banner864

Feyzioğlu'ndan önemli açıklamalar 10 Mayıs 2014, 18:04

Metin Feyzioğlu gündeme dair gazetecilerin sorularını yanıtladı.

İşte Feyzioğlu'nun konuymasından satırbaşları

Öncelikle Türkiye Barolar Birliği’ne bu şartlarda bu sebeple de olsa hoşgeldiniz demek istiyorum. Sizi burada görmek, ağırlamak, sohbet etmek daima bizim için bir mutluluk vesilesi.

Değerli basın mensupları,

Bugün gururla kutlamaya çalıştığımız Danıştay’ın 146. Kuruluş Yıldönümü Toplantısı için gittik. Ve sizlerin de huzurlarınızda Türkiye ve hatta dünya bir ilkle karşılaştı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve çok sayıda yargı mensubunun bulunduğu toplantıda, Sayın Başbakan anlaşılamayan kişisel bir tavırla tarafımı yalancı ve edepsiz gibi sözlerle itham etti. Tabi bunları sadece şahsıma değil, orada yargının kurucu unsuru olan savunmayı temsil eden Türkiye Barolar Birliği adına bulunduğum için, bir büyük camiaya ve yargıya sarfetti. Üzüldük… Devlet geleneğinde bu güne kadar hiç rastlanmayan şekilde bir davranıştır bu. Şaşırdık… Hangi cümle, hangi paragraf Sayın Başbakan’ı söylediği sözleri duymayacak hale getirmişti acaba dedik.

Biz savunma adına iki yerde konuşma yapıyoruz; birincisi adli yıl açılışı, ikinci de Danıştay’ın kuruluş yıldönümü.

Yılda iki kez savunmanın, yargının, hukuk devletinin sorunlarını anlatıyoruz ve insan hakları ihlallerinden söz ediyoruz. Yılda iki kere bize verilen bu imkân. Yani 7 gün 24 saat 365 gün televizyonun düğmesini çevirdiğinde karşınıza bu ülkenin Sayın Başbakan’ı, sayın bakanları, siyasetçileri çıkabiliyor ama biz yokuz. Biz yılda iki defa derdimizi anlatacak böyle bir topluluğu bulabiliyoruz.

Kuşkusuz bir kısım sözümüzün muhatabı da çözüm mevkiinde olan icra makamında bulunan siyasi iktidar olacak. Ama biz sözlerimizi hep çok yapıcı kelimelerle, düşüncelerimizi hep yapıcı üslupla aktarıyoruz, açıklıyoruz. Dolayısıyla bu kadar yapıcı bir üsluba tahammülsüzlük gösterilmesi gerçekten anlaşılan bir durum değildir.

Biz, sorunların çözümü noktasında kurumsal işbirlikleri gerekiyor diyoruz. Gelin hırçınlıklardan kaynaklanan, kutuplaşmadan kaynaklanan yaraları saralım, toplumu kucaklayalım, hadi hep birlikte çözüm üretelim diyoruz. Ve önce yapılanlar için, iyi olduklarını düşündüklerimiz için, hiçbir çekince duymadan teşekkür ediyoruz. Buna rağmen anlayamadığımız şekilde sövüldük, sayıldık.

Ev sahibi olan Sayın Danıştay Başkanı’nın şu ana kadarki sessizliğini de üzüntüyle karşıladığımı bilmenizi isterim. Bu ev sahibinin kendi evinde kendinden sonra konuşma yapan birine sövülüp sayılmasını desteklediği anlamına mı geliyor? Yoksa henüz ulaşamadı mı bize bilmiyorum.

EN BÜYÜK SORUN İLETİŞİMSİZLİK

Dostlar,

Türkiye’de en büyük sorun iletişimsizlik. Konuşmamın neredeyse büyük bir kısmı iletişimsizliğin giderilmesi gerektiği üzerine kurulmuştu. Diyalog eksikliğinin bu sorunlara yol açtığından söz ederken bir iletişim kazasının kurbanı olduk herhalde.

Konuşmamızda neler söyledik biliyorsunuz:

8.5 milyon engelliyi ‘Engelliler Haftası’ nedeniyle hatırlatmayı borç bildik.

Anayasa’da pozitif ayrımcılık var. O pozitif ayrımcılık hükümlerinden bahsettik. Bu pozitif ayrımcılık hükümleri malum 2010 referandumunda geldi, teşekkür ettik ve devamında gereğini yapın dedik. Demeyecek miyiz?

