banner864

Sadece ülkeler değil, kentler de su için savaşacak! 01 Şubat 2015, 10:40

Çevre, enerji ve fizik gibi alanların dışında istatistik konusunda da bilimsel çalışmaları bulunan nükleer fizikçi Prof. Dr. D. Ali Ercan ile ‘2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü’ vesilesiyle Türkiye’nin su politikalarını konuştuk. Ardı ardına çıkartılan yasa ve yönetmeliklerle sularını ticarileştiren Türkiye’nin iddia edilenin aksine akarsulardan enerji elde etmek konusunda dünya ortalamasının çok üzerinde olduğunu vurgulayan Ercan, hidroelektriğin elektrik üretimindeki payının dünya ortalamasının yüzde 5, Türkiye’de ise yüzde 10 olduğunu belirterek “bence her türlü HES inşaatı derhal durdurulmalıdır” görüşünü savunuyor. Ercan’a göre, geleceğe yönelik bilimsel çözümler yaşama geçirilmezse sadece ülkeler arası değil, kentler arası bir su savaşlarının yaşanacağı netameli ve kaotik bir geleceğe doğru sürükleniyoruz…

YARISINI YOK ETTİĞİMİZ SULAK ALANLARIN GÜNÜ KUTLANMALI MI?

2 Şubat 1971 tarihinde İran’ın Ramsar kentinde imzalanan ‘Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi’nin üzerinden tam 44 yıl geçti. Ancak taraf olan ülkelerin sulak alanlarını koruyarak akılcı kullanmayı taahhüt ettiği sözleşmeye 1994 yılında imza koyan Türkiye, aradan geçen 44 yıllık süre içerisinde toplam 2,5 milyon hektarı bulan sulak alanlarının neredeyse yarısını yok etti. 1 milyon 300 bin hektarın üzerindeki sulak alan, ya kurutuldu, ya kirletildi ya da barajlarla can damarları kesilerek boğuldu. Sahip olduğu sulak alanlar bakımında Avrupa ve Ortadoğu ülkeleri arasında en önemli ülkelerin başında gelen Türkiye, sözleşmenin imzalandığı gün olan 2 Şubat tarihini her yıl ‘Dünya Sulak Alanlar Günü’ olarak kutlamayı sürdürüyor. Ancak Türkiye’nin elinde kalan sulak alanlarını korumak ve akılcı kullanmak konusunda hangi adımları attığı sorusunun yanıtı pek iç açıcı değil. Biz de bu sorunun yanıtını bulmak için, çevre, enerji ve fizik gibi alanların dışında istatistik konusunda da bilimsel çalışmaları bulunan nükleer fizikçi Prof. Dr. D. Ali Ercan’a başvurduk. Uzun süredir su konusunda da teknik bilgiler aktararak toplumsal bilincin arttırılmasına katkı sağlamaya çalışan Ercan, Türkiye’nin su politikası ve geleceğine yönelik sorularımızı yanıtladı.
İşte değerli bir bilim insanımızın gözüyle, yıllardır ‘adetten’ kutlamalarla geçiştirilen Dünya Sulak Alanlar Günü’nde Türkiye’nin su ile imtihanı…

‘DÜNYADAKİ SULARIN YALNIZCA YÜZ BİNDE BİRİ KULLANILABİLİYOR’
-Siz her fırsatta su konusunda toplumu uyaran bilgiler paylaşıyorsunuz. Bugünlerde mutad olduğu üzere sulak alanlar günü vesilesiyle su bir kez daha gündemimizde olacak. Size göre dünyanın ne kadar tatlı suyu kaldı?


-Dünyada erişilebilir/kullanılabilir tatlı su rotasyonu yılda 14 bin km3 tür. (14 trilyon metreküp) Aslında gezegenimizde 1,4 milyar km3 su var ama bunun yüzde 70 kadarı okyanuslardaki, denizlerdeki tuzlu sulardır; tatlı suların yüzde 99 kadarı da erişilemeyen buzullar halinde Kutuplarda bulunuyor. (ve zamanla eriyerek tuzlu suya karışıyor) Dolayısıyla sonuçta insanoğlunun erişip kullanabildiği tatlı su tüm su miktarının yanında 0,00001 kadardır. (Yüz binde bir) Bu kadar ender (!) bulunan ve bu kadar yaşamsal önemdeki bir maddenin gerçekten bilimsel, adil ve akılcı kullanılması gereği açıktır. Kısır, gündelik, popülist yaklaşımlarla, baraj, gölet, HES inşaatları ne kadar yararlı olduğu zannedilse de, sonuçları öngörülemeyen ve onarılamayan bir çok riski de beraberinde getirebilir. Dolayısıyla ‘doğayla uyumlu olmak’ temel ilke edinilmelidir. ‘Problemlerin en iyi çözümünün onları hiç yaratmamak olduğu’ akıldan çıkarılmamalıdır.

