banner864

Perinçek davası, engizitör ve münkirlik 20 Nisan 2015, 17:11

 Yalanlamak, yadsımak, tanımamak, kabul etmemek anlamlarına gelen Arapça kökenli “inkâr” sözcüğü, tarihsel işlevi itibariyle dinsel geleneğin farklı kolları tarafından kendinden olmayanların durumunu tanımlamak amacıyla devreye alınmıştır. Bu doğrultuda inkâr sözcüğünden türetilen “münkir”, doğruluğu yalnızca kendinden menkul olan bir dinsel düşünceyi reddedenler için kullanılmıştır. İnkâr sözcüğünün günümüz kullanımında söz konusu tarihsel niteliği arka planda kalmıştır. Ancak sözcüğün bu tarihsel özelliğiyle yeniden bir anlam bağı kurulmasını sağlayacak güncel bir kullanımıyla karşı karşıyayız. Sözcük, “Ermeni soykırımını inkâr etmek” kalıbıyla yeniden tarihsel anlamı olan dogmanın yadsınması içeriğiyle karşımıza çıktı. Üzerinde bir bilimsel oydaşmanın olmadığı ve doğruluğu kendinden menkul olan bir iddianın bilimsel verilerle çürütülmeye çalışılması, karşısında mezarından çıkarılıp yeni bir orta çağın kamçısı yapılan engizisyon zihniyetini buldu. Yeni orta çağın engizitörleri emperyalizmin dayattığı yıkıcı siyasetlerin uygulayıcıları; bu post-modern engizitörlerin düşmanı olan cadılar ise sadakacılığa karşı sosyal hakların, piyasa ekonomisine karşı kamu ekonomisinin, dinsel/muhafazakâr dayatmaya karşı laisizmin ve etnik/mezhepsel parçalanmaya karşı ulusal birliğin savunucusu olan kesimler, kısaca ulusalcılar oldu. Batı gericiliği, doğu gericiliğiyle yeni orta çağda buluştu. Post-modern engizisyon yeni cadıların suçunu münkirlik olarak tanımlayarak bu köhne ittifakın çağdaş biçimini canlandırmış oldu.

Ermeni soykırımı iddialarını reddetmeyi suç sayan yasayla engizisyonu diriltmeye çalışan İsviçre’nin, yasayı çiğneyen Doğu Perinçek aleyhine verdiği kararın AİHM tarafından haksız bulunması sonucu dava İsviçre tarafından temyize taşındı. Emperyalist engizitörlerin son çırpınışına koşut bir biçimde Türkiye’deki ideolojik ortakları da harekete geçmekte gecikmedi. Büyük Daire’de görülen davanın ardından 2 Şubat 2015 tarihinde Birikim Dergisi’nin internetten yayın yapan haftalık yazılar bölümünde Ahmet İnsel imzalı “Strazburg Akıncıları ve İnkârcı Tehlike”# başlıklı yazı yayınlandı. Girişte yaptığımız açıklama da doğrudan İnsel’in yazısının başlığından esinlenmiştir. İnsel yazısında, 2013’teki kararını tekrarlaması beklenen AİHM’in gerekçeli kararında belirtilen hususları çarpıtarak ele alıyor ve buradan yine çarpık bir sonuca ulaşıyor: “İnkârcılık İsviçre’de tehlike oluşturmayabilir ancak Türkiye’de Ermenilere yönelik bir tehdittir”. Çaresiz bir jurnalcilik girişimi olarak tanımlanabilecek olan bu yaklaşımın karar metninde mantıksal bir dayanağı olmadığı gibi tam aksini işaret eden ifadeler olduğunu ortaya koyacağız. Çaresiz diyoruz, zira Ahmet İnsel’in tekrar “Ergenekon’da sonuna kadar gidilsin” diyerek alkış tutabileceği bir AKP-Cemaat koalisyonu maalesef artık mevcut değildir. 2010 anayasa değişikliği referandumunda yanında saf tuttuğu gerici koalisyon parçalanınca Ahmet İnsel de diğer Birikim şürekası gibi sağa sola dağıldı. AİHM’in son derece açık kararına karşın “soykırım yapılmamıştır” demenin ısrarla tehdit olduğuna işaret etmesi, bu kararın Ermenilere değil ancak Türkiye’de soykırım pazarlaması yapan neo-liberal ideolojik hegemonyaya yönelik bir tehdit oluşturduğuna ilişkin düşüncemizi kuvvetlendirmektedir.

