banner864

Oy alıp sömüreceğiz diye türbanı kaşımak ahlaksızlık! 04 Kasım 2013, 09:41

Türban takıp, peygamber bıyığı bırakmakla uygar olunur mu...
 Yusuf Yavuz

AKP'li dört kadın milletvekilinin türbanlarıyla meclise girmesinin ardından Türkiye yeniden türbanı tartışmaya başladı. Türban üzerinden mağduriyet edebiyatı yaparak oy toplama kaygısının bir parçası olarak algılanan meclisteki türban şovu konusunda çok şey yazılıp çizildi. Ancak Türkiye'nin yetiştirdiği yüzakı bilim insanlarımızdan Prof. Dr. Ali Demirsoy'un türbanla ilgili makalesi ezberleri bozacak nitelikte. Demirsoy, türbanı ve simge özelliği taşıyan giysileri ele alan makalesinde, "başına türban takan, peygamber bıyığı bırakan ve bunu her yerde teşhir eden insanların uygar dünyanın kuralları ile yaşayabileceğini mi düşünüyorsunuz. Örneği var mı? Birileri hayal görüyor. Uygar dünya hayal görmez, geleceğini de hayallere oturtmaz" ifadelerini kullandı.
İşte "Doğaperest" olarak anılan Prof. Demirsoy'un arşiv niteliğinde o makalesi...


TÜRBAN NASIL ORTAYA ÇIKTI
Büyük kavgalara neden olan türban adı verilmiş giysiyi, ön yargılarınızdan arınarak, tarihsel gelişimlerini ve geldiğimiz acıklı durumunu masaya yatırmaya ne dersiniz? Ortaya çıkış nedenini, tarihsel gelişimini ve daha sonra başka amaçlarla istismarını, lehte ve aleyhte konuşanların bilinçaltında yatan nedenlerine bakmak zorunlu hale gelmiştir.
İnsanlar ait oldukları ırkın özelliklerini taşıyarak doğuyorlar. Bu nedenle, bir Çinliyi, bir Hollandalıdan ya da Aborjinden kolaylıkla ayırabiliyoruz. Ancak, daha sonra kazanmış olduğu kültürel kimlikleri ile doğmuyorlar. Bu nedenle, bildiğimiz en eski tarihi belgelerden, bilgilerden ve resimlerden anladığımız kadarıyla, kişilerin ait oldukları düşünce tarzını, yaptığı işi ve bulunduğu idari konumu belirtebilmek için simgeler kullanma gereğini duymuşlardır.
Doğal olarak bu simgelerin en çok görülebileceği vücut kısmı, baş ve omuzdur. Bu nedenle, insanoğlunun tarihinde giysili bir yaşama geçildiğinden günümüze kadar çeşitli adlarla anılan vücut üst giysileri özellikle başörtüleri şekilden şekle değişerek günümüze kadar gelmiştir. Çünkü bir kişi karşısındakine hangi düşünce sistemine angaje olmuştur ya da ne iş yapar ya da bulunduğu konumun ne ölçüde etkili olduğunu bildirebilmek için, kişisel kimliğin, kurum kimliğinin ve yazılı her hangi bir kimliğin olmadığı dönemde, en kolay iletme ya da gösterme şekli, vücudunda yapacağı bazı değişiklikler ya da kullandığı giysiler ya da en kolay yapılacak tarz olarak başa takılan ya da giyilen örtüler olacaktı. Öyle de yaptı.