İNSANOĞLU UZAYDA SU ARIYOR AMA…
-Suyun ticarileşmesine yönelik politikalar hakkında ne düşünüyorsunuz?


-Su yaşamın ana/kaynak maddesidir (Vücudumuzun üçte ikisi sudur). Susuz yaşam formunu düşünemiyoruz. Dünya dışı yaşam (exobiyoloji) araştırmalarında da galaksimizin (habitable zone) denen korunaklı/ yaşama elverişli bölgesindeki yıldız sistemlerinin termik/radyasyon bakımından elverişli bölgesinde ve üzerinde su ve hava bulunan gezegenler üzerinde duruluyor. Bugünkü bilimsel anlayışımıza göre susuz bir ileri yaşam formu düşünemiyoruz. O halde su da aynen hava gibi, kamusal statüdedir. Bir başka ifade ile hava - su -toprak üçlüsü temel yaşam ortamı olarak, özel mülkiyet olamaz, (en azından ilerlemiş bir uygarlıkta) alınıp satılamaz, kirletilemez, dolayısıyla ‘temiz havaya’ ve ‘temiz suya erişim’ insan hakları beyannamesinde açıkça belirtilmesi gereken ‘temel insan hakkı’ olarak bilinmelidir. İnsanlık geliştikçe, medeniyetimiz ilerledikçe bu evrensel algı düzeyine erişileceğini düşünüyorum.

‘TÜRKİYE SU FAKİRİ BİR ÜLKE, NÜFUSA YETECEK SUYUMUZ YOK’
-Size göre Türkiye su kaynaklarını ve sulak alanlarını akılcı ve bilimsel yönetebiliyor mu?


-Gezegenimiz ortalamada ‘kötü’ yönetiliyor; geri kalmış ülkeler ise ‘çok kötü’ yönetiliyor. Çevre tahribatı, çevre kirliliği, yaşam kaynaklarının savurgan ve hoyrat kullanımı geri dönüşü olmayan ve insanlığı bu gezegenden tasfiye edecek büyük doğal felaketler zincirinin tetiklenmesine yol açacak boyutlara geldi. Yönetimde bilimsellik değil, ideolojik ve kısa dönem sosyo-ekonomik çıkar peşindeki aferist politikalar tüm geri kalmış ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de ağır basıyor. Yıllardan beri söylüyoruz, ‘Türkiye su fakiri bir ülkedir’ diye... Yani nüfusuna oranla yeterli miktarda tatlı su potansiyeliniz yoktur ve bu durum gittikçe olumsuz bir hal alıyor. Dünyanın yaşanabilir karasal alanlarının binde 6'sı kadar olan Türkiye toprakları üzerinde de, doğal olarak, dünyadaki kullanılabilir toplam tatlı su miktarının ortalama binde 5-6’sı bulunacaktır; şunu da biliyoruz ki, nüfusumuz dünya nüfusuna oranla binde 5 değil, binde 11’dir; yani adam başı su miktarı dünya ortalamasının yarısı değerinde.

‘ANADOLU 100 YIL İÇERİSİNDE GİDEREK ÇÖLLEŞECEK’
-İklim değişikliği ve kullanılabilir su arasındaki ilişki açısından ne durumdayız. Türkiye’yi bu konuda nasıl bir gelecek bekliyor?

-Tabii ki dünyada su miktarı genel anlamda sabittir; ancak iklim değişiklikleri suyun erişilebilirlik durumunu da sürekli değiştirmektedir. Su potansiyeli hareket ediyor; çölleşen alanlar ve taşkınlar ve yoğun yağışlar Dünya coğrafyasında sabit kalmıyor. Örneğin değişen iklim koşulları nedeniyle şimdi çöl olmayan ve ~50 cm/yıl yağış alan Anadolu önümüzdeki 100 yıl içerisinde giderek çölleşecek (ormanların azalmasıyla hızlandırılmış bir süreçte) su kaynaklarının yarısı kuruyacaktır. Sadece su açısından değil, diğer yaşam kaynakları özellikle enerji kaynakları açısından da bakıldığında Anadolu ~30 milyon nüfusu ancak kaldıracak güçtedir. Toprağı yorgundur, iklim değişikliği sürecinde şanssız bir konumdadır, konvansiyonel enerji kaynakları dünya enerji kaynaklarının binde 2’si kadardır... Bu gerçekler göz önünde tutulduğunda Türkiye'de nüfus artışının kışkırtılması değil, bilakis indirgenmesi yönüne gidilmelidir. Mutlaka ve mutlaka ‘kadın başına 1 çocuk’ ilkesi ile nüfusun azaltılması ivedilikle alınacak ilk önlemdir.

