banner864

''Güneş doğacak, babam çıkacak'' 15 Haziran 2015, 17:02

Balyoz tertibi ile hedef alınan Deniz kurbay Albay Mehmet Örgen, cezaevinde öğrenip başladığı kara kalem çalışmalarını "Güneş doğacak, babam çıkacak" adı ile kitaplaştırdı. Aliba Yayınevi'nden çıkan kitaba, usta isimler Sedat Ergin, Mustafa Mutlu ve Sunay Akın önsöz yazdı. 

İşte Deniz kurbay Albay Mehmet Örgen'in "Güneş Doğacak, Babam çıkacak" isimli kitabının önsözleri:

Balyoz dosyasını çalışırken özellikle dijital delillerin sahteliği konusunda dikkatimi en çok  çeken noktalardan biri, bu belgeleri bizzat hazırladıkları ya da belgelerde yazılmış olan görevleri kabul ettikleri öne sürülen tarihlerde aslında yurtdışında bulunan sanıkların durumuydu.

Bu belgelerden hareketle darbe girişiminde yer almakla suçlanan ancak gerçeklikte bu suçu işledikleri iddia edilen tarihlerde görevle yurtdışında bulunan pek çok kurmay subay vardı. Bosna, Pakistan, Bangladeş, İtalya ya da ABD gibi dünyanın birbirinden uzak köşelerinde görev yapıyorlardı o sırada.

Bu gruptaki sanıklar arasında durumu en çarpıcı olanlardan biri Deniz Kurmay Albay Mehmet Örgen’di. Mehmet Örgen, 2001-2005 arasında toplam 4 yıl süreyle NATO çerçevesindeki görevlendirmelerle ABD’de bulunmuştu. İddianamede kendisine yöneltilen suçlama, Balyoz darbe planları çerçevesinde bir belgeyi hazırlamış olduğu iddiasıydı. Bu dijital belgede de ne imza, ne tarih ne de hitap vardı. Dava dosyasına bakıldığında, Örgen’in sunduğu deliller, belgeyi hazırladığı ileri sürülen tarihte kendisinin yurtdışında olduğunu kesin bir şekilde kanıtlıyordu. Ancak bu durumun kanıtlanmış olması Balyoz sürecinde rol alan ne savcıların ne hâkimlerin ne de Yargıtay’ın kanaatini değiştirdi. Balyoz’un gerisindeki o irade, davadaki diğer bütün subaylarla birlikte Mehmet
Örgen’in de Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki kariyerini bitirmekte kararlıydı. Mehmet Örgen’in durumuna dikkat çeken bir yazım 12 Nisan 2012 tarihinde Hürriyet gazetesindeki köşemde yayımlandı. O tarihte kendisini tanımıyordum. Hakkındaki bütün bilgilerim dava dosyasındaki bilgilerle sınırlıydı. Bu yazı o sırada askeri cezaevinde yatmakta olan Mehmet Örgen’le aramızda ilk dolaylı temasın kurulmasıydı.

Mehmet Örgen, 4 Temmuz 2011 tarihinde tutuklanmıştı. Anayasa Mahkemesi’nin Balyoz davasıyla ilgili ünlü hak ihlali kararından sonra 19 Haziran 2014 tarihinde serbest bırakıldı. Toplam 1080 gün süreyle özgürlüğü elinden alındı. Serbest kalmasından kısa bir süre sonra bir gün çalan cep telefonumda Mehmet Örgen’in sesiyle karşılaştım. Mehmet Örgen’le ilk yüz yüze karşılaşmamız da bu yılın başlarında oldu. Beni bekleyen hoş bir sürpriz, kendisiyle buluştuğumuzda cezaevinde yaptığı iki resmi de yanında getirmiş olmasıydı. Kara kalem resimlerden biri “Tutsak Tekneler” başlığını taşıyordu. Diğeri şehir hatları vapurlarını resmediyordu. Hayat öyküsündeki en önemli dönüm noktalarından biri, yıllar önce bu vapurlardan biriyle Deniz Lisesi sınavı için Heybeliada’ya gitmesiydi.
Kendisinin hapishanede geçirdiği dönemde resim çalışmalarının yanı sıra gitar çalmaya başladığını da sonradan öğrendim. Yalnızca Mehmet Örgen değil, bu davada demir
parmaklıklar arkasına gönderilen pek çok subayın öyküsü de çok farklı değil. Çoğu, hapishanede bulundukları dönemde zamanlarını savunmalarını hazırlamanın yanı sıra, okuyarak, kitap yazarak, müzikle, sanatla ilgilenerek geçirdi. Bu yönüyle Balyoz davası Türkiye’ye pek çok yazar da kazandırdı. Mehmet Örgen örneğin de gördüğümüz gibi kazandırdığı yeni ressamlar da var. Balyoz davasının sanıklarını sahte delillerle tutsak eden irade, hepsine öldürücü bir darbe vurduğunu, onları artık etkisiz hale getirdiğini hesaplamaktaydı. Hedeflediklerini yok etmek,
onları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin insan envanterinden çıkarmak istiyorlardı.

