banner864

Hayvanlara kendi etlerini yedirip nasıl delirttiler? 23 Ocak 2014, 10:38

Gıda fiyatlarını “kaos lobisi” yükseltiyor diyen Tarım Bakanı Mehdi Eker bu tespitlere ne diyecek…
Yusuf Yavuz

Türk mutfağının efsanevi ayrılmaz ikilisi olan “kuru-pilav”ın damak çatlatan birlikteliği AKP’nin uyguladığı tarım politikaları yüzünden bitmek üzere. Çünkü yoksul halkın en önemli gıdalarının başında gelen kuru fasulyenin kilosu 10 liraya, pirincin kilosu ise 3,5-4 liraya tırmandı. Mercimek ve nohuttaki yüzde yüze varan fiyat artışına patatesin de 5 liraya ulaşan yükselişle eşlik etmesi ağır siyasi gündemin arasında Türk mutfağını derinden vurdu. Her üç kişiden birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı Türkiye’de mutfakla arasındaki mesafe giderek açılan ette de durum farklı değil. Ancak, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’e göre son dönemde adeta uçuşa geçen gıda fiyatlarının sorumlusu AKP hükümetinin hatalı tarım politikaları değil, “kaos lobisi!”

KANADA’DAN KURU FASULYE, HİNDİSTAN’DAN NOHUT İTHAL EDİYORUZ

Bursa’da yaptığı açıklamada kuru fasulye, patates ve et fiyatlarındaki artışların gerçek dışı olduğunu öne süren Bakan Eker, birilerinin fiyatları uydurduğunu iddia ederek piyasada ihtiyaçtan fazla ürün olduğunu söyledi. Ancak Bakan Eker’in iddiaları, bir zamanlar kendi kendine yeten ülkelerin başında gelmekle övünen Türkiye’nin bugün Kanada’dan kuru fasulye, Hindistan’dan nohut, Pakistan’dan pirinç, Bulgaristan’dan ise et ithal eden bir ülke olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Güncel siyasi kavgalara kilitlenen Türkiye’nin, yaşanan kuraklıkla birlikte su kaynaklarının da alarm vermesiyle gıda kriziyle karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunan uzmanlara göre, yaşam alanlarından koparılarak kentlere göçe zorlanan kırsal nüfus, görülmemiş ölçüde açlık riskiyle de karşı karşıya kalabilir.

ARAŞTIRMACI ERHAN ÜNAL KÜRESEL ET VE YAPAY YEM OYUNUNU DEŞİFRE EDİYOR

Türkiye’nin kuraklık ve açlığı tartıştığı bu dönemde uzun yılardır dünyanın pek çok ülkesinde geleneksel tarım konusunda araştırmalar yapan Araştırmacı Erhan Ünal’a, kapıda bekleyen gıda krizinin nedenlerini sorduk. Daha önce küresel gıda şirketleri tarafından dayatılan buğday, soya ve mısır konusunda kapsamlı bilgiler aktaran Erhan Ünal, et ve yapay yem konusunda oynanan oyunlar hakkında çarpıcı görüşlerini bizimle paylaştı.
İşte araştırmacı Erhan Ünal’ın et ve yem konusundaki küresel oyunu gözler önüne seren kapsamlı değerlendirmesi.

‘KÜRESEL FİNANS OLİGARŞİSİ’NİN ET VE YEM OYUNU

“Et, insanların en eski çağlardan beri önemli besin kaynaklarından birisi. Günümüzde de öyle. Ne var ki, günümüzde süpermarketlerden veya büyük şehirlerde kasaplardan alarak yediğimiz etin elli yıl önce yenen et ile benzerliği kaldı mı diye de sormak gerekir. Küresel Finans Oligarşisi (KFO), kitlesel olarak üretilmesini programladığı inanılmaz boyutlardaki tahılların (özellikle mısır, soya ve buğday) tüketilmesini de sağlamak zorunda. Düşünebiliyor musunuz, küresel tarım kuruluşlarının, milyonlarca ton mısır, soya ve buğdaydan oluşan, tahıl dağlarının tepesinde otura kaldıklarını ve bu durumda sistemin nasıl çatırdamaya başlayacağını? Kaldı ki bu tahılların sadece senelik olarak tüketilmesi de yeterli değildir. Küresel sistem, uzun vadeli olarak planladığı arzın daima üzerinde bir ‘talep’ oluşturma zorunluluğundadır.

