m/?id=61539

Ermeni terör örgütü saldırıların dayanışmasını yitiren Dışişleri mensuplarını UNUTMADIK, SAYGIYLA ANIYORUZ…

MEHMET BAYDAR, Başkonsolos, 27 Ocak 1973, Los Angeles / ABD; BAHADIR DEMİR, konsolos, 27 Ocak 1973, Los Angeles / ABD; DANİŞ TUNALIGİL, Büyükelçi, 22 Ekim 1975, Viyana / Avusturya; İSMAİL EREZ, Büyükelçi 24 Ekim 1975, Paris / Fransa; TALİP YENER, Büyükelçi İsmail EREZ’in makam şoförü 24 Ekim 1975, Paris / Fransa; OKTAR CİRİT, Büyükelçilik katibi, 16 Şubat 1976, Beyrut / Lübnan; TAHA CARIM, Büyükelçi, 9 Haziran 1977, Roma / İtalya; NECLA KUNERALP, Büyükelçi Zeki Kuneralp’in eşi; 2 Haziran 1978; Madrit / İspanya; BEŞİR BALCIOĞLU, emekli Büyükelçi 2 Haziran 1978, Madrit / İspanya; AHMET BENLER, Büyükelçi Özdemir Benler’in oğlu; 12 Ekim 1979, Lahey / Hollanda; YILMAZ ÇOLPAN, Turizm Müşaviri, 22 Aralık 1979, Paris / Fransa; GALİP ÖZMEN, İdari Ataşe, 31 Temmuz 1980, Atina / Yunanistan,; NESLİHAN ÖZMEN, İdari Ataşe Galip ÖZMEN’in kızı, 31 Temmuz 1980, Atina/Yunanistan; ŞARIK ARIYAK, Başkonsolos, 17 Aralık 1980, Sidney / Avustralya; ENGİN SEVER, Başkonsolos Şarık ARIYAK koruma görevlisi, 17.12.1980, Sidney/ Avustralya; REŞAT MORALI, Çalışma Ataşesi, 4 Mart 1981, Paris / Fransa; TECELLİ ARI, Büyükelçilik din görevlisi, 4 Mart 1981, Paris / Fransa; M. SAVAŞ YERGÜZ, Başkonsolosluk Sekreteri 9 Haziran 1981, Cenevre / İsviçre; CEMAL ÖZEN, güvenlik görevlisi, 24 Eylül 1981, Paris / Fransa; KEMAL ARIKAN, Başkonsolos, 28 Ocak 1982, Los Angeles / ABD; KANİ GÜNGÖR, Ticaret Müşaviri; 8 Nisan 1982; Ottowa; ORHAN GÜNDÜZ, Fahri Konsolos, 4 Mayıs 1982, Boston / ABD; ERKUT AKBAY, İdari Ataşe 7 Haziran 1982, Lizbon / Portekiz; NADİDE AKBAY, Erkut AKBAY’ın eşi, 7 Haziran 1982, Lizbon / Portekiz; ATİLLA ALTIKAT, İdari Ataşe 27 Ağustos 1982, Ottawa / Kanada; BORA SÜELKAN, İdari Ataşe, 9 Eylül 1982, Burgaz / Bulgaristan; - 7 Ağustos’da 1982 ASALA’ya bağlı 2 terörist Ankara Esenboğa Havalimanında düzenlediği silahlı baskında 8 kişi öldü, 72 kişi yaralandı. Bu, Ermeni terörizminin Türkiye’deki ilk eylemi oldu. ESENBOĞA OLAYI; GALİP BALKAR, büyükelçi, 9 Mart 1983, Belgrad / Yugoslavya; DURSUN AKSOY, büyükelçi, 14.7.1983, Brüksel / Belçika; CAHİDE MIHÇIOĞLU, büyükelçilik Müsteşarının eşi, 27.7.1983, Lizbon / Portekiz; - 15 Temmuz 1983 THY’nin Paris Orly havalimanındaki bürosu önünde bomba patladı. Olayda, 2’si Türk, 4′ü Fransız, 1′i Amerikalı, 1′i de İsveçli olmak üzere 8 kişi öldü, 28 Türk yaralandı. Bu olay tarihe “Orly Katliamı” olarak geçti.; IŞIK YÖNDER, Büyükelçilik Sekreteri Şadiye YÖNDER’in eşi,28 Nisan 1984, Tahran / İran; ERDOĞAN ÖZEN, Çalışma Ataşesi, 20.6.1984, Viyana / Avusturya; EVNER ERGUN, görevli, 19 Kasım 1984, Viyana / Avusturya; HALUK SİPAHİOĞLU, Müsteşar, 4 Temmuz 1994, Atina/ Yunanistan.

Yorumlar

Sema Tatar :

Çok değerli bilgilerin,hükümet kanalı ile ivedilikle gerekli yerlerde değerlendirilmesi lazım ki her yıl 24 nisanda ABD parlementosunda yine ne söylenecek diye beklemiyeliö

ŞÜKRÜ :

i̇si̇mler dve yöntemler deği̇şse bi̇le amaç deği̇şmemektedi̇r. bi̇ze düşen uyanik olmak ve di̇k durmaktir aydinlattiginiz i̇çi̇n teşekkür ederi̇m

Tüm Yorumlar

Yorum Gönder