HİTİTLER'DEN OSMANLI'YA SİMGESEL GİYSİLER
Tarihin derinliklerine doğru uzandığımızda, sadece Anadolu ve komşu ülkelerinden örnek vererek başlarsak, örneğin Hititlerde kralların ve tanrıların başlarına giydikleri külahın yanlarındaki kancaların sayısı o kişinin gücünü simgeliyordu. Askerler, köylüler, tüccarlar vd. diğer kesimler farklı örtülerle kendilerini ifade ediyorlardı.
Bu örtünme şekli dünyanın her tarafında, tarihin her döneminde, her toplumda farklı şekilde değişerek günümüze kadar geldi. Belleğimizi bir yoklayalım, -bazen nedenini çok iyi kavrayamadığımız için şaşırdığımız- padişahların başındaki o büyük sarıklar, yeniçerilerin yerlere kadar sarkan boru gibi külahları, yeniçeri ağalarının o ürkütücü külahları, bostancı başı, su başı, başla başlayan birçok idari konumun birbirinden farklı sarığı ya da baş örtüsü; mütevaziliğin simgesi olması gereken Vatikan’daki Papanın, İstanbul’daki Ortodoks kilisesinin Başpiskoposu neden mücevherlerle işlenmiş o ağır ve görkemli taçlarını; diyanet işleri başkanının neden simgelerle süslenmiş kaftanı ve sarığı giydiğini; bilinen tüm imparatorların ya da kralların neden ziynetlerle taşlarla süslenmiş taçları giydiğini belki kendinize sormuşsunuzdur. Hepsi kimlik ve yetki ya da görev bildirimi ile ilgilidir.
Bugün kulağının bir tarafına küpe takan bir kişi, benim ahlak yapım, dünya görüşüm budur, beni buna göre değerlendirin demek istemektedir. Siz, başını usturaya vurdurmuş bir Budist rahibini gördüğünüzde ya da bir şaman elbisesi giymiş bir kişiyi gördüğünüzde, onun dünya görüşünü, ahlak anlayışını, ait olduğu camiayı ve davranışını tahmin edebilirsiniz. Küçük bir ayrıntı bile o kişinin mensup olduğu düşünce dünyası hakkında önemli bilgiler verebilir… Aslında anlaşılmak için çok kolay ve pratik bir yol.
Görsel ya da yazılı tarihe tekrar geri dönersek, Sümerlerden başlayarak günümüze kadar kadın giysilerinin, özellikle özel görevleri yapmakla yükümlü kadınların nasıl ve neden farklı giydikleri konusunda elimizde çok sayıda bilgi mevcuttur.

SÜMER MİTOLOJİSİNDEN RAHİBELERE UZANAN ÖRTÜ GELENEĞİ
Örneğin Anadolu’nun yerli kültürlerinden olan Hititlerin, Friklerin ve Anadolu’yu işgal ederek yaklaşık 300 yıl buralarda kalan İran kökenli Akimendlerin (Medlerden) özel görevleri yapan kadınlarının giymiş olduğu giysileri ve özellikle başörtülerini günümüze ışık tutacak şekilde açık açık göstermektedir. Başörtüsünün belirli şekilde (şekillerde görüldüğü gibi) bağlanması o kadınların kimliği ile ilgili bilgiler veriyordu. Bu giyim kuşam tarzı, çeşitli kültürlerde çeşitli şekillerde kendini gösterdi, zaman içinde farklılaştı, çeşitlendi. Ancak, kökenini Sümer Mitolojisinden alan semavi dinlerin ilk yazılı metni Tevrat’tır. Tevrat’ı kutsal kitap olarak benimseyenlerin ve yine ondan esinlenen Hıristiyanlardaki kutsal kadınlar bu örtüyü hep kullandılar. Bugün de rahibeler benzer örtülerle gezmektedirler.
Sonuçta, insanoğlu, giysileriyle ya da vücutlarının üzerinde yapmış oldukları belirli değişikliklerle, kimliklerini, kültürlerini, düşünce tarzlarını, ait oldukları alt kimlikleri, yaptıkları işleri, sahip oldukları yetkileri bildirme şansını yakaladı.

