banner864

TMMOB: Asrın afetinden sonraki 15 yılda ne kadar yol alındı? 18 Ağustos 2014, 12:04

Merkez üssü Kocaeli‘nin Gölcük ilçesi olan 17 Ağustos 1999‘da olan 7.4 büyüklüğündeki depremin üzerinden 15 yıl geçti. Geçen 15 yıllık sürede deprem güvenliğine yönelik atılan adımların sıkı bir takipçisi olan TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, kamuoyunun doğru biçimde bilgilendirilmesini sağlamak amacıyla yürüttüğü çalışmaların ve yapılması gerekenlerin anlatıldığı bir basın açıklamaması yaptı.
1999 yılının 17 Ağustos gecesinde 45 saniyede yitirdiğimiz on binlerce insanımız ve milyarlarca lira ekonomik kayıplarımızın üzerinden 15 yıl geçmesine rağmen bugün 17 Ağustos 2014’te itiraf etmemiz gerekiyor ki; DEPREM NE YAZIK Kİ UNUTULMUŞ, UNUTTURULMUŞ ve YAPILANLAR İDARE-İ MASLAHAT’IN ÖTESİNE GEÇEMEMİŞTİR.
Ülkemiz gündeminden hiç çıkmaması gereken ve unutulduğu an meydana gelen deprem yıkıcı sinsi yüzünü son olarak 2011 yılında meydana gelen Van depremleriyle göstermiş, 1999 yılında meydana gelen depremlerden yeterli dersi çıkarmadığımız gerçeğini bir kez daha en acımasız bir şekilde hatırlatmıştır.

Ülkemizin jeolojik gerçekliği olarak depremlerle sık sık karşılaşacağımız bilinmesine karşın, deprem gibi bir doğa olayının "asrın felaketine" dönüşmesinin ardından geçen onbeş yıl sonra bugün, yaşadığımız çevrenin afetlere karşı daha güvenli olduğunu söylemek maalesef hala mümkün değildir.

Son günlerde Karadeniz’den Akdeniz’e, Ege Denizinden Van’a kadar ülkemizin çok geniş bir coğrafyasında meydana gelen depremler, ülkemizin olması gereken can alıcı gündem maddelerinden birisinin deprem olduğu gerçeğini bizlere defalarca hatırlatmaya devam etmektedir.

Değerli Basın Emekçileri

17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen ve büyüklüğü 7.4 olan bu deprem nedeniyle 17.479 kişi hayatını kaybetmiş, 45.953 kişi yaralanmış, 244.383 civarında konut ve işyeri hasar görmüş, üretim kaybı dahil GSMH üzerindeki olumsuz doğrudan ve dolaylı etkisi yaklaşık 15 milyar ABD Doları olarak hesaplanmıştır. 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin devasa boyutta bir felakete dönüşmesinin temel nedeninin; yeterince mühendislik hizmeti görmemiş depreme dayanaksız yapılar, sağlıksız ve plansız kentleşmeler ile yanlış yerleşim alanlarının belirlenmesi olduğu gerçeği artık herkes tarafından kabul edilmiştir.

TMMOB JMO olarak 1999 Depremlerinin 15. Yıl dönümünde, Ülkemizin depreme hazırlık açısından aldığı yolun kısa bir değerlendirmesini sizlerle paylaşmayı gerekli görüyoruz.

15 YIL NASIL GEÇTİ?

1999 Depremlerinden bu güne kadar depremlerle ve yapılması gerekenlerle ilgili TBMM dahil bir çok kuruluş tarafından raporlar hazırlanmış, eylem planları oluşturulmuş; Yapı Denetimi Hakkında Kanun ve Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile bazı ikincil nitelikteki yönetmelik vb alt mevzuatlar çıkarılarak yürürlüğe konulmuştur. Ancak, deprem zararlarının azaltılması yönünde yapılması gerekenleri eksikli de olsa ortaya koyan Ulusal Deprem Konseyi, Deprem Şûrası, Kentleşme Şurası (KENTGES) raporları gereği yapılmadan tozlu raflara kaldırılarak unutulmuş, çıkarılan yasalar ise deprem zararlarını azaltma yerine, deprem bahane edilerek siyasi iktidarın rant dağıtımının birer mevzuatı olmuştur. Sonuçta, geçen 15 yılda sadece bir arpa boyu yol alınabilmiştir.