İnsel’in iddiasına göre “Ermeni soykırımı olmamıştır” tezini savunanlar, tehcirin özgün, tekrarlanması mümkün olmayan tarihsel koşullar altında verilmiş zorunlu bir karar olduğunu ve Ermenileri ortadan kaldırmak amacı taşımadığını belirterek suçu övmüş oluyorlar. Tarihsel olayların analizi ile bazı kesimlerce suç olarak tanımlanan eylemin övülmesi arasındaki kalın çizgi İnsel tarafından bilinçli olarak muğlaklaştırılıyor. Böylece soykırım tezleri aksine yapılan tarihsel araştırma ve bu araştırmalardan elde edilen bulgulara dayalı politik pozisyon kolaylıkla “suçu övmek” yaftasıyla mahkûm edilebiliyor. İnsel tarafından sinsice gerçekleştirilen eylem aslında bilimsel çalışmanın önünün tıkanması girişimidir. Aynı orta çağ yaklaşımı tarihçi Bernard Lewis’in 1995 yılında Ermeni soykırımının yaşanmadığına ilişkin ifadeleri nedeniyle Fransa’da cezaya çarptırılmasına neden olmuştur. Fransa’da Ermeni soykırımı olmadığını söylemeyi cezalandıran yasanın karşısında olduğunu belirten İnsel, pratikte soykırım olmadığı tezini tarihsel verilerle savunmayı “kini teşvik etmek ve suçu övmek” olarak niteleyip yasanın yaptığı açıkça yasaklama eyleminden daha tehlikeli ve görünmez bir yasaklama yöntemine başvuruyor. Bu yöntem, özellikle AKP döneminde kurumsallaşan neo-liberal hegemonyanın yıllardır uygulayageldiği insan aklını felç etme yöntemidir. Aklı felç ederseniz, onu kısıtlayacak yasalara zaten ihtiyaç kalmaz. Emperyalizm çağında yapılan tam olarak insan aklının afyonlanması, hakikat duygusunu yitirmesinin sağlanmasıdır. Hakikat duygusu kalmayan akıl, ölümü bekleyen bir pelteye dönüşür. İnseller, maddi olgulardan elde edilen sınıf siyasetini, ezen-ezilen çelişkisini soyut, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir “vicdan” kavramıyla ikame etmeye giriştiklerini kendi yazılarında çeşitli biçimlerde beyan etmişlerdir. Türkiye “entelijansiyası”nı yakından takip edenler bu “vicdan” enflasyonuyla, “vicdan” fetişleştirmesiyle sık sık karşılaştıklarını hatırlayacaklardır. Vicdan, mevcut ideolojik hegemonya açısından işlevsel bir çuvaldır ve retoriğin sahipleri bu çuvalı gönlüne göre doldurabilmektedir. AKP’den Gülen Cemaati’ne ve liberal sola kadar geniş bir kesim bu retorik etrafında meşruiyet kazanmaya çalışmaktadır.