Küresel sistem tarafından, önemle oluşturulması hedeflenen tahıl talebini kalıcı ve yüksek tutmayı sağlayan nedenlerden birisi de söz konusu olan tahılların hayvan yemi olarak kullanılabilme imkânıdır. Sığırından küçükbaş hayvana, kanatlı hayvanlardan su ürünlerine (balık karides vs) kadar bu çok geniş alanda, tahılların yem olarak kullanılmasının sağlanabilmesi, küresel olarak kitlesel tahıl üretimi ve tüketimi sürecini yöneten tarım şirketi topluluklarına önemli boyutlarda ve kalıcı tüketim perspektifleri sunar.

MERA HAYVANCILIĞINI YOK EDİP YERİNE BESİ HAYVANCILIĞI GETİRİLİYOR

Dünya çapında oluşturulmasına çalışılan, yoğunluklu olarak yapay yem ile beslenme üzerine yapılandırılmış ‘besi hayvancılığı’, mera hayvancılığının tam tersi olan bir sistemdir. Sonuçta çok büyük kapalı alanlara sıkıştırılan ve sayıları inanılmaz boyutlara varan besi hayvanları (Sığır, koyun, keçi, kanatlılar ve hatta Aqua kültür balıkçılığı) zorunlu olarak yapay yem ile beslenirler. Yapay yemi de hep sözünü ede geldiğimiz ‘tarım şirketleri toplulukları’ temin edeceklerdir. Böylelikle yem ile başlayan süreç, besi hayvanlarının semirtilip, kesilip, işlenerek insanların sofralarına geleceği ana kadar, tüm üretim evreleri ile bu bir avuç KFO’ya bağlı kuruluşun kontrolüne girecektir. Kitlesel tarım ürünlerine bağlı ve bağımlı olarak tasarımlanmış, geniş insan kitlelerinin merkezi olarak beslenmesi ana planı, aynı kaynağa bağımlı olarak yapılandırılmış hayvancılık sayesinde bir başka temel dayanak daha bulmuş olur. Bir başka deyişle, insanlar açısından önemli bir besin kaynağı olan hayvansal ürünler de ‘besi hayvancılığı’ sayesinde küresel merkezin yönetimine alınmış olur.

KİTLESEL TARIMLA KİTLESEL BESİ HAYVANCILIĞI İÇ İÇE GEÇİYOR

Böylesi büyük düşünülmüş bir plandan dolayı, küresel sistem büyükbaş hayvancılık başta olmak üzere, mera hayvancılığını önce daraltmak, sonra da tamamen ortadan kaldırmak için elinden geleni yapmaktadır. Bilindiği gibi ‘mera hayvancılığı’nda hayvanlar geniş otlaklarda dolaştırılarak beslenirler. Bu hayvanlar bir yandan, serbest olarak dolaştıkları kırlarda yedikleri çeşit çeşit doğal olarak yetişen bitkilerden dolayı, öte yandan ise hareket halinde olduklarından en sağlıklı ve lezzetli besin kaynağıdırlar. Böylesi bir hayvancılık insanların yararınadır. Ne var ki, binlerce yıldan beri süregelen bu geleneksel sistem, KFO açısından olumsuz, hatta zararlıdır (kontra produktif- karşı üretim). Neredeyse bedavaya ve sağlıklı beslenen bu hayvanlardan küresel sistem kendisi için herhangi bir artı sağlayamaz. Bu tür hayvancılığın, merkezi olarak yönlendirilmesi ve kontrol altında tutulması da mümkün değildir. Kısacası bu tür ‘doğal hayvancılık’ KFO açısından sistem dışıdır ve önlenmesi gerekir. Aynen kitlesel tarımın, geleneksel tarımın yerine öne çıkarılması gibi. Sonuç olarak, kitlesel tarım ve kitlesel besi hayvancılığı iç içedir ve birbirini tamamlar.