EKRANLARDA DUDAKLARINI ŞAPIRDATAN AKADEMİSYENLER
Böyle bir gelenek ve öğreti, Arabistan’da da İslamiyet’ten önce vardı; ancak İslamiyet’in doğuşuyla birlikte hem Hz. Muhammed’in hem de o günkü toplumun ihtiyaçlarına göre yeniden belirlendi. Burada Nur Suresinin 31 ayetini ya da başka bir ayeti yorumlamak, bu satırları yazanın görevi de değildir; yetkisi olduğu da söylenemez. Ancak, akşam sabah televizyonlara çıkarak, ağzını şapırtada şapırdata, dudaklarını yalaya yalaya, sanki Tanrı’dan aldıkları buyruk ya da ilhamları bize iletiyormuş gibi konuşan, akademisyenlerden cemaat liderlerine kadar herkesin üzerinde uzlaştığı konu, İslam’da şu ya da bu şekilde bir örtünmenin Kuran da yer aldığıdır. Bu örtünmenin Kuran’da yer almasının nedenini açıklamada ve bu örtünün nereleri örtmesi konusunda ya da kesinlikle bir emir olup olmadığı konusunda, hiçbir zaman üzerinde ortak bir noktada anlaşamayacağımız sayısız görüş ve tartışma vardır. Bu tartışmayı, cemaat liderlerine, dini sömürmeyi aklına koymuş siyasilere ve bilime katkı yaptığını zanneden akademisyenlere bırakalım…
Ancak, hepsinin üzerinde anlaştığı husus, bu örtünün, kadının uyarıcı yerlerini erkeklere göstererek ahlakı bozmayı önlemek yönelik ortaya çıktığıdır. Bu hususta kimsenin karşı koyuşu yoktur… İnancımız gereği, kadını kışkırtıcı davranışlardan olabildiğince uzak tutmaktır. Olabildiğince onları bir çeşit kem gözlerden uzak tutmaktır… Doğru mu, inancımıza göre doğru.
Ancak, özellikle son zamanlarda türbanın peşine düşen siyasilerimizin, psikolojik ve sosyolojik bir analizi de yapmaları zorunlu gibi görünüyor. Bir kadının bir erkeği uyarmaması için, kendini toplum içersinde ön plana çıkaracak ve bakışları üzerine çekecek giyim kuşam ve davranışlardan alı konması gerekir. Eğer ben bir kadını toplum içerisinde başka bir kadından daha alımlı ve cezp edici buluyorsam, onu gözümle bile soyabilirim ki buna dini inancı olanlar gözle zina adını vermektedirler ve yasaklamaktadırlar. Bu nedenle bir kadını, toplum içerisinde başka bir kadından ayıramamalıyım; aksi takdirde ona göz zinası yapmam kaçınılmaz görünmektedir.