3 Mayıs basın özgürlüğünden söz ettik. Basın mensuplarının özgürlük arayışını ifade etmeyecek miyiz?

Türkiye’de düşünceyi açıklama özgürlüğü sadece Sayın Başbakan’ın hoşuna giden konularla mı sınırlı acaba?

Dolayısıyla bana şu sözleri hak ettiğimizi gösteren şuradan bir cümleyi siz bulduysanız lütfen söyleyiniz:
Başbakan: Yanlış konuşuyorsun.
Metin Feyzioğlu: Neyi yanlış konuşuyorum Sayın Başbakan?
Başbakan: Böyle bir edepsizlik olmaz ki.
Başbakan: Van depremi ile ilgili söylediklerinin hepsi baştan aşağı yalan. Neler yapıldığını bilmiyorsun. Bu senin yaptığın edepsizliktir.
Metin Feyzioğlu: Ben edepsizlik yapmadım. Kimseye de edepsizlik yapıyorsun demeyi kendime yakıştırmam. Lütfen çok yapıcı bir konuşmaydı.
Dolayısıyla gerçekten biz birilerine edepsizlik yapıyorsun demeyi, hele belli makamlardaki kişilere, bu makama Türkiye Barolar Birliği Başkanı da kuşkusuz dâhildir, edepsizlik yapıyorsun şeklinde yaklaşılmasını kendimize yakıştırmayız. O yüzden konuşmanın başından sonuna aslında dayandırdığımız sorunlarımız üslup sorunlarıdır, iletişimsizlik sorunlarıdır, hoşgörüsüzlük sorunlarıdır diye ana fikir yaptığımız konu maalesef daha konuşmanın mürekkebi kurumadan ne kadar doğruymuş ortaya çıktı. Son cümlede Sayın Başbakan ayağa fırladı. Ayağa kalkarken Sayın Cumhurbaşkanı, duyuyorum önden, “oturun zaten bitti” dedi. Ardından kürsüye doğru hamle yaptı, Sayın Cumhurbaşkanı kolundan tuttu “gel” demek şeklinde ve bu sırada hakaretler devam ediyordu.

Sevgili dostlar,

Bakın ne demişiz… Her cümlesi, satırı yapıcı bir konuşma.

Avukatlık Kanunu taslağını ele almışız, salt hukuk zemininde kalınarak açıklamışız. Bundan doğal ne olabilir?

Görevlerini fedakârca yerine getiren binlerce avukat, hâkim, savcı var lütfen demişiz. Bu avukat, hâkim ve savcıların değerini bilelim demişiz.

Ama hemen arkasından başka açıklamalar da geliyor.

Birbirimizi konuşarak anlayalım demişiz.

30 Mart seçimleri süreci çok hırçın geçti demişiz. Bu hırçınlık neden bir hukukçuyu ilgilendiriyor? Çünkü hukuki yansımaları oluyor bu hırçınlığın.

Şimdi yaralarımızı saralım kucaklaşalım diye eklemişiz.

1 Mayıs yasağına gelmişiz. Peki dostlar ben 1 Mayıs yasağının hukuka aykırı olduğunu söyleyemeyecek miyim? Farklı düşünüyor olabilir Sayın Başbakan, ama bu bizim düşüncemiz. Ve bu bizim düşüncemiz; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına dayanıyor, Anayasamıza dayanıyor. Aslına bakarsanız 2011’de Sayın Başbakan’ın söylediğinden de farklı bir şey söylememişiz. 2014’ün Sayın Başbakan’ından farklı konuşuyoruz. 2011’de, 1 Mayıs’ı kutlamalara açmanın ne kadar doğru bir hareket olduğunu kendileri halka anlatırken biz de alkışlıyorduk. Biz 2011’de nerede alkışladıysak o noktadayız. Polisin orantısız güç kullandığını ve yasaklamanın devletin polisiyle yurttaşı karşı karşıya getirdiğini provokatörlere uygun iklim yarattığını söylemişiz yalan mıdır bu? Yasak varsa provokatörlere uygun iklim doğuyor. Bu sapanla, molotof kokteylleriyle polisimize saldıranlara elinize sağlık demek midir? Tam aksine, yasak sebebiyle bu iklim doğuyor deyip bir dahaki 1 Mayıs’ta İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa’ya uygun davranmayı olabilecek en yapıcı üslupta dile getirmişiz. E hemen arkasından da polislere özlük hakkı güvencesini verelim ki gayrimeşru, hukuka aykırı emirlere karşı polislerimiz ‘hayır’ diyebilsinler, Anayasa’daki ‘hayır’ deme haklarını ve yetkilerini kullanabilsinler. Polisi, birilerinin iki dudağı arasına terk etmeyelim diye de yine çok yapıcı, binlerce polisimizi ilgilendiren bir öneride bulunmuşuz.