GÜNCEL DURUM
Ülkemizin en temel gündem maddelerinden biri olması gereken DEPREM, NE YAZIK Kİ UNUTULMUŞ/UNUTTURULMUŞ, YAPILANLAR İDARE-İ MASLAHAT’IN ÖTESİNE GEÇEMEMİŞTİR.

Çünkü;
Afet ve acil durumları daha iyi yönetebilmek ve “risk azaltma odaklı stratejileri hayata geçirmek için kurulan” AFAD, “göçmen sorunlarının yönetimine sıkışmış”, “son dönemdeki kurum faaliyetlerinde deprem, sel, heyelan vb afet olayları yer almamıştır.

Deprem Şûra’sı vb. diğer raporlarda ısrarla vurgulanan Afet, İmar ve Yapı Denetimi gibi Kanunlarının yeniden düzenlenmesi konusunda aradan geçen süre içinde herhangi bir gelişme olmamıştır.

Yasa bazında gerekli değişiklikler yapılmamasına karşın 17 Ağustos depremi sonrasında yürürlüğe konan Yönetmelik ve Genelgelerle, güvenli yapılaşmanın ilk adımı olan zemin etütlerinin ve sağlıklı kentleşmenin altlığını oluşturan imar planlarına esas Jeolojik-Jeoteknik etütlerin zorunlu hale getirilmesi önemli bir gelişme olarak değerlendirilmesine rağmen, afet risklerinin azaltılması açısından yaşamsal öneme sahip bu düzenlemelerin uygulanması ve hayata geçirilmesi konusunda yerel yönetimlerin yeterli duyarlılığı göstermemeleri, hala yeterince ders almadığımızı göstermektedir.

“6306 sayılı yasa ve Kentsel Dönüşüm Projeleri” depreme dirençli kentlerimiz yerine “kentsel imar rantlarını” dönüştürmenin bir aracı olmanın ötesine geçememiştir. Bu yasayla, Afetlere karşı sağlıklı ve güvenli yapı oluşturma, deprem istismarına kurban edilmiştir.
6306 Sayılı yasanın çıktığı günden 2014 Temmuz ayına kadar toplam 148 alan detaylı araştırma ve inceleme yapılmadan Bakanlar Kurulu Kararı ile riskli alan ilan edilmiştir. Riskli Alan İlan edilen iller arasında 27 alan ile İstanbul başı çekmekte olup, İstanbul’u sırasıyla Ankara, İzmir Gaziantep ve Adana illeri izlemektedir.

İlan edilen riskli alanların %47’sinin İstanbul, Ankara, İzmir, Gaziantep ve Adana gibi 5 büyük ilimizde yoğunlaşması, deprem riskinden ziyade “imar ve konut rantıyla” alakalı olduğunu açıkça göstermektedir. Hakkari, Adıyaman, Aksaray, Bartın, Bilecik, Bingöl, Bitlis, Bolu, Çanakkale, Düzce, Iğdır, Isparta, Karabük, Uşak, Tunceli, Şırnak, Tekirdağ, Muğla, Manisa, Kayseri gibi Türkiye deprem bölgeleri haritasına göre 1. ve 2. Deprem bölgelerinde yer alan illerimizde bir tane dahi bile kentsel dönüşüm projesinin uygulanmaması, 2011 yılı Ekim ayında Van’da yaşanan depremden sonra kentlerimizi deprem tehlikesinden kurtaracağı yaygarası ile 2012 yılında çıkarılan bu düzenlemenin bu sorunu çözmekten uzak olduğunu, niyetin asıl olarak rantsal dönüşüm olduğunu açıkça göstermektedir.