KADININ ÖRTÜNMESİ ERKEĞİ UYARMAMAK İÇİN ZORUNLULUK MU
Şimdi ahlaklı ve tutarlı düşünmek zorundayız. Eğer kadının örtünmesini, erkekleri uyarmaması için bir zorunluluk ve dini bir vecibe olarak görüyorsanız, onun en etkili şekilde gereğini yerine getirmeniz de bir vecibe olarak karşımıza çıkacaktır. Bunu sulandırmak ya da yorumlamak hiçbir dini bütün insana verilmiş bir hak olamaz. O halde kadını olabildiğince erkeklerin kötü bakışlarından uzak tutmamız gerekir. Başörtüsünü savunan birçok insanın eşine kırmızı, mor rugan pabuçlar giydirmeleri, parlak renkli türban ya da örtü taktırmaları, yüzlerini ben buradayım diyecek ölçülerde boyamalarına izin vermeleri, onları gizleme değil özellikle teşhir anlamına gelmektedir. Antalya’da Konya altında denize giren bir erkeğin, etraftaki yarı çıplak kadınlara değil, vücudunun büyük bir kısmını örten, ancak en önemli sinyalleri veren yerlerini açıkta tutan ve parlak renklerle ben buradayım diyen kadınların uyardığını unutmayalım.
O halde, bir buyruğu ya da inancı yerine getirmek istiyorsanız başta kendimizin ahlaklı davranarak gereğini yerine getirmemiz gerekir. Yani sözümüzün geçtiği tüm kadınlarımızı erkeklerin bu kötü bakışlardan gizleyecek tarzda giydirmemiz gerekiyor. Bunu, doğrusunu söylemek gerekiyorsa, birkaç ülke yerine getiriyor: Afganistan, İran ve bazı Arap ülkeleri. Kadınlarına, baştan aşağıya her yerlerini örtecek siyah çarşaf ve burka giydiriyorlar. Renkli de giydirmiyorlar, çünkü siyah bir grubun içerisinde, kırmızı ya da pembe çarşaf giymiş biri kendini belli edecek ve nazarları üzerine çekecektir. Diyorum ki, ahlaklı olun, doğru olan, eğer bunu dini bir gereklilik için yapıyorsanız ve gerçekten inanıyorsanız, ilk olarak eşlerinizi ve çocuklarınızı her tarafını örtecek kara çarşafa sokun. Böylece inandığınız dini gereği tam anlamıyla yapmış olacaksınız…
Bütün bu anlatılanlar çerçevesinde, bir kadının örtünmesinin dini bir gereklilik olduğunu ileri süren ve onları örtünmeye zorlayan kesim çoğunluk erkeklerdir. Kendi ahlak yapısına, çevresine, ailesine güvenmeyenler dini gerekçeleri öne sürerek böyle bir diretmeyi girişlerini anlayışla karşılamak gerekebilir. Hani bir at sözü vardır “Başkasını nasıl bilirsin, kendin gibi”.
Eğer, ailesi, çevresi ve eşi tarafından örtünmeye zorlanmamış ve kendi isteğiyle (sayıları az da olsa) bir simgeyi çağrıştıracak şekilde örtünen bir bayan bu anlatım içerisinde kendini nasıl görebilir. Bunun yanıtı çok açıktır. Kutsal kitaplarda ve onun dışında mürşitlerce (dini yol gösterenlerce, bu imam, hoca, şeyh olabilir) belirtilen her buyruğa tartışmasız inanıyorum ve uyguluyorum demektir. Bu inançlar, tanrısal kattan gelen inançlardır; insan yorumuyla da değiştirilemez kurallardır. Yani ben yeni bilgilerle ve olaylarla değişmeye açık değilim. Yanlışım bin kerede kanıtlansa, inancımın gereğini onları yapmaya devam edeceğim demektir.

ÜNİVERSİTE DİPLOMA DAĞITILAN YER DEĞİLDİR
O zaman, bu kesime sormak gerekir: Değişmeyeceksen, eğitilmeyi başında kabul etmeyeceksen, dogmatik bilgini ve alışkanlıklarını yeni bilgiler ışığı altında kesinlikle revize etmeyeceksen, sadece belirli teknik bilgileri almak ve ileride yetki sahibi olmak için bir diploma alma peşinde isen, zaten bir türlü yer ve imkân bulup da okutamayacağımız aydınlık ve değişmeye hazır gençlerin yerine almayı nasıl içine sindirebiliyorsun? Üniversite kapısında ne arıyorsun? Üniversite bir insanı alıp, bilgiyle birlikte, yaşama bakışını değiştiren, eğiten, uygarlaştıran, evrensel insana dönüştüren yerlerdir; diploma dağıtılan yerler değildir. Üniversite, belirli katı kurallara körü körüne ya da fanatik olarak bağlanmış (ekonomik modellerden tutun, inançlara ve belirli sosyolojik kurallara kadar) insanların çalışacağı yerler de değildir. Bu ister öğrenci olsun, ister öğretim elemanı olsun; her ikisi için de geçerlidir. Düşüncesini bilimsel yöntemlerle savunabilen, dünyanın her coğrafyasında da savunduğu düşünceler uygulanabilir olanların, yanlışını gördüğü zaman geri adım atan ya da fikrini değiştirebilen insanların fikir alış verişi yaptıkları yerlerdir. Eğer siz tüm bilgilerin bir kitaptan alınabileceğine ve bu bilgilerin değişmez olduğuna, sonsuza kadar aynı kalacağına bir defa inanmış iseniz, Roma özdeyişi ile “Ben tek kitaplı insandan korkarım” kalıbına tıpa tıp uyuyorsunuz demektir. Hangi coğrafyaya ve hangi dine ait olursa olsun, bu tip dogmaya saplanmış insanların potansiyel tehlike olarak görülmesinin ve önünün kesilmesinin nedeni budur.

