banner864

Baraj bir köyü hasta etti! 21 Temmuz 2015, 17:03

Isparta Yukarı Köprüçay’da yapılan araştırma, HES projelerinin insan üzerindeki etkisini gözler önüne serdi: Halkın psikolojisini bozan HES’ler toplumsal travma nedeni…

Isparta'nın Sütçüler ilçesinde, Yukarı Köprüçay Havzası'nda yapımı sürdürülen Kasımlar Barajı ve HES projesinin sularına gömülecek olan Darıbükü köyünde incelemelerde bulunan antropolog, sosyolog ve psikologdan oluşan uzmanlar, köylülerle yaptıkları görüşmelerin ardından bölgedeki trajik tabloyu gözler önüne serdiler: 1: Bölgede yapılacak proje getirisinin yüz katını götürecek. 2: Kamulaştırma işini yapması gereken devlet ortada yok, halk şirketle baş başa bırakılmış. İnsanların mutsuzluğu üzerinden kamu yararı sağlanamaz. Burada vahşi bir yerinden edilme var. 3: Baraj projesiyle ilgili süreç, ankisiyete, toplumsal travma ve parçalanmaya yol açıyor. 4: Böylesi bir alanın herhangi bir proje ile elden çıkarılması tam anlamıyla bir vahşet. Projeyle ilgili süreç durdurularak insana olan etkisinin yeniden değerlendirilip olumlu yöne çevrilmesi gerekiyor.

Isparta'nın Sütçüler ilçesi ile Antalya'nın Manavgat ilçelerini kapsayan bölgede inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesi, iki ilde toplam 6 köyü etkileyecek. Sütçüler'e bağlı Darıbükü köyünü sulara gömecek olan baraj projesiyle ilgili çalışmalar hızla sürüyor. Yaklaşık 4 ay sonra göl havzasında su tutulmaya başlanacağı belirtilen baraj projesinin evlerinden edeceği insanların yeni yaşam alanları ise henüz hazır değil. Bakanlar Kurulu'nca acele kamulaştırma kapsamına alınan bölgedeki arazilerini ve evlerini baraj uğruna kaybeden ailelerin bir kısmı oldukça düşük bedellerle kendilerine ödenen paraları alıp bölgeyi terk ederken, yaşlılardan oluşan toplam 24 aile ise baraj şirketinin yapmayı taahhüt ettiği beton evlerde yaşamaya mahkûm edilecek.

UZMANLAR BARAJIN SULARA GÖMECEĞİ KÖYDE ARAŞTIRMA YAPTI
Gelecekleriyle ilgili belirsizliğin sürdüğü bir dönemde sosyal bilimcilerden oluşan üç uzman, projeden en çok etkilenen Darıbükü ve Kasımlar köylerinde incelemelerde bulundu. Antropolog Doç. Dr. Atilla Erden, Sosyolog Sibel Okdemir ve Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Fen Ed. Fak. Sosyoloji Bl. Öğr. Üy. Psikolog Dr. Ahmet Çoymak’tan oluşan uzmanlar, baraj projesiyle ilgili süreçte köylülerin beklentileri ve yaşadığı sorunlar hakkında sahada çalışma yaptı. Baraj ve HES projeleriyle, bu projelerle ilgili alınan acele kamulaştırma kararlarının insan üzerindeki olumsuz etkilerinin ortaya çıkarılmasını amaçlayan çalışmanın ardından ortak bir değerlendirme yapan üç uzman, Yukarı Köprüçay Havzası’nda yaşanan trajik durumu gözler önüne sererken, yapılan çalışmanın ayrıntılarının önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşılması bekleniyor.