Değerli basınımız,

17 Ağustos’un üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına rağmen;

-Sakarya’da yıkılması gereken ağır hasarlı 6 bina hala yıkılmamış, 750 orta hasarlı konutun onarımı gerçekleştirilmemiştir.

-Kocaeli’nde 06.05.2013 tarihi itibariyle orta hasarlı olan ve son kez tahkikatlarının yapılması veya yıkılması için tebligat gönderilen toplam 6723 adet bina bulunmaktadır. Bu binalarda kiracı olarak hala ikamet edilmektedir. Yakın civarda bile yaşanacak depremlerde ayakta kalması imkansız olan bu “hasarlı binalar, şimdi birer beton tabutluk” durumundadır.

-Düzce ilimizde de durum pek farklı değildir. Değiştirilmesi düşünülen kent yerleşim alanı daha yoğun bir şekilde yapılaşmaya açılmıştır.

-Bolu’da kent içi yoğunluğunun düşürülmesi amacıyla getirilen yapı yüksekliği sınırlaması, 2009 yılında yapılan yerel seçimlerin siyasi istismar alanı haline getirilmiş, akabinde kat yükseklikleri artırılmıştır.

Okul, hastane, yurt vb gibi ülke genelinde değişik amaçlarla hizmet veren kamu binalarının deprem güvenliğinin arttırılması konusu ilgili Bakanlıkların gündeminden düşmüştür. Mülga Bayındırlık ve İskan Bakanlığının 2009 yılında yaptığı envanter çalışmasına göre, 77522 adet kamu binasının 54140’ı, 1. ve 2. Derece Deprem Bölgesinde yer almaktadır. Bu binaların %18’inin güvenlik değerlendirmesi yapılabilmiş, %2’sinin güçlendirme projesi hazırlanmış ve sadece %1,4’ünün güçlendirmesi tamamlanabilmiştir. Günümüzde de bunun fazlaca da değiştiğini iddia edebilmemiz mümkün değildir.

Basına da yansıyan bir DPT Raporuna göre 4481 sayılı “Deprem Vergisi Kanunu” ile bedelli askerlik uygulamaları sonucunda 1999-2006 yılları arasında toplanan ek kaynak 20 Milyar TL’ye (2008 fiyatlarıyla) ulaşmış ancak bu kaynağın “deprem hasarlarının telafisi için kullanılıp kullanılmadığına dair net bir bilgiye ulaşılamamıştır”. Üstüne üstlük “özel iletişim vergisi” kalıcı hale getirilerek bugüne kadar devam ettirilmiştir. Kalıcı hale getirilen deprem vergilerinden, bu güne kadar ne kadar kaynak yaratıldığı ve bu kaynağın afet zararlarını azaltma ve deprem hasarları için kullanılıp kullanılmadığı da bilinmemektedir.

Bütçe rakamları Ülkemizde hala “yara sarma” odaklı afet yönetim sisteminin işletildiğini ve bu durumun katlanarak genişlediğini açıkça göstermektedir. Örneğin DPT kaynaklı bir raporda “Marmara depremlerinden en fazla hasar gören Kocaeli, Yalova, Bolu, Düzce, İstanbul ve diğer illerde 2008 yılı sonuna kadar afet yönetiminin bütün aşamalarını kapsayan kamu, özel sektör dahil yatırımların toplam 9,2 Milyar TL’ye ulaşacağı tahmin edilmiş” olup bu harcamaların afet yönetim bileşenlerine göre dağılım analiz sonuçlarına göre ancak % 22’sinin risk azaltmaya harcandığı belirlenmiştir.