KRAVAT VE GÖMLEK NEDEN UYGARLIK SİMGESİ OLDU
Nereden çıktığını ne için ortaya çıktığını şu aşamada araştırmamıza gerek olmayan iki giysi, kravat ve yakalıklı gömlek, ben evrensel insanım, tüm insanlar ve inançlar benim için eşittir, benim inancımın başka bir inanca üstün olduğunu kabul etmiyorum, tüm insanları kucaklıyorum ve bir dünya vatandaşı olmak istiyorum diyen insanların simgesel giyim tarzı olmuştur. Bugün, eğer kimliğine bakmaz iseniz, Avrupalı bir insanın ilk aşamada hangi ülkeden olduğunu bilemezsiniz; Rus da, Japon da, Kanadalı da, Hollandalı da aynı simgeyi yani giyim tarzını kullanarak, ayrılıkları ortadan kaldırmanın peşindedirler. Dünyayı bir aile olarak görenlerin ortak tavrı…
Ancak, birileri, kendilerine göre kişilikli davranarak, ben inancımın gereğini yaparım diyor. İran’daki erkekler kravat takmıyor, yakalıklı gömlek giymiyor; Pakistan, Afganistan ve birçok Müslüman ülkedeki erkekler hala sarık takıyor; şalvar giyiyor. Bu ülkelerdeki insanlar -ister doğru yolda olsunlar ister yanlış yola sapmış olsunlar-dini bütün, takiyeci değil; dinlerinin gereğini yerine getiriyorlar. Kutsal kitaplarında yazılı olan her şeyi olabildiğince yerine getiriyorlar. Recm de yapıyorlar, dört kadınla da evleniyorlar, boş dediklerinde karılarını boşuyorlar vs. vs.

OY ALIP SÖMÜRECEĞİZ DİYE TÜRBANI KAŞIMAK AHLAKSIZLIK
Dini bütün insanların ileri sürdükleri gibi kutsal kitapta yazılı olanları kimsenin değiştirmesi söz konusu olamayacağına göre, İslam’ı işimize gelen kısımlarıyla değil, her şeyi ile yaşamalıyız. Oy alacağız, sömüreceğiz, bu kesim bizi tutuyor diye bin bir türlü dolap çevireceğiz diye, kesin bir emir olup olmadığı bile tartışılan türbanı akşam sabah kaşıyıp, kutsal kitabımızın kesin emirlerini görmemezlikten gelme ahlaksızlıktır…
Ancak, dünyadaki siyasetin katı bir dünya görüşü ile yürüyemeyeceğini (İran ve Afganistan’dan örnek alarak), köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı demenin daha doğru olacağını, bunun için kılıktan kılığa girmenin de mubah olduğunu bilecek kadar da kurnaz olan bu kesim her şeyi ile takiye yapmaktadır. Bu yazı, giysi ve vücut üzerindeki değişiklikler ile ilgili yazıldığı için, yapılan takiyeyi sadece bu yönüyle gözler önüne sereceğiz.
Ben evrensel bir dünya görüşüne sahibim, bunun için giyim kuşamımı da ayrıcalık anlamına gelecek tarzdan uzak tutuyorum diyen, uygar dünya olarak adlandırılan bir dünyada –çıkarlarınız ve açık ya da gizli amaçlarınız için yer almanız gerekiyorsa, en kolay yol onları taklit etmektir; yani onlar gibi kravat ve yakalıklı gömlek giyersiniz. Böylece tüm dünyaya uygar insan görüntüsü verirsiniz. Bir de batının önderi sayılan, Müslüman Irak halkına her türlü işkenceyi yapan, çocukları öldüren, kızlarının kadınlarının ırzına geçen Amerikan askerleri için çok üzüldüğünüzü ve ölenlere rahmet dilerseniz, batılı kulübe girdiğinizi zannedersiniz.