İNEKLER NE YERSE ONA DÖNÜŞÜYOR

Birbiri ile iç içe geçmiş bir sorun sarmalı olan kitlesel tarım üretimi ve kitlesel besi hayvancılığı geniş bir problemler yumağı oluşturmaktadır. Kapalı alanlarda gerçekleştirilen büyük baş hayvan besiciliğinde sığırlar bir çatı altında, yüzlerce adet olarak durdukları yerde beslenirler. Bu sistemin en önemli sorunu yedirilen yemin içeriğidir. Kitlesel olarak bir arada tutulan besi hayvanları da insanlar gibi küresel tarım kuruluşlarının, kitlesel tarım ürünlerine mahkûm edilmişlerdir. Buğday, soya ve mısırın işlenerek çeşitli türevlerinin üretilmesi esnasında ortaya çıkan (küspe, posa ve tahıl kırıkları gibi) artıklar, yem üretiminde ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Bu tahıl artıkları genelde bir ‘otobur’ olan ineklerin beslenme alışkanlıklarına çok da uygun değildir. Besleyici ve verim arttırıcı olarak övülen bu tahıl artıkları, aslında fazlaca yağ ve karbonhidrat (şeker) içerirler. Bu zaten hareketsizliğe mahkûm edilmiş olan sığırların sağlığını olumsuz olarak etkiler.

YAPAY YEMLERLER ŞEKER HASTASI OLAN İNEKLER!

Prof. Dr Kenan Demirkol’un bu konudaki görüşleri oldukça önemlidir: “Türkiye’de biliyorsunuz gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten. Ama yapay yem üreticileri “biz dünyayı nasıl doyuracağız” yalanıyla kandırarak hayvancılığı katlettiler. Hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü neyle besleniyor, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor. Hızla kan şekerini yükselten, hayvanın yağlanmasına yol açan ve hayvanın şeker hastası olmasına yol açan bir beslenme şekli...”

Sayın Demirkol’un verdiği kısa bilgiler şu açık saptamaları içeriyor: “Dünyayı nasıl doyuracağız?” savı bir yalandır! Hayvanları meralardan ahırlara çektirdiler! Pancar küspesi, mısır, patates bazlı yapay yemlerle beslenen hayvanlar şeker hastası!”

Bu çok önemli saptamalar, küresel sistemin dayattığı kitlesel besi hayvancılığının, kısa fakat çarpıcı söylemlerle mahkûm edilmesidir. Burada açık bir şekilde küresel sistem tarafından ileri sürülen temel savın yalan olduğu, bu bahane ile meracılığın yerine, kitlesel besiciliğin gündeme oturtulduğu ve sonucunda da hayvanların bile hasta olduğu tespiti yapılmaktadır. Kısacası eti ve sütü insanlara en değerli gıdalar olarak önerilen büyük baş hayvanlar, kitlesel besiciliğin doğrudan sonucu olarak hastalıklı, daha yumuşak bir ifade ile sağlıksızdırlar.