Şimdi Van’la ilgili konu şu: Aslına bakarsanız Sayın Başbakan’ın hakaretlerle ayağa kalkması ve kürsüye yürümesiyle Van deprem konutlarıyla ilgili açıklamam arasında yaklaşık 10 dakika var. O sırada ayağa kalkmadı.

Bu arada kimi yayın organlarında 1,5 saat, belki yarın sabaha kadar 3,5 – 4 saat sürdüğü iddia edilecek olan konuşmam 50 dakika civarındadır. Ayrılan süre 30 dakikadır. Bu tür konuşmalarda 15 dakika, 20 dakika müsamaha sınırları vardır. Ne kadar az hukuksuzluk yapılırsa bizim de konuşma süremiz o kadar azalır. Önümüzdeki yıl o kadar az hukuksuzluk yapsınlar, biz de çıkalım, 5 dakika içerisinde hepimizin Danıştay Günü kutlu olsun, adli yıl açılışı kutlu olsun diyelim, inelim. Ama hukuksuzlukları söylemek zorundayız. Sayın Danıştay Başkanı bir takım hukuksuzlukları söylemeyi ihmal etti veya farklı düşünüyor diye bizim de aynı şekilde düşünmemize gerek yok. 50 dakika sürmüş. 7 gün, 24 saat biz Sayın Başbakan’ı, bakanları ve siyasileri televizyonda seyrediyoruz. 20 dakikadan herhalde edepsiz de olmadık, yalancı da olmadık.

BİR SOSYAL HUKUK DEVLETİ SORUNUNU DİLE GETİRİYORUZ

Arkadaşlar, Van’la ilgili söylediğimiz şu: Bir sosyal hukuk devleti sorununu dile getiriyoruz. Evvelki gün burada konteyner kentte kalanlar bizi ziyaret etti. Çok sayıda baro başkanımız da vardı; Kayseri Barosu Başkanımız, Gaziantep Başkanvekilimiz, Van Barosu Başkanımız vardı. Geldiler konuştuk. Depremzedeler dediler ki, “devlet depremde yıkılan konutların mal sahiplerinin tamamına konut verdi”. Ben de bunu söyledim. Sayın Başbakan’ın Afyon konuşmasına bir baktım aynı şeyi söylüyor. Buraya kadar ihtilafımız yok Sayın Başbakan’la. Sonra şunu söyledim; kalan konutların bir kısmını da kiracılara kurayla tahsis etti. Afyon konuşmasına baktım evet orda Sayın Başbakan’da aynı şeyi söylemiş. Yani bakın buraya kadar yalan yok. Sonra ne olmuş? Demişiz ki sosyal hukuk devleti kiracı – mal sahibi ayrımı yapmamalıdır. Çünkü deprem kiracı – mal sahibi ayrımı yapmamıştır. Kiracıların bir kısmına da kurayla ev tahsis ettiyseniz, kurada kendisine ev çıkmayanlara da lütfen ev tahsis edin demişiz. Yani şansa bırakmayalım işi, çünkü bir daha kış geliyor. Bu konuda da bir yönetmelik değişikliği yapılarak çözüm bulunması mümkün. Yönetmeliğin nasıl değiştirileceğini de bulmuşuz.

Biz bekliyoruz ki toplantının sonunda, ‘nasıl öneriyorsunuz, nasıl çözüm bulalım?’ soruları sorulsun. Konteyner kentte kalan 70 aile var. Bunlar bize burada deprem olduğunda biz burada yaşıyorduk diye belgelerini getirdiler. Bunu çözmek lazım diye düşünüyoruz. Yani sanıyoruz ki; belli seviyede bu sıkıntı kalmış, yukarılar duymamış.