İşte uzmanların değerlendirmesiyle HES projelerinin ÇED raporlarında yok sayılan insanların trajik öyküleri…

Doç. Dr. Atilla Erden(Antropolog):

‘BÖLGE DERİNLEMESİNE İNCELENMELİ’

“Türkiye'de 15 bin civarında köy gördüm ama bu bölge benim en az gördüğüm yerlerden biri. Bir defa burası eski bir yerleşim. Buradaki nüfus azlığı ve ekolojik çevrenin yapısı insanlara bir rahatlık sağlamış. Bunun yanında dışarıya göç de vermiş bölge. Ancak insanlar yılın bir bölümünü halen köylerinde geçirmeyi, burayı bir dinlence yeri gibi görmeyi sürdürüyor. Ayrıca burası Anadolu coğrafyasının çok eski ve bozulmamış bir bitkisel gen merkezi. Bu benim kişisel gözlemim ancak konunun uzmanı olan iyi bir biyolog tarafından bunun derinlemesine incelenmesi gerekiyor. Bölgeyi gezerken 15-20 çeşit armut türü saydım örneğin. Bunun kirazı var, vişnesi var, elması var, buğdayı var. Bunların elden gitmemesi lazım.

‘BURADAKİ ORGANİK ÜRETİM HİÇ BİR YERDE YOK’

Buradaki halk küçücük ekilebilir arazileri oldukça sağlıklı biçimde kullanmış, bir karış yeri işlemiş. Bu genlerin bozulmaması gerekiyor. Bu vadi turizm potansiyeliyle de dünyada nadir buluna bilecek alanlardan birisi. Böyle giderse üç dört yıl içerisinde bu alan körelir. Devlet burada ne kaybedileceğinden habersiz. Herkesin organik üretim, ekolojik üretim diye çırpındığı bir dönemde ben buradaki organik üretimi Türkiye'nin hiç bir yerinde görmedim. Çünkü buraya ulaşan 5 tane araba bu organik yapıyı bozmuyor. Burada bir potansiyel var. Böyle bir alanın herhangi bir proje ile elden çıkarılması tam anlamıyla bir vahşet.

‘BURADA İNSANLAR TEHDİT EDİLİYOR, ORTADA DEVLET YOK!’
Türkiye'nin değişik bölgelerinde gördüğümüz gibi bu HES projeleriyle ilgili çalışmaların sağlıklı olmadığını burada da gördük. Bu bölgeye geldik, gezdik, gördük; eski bilgilerimize de bakarak burada yapılan baraj projesinin topluma getireceği yarar 10 kuruşsa, bana kalırsa zararı 10 lira gibi. Ama bunun bilimsel bir çalışmayla sonuçlandırılması gerekiyor. Bu benim ilk etaptaki izlenimim. Bunu neden söylüyorum; çünkü hiç hesapta olmayan birçok aile dağılacak. Biz toplumu birleştirmeye çalışıyoruz, onlar dağıtacak. Burada devlet kamulaştırma yapacak ama ortada devlet yok. Ortada bir şirket var kamulaştırmayı o şirket yapıyor. Türkiye'de bir şirketin kamulaştırma yapmasını ben çözemedim. İnsanların hiç birinin elinde kamulaştırmayla ilgili belge yok. Tebligat yok. Kime göre, neye göre bu işlemler yapılıyor belli değil. Köylüler neye imza attıklarını bilmiyorlar. Üstelik bir de tehdit ediliyor, kandırılıyorlar. 'İmza atmazsanız hakkınızdan olursunuz' diye tehdit ediliyor insanlar.”

Sibel Okdemir (Sosyolog):
‘İNSANLAR ÇÖZÜLMESİ GEREKEN BİR SORUNA DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ’

“Burada inşa edilen baraj projesinde Ekim ayında su tutulmaya başlanacağı söyleniyor ama şu anda insanların yeni yaşam alanlarına ilişkin hiç bir girişim yok. İnsanlar ne kaybedeceklerini ve geleceklerine ilişkin herhangi bir fikirleri yok. Devlet bu işin sadece projelendirmekten başka hiç bir kısmında durmuyor bana göre. Devlet olma sorumluluğunu yerine getirmiyor. İnsanlar sürekli şirketten ve muhtardan bahsediyor. Bir kurumdan bahsedildiğini duymadık. Ayrıca insanların haklarını ne şekilde arayacağına ilişkin de bilgi verilmediği gibi, haklarını arama yolları da tehdit olarak gösteriliyor. Bu da bir suç. 'Dava açarsanız alacağınızdan daha düşün bedellere razı olursunuz' denilerek insanlar korkutuluyor. Burada insanlar sürecin bir parçası olmaktan çıkarılarak çözülmesi gereken bir sorun haline dönüştürülmüş.

