banner864

Bir Sakız Ağacı Masalı 23 Nisan 2014, 11:59

“Bir ağaç yıkıldığında, bin kırlangıç gider. Bin kırlangıç gidince, bir masal yokolur. Bir masal yokolunca, bir kadın susar. Bir kadın susunca, bir adam ölür…”
Yusuf Yavuz

“Bir ruh iken girdim bir can içine, karıştım o anda her can içine…” (Neşet Ertaş)


Bugün size bir sakız ağacından dinlediğim masalı anlatmak istiyorum. Hani şu Akdeniz’e has, gövdesinden akan mis kokulu reçineden sakız elde edilen ağaçtan söz ediyorum. Kiminiz onu yalnızca televizyonda görmüştür, kiminiz de belki bir dergide, kitapta. Ama eminim birçoğunuz yaşamında en az bir kez dokunmuştur, belki de farkında bile olmadan. Muhallebinize, çöreklerinize kattığınız da olmuştur, kahvenize de. Dost Aleko’dan, Yorgo’dan armağan gelen “dallı rakı” şişesinin içinde öylece gülümsediğine tanık olmuşluğunuz da vardır…

Sakız ağacının maki topluluğunun kendine has üyelerinden biri olduğuna bakmayın siz, insanoğlunun onu kendine has yöntemlerle ayrı bir bahçede yetiştirerek, gövdesinde taşıdığı sırrı keşfetmesinin üzerinden binlerce yıl geçmiştir. Makiliğin içinde dolaşırken, küçük, koyu yeşil ve gön gibi sert dokulu yapraklarına dokunmak insanın başını döndürür. Hele de parmaklarınızla yapraklarından birini hafifçe kırıp o benzersiz kokusunu içinize çekerseniz, oracıkta ruhunuzu teslim edesiniz gelir tanrıya. Çünkü tanrı, böyle zamanlarda en güzel şiirlerini okur dinlemesini bilene. Eğer bu ilahi şiiri içinize de çekmek isterseniz, suyunuza da iki sakız yaprağı atıp için. İşte o an parçanın bütüne giden yolculuğu başlamış demektir…

Yaz kış her dem yeşil kalan bizim sakız hanım, aslında iki cinse ayrılır. Benim ondan “hanım” diye söz etmem, ince ruhlu oluşundandır. Yabani sakızın erkeklerinde, insanlardakinin tersine çiçek bile vardır. Ama onu görmeniz, görseniz de tanımanız biraz zordur. Çünkü erkek sakız ağacının çiçekleri küçük, kırmızı boncuklara benzer. Hikmet Birand usta, dişi sakızların çiçeklerinin daha küçük ve yeşilimsi olduğu için dikkat çekmediğini anlatır. Meyveleri, Anadolu’nun yoksul köylerinde çocukların kışlık eğlencesi olan menengiç ile Antep fıstığı da bizim sakız hanımın yakın akrabalarıymış.

Sakız ağacının da, menengiç ve Antep fıstığının da türlü yararları saymakla bitmez ama ben somut yararlarından çok bende bıraktıkları izlerin peşinden gitmeyi tercih edenlerdenim. Zira ne çok ıskaladık ruhumuzun gerçek yolunu, tenin somut çıkarlarının peşinde koşmaktan. Bir yaprağın ruhumuzda yaktığı ışık değil midir, içimizin kara odalarını şenlendiren? Bir ağacın gövdesinde yürüyen karınca, kozasından çıkan tırtıl değil midir, bize yaşamın anlamını sorgulatan? Duvardaki sarmaşığın direnci değil midir, “sabır, ya sabır” dedirten insana.

Her canın can bulduğu ruhlar okyanusunun damlaları değil midir, her bir yaprak?