Şimdi bu konuşmada deprem konutu yapmadın yok, insanlara elini uzatmadın yok. Konteyner kentte 70 kadar aile hala kalmak zorunda. Bunlar da kendilerine daha önceki kiracılar gibi konut tahsis edilsin istiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti bunu yapacak kudrete sahiptir. Sizin de bunu yapmak istediğinize inanıyoruz dedik. Bunun neresi siyaset sevgili dostlar? Bu bal gibi, buz gibi sosyal hukuk devleti açıklaması. Bundan bu kadar öfkelenecek ne var bunu anlamadık.

HUKUKA AYKIRI DÜZENLEMELER YENİ CANAVARLAR YARATIYOR

Paralel devletle mücadele konusu. Dediğimiz şu: Devlet içerisinde gayrimeşru bir yapılanma olduğunu söylüyorsunuz. Bakın bunun Balyoz davasındaki delili de, 5 nolu hard diskin sahte olduğunun tespit edilmesidir. Size buyurun delil. Biz ne gerekiyorsa size bu konuda destek verelim ama lütfen savunma refleksiyle hukuka, Anayasa’ya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne aykırı düzenlemeler yapmayın. Çünkü bu düzenlemeler yeni canavarlar yaratıyor. Bu bir uyarı, hem de çok yapıcı bir uyarı. Ama bunu söylediğimiz zaman kötü kişi oluyorsak kusura bakmayın biz bunları söylemekle görevliyiz.

Bakın 1960 askeri darbesi sonunda başbakanın ve bakanların asılmasından yüreği sızlamayan var mıdır diyoruz. Siyaset değil bu, bu tamamen adil yargılanma hakkının hiçe sayılarak olağanüstü mahkemelerde yapılan bir yargının bugün yarattığı pişmanlığın, travmaların ifadesi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken Sayın Başbakan’ın bir şiir okuduğu için niyet okumak suretiyle mahkûm edilmesinin bugün hala savunulabilir bir tarafı olduğunu düşünen herhalde yoktur diyoruz.

Bunların hepsi dikkat buyurun kucaklama, sarma ve toplumu kutuplaştıran bu iklimi yaşanabilir hale getirme cümleleri.

Ama Gezi sürecinde ölen gencecik çocukların acısını yaşadığımızı söylemeyecek miyiz? Bu acıyı ben yaşıyorum. Bu acıyı yaşamayan kim olabilir? Hangi ana bana bunu yaşayamaz?
Düşmanının çocuğu ölse bunun acısını yaşarsın. Söylediğimiz bu.

Gelin bunları da çözelim, hep birlikte çözelim dedikten sonra Balyoz davası özeline girip, insanlar eziyet çekiyor, bunu çözün. ÖGM’leri kaldırdınız teşekkür ediyoruz dedik. ÖGM’leri Sayın Cumhurbaşkanı’nın, Sayın Başbakan’ın inisiyatifi kaldırdı. Türkiye ilk defa çift başlı ceza yargısından bu sayede kurtuldu. Teşekkür ettik.

Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuruyla ihlal kararı verdiğinde genel mahkemeler mağduriyetleri giderecek kararlar almaya başladılar ama eksik kaldı. Kesin hükümle bitmiş olan davalarda çözüm olmadı. Yargıtay’da bekleyen davalarda çözüm olmadı. Bunu söyledik. Bunun için bir çözüm üretmemiz lazım, biz kendi çözümümüzü koyduk. Siz başka bir çözüm de koyabilirsiniz ama gelin bunu yapalım dedik.

Hizmet için teşekkür ettik, yanlış olduğunu düşündüklerimizi de olabilecek en yapıcı üslupla dile getirdik. İnsanlar okumadan saldırıya geçtiler, dolayısıyla değerli arkadaşlar ben şunu bekliyorum; sizler gazetecilersiniz, anlamamıza yardımcı olun. Hangi satırı edepsizliktir, hangi satırı hakarettir?

Uludere’den söz etmemiz, Uludere’de verilen takipsizlik kararını anlamadığımızı söylememiz mi?

Sivas’ta bir kısım sanığın zamanaşımına uğrayarak kurtulmasını ifade etmemiz mi?

Faili meçhullerin faillerini arayıp bulmaya devam etmeliyiz demek mi?

Bitlis’i, Muş’u hatırlatmak mı?

Kahramanmaraş’tan söz etmek mi?

Reyhanlı’dan söz etmek mi?

Hangisi?