2014 yılında durum hiç değişmemiştir. AFAD 2014 Yılı Kurumsal Mali Durum ve Beklentiler Raporu incelendiğinde, Başkanlığa tahsis edilen 2013 yılı bütçe ödeneklerinin % 70’den fazlasının afet ve acil durum hallerinde acil yardım gönderilmesinde ve değişik yardımlarda kullanıldığı görülmektedir. Aynı dönemde, zarar azaltma kapsamındaki giderleri ise en iyi niyetli yaklaşımlarla en fazla % 10 civarındadır. Bu konudaki bir diğer örnek ise Van Depremidir. Depremin ardından Van'a yapılan “yara sarma” harcamalarının, 11 bakanlığın 2013 bütçesinden daha fazla, yaklaşık 4 Milyar TL’ye ulaştığı açıklanmıştır. Deprem sonrasını içeren yara sarma harcamalarının çok yüksek değerlere mal olmasına rağmen, Zarar azaltmaya yapılacak 1 birim harcamanın, afet zararında en az 5 birim azalma anlamına geldiği gerçekliği ısrarla göz ardı edilmektedir.

Diğer taraftan, yüksek bedeller ödenerek inşa edilen tünel, baraj, hızlı tren ve otoyollar gibi önemli mühendislik yapılarının deprem/afet güvenliği ilgili kurumlarca yeterince irdelenmemekte, jeolojik-jeoteknik araştırmaların yaptırılmaması veya istenilen yeterlilikte olmaması, başta jeoloji mühendisleri olmak üzere ilgili meslek disiplinlerince değerlendirilmemesi ve denetlenmemesi sonucu karşılaşılan olumsuzluklar yatırım maliyetlerinde önemli artışlara neden olmaya devam etmektedir. Bu konudaki en tipik örnek Hızlı Tren Güzergahında yaşanılan “jeolojik sorunlar” olmuş, sözleşme bedelinin %40’ı kadar iş artışına izin” veren Bakanlar Kurulu kararı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. KAF gibi en aktif fay bölgesinde yer alan bu yatırım için yeterli Jeolojik-jeoteknik araştırma yapılmamış olması veya siyasi rant beklentileri ile bir an önce hizmete açma hevesleri, ciddi bir ek maliyet oluşturmuş, önemli bir oranda kamu zararının oluşmasına neden olmuştur.

NE YAPMALI?

Meslektaşlarımız tarafından hazırlanmış olan “YENİLENMİŞ TÜRKİYE DİRİ FAY HARİTALARI” ülkemizin deprem tehlikesi ve riskinin yüksekliğinin en önemli göstergesidir. Son yıllarda yaşanan depremleri, gereken önlemlerin alınması için “bizlere doğanın bir uyarısı” olarak görmek, “geçen her saniyenin çok önemli olduğunun farkında olarak” ivedilikle eksikliklerimizi tamamlamak ve başta deprem olmak üzere ülke jeolojik koşullarının ürünü olan risklere ve teknolojik risklere karşı “etkin ve verimli bir afet yönetim sistemini oluşturmak” bu gün daha bir zorunluluk arzetmektedir.

Bu bağlamda;

• Sık sık afetlerle karşılaşan ülkemizde afet/deprem terminolojisinde “Doğal Afet” gibi yanlış kavramların kullanılıyor olması toplumsal afet algısındaki “takdir-i İlahi”, ”bu işin fıtratı böyle” gibi yanlışlıkları da beslemektedir. Afetin doğalı olamaz. Bilinmelidir ki, depremler jeolojik nedenlerle meydana gelen doğa olaylarıdır. Doğal olan depremdir, doğal olmayan ise afettir. Bu doğa olayı, bilimden, akıl ve teknikten uzak uygulanan politikaların sonucunda birer afete dönüşmektedir