Öyleyse, her ağaç, her can gibi Sakız hanımın da anlatacakları olmalı; duymasını bilene. Torosların kır saçlı bilgesi Akdağ’ın yeşil harmanisini kuşandığı günlerden birinde, ben de kapısını çaldım sakız hanımın. Daha doğrusu ben kendimi Sakız hanımın dibinde buldum. “Ayın aydınlığı” derler ya hani, öyle bir gecede. Som kayaların gölgelerinin suya, suyun koyu ışığının göğe ulaştığı bir gecede. Bir suyun Akdeniz’e, parçanın bütüne karıştığı, cüz’ün kül’e vardığı yerde…
Sakız hanımın, iki bin yıllık sabırla köklerinden yaşam kilimi dokuduğu coğrafyada; sokuldum gövdesinin altına. Usulca kokladım yapraklarını. Toprağın, kumulun karnından haber veren köklerini dinledim. Kuş seslerine, yengeç izlerine tanıklık eden sözlerini dinledim. Dinledim, şafak sökene kadar; Sakız hanımın bir gecede, bin masalını. Zamanı derin bir kapta eritir gibi…

***
Kulağımdan usulca ruhuma akıttı Sakız hanım, bir gecede bin bir masalı: “Bir varmış, hep olmalıymış. Böyle başlamalıymış her masal. Zamansızlığın kıyısında geçip giden günlerden bir gün… Yıldızlar göğe dizilip, puhu kuşu meşenin koynuna çekilince… Uzaklık korkusunun, yakınlığa kürek mahkumluğuna dönüştüğü günlerde, güzeller güzeli bir kadın yaşarmış. Yaşsız, zamansız, öncesiz ve sonrasız. Telaşlı bir kırlangıç gibi oradan oraya uçar dururmuş. Yuvasını kah görkemli saraylara, kah ıssız, yalçın kayalıklara yaparmış. Yuva dediğime bakmayın. Gövdesini içine sığdırabileceği bir uyku tulumu. Kanatları özgür ama ruhu tutsakmış. İçinden, taa derinden kopup gelen, adını bilmediği ama duygusunu anımsadığı görüntüler yaşarmış. ‘Ben bu zamana ait değilim’ dermiş hep. Kırlangıç yürekli kadın, bir gün ait olduğu zamana usulca akıp gideceğine olan inancını hiç yitirmemiş…

Derken...

Yine telaşlı uçuşlardan yorulan kırlangıç yürekli kadın, günlerden bir gün yüreği ağzında bir sakız ağacının gövdesine yaslanıp uyuyakalmış. Yorgun gövdesine eşlik eden ruhu uzak yamaçlardan süzülüp gelen bir ses duymuş. Toroslardan, keçi çanlarından, tozlu yollardan, çiçekli yaylalardan gelen bir ses. Sulardan, kuşlardan, yalçın kayalardan kopan, ‘gel’ diye ruhunu çağıran bir ses.

Sesin ruhunu çağırdığı yöne varıp gitmiş kırlangıç yürekli kadın. Bu kez yüzünü maviye dönüp, sırtını mor dağlara yaslayan bir vadinin eteğine kurmuş yuvasını. Kırlangıç yüreği boş durur mu? Yavrularına, sevdiklerine kol kanat gere gere, yaşamı yeniden dokumuş. Umudun türküsünü dilinden, yaşamın neşesini yüzünden hiç eksik etmemiş. Yorulduğunda ağaçlara, gerildiğinde sulara bakıp zamanın ırmağında akıp durmuş günlerce. Yeryüzünün armağanı olan yüzündeki ışık öyle parlakmış ki, herkesin ışığını yitirdiği bir dünyada koca bir ülkeyi aydınlatmaya yetecek ölçüdeymiş…

***
Kırlangıç yürekli kadının yaşadığı vadinin yaslandığı dağlarda yaşayan bir de adam varmış. Varlığını, tanrının bile unutmasını dileyen bir adam. 'Hüda-i Nabit' demiş adına, "yarat ve unut" diye, tanrısına. Geceleri tanrının cebinden kelimeler çalarmış. Sulardan, ağaçlardan ve kuşlardan söz açarmış. Ağaçlarla konuşur, yapraklarla sevişirmiş. Yine günlerden bir gün, bir sakız ağacına haber salmış, tanrının bile varlığını unuttuğu adam: ‘ey sakız ağacım yalnızca gözleri ve ruhu bir olduğunda sevebilenleri bütünle, ona yüzünü göster!’ Çünkü ağaçların iletken olduğunu bilenlerdenmiş. Çünkü ancak böyle olduğunda ruhunu açarmış kırlangıç yürekli kadın, sonsuza...