‘BURADA AĞIR VE VAHŞİ BİR YERİNDEN EDİLME VAR’
25 aileye ev yapılacağı söyleniyor, geri kalanı gidecekmiş. Bu durumda ortada bir köy kalmıyor. Kalanlar kendi geçimlik üretimini yapamayacak ve ekonomik kayba uğrayacak. Şu anda para vermeden edindiği bütün sebze ve meyveyi satın almak zorunda kalacak. Çoğunun düzenli geliri de yok zaten. İnsanlar başlarına ne geleceğini bilmiyorlar. Çünkü kimse onlara gerçekleri anlatmıyor. Burada ağır ve vahşi bir yerinden edilme var. Devlet kendi yetkilerini başkalarına devrediyor. Bu insanlar da rahatlıkla kendi yararlarına uygulamaları yapabiliyor. Burada firmalar devlet adına iş yapıyor. Dolayısıyla insanlarda devlete karşı çıkılmaz algısı oluşturuluyor. Hâlbuki karşılarında devlet yok, kendileri ile eşit haklara sahip olan bir yurttaşın kurduğu bir şirket var.

‘ONUN YAŞAM KOŞULLARI SAĞLANMADAN PROJEYE GİRİŞİLMEMELİYDİ’
Acele kamulaştırma kamu yararına değil, firmaların yararına göre yapılmış. Eğer bunda yüksek kamu yararı varsa bu insanların mutsuzluğu hilafına bu yarar sağlanamaz. Bu bir kere baştan yanlış. Başkalarını mutsuz ederek kamu yararı sağlanamaz. Örneğin burada eşi vefat etmiş, 7 çocuğu olan yaşlı bir kadın var. Bu insanlara arazinizi kamulaştırıyoruz diye imza attırmışlar, ama bu arada evlerini de kamulaştırmışlar. Burada bir kandırmaca var. Köylülerin hiçe sayılması ve muhtarın yandaş haline getirilmesi durumu var. Gördüğümüz tamamen bu. Belki o yaşlı kadın evinde mutlu ve yaşamını idame ettirebilecek durumda iken şu anda mağdur ve dezavantajlı duruma düşürülmüş. Kendisi aslında mağdur değil ama mağdur duruma düşürülüyor. Tam tersi onun yaşam koşullarını sağlamadan böyle bir projeye girişilmemeliydi. Yapılacak inşaat, baraj, her neyse onun hayatını restore etmeden, yeni bir hayat kurgulamadan projenin fizibilitesi tamamlanmış sayılmaz.”

Psikolog Dr. Ahmet Çoymak (SDÜ, Fen. Ed. Fak. Sosy. Bl. Öğr. Üy):
‘İNSANLAR BAŞTA HES PROJESİNİ UMUT OLARAK GÖRMÜŞLER’

“Kendi profesyonelliğimle ilgili edindiğim gözlemlere dayanarak durumu dört temel eksende değerlendirebilmem mümkün. Bu dört temel eksenden bir tanesi olumlu diğerleri de olumsuz eksen. Birinci olumlu gözlem; burada yaşayan insanların değişmeye, gelişmeye ve daha iyi yaşam koşullarına dair umutlu oldukları. Bu HES projesinin buraya gelmesiyle birlikte insanlar bu sürecin hayat kalitelerini arttıracağı yönünde bir algı oluşturmuş ve bu algı onların kendi hayatlarını gerçekleştirebilmesi için daha iyi koşullara sahip olabilmesi, daha konforlu yaşayabilmesi gibi bir sürecin başlatılacağına dair inanç geliştirmiş. Diğer üç olumsuz unsura gelirsek; bunun birincisini 'Stockholm Sendromu' çerçevesinde nitelendirmemiz mümkün. Ki bu birinci olumlu eksenle de ilişkili. İkincisi 'toplumsal travma ve ankisiyete' dediğimiz kavram. Üçüncüsü de 'çatışma ve polarizasyon' süreciyle sivil vatandaşlığın dışlanması meselesi.