• Sadece veya ağırlıklı olarak afetin yaratılmasından sonra “yara sarma” uygulamalarına odaklanmış mevcut afet yönetim sistemi terk edilerek “tüm bileşenlerin birbiriyle bütünleştirildiği zarar azaltma odaklı bir afet yönetim sistemi” oluşturulmalıdır. Afetler nedeniyle her yıl ortalama GSMH’nın %1 ile %3’ü arasında ekonomik kayıp/afet zararıyla karşılaşan ülkemizde “Afetlerle Mücadele Fonu” oluşturularak zarar azaltıcı projelerde kullanılmalıdır. 6306 sayılı Kanunun 7inci maddesi ile oluşturulan “dönüşüm projeleri özel hesabı” bu Fona devredilmelidir. Depremler önlenemez ancak, Zararlarının azaltılması ve afete dönüşmesini engellemek mümkündür. Biliyoruz ki, zarar azaltmaya yapılacak 1 birim harcama, afet zararında en az 5 birim azalma anlamına gelmektedir.

• Afet Mevzuatı, 7269 SAYILI UMUMİ HAYATA MÜESSİR AFETLER DOLAYISİYLE ALINACAK TEDBİRLERLE YAPILACAK YARDIMLARA DAİR KANUN’un bütünleşik afet yönetiminin ana hatlarını içerecek şekilde yeniden düzenlenmeli; bu çatı yasanın altında “Fay Yasası”, “Heyelan Yasası” ve “Su Baskını Yasası” yer almalıdır. Öte yandan, “Fay Yasasına” dayalı olarak “Diri Fay Haritası Kullanım Yönetmeliği”, “Yüzey Faylanması Tehlike Zonu Belirleme (Tampon Bölge) Yönetmeliği” ve “Sismotektonik Harita Hazırlama ve Kullanımı Yönetmeliği” gibi ikincil mevzuat meslek örgütlerimizin görüşleri dikkate alınarak hazırlanmalıdır.

• Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde başlatılacak çalışmalar ile Ulusal İmar Mevzuatı, “Yapı Kanunu” ve “ Şehircilik ve Planlama” olarak iki çatı yasa ekseninde yeniden yapılandırılmalı; ikincil mevzuatı yeniden oluşturulmalı ve afet mevzuatı ile bütünselliği sağlanmalıdır.

• YENİLENMİŞ TÜRKİYE DİRİ FAY HARİTASI” sadece Ülkemiz karasal ve Marmara denizini kapsayacak şekilde hazırlanmıştır. Bütün bilim insanlarının da vurguladığı gibi kara alanlarımız kadar denizlerimizin( Akdeniz, Karadeniz, Ege) de depremselliğini açığa çıkartacak araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu araştırmalarında hızla tamamlanarak hem “Diri Fay Haritası” hem de “Türkiye Deprem Tehlike Haritası” güncellenmelidir.

• Dünyada zarar azaltma süreçlerinin ilk adımı olarak görülen ve afete duyarlı planlamayı sağlamada önemli bir araç olan Afet Tehlike Haritalarının hazırlanmasına yönelik çalışmalar kamu kurumları ve üniversite işbirliğinde ivedi olarak başlatılmalı; Deprem Tehlike Haritalarının yanı sıra, Heyelan Duyarlılık ve Risk Haritaları, Çığ Düşmesi Risk Haritaları, Su Baskını Haritaları üretilmeli ve bu haritalar planlama süreçlerinde girdi olarak kullanılmalıdır.

• 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası yenilenerek; yapı denetim sürecinin yapının üzerine inşa edileceği parselin zemine aplikasyonundan başlayıp yapılacak yapı türü, niteliği, büyüklüğü, temel derinliği v.b. unsurlar dikkate alınarak parsel üzerinde gerçekleştirilecek zemin ve temel etüdü ile yapının tamamlanmasından sonra yapının izleme ve bakım süreçlerini de dikkate alarak yeniden tarif edilmeli ve yapı ruhsatı vermeye yetkili kuruluşlar ile yapı denetim kuruluşlarının bu denetim içindeki fonksiyonları yeniden tanımlanmalıdır. Ülkemizin jeolojik yapısı nedeniyle afet tehlikeleri açısından oldukça riskli olması nedeniyle “zemin ve temel etütlerinin yapım, üretim ve raporlama süreçleri yapı denetim kuruluşlarının bünyesinde yer alacak jeoloji mühendisleri tarafından yerinde denetlenmelidir.