BU BIYIK BASİT BİR BIYIK DEĞİLDİR
Ancak –herkesi aptal yerine koyduğunuz için- bilinçaltındaki kimliğinizi yüzünüze yansıttığınızı fark edemezsiniz. Kutsal kitapta üstü kapalı ya da açık açık yazılı olan her şeye koşulsuz bağlı olduğunuzu, bin bir emekle kurulmuş uygar temellere dayanan Türkiye Cumhuriyeti’ni bir rejim bunalımına sürükleyebilecek kadar kargaşalığa sürükleyen türban davasını bir kan davası haline dönüştürmeniz, özünde bilinç altında yatan ertelenmiş amaçlarınızda yatmaktadır. Bunu nereden çıkarıyorsunuz diyebilirsiniz? Bunun türbanla yakından ilgili olan erkeklere özgü bir görünüş tarzından. Bakın, üst düzey yöneticilerimize, belirli bir düşünceye angaje olduklarını, özünde başka bir yaşam biçimini hedeflediklerini; ancak geçici de olsa demokrasinin hoşgörüsünden yararlanmak niyetinde olduklarını, dini bir simgeye dönüştürmüş, dudak üzerindeki yarı kesilmiş, bir leke gibi görünen bıyıktan anlayabilirsiniz. Bu bıyık basit bir bıyık değildir; bilinçaltında hangi duygular ve amaçlar taşındığını gösteren önemli ipuçlarıdır.
Belki beni ve benim gibi düşünen insanları aptal yerine koyar, söylemlerinizle ya da el altından ya da açık açık –fakire yardım söylemi altında- beni satın alabilirsiniz. Ancak, unutmayın ki, fizyonomi diye bir bilim dalı var. Yani bir kişinin şekline şemailine ve vücut yapısına bakarak o kişinin karakteri ve bilinçaltındaki düşünceleri okuyabiliyorsunuz.
Belirli bir düşünceye angaje olmuş ve bunu her ne olursa olsun gereğini yerine getirmek için bir çeşit ant içmiş bir insanı, dünyanın uzmanları, çoktan tahlil etmiş olmalıdır. Özünde, burada kişileri değil, eşlerinin başlarında, erkeklerin üst dudaklarında taşınan simgelerin açılımı önemli. Bu açılım, bugün uygar ülkenin benimseyebileceği değerler değil. Nedir bu tutucu kesimin değerleri:
Dini kitapların (bu Kuran da olabilir, Tevrat da olabilir, İncil de olabilir) içeriği Tanrı kelamı olduğuna göre, başörtüsü ve üst dudak bıyığıyla, bu buyruklara dört elle sarıldığını simgesel olarak ifade eden bu insanların amaçlarını okumak zor olmayacaktır.
Kuran’da miras hukuku vardır. Bayanlar gayrimenkulden pay alamazlar. O halde miras hukukunu ben kabul etmiyorum ve okumak istemiyorum diye bir düzenlemeye gitmeleri inançlarının bir gereğidir (birçok İslam ülkesinde olduğu gibi).
Kuran’da 40 miskal altın ya da gümüş karşılığı kazancın yıllık ödenmesi gereken zekâtı, bir miskaldir; yani yüzde 2,5’luk bir çeşit ödenti. O halde tüm finans sektörünü bu tanrısal oranlara göre düzenlemek zorunludur (birçok İslam ülkesinde olduğu gibi).
Kuran’da insanlar kaderi-alın yazıları ile birlikte yaratıldıklarına göre, cenin üzerinde iyileştirme operasyonu, genetik ıslahı ve biyoteknolojik uygulamaları yasaklamaları gerekecektir (birçok İslam ülkesinde olduğu gibi).
Bugün dünyanın gelişmiş üniversitelerinin hemen hepsinde öğretilmesi zorunlu evrim konusu, yaratılış inancımız nedeniyle yasaklamaları gerekecektir. Antropoloji bölümlerini bu nedenle kapatmaları gerekecektir (birçok İslam ülkesinde olduğu gibi).
Zina yapanları recm (taşlanarak öldürme) yapacak, hırsızlık yapanların kollarının kesilmesini düzenleyen yasaların gündeme getirilmesi beklenecektir; çünkü kutsal kitapta bu konuda açık hükümler vardır (birçok İslam ülkesinde olduğu gibi).
Kutsal kitabın buyruğu olan, açık açık yazılı olan Musevilerle ve Hıristiyanlarla dost olmayınız buyruğunu fırsat bulduklarında devreye sokacaklarını bilmektedirler.
Yine kutsal kitapta, defalarca tekrarlanan, canınızla ve malınızla cihat yapın (başka bir dine mensup olanı zorla kendi dininize çevirin) buyruğuna da duyarsız kalmayacaklarını bilmektedirler.
Bizatihi Hz. Muhammed tarafından, Kâbe’deki tarihi günümüze bağlayacak heykeller, puta tapmayı teşvik ediyor diye kırılmış, yaklaşık son 1.500 yıl boyunca hiçbir Müslüman ülkede heykel ve keza aynı şekilde insan figürü içeren bire bir resim yapılmamıştır; yaptırılmamıştır. Bu nedenle heykel ve resmin yasaklanması niçin gündeme gelmemelidir (birçok İslam ülkesinde olduğu gibi). Hatta Arabistan’da sevgililer günü için gül hediye etmek 14.02.2008 tarihinde yasaklandı. 21 İslam ülkesi, 14.02.2008 tarihi itibariyle televizyonlarda tesettürsüz kadın gösterilmesini yasakladı.