GÖZARDI EDİLEN TOPLULUĞUN DEVLETLE İLK TANIŞMASI: ‘STOCKHOLM SENDROMU’

Stockholm Sendromu'nu burada nasıl gözlemliyoruz; öncelikle devlet uzun yıllar boyunca vatandaşıyla ilişkisiz kaldığından mütevellit bir değersizlik duygusuna sahip bir halk topluluğu var burada. Bu göz ardı edilmiş topluluğun devletle ilk tanışması olan, yanı başından akıp giden nehrin bir anda değerli hale gelmesi, onda bir değerlilik duygusu yaratmış. Yani aslına bakarsanız kendi işkencecisine bir yerde bir aşk duyuyor ve kendisini değersizleştirip acı çektiren, kendisini yok sayan ama aynı zamanda da ondan büyük beklentileri olan otoritesine karşı pozitif bir duygu beslemiş ve devletin bu alana gelmesiyle beraber ortaya bu pozitif duygudan doğan 'kendisine anlatılan her şeye inanması' gerektiği, devletin onu seveceği ve birinci maddede belirttiğim daha başarılı bir geleceğe doğru onu yönlendireceğine dair güçlü bir inanç geliştirmiş. Ama belli ki bu eksenimiz başarılı olmamış.

‘BELİRSİZLİK ANKİSİYETE VE TRAVMAYA YOL AÇIYOR’
Toplumsal travma ve ankisiyete bozukluğuna gelirsek, bu süreç şöyle devam etmiş: İlk başlarda söylenen ve vaat edilen her şeyin olduğundan çok daha olumlu olacağına dair verilen bilgiler tutarsızlaşmaya başlamış. Bilgiler değişmiş, dönüştürülmüş, kişiler artık öngöremez hale gelmiş. Bu öngöremezlik hali de beraberinde hayatın anlamını sürdürülebilir kılma adına bir şeylerin belirsizliğinden duyulan kaygıya dönüşmüş. Bu kaygının içinde ne yapacağımızı bilemeyiz, doğru hareket nedir onu da bilemeyiz. Belirsizlikle karşılaştığımız durumlar bizde yüksek kaygı oluşturur. İlk eksende devletin onlara büyük şeyler yapacağına inanan buradaki insanlar bir anda değişen sözler, tek taraflı imzalar, değerlendirmelerin şirket aracılığıyla ortaya çıkması, şirketin bazılarını daha çok sevip bazılarını yeterince sevmemesi gibi bir takım kendince algıladığı, duyumsayabildiği küçük bilgi birikimi ya da bilgi kirliliği hiç fark etmez; bir şekilde beraberinden bir belirsizlik sürecine giriyor. Bu da benim sosyal pisikoloji üzerinden ankisiteye diye tanımlayabileceğim çok önemli bir travmaya yol açıyor.

‘TOPLUMDA AYRIŞMA VE ÇATIŞMA VAR’

Şimdi üçüncü bağlama geleyim: 'Kutuplaşma ve çatışmalı toplum yapılandırılması'. Burada insanlar farklı bilgilerle farklı düşüncelerle karşı karşıya gelmiş ve en yakınındaki kişi ile ayrışmaya başlamış. Bu ayrışma da kutuplaşmaya çok gebe. Hatta bu kutuplaşmanın bir etkisi olarak da yeni yapılacak evlerin bloklar şeklinde ayrılması arzusu bile gündeme gelmiş. 'Artık birbirimizden ayrılalım. Muhtar şirketin bir çalışanı haline dönüşmüş. Artık o bizi temsil etmiyor' gibi, harmoni içerisinde yaşayan bir topluluk bir anda birbirlerinin çekişmesi içerisinde yaşayan bir topluluğa dönüşmüş.

‘BUNLAR BİZİM VATANDAŞLARIMIZ, YAŞAMLARININ KONTROLÜNÜ DEVLETLE BİRLİKTE YÜRÜTMESİ GEREKİYORDU’