TÜRKİYE’DEKİ BESİ HAYVANCILIĞI SOYA VE MISIRIN TEKELİNDE

Prof. Dr. Kenan Demirkol’un yukarıda sözünü ettiği yem ana maddeleri arasında adı geçmeyen ‘soya küspesi’, bütün dünyada yapay yem üretimin de kullanılan çok önemli bir temel maddedir. Türkiye’de de yem sanayi, soya ithalatına mahkûm edilmiştir. Kendi üretimi 55 bin ton ile yok sayılacak kadar az olan Türkiye, yoğun olarak soya fasulyesi ve küspesi ithal etmektedir (2010 yılı soya fasulyesi ithalatı 1 milyon 750 bin ton ve tutarı 742 milyon ABD Doları! Soya küspesi ithalatı ise 408 bin ton ve bedeli 169 milyon ABD Doları! Neredeyse 2 milyon tona yakın olan soya fasulyesi ithalatı genellikle Türkiye’de de konuşlanmış olan Cargill, Bunge ve ADM gibi dev tarım şirketleri topluluğunun ithalatı olup öncelikle sıvı yemeklik yağ imalatında kullanılmakta ve geriye kalan posası da (Küspe) yem endüstrisinde kullanılmaktadır. Bu nedenden dolayı ithal edilen küspe miktarı nispeten düşük görünmektedir. Ekimi kotalarla sınırlanmış pancar ekimi ve diğer yağlı tohum artıkları (çiğit, ayçiçeği vs) besi hayvancılığının talebini karşılamaktan uzaktır. Sonuç olarak Türkiye’de de ‘besi hayvancılığı’ küresel olarak üretilen soya fasulyesi küspesi ve mısır kırığı temelinde yapılandırılmıştır.

HAYVANLARA KEMİK, İŞKEMBE VE BAĞIRSAKLARI NASIL YEDİRİLİYOR?

Yapay yem konusundaki diğer önemli bir olumsuzluk ise, bu tahılların, kitlesel üretimini mümkün kılabilmek için genetik yapıları ile oynanarak (GDO, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar!) yoğun tarım ilacı (pestizit ve herbizit) kullanımına dayanıklı hale getirilmiş olmalarıdır. İnsan olarak, adeta bir kıskaç içine alınmış gibiyiz. Bir yandan, doğrudan tükettiğimiz, buğday, mısır ve soyadan (un, yağ ve şeker) dolayı, bu zararlı kimyasalların etkileri altında kalırken, öte yandan da tükettiğimiz hayvansal gıdalar vasıtası ile aynı maddelerin, dolaylı olarak tekrar etkisi altında kalıyoruz. Hayvan yemi üreten şirketlerin internet ortamında sundukları tanıtım sayfalarına dikkatle baktığınızda, yem içerikleri ile ilgili açıklamalarında kısaca ‘...hayvansal protein’ tabirini görürsünüz. Nedir bu hayvansal protein? Açıklaması yoktur. Bu madde büyük kesimhanelerde ortaya çıkan ve miktarı günlük olarak tonları bulan kesim sonrası atıklarıdır (kan, yağ, doku parçaları, kemik ve deri artıkları, işkembe ve bağırsak içerikleri gibi kısacası doğrudan kullanılamayacak her türlü çıktı...) Bu atıklar, özel makinelerde kurutulup, öğütülerek çeşitli oranlarda GDO’lu tahıl atıkları ile karıştırılıp ‘yapay yem’ haline getirilmektedir.

KENDİ ETİNİ YİYEN HAYVANLAR DELİ DANA HASTALIĞINA YAKALANIYOR

Böylece sırf fazla süt versin veya çabuk et tutsun diye ‘otobur’ bir hayvanı kendi eti ile besleme hezeyanının çok çeşitli sorunlarından birisi de BSE (Bovine Spongiforme Enzephalopathie), yani ‘deli dana hastalığı’dır. Bu hastalığı tetikleyen etken, bir cins hayvansal protein (Prion) olup, bu konuda uzman bir çok akademisyenin ifadelerine göre hayvanlardaki varlığının, hastalık öncesi tespiti mümkün değildir. Her ne kadar son yıllarda bazı test metotları başarı ile denenmiş olmakla beraber, henüz uygulama safhasına geçilmemiştir. Yukarıda sözünü ettiğim tür öğütülmüş hayvansal protein ile ‘zenginleştirilmiş’ yemleme devam ettiği müddetçe BSE’nin önlenebilmesinin mümkün olmadığı uzmanlarca ifade edilmektedir. Her ne kadar kitlesel besiciliğin savunucuları tarafından BSE’nin sadece hayvanlarda görüldüğü ve insanlara geçme şansının olmadığı savı sıkça ortaya atılsa da aksi ispatlanmıştır. İngiltere, 1996 yılında resmi olarak, BSE’nin insanlarda gelişen türü olanCreutzfeldt-Jakob hastalığından ölümler olduğunu açıklamak zorunda kalmıştır. İngiltere’de 1985-86’larda ortaya çıkıp, Almanya’ya sıçrayan ‘deli dana’ hastalığının, kısa sürede salgın (epidemi) halini almasından dolayı, başta sığır olmak üzere ‘otobur’ canlıların hayvansal atıklar (öğütülmüş hayvansal protein) ile beslenmesi, 2001 yılında AB ülkelerinde yasaklanmış olmakla beraber, bu atıkların işlenmiş olarak veya derin dondurulmuş vaziyette başka ülkelere ihraç edildiği bilinmektedir.