İnsel, yazısında inkârcılık retoriğini sıklıkla etnik nefretin körükleneceği iddiasıyla birlikte kullanıyor. Buradaki gaye, yukarıda da belirtildiği gibi “soykırım yapılmamıştır” demenin olanaksızlaştırılmasıdır. Mantıksal olarak Ermeni soykırımı iddialarının geçersiz olduğunu savunmak ile Ermenileri tahkir etmek arasında bir bağ yoktur. Ancak dayatma yoluyla ve akıldışı bir biçimde kurulmaya çalışılan bu bağ yazarın görüşlerinin dayanak noktasını oluşturuyor. Çoğunlukla emperyalist ülkelerin finanse ettiği ve pek çoğunun bilimsel geçerliliği sorgulama konusu olan çalışmalarla soykırım anlatısının diaspora Ermenilerinin bir kısmı tarafından Ermeni kimliğinin tanımlayıcı unsuru haline getirilmesi çabası, mantıksal olarak etnik nefretin esas kaynağını teşkil etmektedir. Hrant Dink’in de ölmeden önce belirttiği gibi, 1915 olaylarında Türklerin soykırım yapmadıklarını savunmaları, tam aksine bu kara çalma girişimine karşı onurlu bir direniştir. İnsel’in tehdit algısı yaratmak amacıyla başvurduğu mesnetsiz iddiasında olduğu gibi “tepemizi attırmayın, bir daha yaparız” iması barındırmamaktadır. Öyledir ki, Türkiye Ermenileri Patrikvekili Başpiskopos Aram Ateşyan ve Türkiye Ermenileri Patrikliği Ruhani Meclisi Birinci Başrahibi Tatul Anuşyan 6 Ocak 2015 tarihinde İstanbul Üniversitesi bünyesinde düzenlenen “19-20. Yüzyıllarda Türk-Ermeni İlişkileri” sempozyumunda emperyalist dayatmaların devre dışı bırakılmasını savunan görüşleri ifade etmişlerdir.# Bu bağlamda bazı batı ülkelerinin Ermeni sorununa müdahil olma çabalarına karşı direnmek, Ermenileri tahkir etmek şöyle dursun bazı Türkiyeli Ermeni aydınların İnsel’e rağmen savundukları bir pozisyondur diyebiliriz.
Yazının bu bölümünden itibaren AİHM İkinci Daire’nin 2013 yılında yayınladığı gerekçeli karardan ilgili bölümlere atıf yapılarak İnsel’in davaya ilişkin iddialarına yanıtlar verilecektir. Gerekçeli kararın Fransızca orijinalinden Türkçeye yapılan çevirisinin yanı sıra karşılaştırmalı olarak İngilizce çevirisinden faydalanılmıştır.# Karara yapılan atıflar parantez içinde ilgili madde numarası yazılarak belirtilmiştir.

Gerekçeli kararda tarihsel olaylara ilişkin düşünce beyan etme özgürlüğünün sınırlarını belirleyen mahkeme, içtihatlardan örnekler veriyor. Bu bağlamda Yahudi Soykırımı’na ilişkin daha önce yapılmış bir inkâr eyleminin AİHM tarafından düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmediği belirtiliyor (madde 45). Buradan hareketle mahkeme, Yahudi Soykırımı ile Ermeni soykırımı iddiaları arasına maddi bir ayrım koymuştur. Bir diğer deyişle bu ayrım, mahkemenin Ermeni soykırımı iddialarının tartışılmaz bir tarihsel gerçeklik olmadığına işaret etmesidir. Yani İnsel’in iddiasının aksine karar doğrudan ve yalnızca ifade özgürlüğüne indirgenebilecek bir sonuç taşımamaktadır. Mahkeme “Ermeni soykırımı yoktur” demediği gibi, “vardır” deme yetkisini de kendisinde görmemiştir. Mahkeme devamla, aşağılayıcı, husumeti teşvik edici, halkın güvenliğini tehdit eden ifade özgürlüğüne izin verilemeyeceğini belirtmiştir (madde 46). Açıkça anlaşıldığı üzere bu ifade sadece İsviçre ile sınırlı değildir. Kararın evrensel bir niteliği vardır. Yine mahkeme Perinçek’in tehcir ve katliam gibi tarihsel olguları inkâr etmediğini, yalnızca bu olayların soykırım olarak tanımlanamayacağını savunduğunu belirtiyor (madde 51). Konuyla ilgili bir başka ifadeyi tam metin olarak buraya almanın önemli olduğunu düşünüyoruz: “Mahkeme 1915 olaylarının soykırım olarak nitelendirilmesine karşı çıkılmasının kendi başına Ermeni halkına karşı kinin teşvik edilmesi anlamına gelmediğini değerlendirmektedir (…) Başvuranın sözü edilen olayların mağdurlarını hor görücü ifadeler kullandığı da belirlenmemiştir” (madde 52). Bir başka yerde yine tarihçiler arasında tartışmalı olan bir tarihsel konunun hükme bağlanması yetkisinin mahkemeye ait olmadığı vurgulanmaktadır (madde 99). Mahkeme daha sonra Hrant Dink’in 301. maddeden mahkum edilmesi sonucu AİHM’e yapılan başvuruya gönderme yapmaktadır. Hrant Dink davasında verilen kararda Hrant Dink’in görüşlerine şu şekilde yer veriliyor: Hrant Dink “(…) Ermeni diasporasının 1915 olaylarının bir soykırım olduğunu Türklere kabul ettirme girişiminin ‘saplantılı’ niteliğini açıkça ortaya koyduğunu belirtmiştir. Mahkeme, Fırat Dink’in sözkonusu saplantının, Ermenilerin kendilerini her zaman ‘kurban’ olarak hissetmelerine neden olduğunu, Ermeni diasporasının üyelerinin hayatlarını zorlaştırdığını ve kimliklerini sağlıklı temeller üzerine kurmalarına engel olduğunu savunduğu tespitinde bulunmuştur” (madde 109). Hrant Dink davasında verilen kararın önemi, soykırım dayatmasının Ermeni kimliğini rencide eden, sakatlayan, yaralayan bir unsur olduğunun bizzat Dink’in görüşleriyle tescil edilmesidir.