Ben bu üçüncü kısmı 'sivil vatandaşlık' haklarıyla doğrudan doğruya ilişkilendiriyorum. İnsanların yaşadıkları yerde güven içerisinde ve sağlıklı bir şekilde yaşayabilme hakları var. Beraberinde ortaya yol açılan psikolojik problemlerin yanı sıra bu insanların sivil haklarına da saldırı gerçekleşmiş. Bir kere bu topluluk artık kendi yaşamları üzerinde karar alabilme gücünü tamamen bırakmış. Çünkü karşılarında Stockholm Sendromu ile sevdikleri çok güçlü bir devlet otoritesi; sorun çıkarmak istemedikleri, bağlanmak istedikleri, onun verdiği her şeye inanmak istedikleri güç aynı zamanda elinden bizim 'benlik yeterliliği' dediğimiz ya da kolektif yapabilirlik gücünü, katılım gücünü de elinden almış. Burada insanların hiç bir politik katılım gücü, bunu değiştirebileceklerine dair bir inanç kalmamış. Kendini artık vatandaş değil, teba olarak görmeye başlamış. Bu teba ilişkisi üzerinden de devletin ya da onunla ilişkili olan diğer büyüklerin ve otoritenin kendisine ne kadar zarar vereceği ya da vermeyeceğinin peşine düşmüş. Onu bile almaktan belki imtina eden, onu rahatsız etmek istemeyen ama bir yandan da kendi kaygıları yüzünden çözüm arayan sıkışmış bir teba durumu. Ama bunlar bizim vatandaşlarımız. Kendi yaşamlarının süreçlerini ve kontrolünü her vergi veren yurttaş gibi sağlıklı biçimde devletle birlikte yürütmesi gerekiyordu. Bu, toplumsal bir travmaya yol açmış ve beraberinde ankisiyete gibi ciddi anlamda psikolojik etkileri olabilecek tamamen belirsiz olduğu devlete tekrar âşık olmak zorunda kaldığı ama âşık olurken de aynı zamanda rahatlıkla tecavüze uğrayacağı yeni bir ilişki biçimi geliştirmiş. Bana kalırsa bu HES'lerin insan faktörüne olumlu ve olumsuz etkileri bu yönde.

‘SÜREÇ DURDURULARAK PROJENİN İNSANA OLAN ETKİSİ OLUMLU YÖNE ÇEVRİLMELİ’

Bugün İngiltere'de yaptığınız bir çalışmanın insanlara olan olumsuz etkisi dillendirildiğinde bu çalışma hemen durdurulur. Bütün araştırmalar önceden geliştirilmiş, öngörülmüştür ama mevcutta halen problem varsa varsa hukuk bunu olduğu gibi durdurur ve incelemenin ardından hangi sorunlarla yüzleşilmesi gerektiğinin öğrenilmesinin ardından yeni politikalarla devam eder. Bugün biraz önce benim yapmış olduğum tespitler, buradaki sürecin tamamen durdurularak bu projenin insana olan etkisinin yeniden değerlendirilip, bunun olumlu yöne çevrilmesi ve yeniden planlanması gibi bir durumla karşı karşıyayız.

‘BİLİŞSEL SİSTEMİMİZDE İNSANI YOK SAYIYORUZ’

Benim uzmanlık alanım bireye odaklanan bir alan. Ancak bu tür projeleri planlayan, onaylayan, uygulayanlar da aslında bireylerden oluşuyor. Biz buradaki ÇED raporunda insan faktörünü görmüyorsak, bunun en önemli sebeplerinden biri bizim bilişsel sistemlerimizde insana karşı sorumluluğumuzu yeteri kadar görmeme eğilimiyle ilgilidir. Mühendisliğin, inşa etmenin, matematiğin ve fiziğin gerektirdiği her türlü şey; doğanın bize neler yapabileceği, bizim doğaya neler yapabileceğimiz ilişkisi tamamen bilişsel sistemimizle ilgili. Bilişsel sistemimizde insan faktörünün, insanın insanla ilişkisinin değersiz ve önemsiz olmasıyla ilgilidir. Aslında temel olan insanın insanla ilişkisini tamamen bu bilişsel sistemde yok sayıyoruz. Demek ki herhangi birimizin bir konuda bir şey yaparken bunun diğer insanları nasıl etkileyeceği çok da önemli değil; mevcutta bize ne kazandıracağı ve kazandırdıktan sonra da etraftaki insanların buna ne kadar minnet duyacağı daha öneli hale gelmiş oluyor.”

Yusuf Yavuz
ulusalkanal.com.tr


Etiketler

Yorum Gönder

Çok Yorumlananlar