Hesaplayamadıkları tek şey, karşılarına aldıkları beşeri sermayenin gücüydü. Hedef aldıkları insanları ne kadar olumsuz koşullar içine itseler bile, onların bütün bu zulme rağmen hayata ne kadar asılacaklarını hesaplamamışlardı. Evet, sahte dijital delillerle onları zindanlara attılar ama üretkenliklerini, yaratıcılıklarını yok edemediler. Mehmet Örgen’in resim serüveni, özgürlükten yoksun kalınan ortamlarda sanatın hayata tutunabilmenin, teslimiyete karşı direnmenin en etkili araçlarından birine dönüşebileceğini bize etkili bir şekilde gösteriyor.

Sedat Ergin


İNANCA GÜZELLEME…

Mehmet Can, babasının tutsak olduğu günlerde, onun da resimlerinin yer aldığı bir sergide birden bire konuşmak istemiş ve “Yakında güneş doğacak ve babamlar dışarı çıkacak” demiş... Ben, baba hasreti çeken Mehmet Can'ı çok iyi tanıyorum... Bu ülkede, her çağda, anası babası haksız yere tutuklanan on binlerce çocuktan biri o... O çocukların hazin sessizliğine ses kattı ve “Güneş yeniden doğacak” dedi. Böyle, böyle doğurdu güneşi... Böyle, böyle yeşertti umudu... Belki ağladı; ağlattı ama... Anasına da babasına da kardeşine de ninesine de direnme gücü verdi.

***
“Güneş yeniden doğduktan sonra”, yani tahliyenin hemen ardından bu sıcak, mutlu aileyi ilk görenlerden biriyim. Daha birbirlerine doya doya sarılmadan onları Ulusal Kanal'ın stüdyosuna sokup saatlerce  gözlerine baktım. Sanem Naz'la konuştum. Mehmet Can haklıydı:
 Güneş yeniden doğmuştu!

***
Güneşin henüz doğmadığı günler ise gerçekten zordu. İnadına yaşamak... İnadına sağlıklı olmak... İnadına gülmek...
Bunun için kol kola girmek, dayanışmak gerekiyordu. Yaşadıkları koşullar ne olursa olsun, hayatta kalmak konusunda eğitim almış olan subaylar, sınavdan alınlarının akıyla çıktılar.
Kendilerine kurulan komployu sergilemek için yazdılar... Onlar yazarken eşleri, çocukları “vardiya” nöbeti tuttu. Yapabilenler Kemalettin Yakar gibi yaşadıkları zulmü resmetti... Kimileri Cem Aziz Çakmak gibi duygularını şiire döktü... Böylece isyanlarını, cezaevinin tel örgüleri arasından bize ulaştırdılar. İsyan birken, bine, on bine, milyona dönüştü... Haksızlığa, kumpasa tepki dalga, dalga yayıldı...  İşte; ben de onların varlıklarından bile habersizken böyle, böyle kabul ettim her birini... “Atatürk'ün oğulluğu”nda birleştik hepimiz ve “ata bir, ana-baba ayrı öz kardeşler” olduk...

***
Okuduğunuz kitap, cezaevinde hayata tutunmak için direnen yürekli bir subayımızın satırlarından ve resimlerinden oluşuyor... O hem resim yaptı, hem yazdı, hem de çizdiği resimleri “müziklendirdi...”
Okumaya başladığınız bu kitap ilk resmini cezaevinde yapan... İlk gitarını koğuşta çalan... Ve “inadına” yaşayan... İnadına, “oğlunun beklediği güneşi doğurmak için çırpınan...” Deniz Kurmay Emekli Albay Mehmet Örgen'in... Yani; benim, “ata bir, ana-baba ayrı öz kardeşlerimden biri”nin göz nurudur! Okuduğunuz her satırda, gördüğünüz her resimde, zulme karşı direnen bir tutsağın, karısına
hasret bir kocanın, evlatlarına hasret bir babanın gözyaşları vardır. Tıpkı Mehmet Can'ın gözyaşları gibi... Utanılmayan ve onurla akıtılan gözyaşları...