FIRSAT BEKÇİLERİ NEYİ BEKLİYOR
Uygarlık farkını çok belirgin olarak ortaya koyacak daha onlarca, yüzlerce örnek vermek mümkün. Bir kısmı geçmişte bire bir yaşandı, bir kısmı bugün bazı Müslüman’ım denen ülkelerde uygulanıyor, bazıları farklı uygarlıkların zorlaması ve etkisi ile şimdilik uygulanmıyor. Ancak, hiçbir Müslüman kalkıp da bunların yanlış olduğundan ya da uygulanamayacağından söz etmiyor; onların kutsal değerler olduğuna katıksız olarak inanıyor ve uygulanması için bir anlamda fırsat bekliyor. Bu fırsatın bekçileri de kendilerini başörtüsü, dudak üzerindeki bıyıklar ya da başka simgelerle “beklemedeyiz” sinyalini vermeye devam ediyor… Türkiye’de milyonlarca müridi ya da seveni olduğu söylenen, Amerika’ya kaçmış olan bir imamımız, görüntülü kayda geçmiş bir konuşmasında, neler demişti: Ey müminler, devleti ele geçirinceye, Allahın kanunlarını egemen kılacak fırsatı yakalayıncaya, bu cumhuriyeti yıkıncaya kadar, kimliğinizi saklayınız, köşe başlarını tutmak için gerekirse başınızı açınız ve onlar gibi görününüz diye buyruk vermemiş miydi?
Başörtüsünün (türbanın) kutsal kitapta bir örtünme şekli olduğunu, kesinlikle siyasi bir simge olarak değerlendirilemeyeceğini ve bunun kullanılmasının kişinin inancı ile ilgili olduğu ve kişinin bu özgürlük alanına müdahale edilmemesi gerektiği savunanlar, kutsal kitapta yazılı olmayan ve bilindiği kadarıyla erkeklere bir zorunluluk olmadığı ya da tavsiye niteliğinde bile olmayan üst dudak üzerinde leke şeklindeki bıyığın belirli bir partinin üyelerinin, üst düzey yöneticilerinin çoğunun ya da onların yandaşları tarafından kullanılmış olması, siyasi bir simgeden başka ne olabilir.