Derken sakız ağacı duyurmuş adamın sesini kırlangıç yürekli kadına. Kadın da haber salmış dağlara. Gün yürümüş, devran dönmüş; bir sakız ağacının dibinde buluşup bir olmuşlar. Dere tepe dolanıp yaşlı çınarlardan geçmişler. Ulu meşelere dokunup, ak köpüklü sulardan içmişler. Öyle ki, iki gövdede soluklanan tek bir ruh gibi olmuşlar. Tende eriyip, canda yeniden doğmuşlar. Yanıp yanıp kül olmuşlar. Ölüp ölüp dirilmişler.

Masal bu ya, bu kırlangıç yürekli kadın adamın her şeyi olmuş. Işık tenine her vurduğunda aklını oynatırmış adam. Kumlara uzandığında, yamaçlardan dökülen sular gibi yürüdüğünde, yatağında öylece uzanıp ışık ışık gülümsediğinde, adamın içi içine sığmaz olurmuş. Kırlangıç yürekli kadın çiçek çiçek açtıkça, adam hep aynı tutkuyla etrafında pervane olmuş. Döne dolaşa onu ne kadar çok sevdiğini anlatıp durmuş cümle aleme.

Günler günleri kovalamış. Anemon mevsimi bitip, kiraz mevsimine doğru yol almış yerin yüzü. Katır tırnaklarından geçip, mavi sularda kulaç atmışlar. İki telaşlı serçe gibi çırpınıp durmuşlar, bir o yana bir bu yana. Adına ne derseniz diyin. Nasıl bilirseniz öyle bilin. Ne düşünürseniz öyle düşünün. Ama bu öyle bir tutkuymuş ki, tanrı en gizli sırrını sanki bu iki tutkulu yüreğin çırpınıp durduğu tenlere saklamış. Geceler, günler boyu o sırrı arayıp durmuşlar, birbirlerinin tenlerinde.

Zamansızlığın ortasında, zamanın en derin sevdası işte böyle başlamış. Ne başını tam olarak bilen var ne de sonunu. Işık olmuş yeryüzüne yağmış, çiçek olmuş topraktan fışkırmış bakışları. Su olup çağıldamış, ateş olup harlanmışlar. Rüzgar olup savrulmuş, kaya olup durmuşlar. Ama hiç birbirilerine akmaktan hiç mi hiç vazgeçmemişler. Kırlangıç yürekli kadın, ‘beni sev, sadece sev, hep sev’ demiş adama. ‘Masal bu ya’, derler ama bu masal değilmiş. Ve bu masal burada bitmemiş, bitmeyecekmiş. Derler ki, yerin yüzünde masalını arayan bu iki canın aynı tende akışı sürüp gidermiş hala! Bir varmış, hep olmalıymış gibi...”

“Bir varmış, hep olmalıymış gibi…”

***
Sakız hanımın yumuşak sesinden son duyduğum kelimeleri zihnimden bir kez daha geçirdim. Bir çocuk tekerlemesi gibi içimden tekrarladım. Yıldızlar yavaşça sahneden çekilip, göğün yamacındaki son karanlık kalıntılarını da silip süpürdü ışık elçileri. Derken ışığın büyük ustası gelip yerleşti sahneye. Sakız ağacının dibinden yavaşça doğrulup kalktım. Ayak parmaklarımdan, saç diplerime kadar her yerime karışan kumları elimle temizleyip giyindim. Mataramda akşamdan kalma suyumdan içip yola koyuldum. Nefesimde sakız kokusu, aklımda bir sakız ağacı masalı, düşündüm: “bir ağaç yıkıldığında, bin kırlangıç gider. Bin kırlangıç gidince, bir masal yokolur. Bir masal yokolunca, bir kadın susar. Bir kadın susunca, bir adam ölür…”


ulusalkanal.com.tr

Etiketler

Yorum Gönder

Çok Yorumlananlar