***
Bu satırlar, memleket sevdası uğruna dökülen o gözyaşlarına güzellemedir!

Mustafa Mutlu


RESİM VE DÜŞÜNCE ARASINDA…

Ülkenin birinde filozoflar ve ressamlar, toplumu etkileme konusunda hangimiz daha ustayız diye tartışmaya başlar.. Günler, haftalar ve hatta aylar geçmesine ragmen bir sonuca
varamazlar. Bunun üzerine ülke yönetiminde söz sahibi olanların oluşturduğu seçici kurul ressamlar ve filozoflardan en usta olan bir kişiyi temsilci olarak seçmelerini ister.. Büyük bir salonun ortasına tavandan yere uzanan bir perde asılır.. Odanın bir yarısı ressama, öteki yarısı ise filozofa verilir ve denir ki:’’Bir hafta süreniz var.. Size ayrılan bu duvarlara hünerinizi yansıtın.. Bir hafta sonra gelip yaptıklarını görecek ve hanginizin toplumu etkileme konusunda daha usta, daha yaratıcı olduğuna biz karar vereceğiz.’’Ressam en iyi boyaları ve fırçaları getirerek kendi bölümündeki duvara bir iskele kurar ve başlar bir manzara resmi yapmaya.. Yaparken de aklı hep perdenin öteki tarafındaki filozoftadır.. Öyle ya, filozof ne yapabilir ki!?. ‘’Herhalde oturmuş düşünüyordur’’ diyerek kıs
kıs güler. Bir hafta geçer aradan… Seçici kurul ressamın ne yaptığını görmek için ona ayırdıkları bölüme gelir.. Karşılarında o güne kadar görmedikleri güzellikte bir manzara resmi vardır; masmavi bir göl, tepesi karlı bir dağ, sazlıklar arasında kuşlar, çiçeklerin rüzgarda salındığı bir çayırlık.. Koca duvarı kaplayan resim o kadar mükemmeldir ki, pencereden içeri giren bir kuş gölü gerçek sanarak kenarına konmak ister ve duvara çarpar! Seçici kuruldakiler ressama hayranlıkla sorar:’’Burası neresi? Nerede olduğunu bize söyle ki bu harika manzaranın içine girebilelim.’’
Ressam sağ elinin işaret parmağını şakağına getirerek: ’’Oraya gidemezsiniz…Çünkü öyle bir yer yok… Hayalimden yaptım…’’ Toplumu etkileme konusunda filozofun mu, yoksa ressamın mı daha etkili olduğu konusunda karar verecek olanlar bakışlarını resimden zorla ayırarak yüzlerini filozofun tarafına
dönerler.. 

Ve o an, salonu ikiye bölen perde açılır… Açılmasıyla da herkes öylece bakakalır! Filozof bir hafta boyunca elindeki taşı duvara sürterek aynaya dönüştürmüştür.. İnsanlar, kendilerini hayran oldukları ve ressamın ‘’gidemezsiniz’’ dedikleri manzaranın içinde görürler! Mehmet Örgen’in kitabı o perdenin kalktığı anı sunuyor bize; tutsaklık sürecince yaptığı resimler ve düşüncelerinin tam ortasında buluyoruz kendimizi. Kitaptaki öyküleri okuyunca resimleri çok başka bir gözle göreceksiniz. Bakmak ile görmek arasındaki perde bir kez daha kalkıyor ve ülkemizde adalet tarihine utanç davası olarak geçecek olan bir sürecin insan öykülerinin içinde buluyorsunuz kendinizi… Bu kitabın Çanakkale Zaferi’nin 100. yılında yayınlanması da oldukça anlamlıdır. Çünkü sömürgeci işgal güçleri 100 yıl önce savaş gemileriyle Çanakkale’deydiler... Bu tarihi olayı anımsarken şu soru akıllara gelmez, daha doğrusu getirilmek istenilmez: ’’İşgal donanması Çanakkale önlerine gelirken neden Akdeniz ve Ege’de bir tek gemimiz olsun onlara direnç göstermedi, vatanı savunmadı?” Çünkü, Abdülaziz’den güçlü bir donanma devralan II. Abdülhamit döneminde donanmanın beline ‘balyoz’ indirilmiş, denizlerdeki bilgi gücümüz darmadağın edilmişti! Mehmet Örgen’in kitabını büyük bir duygu ve düşünce fırtınasının ortasında okudum.. ve bir kez daha anladım ki, bir milletin zenginliği hisse senetleri değil, hissi senetleridir.. Hayatımıza kattığınız bu zenginlik için teşekkürler Sayın Örgen.. Harvard’ın bahçesindeki iki ağacın dibine gömülen o iki oyuncak bir gün bulunacak.. Çocuklarınız Naz ve Can’a verdiğiniz harita sadece onların değil, özgür ve aydınlık
günlere inanan tüm insanların define haritasıdır.

Sunay AKIN

Kitabı inceleme için görselin üzerine tıklayın


Yorum Gönder