TÜRKİYE'NİN BATAĞA SAPLANMASININ SORUMLUSU KİM
İnsan düşüncesi ve insan eliyle değiştirilemeyecek kuralları içeren bir inanç sistemini tartışmasız olarak kabul ettiğini, yüzündeki ve başındaki simgelerle gösteren bir zihniyetin, farklı inanç sistemlerine saygılı olmayı öngören laikliği benimsediğine ve yönetim olarak herkese aynı mesafede kalacağına nasıl inanabilirsiniz? Bu nedenle, ben dinsel kurallara kesin olarak bağlı kalacağım diyen hiçbir ülke tanımlanmış laikliğe bir türlü geçememiştir. Bizim ülkede belki de çok az ülkede var olan “devlet laiktir, bu kural kaldırılamaz, değiştirilmesi için teklif dahi verilemez” anayasa maddesinden dolayı, zaman zaman “Müslüman hiçbir zaman laik olamaz” söylemini (birçok bakımdan haklı olabileceklerini de kabul etmek gerekiyor) ağızlarından kaçırıyor olsalar dahi, bu anayasa maddesini benimsiyor gibi davranmak zorunda kalmaktadırlar. Bunun adı takiyedir… Kendini Kemalist ya da Atatürkçü olarak göstermeye çalışan partiler ve kişiler ise çok farklı değillerdir. Bunların çoğu da, gerçekte Kemalizm’in ruhunu kavrayamamış, Kemalizm’i kendi çıkarları için aracı olarak kullanan başka bir takiyeci gruptur… Belki de Türkiye’deki olumsuz gelişmelerin ve birçok bakımdan batağa saplanmasının en baştaki sorumlusu bu sonuncu gruptur…

TÜRBAN TAKIP PEYGAMBER BIYIĞI BIRAKMAKLA UYGAR OLUNUR MU
Başına türban takan, peygamber bıyığı bırakan ve bunu her yerde teşhir eden insanların uygar dünyanın kuralları ile yaşayabileceğini mi düşünüyorsunuz. Örneği var mı? Birileri hayal görüyor… Uygar dünya hayal görmez, geleceğini de hayallere oturtmaz. Uygar dünya, geleceği görerek önlemini alan insanlardan oluşur… Bunlar, samimi insan ile takiyecileri birbirinden ayıracak kadar deneyimli ve akıllıdırlar. Çünkü uygar denen bu dünyanın da dünyayı kana boğan siyasi takiyeciliği vardır. Tarih, örneğin, İngiliz milletinin siyasi takiyeciliği ile yazılmıştır; bugün bu dünyanın kan akan her yerinde, bu milletin takiyeciliğinin izleri yatmaktadır. Bu nedenle bu sanatı çok iyi bilirler. Tereciye tere satmayalım derim… Gerçek yüzünü -uygulamalarını ve düşüncelerini beğensek de beğenmesek de- gösteren İran’ı takdir etmek gerekir. En azından yanı başındaki Müslüman ülkenin çocuklarınınız ırzına geçen, öldüren Amerikan askerlerine boynunu bükerek üzüldüğünü ve rahmet dilediğini söyleyen Müslüman ülkenin liderleri gibi takiye yapmıyor; onlara olması gerektiği şekilde lanet okuyor.

KRAVAT- GÖMLEK SİMGESEL BIYIĞIN BİLİNÇALTINI GİZLEYEMİYOR
Uygar insan, kravat takan, yakalıklı gömlek giyinen, akşam sabah demokrasiden insan haklarından dem vuran; ancak kendine özgü bu bıyıklar ve eşlerinin başındaki örtüler ile gezen insanların, esasında amaçlarının ne olduğunu, bilinçaltlarında nelerin yattığını çok iyi anlamaktadırlar. Uygar dünya ve az sayıda vatandaşımız dile getirmese dahi yapılan takiyenin farkındadır. Kravat ve yakalıklı gömlek, dudak üzerindeki simgesel bıyığın altında yatan bilinçaltını ne yazık ki gizleyememektedir."

*Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi
ulusalkanal.com.tr

Etiketler

Yorumlar

serkan acarel :

yazi cok mantikli, cok dogru yazilmis ve güzel anlatilmis, ama maalesef geri kalmis ve bilimsiz insanlar bu yaziyi anlamazlar. hem anlamiyorlar, hem anlamak istemiyorlar,

Tüm Yorumlar

Yorum Gönder

Çok Yorumlananlar