• “Kent yönetimini ‘kentsel rantın yeniden dağıtımından’ başka bir şekilde anlamayan merkezi ve yerel yönetimler afeti de aynı anlayışla yönetmeye çalışmakta”, 6306 sayılı Yasa da olduğu gibi “afet gibi toplumsal bir olguyu kendi rantsal hedeflerine ulaşmanın basit bir aracı haline getirmektedirler. 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun yerine, insan merkezli toplumsal politikaların hayata geçirilmesini esas alan, bilim çevreleri, ilgili meslek odaları, yerel yönetimler ve halkın katılımı ile; rant odaklı olmayan, sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşam hakkını sağlayan yeni yasal düzenleme yapılmalıdır.

• Ülkemizde sayıları hızla artan yüksek yapıların tasarımı ve deprem güvenliği açısından usul ve esasları düzenleyecek bir mevzuat için ivedilikle çalışma başlatılmalıdır.

• Köprüler, barajlar, kıyı ve liman yapıları, kara ve deniz tünelleri, boru hatları, enerji nakil hatları, enerji santralleri, doğal gaz depolama tesisleri, hızlı tren ve otoyol gibi mühendislik yapılarının gerek yer ve güzergah seçimi gerekse projelendirme aşamalarında deprem/afet güvenliğine önem verilmeli, yeterli jeolojik-jeoteknik inceleme ve modelleme yapılmadan karar süreçleri işletilmemelidir.

• Sınırları mülki idare sınırı olan ve ülke nüfusunun yaklaşık %75’ini oluşturan 30 Büyükşehir Belediyesinin kentsel/kırsal alt ve üst yapı hizmetleri (yol, su, kanalizasyon, köprü, baraj vb) ile binaların projelendirilmesi süreçlerinin doğru olarak yürütülmesinde gerekli olan jeolojik-jeoteknik etütlerin yapılması, kontrol edilmesi ve denetiminin sağlanması, kentsel su temini, yeraltısuyu kaynak ve rezervlerinin araştırılarak ortaya konulması, yeraltısuyu havzalarının korunması, jeotermal kaynak ve doğal mineralli sulardan arzu edilen yararın sağlanması süreçlerinin doğru yürütülmesi ve geliştirilmesi için Büyükşehir Belediyeleri idari yapılanması içerisinde “Jeoloji- Jeoteknik Etütler ve Yeratısuları Daire Başkanlığı” kurulmalıdır. Bu illerimizin sınırlarının değişmiş olması göz önüne alınarak, son çıkarılan yönetmeliklere uygun imar planlarına esas jeolojik jeoteknik etüt raporlarının tamamı ivedi şekilde tekrar revize edilmelidir.

• Kentsel planlama, yapı üretim ve denetim süreçlerini yönlendirmek ve denetlemek için başta belediyeler olmak üzere bütün yerel yönetimlerde jeolojik-jeoteknik etüt birimleri kurulmalıdır.

• Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD)’ın’ kurulduğu günden itibaren geçen zaman dilimi içinde; zarar azaltma, ilk yardım, müdahale, sevk, idare ve koordinasyon, hasar tespitinde gösterdiği zafiyet dikkate alınarak yeniden yapılandırılmalı, kurumlar arası eşgüdüm ve koordinasyon kapasitesi arttırılmalıdır.