CREUTZFELDT-JAKOP HASTALIĞI TÜRKİYE’DE DE GÖRÜLDÜ

28. 09. 2013 tarihli Aydınlık gazetesi haberine göre, Türkiye’de de Cerrahpaşa Hastanesi’nde yatan bir hastada Creutzfeldt-Jakob hastalığı tespit edilmiş. Haberde yer alan İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Tamer Dodurka’nın açıklamalarına göre, “...Kesin teşhis sadece ölen hayvanın beyninin mikroskobik muayenesiyle yapılabilir. Bazı hayvanlar bu belirtileri göstermediği halde hastalığı taşıyabilir ve dolayısıyla eti yenildiği takdirde hastalık insanlara bulaşabilir. Yurt dışından getirilen hayvanlarda kan ya da başka bir muayene ile teşhis konulamayacağı için hastalığın görüldüğü bölgelerden hayvan ithali büyük sakınca taşır...”

YETKİLİLERİN MESNETSİZ VE SORUMSUZ AÇIKLAMALARI

Aydınlık Gazetesi, yukarıdaki haberine ilave olarak, aynı konu ile ilgili olarak Tekirdağ Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, Hayvan sağlığı, Yetiştiriciliği ve Su Ürünleri Şube Müdürü Tayfun Uzun’un açıklamasına da yer vermiş.“İthal edilen hayvanların ülkeye girişi ile ilgili bir çok düzenleme var. Özellikle mezbahalarımızda, görevi sadece hayvan hastalıklarının denetimlerini yapmak olan veteriner hekimler bulunuyor. Deli Dana hastalığı gözle görülür şekilde kendini belli eden bir hastalıktır. Şimdiye kadar ülkemizde bu hastalığı taşıyan hayvanlar görülmemiştir, fakat görülürse yönetmeliklerde belirtildiği şekillerde gerekli işlemler yapılacaktır...”

Sadece bu bir haber ve yetkili kişinin bilimsel açıdan mesnetsiz, insani açıdan sorumsuz açıklamaları, tüketicinin ne denli yaşamsal bir tehlikenin içerisinde olduğunu göstermeye yetmektedir.

GÜNDE 48 LİTRE SÜT VEREN İNEKLER, 30 GÜNDE KESİME GELEN TAVUKLARIN SIRRI

Kitlesel besi hayvancılığında yapay yemin içeriği ile ne gibi sorunlara sebep olduğunu kısaca açıkladıktan sonra önemli bir noktaya daha değinelim. Bildiğimiz evcil hayvanları, doğal beslenme ortamlarından çekerek, kapalı alanlara tıkıp besicilik yapılabilir mi? Yani sığırlar sadece bu sözde güçlendirilmiş yapay yemlerle süratle semirir, inekler günde 48 kilo süt vermeye, tavuklar her gün yumurtlamaya başlar ya da 30 günde kesim ağırlığına ulaşırlar mı? Hayır, yetmez! Bütün bu evcil hayvanların kapalı alanlarda ve hareketsiz yaşamaya, yapay yem ile oburca beslenmeye uygun bir organizmaya ve metabolizmaya göre yeniden tasarımlanıp şekillendirilmeleri, daha açık bir ifade ile genetik olarak değiştirilmeleri gerekmektedir. Bu tabloyu daha iyi anlamak için besi hayvanlarındaki genetik yönlendirme ve sonuçlarına da ayrıca değinilmesi gerekir.”


ulusalkanal.com.tr

Etiketler

Yorum Gönder

Çok Yorumlananlar