İnsel’in ve genel olarak neo-liberal hegemonyanın tartışılmasını istemediği ve verili bir hakikat olarak ele aldıkları 1915 olaylarının bir “soykırım suçu” olarak nitelendirilerek aklı ve bilimsel düşünceyi cadı kazanlarında yakma girişimlerine karşın AİHM, gerekçeli kararında çok önemli bir saptamada bulunarak ifade özgürlüğünün korunmasının da ötesinde, insan aklına geçirilmeye çalışılan orta çağ prangalarına karşı çıkan bir ifade kullanıyor: “Her halükarda, doğası itibariyle tarihi araştırmanın tartışmalı ve tartışmaya açık olması ve nihai sonuçlara ulaşmaya veya nesnel ve kesin gerçekleri ifade etmeye pek imkân vermemesi nedeniyle, mevcut başvurudakine benzer olaylara ilişkin olarak bir ‘genel oydaşma’, özellikle de bilimsel bir oydaşma olabileceği bile kuşkuludur (…) Bu bağlamda, işbu dava, Holokost suçlarının inkârına ilişkin davalardan açıkça ayrılmaktadır (…) söz konusu davalarda başvuranlar yalnızca bir suçun hukuki niteliğine itiraz etmemiş, bazen gaz odalarının mevcudiyeti gibi çok somut tarihi olguları inkâr etmişlerdir.” (madde 117). Böylece mahkeme tarihsel olaylar hakkında karar verirken salt somut, maddi bulgulara dayanacağını, sözlü tarih anlatıları gibi tamamen öznel değerlendirmelerle biçimlendirilen ve sosyal psikolojinin de araştırma alanı olan tarih yazma girişimlerinin hukuki bir karar vermek için yetersiz olduğunu beyan etmektedir.