En son da tabii Murat Özenalp Albay… Onun ölümünün içimizi parçaladığını söylememiz, Kuddusi Okkır’ın tuvalete gidecek hali yokken her an kaçabilir diye iki bacağından birden yatağa zincirlenip bacakları cılk yara oluncaya kadar öyle tutulup, sonra ölsün diye evine gönderilmesi…

Bunlar o salonda kimseyi suçlayan konuşmalar değil, bunlar tespit. Bu tespitlerin üzerine gelin çözüm bulalım derken kıyamet kopmuştur.

Şimdi ben sizden yardım istiyorum. Bana edepsizlik, hakaret ve yalan içeren cümleyi bulun cevap vermeye hazırım dostlar.

SORU – CEVAP

Soru: Tam siz basın toplantısı yaparken Danıştay’dan yazılı bir açıklama geldi. Sizin konuşmanızda, idari yargı ve avukatlık mesleğiyle ilgisi olmayan konulara büyük ölçüde yer verildiğini ve konuşmanın program çerçevesinde cevap hakkı bulunmayan konukları rahatsız ettiğini söylüyor.

Cevap: Evet efendim. Bu saate kadar gecikmiş olması da durumu açıklığa kavuşturuyor. Polemiğe girmem. Sayın Başkan objektif bir gözlükle bu yazıyı, bu konuşmayı okursa içinde siyaset olmadığını görür. Ama objektif gözlükle okuması lazım. Danıştay’ın karar verirken daima objektif gözlük taktığına biz inanmak isteriz. Bu kadar açık bir konuşmayı da objektif gözlükle değerlendirebilmesini dileriz. Danıştay’ın görevi tarafsız kalabilmektir. Konuğuna edepsiz, yalancı diyen kişi başbakan da olsa yanında yer almak demek değildir. Sayın Danıştay Başkanı’ndan benzer bir açıklamayı Sayın Başbakan’a, ‘konuğuma neden edepsiz ve yalancı dedin’ diye sormasını da beklerim. Ama edepsiz ve yalancı kelimeleri Danıştay Başkanı için hakaret teşkil etmiyorsa artık diyeceğim bir şey yok.

Soru: Sayın Başbakan eleştirilerini Afyon’da da sürdürdü. “Cüppeni çıkar siyaset yap” dedi ve önceden planlanan bir tiyatro olduğunu söyledi konuşmanızın.

Cevap: Efendim önceden yazdığımız doğru. Ama önceden yazmak önceden tiyatro değil. Sayın Başbakan’da konuşmalarını önceden yazıyor. Biz kendisine tiyatro oynuyor demiyoruz. Biz hazırlandık, geldik, konuştuk. Bir konuşmadır bu. Zaten dikkat ederseniz şu cümlede hakaret var, şurada edepsizlik var diyemiyorlar. Süre aşımı edepsizlik ve yalancılık değildir. Bu süreler aşılır çok büyütülecek bir şey değil, bir tek onu bulmuşlar söylüyorlar.

Hukuki her konuda açıklamayı kim yaparsa yapsın hoşuna gitmiyorsa Sayın Başbakan ‘cüppeni çıkar da gel’ diyor. Yani bu biraz şuna benziyor; ceketini çıkar da sokağa çık. Biz tabi ceket çıkarıp sokağa çıkmak şeklinde böyle şiddet yanlısı değiliz, cübbemizi onurla, gururla taşırız.

Bana hala bekliyorum şu konuşmada bu günlük siyasettir dedikleri paragrafları göstersinler. Mesela şu mudur günlük siyaset acaba; “Dışişleri Bakanlığı’nın en gizli mahfellerinde konuşulan, yapılan görüşmeleri gizlice kayda almak casusluk suçudur” cümlesi mi siyasi gelmiş onlara? Yani bunların yayınlanmasını mı istiyorlar? Tedavüle çıkmasını mı istiyorlardı anlamadık. Gerçekten şaşkınlık içindeyiz. Biz her söylediğimizi Anayasa’ya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, mahkeme içtihatlarına dayandıracak bilgi birikimine Türkiye Barolar Birliği’nce sahibiz. O yüzden ‘cüppeni çıkar da gel’ cümlesi artık sanıyorum miadını doldurmuş bir cümledir. Hukuk konuşanlara Sayın Başbakan’ın başka bir cümleyle karşılık vermesini naçizane öneririm, daha inandırıcı olacak.

Soru: Edepsiz ya da yalan gibi sözleri kişisel hakaret olarak görüyor musunuz? Dava açmayı düşünüyor musunuz?