‘TARIMDA SUYUN YARISI BİTKİYE ERİŞMEDEN BUHARLAŞIYOR’
-Nüfus ve sağlıklı gıda arasındaki ilişkiyi belirleyen en önemli etkenlerin başında tarım geliyor. Su tarım için de yaşamsal bir değer. Bu konudaki öneriniz nedir?

-Sulu tarım, suyun yaklaşık yüzde 70’ini alıyor; dolayısıyla en çok dikkat edilmesi gereken alandır tarım. Sulu tarımın ‘yüzey altı sulama’ yöntemi ile gerçekleştirilmesi suyun israf edilmemesi açısından çok önemlidir. (açıktan sulama durumunda suyun yaklaşık yarısı bitkiye erişmeden buharlaşıyor.) Tarım politikaları ‘optimal uyumluluk’ ilkesini esas almalıdır; suyu tarım alanına eriştirmek yerine toprak-su ve bitkinin optimal birleşimini planlamak çok daha akılcıdır.

‘HER TÜRLÜ HES İNŞAATI DERHAL DURDURULMALI’
-Türkiye son yıllarda akarsulardan enerji elde etme gerekçesiyle her türlü tepkilere ve bilimsel karşı görüşlere rağmen HES projelerinden vazgeçmiyor. Yetkililer, ülkemizin hidro-elektrik potansiyelini gelişmiş ülkelere göre yeterince kullanmadığını öne sürüyorlar. Enerji konusunda da çalışmaları bulunan bir bilim insanı olarak Türkiye’nin su ve enerji politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Türkiye akarsulardan enerji elde etmek konusunda dünya ortalamasının çok üzerindedir; yani HES’lerle aşırı derecede yüklenmiş durumdayız ırmaklarımıza. Elektrik üretimindeki payı dünya ortalaması yüzde 5 olan hidro-elektrik, bizde yüzde 10’dur. Bence, her türlü HES inşaatı derhal durdurulmalıdır; özellikle küçük dereleri mecralarından, doğal ortamdan ayırıp, borulara hapsederek, doğal dengeyi allak bullak eden Karadeniz HES’lerini kastediyorum. Astarı yüzünden pahalı bu tür enerji üretiminin akılcı olduğu söylenemez. (Karadeniz dereleri üzerindeki düzinelerle 'HES' ten elde edilen elektrik Türkiye genelinde elde edilen toplam elektriğin yüzde 5’i bile değil. Özetle söylemem gerekirse, doğanın dengesinin bozulmamasına özen gösterilmeli, ırmakların en az yüzde 50 oranında denize kavuşması sağlanmalı, bu kapsamda sulak alanlar ve tabii en başta ormanlar özenle korunmalıdır.

‘KENTLER ARASI SU SAVAŞLARINA DOĞRU SÜRÜKLENİYORUZ’
-Gezegenimizi, özellikle de su yönünden daha kritik durumda olan Ortadoğu ülkelerini yakın gelecekte bir su savaşının beklediği öngörüleri ortaya atılıyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

-Canlı toplumların yaşam alanlarını korumak içgüdüsü temel içgüdülerin başında gelir; insanlar için bu davranış su kaynakları olan toprak parçasını korumak anlamını taşır. Dolayısıyla tarih boyunca savaşların ana motifi, fetih, din, savunma, bağımsızlık, istiklal, ne ad verilirse verilsin, gerçekte toprak ve su kaynaklarını paylaşmak olmuştur tarih boyunca. Zamanımızda da durum pek değişmemiştir; özellikle suyun çok kıt olduğu Orta doğu coğrafyasında su temel savaş motifidir. İleriye yönelik bilimsel çözümler ve önlemler hayata geçirilmezse ve en kötüsü, nüfus artışı böyle devam ederse (ki Türkiye'de nüfus, göçler hariç, günde 2 bin 500 artıyor) Sadece ülkeler arası değil, ‘kentler arası su savaşları’nın bile yer alacağı netameli, kaotik bir geleceğe doğru sürüklendiğimizi söyleyebilirim.
-Son olarak bu konuda sizin çözüm öneriniz nedir?

-Özetle, hava-su- toprak kutsal üçlüsü mal, meta olarak görülemez; kamunun, tüm canlıların ortak yaşam alanı, ortak mülkiyetidir. En gelişkin bilinç düzeyine erişmiş olduğunu varsaydığımız insanoğlu da sadece kendi türünü değil, bitki, hayvan dâhil tüm canlılığı temsilen bu yaşam alanını korumak sorumluluğunu taşımaktadır. 

Yusuf Yavuz
ulusalkanal.com.tr
Etiketler

Yorum Gönder

Çok Yorumlananlar