İnsel’in mahkeme kararında başvurduğu en can alıcı çarpıtma girişimi, “AİHM kararının İsviçre ile sınırlı olduğu ve aynı olguların Türkiye’de tehlike arz edebileceği” yönündeki argümanıdır. Ancak İnsel’in iddia ettiğinin aksine mahkemenin kararı Perinçek’in ifadelerinin İsviçre’de bir tehlike oluşturmamasıyla sınırlı değil; karar genel olarak Ermeni toplumunun onur ve duygularını tahkir eden bir sonucun doğmadığı saptamasına da dayanmaktadır: “Ulusal mahkemeler özellikle, başvuranın mahkûm edilmesinin ne ‘zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşıladığını’ ne de demokratik bir toplumda 1915’e ve izleyen yıllara dayanan zulümlerden mağdur olanların torunlarının onur ve duygularını korumak amacıyla gerekli olduğunu gösterebilmiştir” (madde 129). İnsel, AİHM gerekçeli karar metninin ekinde oy görüşlerini yazan yargıçlar Raimondi ve Sajo’nun beyanlarından onların görüşleri olduğunu açıkça belirtmeden, bu görüşleri mahkemenin esas kararı gibi sunarak alıntılar yapıyor; İsviçre kararının Türkiye’yi ya da başka ülkeleri kapsamadığı düşüncesini kuvvetlendirmek için iki metni birbirine derc ediyor. Aynı yargıçlar Raimondi ve Sajo, görüş bölümünde Perinçek’in Ermeni karşıtı bir tutumdan ziyade kendi siyasi görüşlerine uygun olarak emperyalizm karşıtı bir tutum içerisinde olduğunu da vurgulamakta, “soykırım yalanı” olarak adlandırılan söylemi Ermenilere değil emperyalizme atfettiğini belirtmektedirler. Ahmet İnsel’in yazısında kararın dikkatle okunmasına ilişkin yaptığı vurguya karşın kullandığı argümanlar, okurda en iyi ihtimalle kendisinin karar metnini tam olarak okumayıp yalnızca yargıçların düştüğü şerh metninden faydalandığına ilişkin bir izlenim bırakmaktadır.

Sonuç olarak, Perinçek-İsviçre davasının yeni orta çağda engizisyona karşı verilen yeni Aydınlanma mücadelesinde bir turnusol kâğıdı işlevi gördüğünü düşünüyoruz. AİHM Büyük Daire’nin yakın zamanda vereceği karara bağlı olarak Türkiye’nin ve Ermenilerin emperyalist tarih dayatmacılığının cenderesinden kurtulmasıyla sonuçlanacak bir dönüm noktasında olduğunu düşünmek için elimizde yeterli veri bulunduğu görüşündeyiz. Türkler ve Ermenilerin emperyalist müdahalenin savuşturulup yeniden inşa edilecek olan cumhuriyetin teminatı altında barış ve huzura kavuşabileceği bir tarihsel eşikteyiz. Bu eşikten geçerken neo-liberal ideolojik hegemonyaya karşı verilecek mücadelede, yakın dönemde açıkça tanıklık ettiğimiz üzere esas tehlike unsuru “soykırım yapmadık” diyen onurlu duruş değil, İnsel ve şürekasının Ergenekon, Balyoz vb. sahte davalarda Gülen Cemaati ve AKP ile kol kola girip Hrant Dink cinayetinin cemaat örgütlenmesine bağlı yapılanma içerisindeki faillerinin gizlenmesine olanak tanıyan halkı aldatıcı tavrıdır. Evet, bu toprakların korunması gereken bir asaleti vardır. Ancak o asalet, bu toprakların öz evlatları olan Ermenilere karşı değil, Ermenilerle birlikte emperyalizme ve onun içerideki ideolojik, politik, ekonomik hegemonyasına, yeni orta çağ karanlığına karşı korunacaktır.

Özgün Emre
Teori Dergisi

_______________________________________________
1 Engizitör: Katolik kilisesine bağlı engizisyon mahkemelerinin kilise düşüncesinin karşıtı olan herkesi yargılayıp mahkum etme yetkileriyle donatılmış üst düzey görevlisi.
2 Yazıya sadece internet üzerinden ulaşılmaktadır: http://www.birikimdergisi.com/haftalik/strazburg-akincilari-ve-inkarci-tehlike 
3 Akşam, 06.01.2015; Aydınlık, 07.01.2015
4 Türkçe çeviri için: http://www.avim.org.tr/uploads/raporlar/Perincek-%C4%B0svi%C3%A7re_A%C4%B0HM_karar%C4%B1_terc%C3%BCmesi1.pdf
İngilizce çeviri için: http://hudoc.echr.coe.int/sites/eng/pages/search.aspx?i=001-139724#{"itemid":["001-139724"]}

Etiketler

Yorum Gönder

Çok Yorumlananlar