Cevap: Ben ülkemin Başbakanı’na, hiçbir şekilde tasvip etmesek, kabul etmesek de, aynı seviyede cevap vermeyi reddetsek de bu konuda dava açmayı doğru bulmam. Çünkü mahkemeler kararlarını millet adına verirler. Bu olay milletin gözünün önünde cereyan etmiştir. En yüksek mahkeme olan millet kimin ne dediğini sanıyorum görmüştür. Bize bu yeter. Biz milletin bu konudaki düşüncesine saygı gösteririz. Bütün nezaketiyle konuşma yapan bir Barolar Birliği Başkanı’na, geçiniz Barolar Birliği Başkanı’nı bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına, yine bir vatandaş olan Başbakan’ın başbakanlık yetkisini, sıfatını kullanarak edepsiz ve yalancı demesi eşitler arası ilişkiyi bozmuştur. Yurttaşlar birbiriyle eşittir. Yurttaşların birbiriyle eşitliği bir yurttaş başbakan, diğer yurttaş başbakan değilse bile devam eder. Dolayısıyla ben başbakanım, ben eleştirilemem, ben filancayım falancayım bana sadece benim hoşuma giden cümleleri söyleyebilirsin, bunlar yanlış.

Son derece yapıcı bir konuşmaydı, hatta çiçek uzatan bir konuşmaydı pek çok yönüyle. İnandığımız için bu çiçekler, başka bir şey için değil.

Yeni derin devletle, paralel yapılanmayla bir mücadele yürüttüğünü gördüğümüz için bu mücadelenin hukuka uygun sınırlar içinde yapılması gerektiği, aksi takdirde yeni canavarlar yaratılacağını söyleyen bir uyarıydı. Kim uyaracak kendisini? Kim uyaracak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni? Yargı mensupları uyarmayacak mı? Türkiye Barolar Birliği bunu söylemeyecekse nerede söyleyeceğiz?

Dolayısıyla hiçbir şekilde dava açmayı düşünmüyorum ama Sayın Başbakan bireysel başvuruyla Türkiye Cumhuriyeti’ne tazminat davası açabilir ama ben ülkemin Başbakanı’na açmam.

Soru: Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşıyor, acaba herhangi bir siyasi parti size bir teklifte bulundu mu?

Cevap: Hiçbir siyasi parti bana bu teklifle gelmiş değil. Bu konuşmayı cumhurbaşkanlığı seçimine bağlamak isteyecektir birileri. Hiç ilgisi yok. Ne olursunuz içeriğine bakın. En son paragraf da o kadar yapıcı ki… 76 milyonun cumhurbaşkanını seçiyoruz. Bu süreç 30 Mart seçimleri gibi kırıcı geçmesin. Çünkü seçilen cumhurbaşkanı 76 milyonu kucaklayacak, bir belediye başkanı seçmiyoruz. Bu uyarı idi. Bu da hukuki bir uyarıdır. Çünkü ilk defa halk oylamasıyla cumhurbaşkanı seçiliyor arkadaşlar. Halk oylamasıyla cumhurbaşkanı seçilirken nasıl bir propaganda yürütülmesi gerektiği konusunda söyleyecek sözümüz olamaz mı? Bunu söyledik. Ve henüz isimleri belli olmasa da bütün adaylara başarılar dileyerek, seçimden önce bir daha bunu ifade etme imkânımız olmadığı için de seçilecek olan cumhurbaşkanımıza başarılar diledik. O sırada patladı zaten Sayın Başbakan. Yani Van paragrafı geçtiğinde patlamadı. Arada bir 10 dakika vakit var.

Soru: Van valisi bir açıklama yaptı.