• Yaşamın ve yaşamsal faaliyetlerimizin jeolojik çevremizde sürdürüldüğü dikkate alınarak, jeolojik çevremize farkındalık yaratılarak doğa olaylarının doğru algılanması için jeoloji dersi ilköğretimden başlayarak eğitim programları kapsamına alınmalı, örgün ve yaygın eğitim sisteminin her aşamasına afet olgusu doğru bir şekilde entegre edilmelidir.

• Çıkarılan Torba yasa maddesi ile, afetlere karşı güvenli yerleşim alanlarının belirlenmesine, nitelikli ve güvenli yapılaşmayı sağlamaya yönelik olarak Odalarımızın yaptığı ve ortadan kaldırılan kamusal mesleki denetim yeni mevzuat düzenlemesi ile yeniden tesis edilmeli, sahte mühendis ve mimarların iş yapması, standartlara uygun olmayan niteliksiz mühendislik hizmetleri verilmesi önlenmelidir.

• Bu güne kadar binlerce can kaybına, ağır maddi kayıplara yol açan yıkıcı depreme kaynaklık etmiş olan Doğu Anadolu Fay Zonu (DAFZ), sessizliğini korumakta ve enerji biriktirmektedir. Üzerinde çok sayıda sismik boşluk bulunan DAFZ‘nun değişik kollarının yakın bir gelecekte yıkıcı depremlere kaynaklık etmesi kaçınılmazdır. Tüm ülkemizi maddi ve manevi olarak yıkan 1999 Marmara ve Düzce depremleri sonrası tüm dikkatler olası İstanbul depremine çevrilmiş, yoğun olarak desteklenen bilimsel çalışmalar da Marmara civarına yoğunlaştırılmıştır. Ancak yukarda belirtilen nedenlerle DAFZ ve yakın civarındaki aktif zonların ihmal edilmemesi gerçeği önemle dikkate alınmalıdır.

Değerli Basınımız

TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası olarak aradan geçen 15 yılın sonunda soruyoruz

•1999 öncesine göre kentlerimizin depremlere karşı daha güvenli olduğu söyleyenebilir mi?.

• Afet risklerini azaltmaya yönelik ulusal afet politikaları oluşturuldu mu?

• Ülkemiz afet tehlike haritaları neden hala hazırlanmadı ?

• Afetlerle doğrudan ilintili yasalarda neden tek bir değişiklik dahi yapılmadı?

• Afet risklerini azaltmaya yönelik bütçe kalemleri, fonlar neden oluşturulmadı?

• Halkın afet bilinci ve afetlerle mücadele kültürünün geliştirimesi için neden gerekli çaba gösterilmedi ?

• Yapı denetim ve kentsel dönüşüm politika ve uygulamaları mevcut hali ile yaşam alanlarımızı afetlere karşı güvenli hale getirmişmidir?

• Afet yönetimi, risk, kentsel dönüşüm, yapı denetim ve imar gibi temel mühendislik-mimarık-şehir plancılığı hizmet alanlarında TMMOB neden devre dışı bırakılmaktadır?

Değerli basınımız,

1999 depremlerinden sonra afetlere karşı mücadele adına hiçbir şey yapılmadığı söylenemez. Ancak, aradan geçen 15 yıldan sonra bugün dahi hasarlı konutlarda ikamet ediliyor olması bile, yapılanların “durumun idare edilmesinden” öte bir anlamı olmadığını açıkça göstermektedir. Geriye dönüp baktığımızda bu gün sadece bir arpa boyu yol aldığımızı görüyoruz.

Unutmamak gerekir ki afet yönetimi idare-i maslahatçılığı kabul etmez. Bu zafiyetin bedelini başta yoksullar olmak üzere hep birlikte çok ağır bir şekilde ödemek durumunda kalabiliriz.
Depremler bu coğrafyanın jeolojik yapısının kaçınılmaz sonucudur.

Ancak, afetler bu ülke insanının kaderi değildir, olmamalıdır.


Yorum Gönder