Cevap: Söylediklerimi okumuş mu? Çünkü benim söylediklerimi Sayın Başbakan Afyon’da doğruladı. Yani o zaman benim söylediklerim kadar Sayın Başbakan’ın söylediklerinin de doğru olmadığını söylüyor ki bu ben söyleyince yanlış, Başbakan söyleyince doğru gibi garip bir durum ortaya çıkarıyor. Çünkü ben aynı şeyleri söyledim. Sadece ayrıldığımız nokta şu; Sayın Başbakan diyor ki, “Mal sahiplerine verdik. Öbürleri kiracı, kiracıların da bir kısmına verdik. Zaten evleri yıkıldığında kiracılardı, dolayısıyla gitsinler kirada otursunlar”. Biz de diyoruz ki; bakın bu deprem öyle bir şey ki, bir kere her gün olmuyor. Olduğu zaman da ev sahibi, kiracı ayırımı yapmıyor. Tepene yıkılıyor. Büyük bir acı, büyük bir travma. Bunu sarıp sarmalamak için orada 70 metrekarelik, 80 metrekarelik bir ev yapacaksınız, vereceksiniz. Ne var çok mu zor? Burada artık diyoruz ki; sosyal devlet, mal sahibi – kiracı ayrımı yapmasın da sarıp sarmalasın. Başka yerde bir deprem olursa yine mal sahibi – kiracı ayrımı yapmayalım. Çünkü deprem konutu yapılmasının sebebi mülkiyet hakkının korunması değildir; deprem konutu yapılmasının sebebi barınma ihtiyacının giderilmesidir. Mülkiyet hakkının korunması sigorta yoluyla olur. Barınma ihtiyacının giderilmesi sosyal devlet ilkesi kapsamındadır. Bunu giderin diyoruz, ne var bunda? Van Barosu bize rapor vermiş, vatandaş gelmiş bize söylemiş. Üzerimde selam var size aktarmak istiyorum bu selamı, çözüm bulacağınıza emin olarak diyorum. Yalanla yanlış konuşuyorsun arasında fark var. Ülkemin başbakanının bu farkı bilmesini dilerdim. Yanlıştır söyledikleriniz derse bizim elimizde de şöyle bir rapor var, karşılaştıralım Sayın Başbakan denir. Ama yalandır demek suretiyle sanıyorum siyasette artık çok yerleşik olan bir dili kullanıyorlar. Biz siyasetçi değiliz, o dilden hazzetmeyiz. O dili de kullanmayız.

Soru: Danıştay’ın bugünkü resepsiyonuna katılmayı düşünüyor musunuz? Bundan sonraki programlarına katılacak mısınız?

Cevap: Bundan sonraki programlarına tabi ki katılırız. Bu akşamki resepsiyona katılır mıyız bilmiyorum. Konuşuruz arkadaşlarımızla.

Sayın Danıştay Başkanı zaten bizim yaptığımızı tasvip etmemiş, kendi evinde misafirine edepsiz ve yalancı denmesini yerinde görmüş ama bizim sözlerimizi doğru görmemiş. Dolayısıyla yadırgadık bu açıklamasını, bari sessiz kalsaydı daha isabetli olurdu. Bizim devlette küslük olmaz. İş yapacağımız zaman iş yaparız. Birbirimizi seversek ne ala ama sevmek zorunda değiliz. Birbirimize saygı göstermemiz lazım, tolere etmemiz lazım, hoşgörülü olmamız lazım. Gerçekten arkadaşlar çıkın Anadolu’ya, çıkın sokaklara Türkiye bu kavga dilinden bıktı. Karşınızda kavga dilini sona erdirmeye kararlı Türkiye Barolar Birliği ve 79 baro var. Kavga dilini sona erdirmek için çırpınıyoruz, çabalıyoruz ve çabalamaya da devam edeceğiz. Önce millet anlayacak ardından da siyasetçiler evet biz de vazgeçelim diyecekler. Çıkış burada.

Yorumlar

Ali Höbere :

Böyle yürekli hukuk adamlarina ihtiyacimiz var, tesekür ederim sayin feyzioglu.

Ali Höbere :

Böyle yürekli hukuk adamlarina ihtiyacimiz var, tesekür ederim sayin feyzioglu.

Ízmirli Yörükefe :

sn. m.teyzioglunun etigi kelamlar demokrasinin olmazsa olmazlari dü$ünce/ fíkír özgürlügü/ farkli hür ífadeler mahiyetindedirler! ki, feyzioglu gibi, herkes ne korkup, sinip recebin el, eteklerini öperler... ne de kul, köle, i$birlikcilikler e$liginde, ezbere $ak$akcilik ve yalakaliklarini yaparlar! bunun adina da, cagda$ ülkelerde hür demokrasí derler! recebin demokrasiden anladigi ise... demokrasì olmayip, binaenaleyh astigi astik, kestigi kestik totalìterlìktìr! bu da demokrasisi özde degil de, sözde olan... hukuk ülkelerinde degil de, guguk ülkelerínde olur, sadece !!!

Tüm Yorumlar

Yorum Gönder