banner864

Yabancıya toprak satışı dosyası (1) 26 Mart 2015, 13:58

“Akdeniz ve fazlası”
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2006 yılı turizm sezonu için başlattığı tanıtım kampanyasına ilişkin haberler, geçtiğimiz hafta basında yer almaya başladı. İngiltere başta olmak üzere diğer AB ülkelerini de kapsayan tanıtım kampanyasının sloganı oldukça manidardı:

“Akdeniz ve fazlası”

Yabancıların yoğun olarak mülk ve toprak almaya başlamalarıyla gündeme gelen Ege ve Akdeniz kıyıları, yabancıya satışı düzenleyen yasanın önceki haliyle geçerliliğini sürdürdüğü dönemde, başta İngilizler olmak üzere diğer AB ülkelerinin vatandaşlarına sonuna kadar açılmıştı. Yasanın, üzerinde fazla bir değişiklik yapılmadan yeniden meclisten geçmesiyle bu süreç tekrar hızlandı. Bakanlığın sloganına paralel olarak, Akdeniz ve fazlasını talep eden yabancılar, kısa zaman sonra sahil bölgelerinden sonra iç kesimlere doğru yönelmeye başladılar.

Akdeniz ve Ege bölgelerinde; turizmin getirdiği ekonomik refahtan fazla pay alamayan ve sosyal değişimlere daha hazırlıksız olan bu dağlık köylerde, geleneksel tarım ve hayvancılık üretimi, yerini, inşaat ve emlak sektörüne bıraktı. Beş altı yıl öncesine kadar yüzlerce yıldır süregelen toplumsal ilişkiler bozulmaya, aileler arasında bölüşüm kavgaları yaşanmaya başladı.

Sahillerden uzak; dağ köyleri, taşlık yamaçlar, vadiler, koyaklar, ormanlık alanlar ve elektriği, yolu, suyu bile olmayan; bölge köylülerince adeta “unutulmuş” araziler birer birer yabancılara satılmaya başladı. Çoğu büyük kente direkt uçuşu olmayan İngiliz Hava Yolları, Dalaman, İzmir ve Antalya’ya tarifeli seferler koymaya başladı. Bu süreçten en çok etkilenenler turizmin arka bahçesi konumunda yer alan köylülerdi. Sahil yerleşimlerinin dışında Fethiye’nin; Kayaköy, Yakapark, Arsa, Üzümlü gibi köyleri yabancı yerleşimcilere açılırken, Kaş’a bağlı; İslamlar, Üzümlü, Gökçeören, Çukurbağ, Pınarbaşı, Bayındır, Yeniköy gibi köyler de, bu süreçte en çok arazi satılan köyler oldu. Dalaman, Köyceğiz, Ortaca, Milas ve sıklıkla gündeme gelen, Bodrum, Marmaris, Didim, Alanya gibi ilçeler ve köyleri de aynı şekilde bu satışlardan etkilendi. İlçelerde yaşanan sosyal değişim sıklıkla dile getirilse de, kırsal kesimde yaşananlar hep göz ardı edildi.



Toprak ihraç ürünü olur mu?

Yabancıya toprak satışı konusu, bu güne kadar hep ekonomik ve siyasi yönleriyle gündeme geldi. Rakamlar, bilançolar, döviz girdileri ve İspanya, Yunanistan, Portekiz gibi diğer Akdeniz ülkelerinden sonra Türk sahillerinin de yabancılara açılmasıyla, arazi-konut alan bu yabancılardan elde edilecek gelirle; cari açığın kapatılacağının, ekonomik bir değer yaratılacağının altı çizildi. Yabancıya toprak satışının bir “ihracat kalemi” olduğu sıklıkla vurgulandı. AKP Hükümetince çıkarılan yabancıya mülk satışını düzenleyen yasanın meclisten geçmesiyle birlikte; arazi satışlarının yoğun olarak sürdüğü bölgelerde yaşayan köylüleri nasıl etkilediğini araştırdık. Bu konuda hiç fikri sorulmayan köylülerle ve bu sürecin her aşamasında yer alan; toprağını satan köylüden, inşaatçısına, yerlisinden, yabancısına, hizmet görevlisinden esnafına, bilim insanlarına kadar her kesimden kırktan fazla insanla konuştuk. Muhtar, belediye başkanı, sivil toplum örgütü temsilcilerine konuyla ilgili sorular yönelttik. Antalya- Muğla arasındaki sahil bandında onlarca ilçe, belde ve köyde yaşanan manzarayı yerinde inceleyerek anlamaya çalıştık. Yabancıya mülk satışının oluşturduğu sosyal ve kültürel değişimleri, olumlu ve olumsuz yönleriyle bire bir bu değişimi yaşayanların ağzından dinledik.

Toplumsal ve ekonomik açmazların kıskacında, toprağını satmaktan başka çaresi kalmayan köylülerin trajik hayatlarına tanık olduk.

On binlerce mağdur yaratacak süreç

Ortaya çıkan çarpıcı gerçekler, yabancıya mülk satışının yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılıyor. Yapısal düzenlemelerden yoksun ve bölgenin sosyo-ekonomik gerçeklerinin göz ardı edilerek, yangından mal kaçırırcasına bir gecede meclisten geçirilen yasanın, yakın bir gelecekte on binlerce mağdur yaratacağını görmek zor değil. En azından bölge insanının şimdiden dile getirdiği kaygılar bunu doğrular nitelikte.

Toprağını satmakla yoksulluk arasında sıkışan köy: Sarıbelen

Başlangıç olarak Kaş’a bağlı olan Sarıbelen köyünü seçtik. Çünkü diğer yerleşimlere oranla arazi satışı konusunda henüz yeni ve rant çevrelerinin iştahını kabartan bir alan Sarıbelen. Köyün merkez yerleşimi dağlık bir bölgenin eteklerinde olmasına karşın, Kalkan- Kaş karayolunun hemen üst kısımlarını kapsayan denize bakan yamaçların büyük kısmı köye ait zeytinliklerden oluşuyor. Bölgede şu ana kadar arazi satışının en az olduğu köy, Sarıbelen. Bunun nedeni, köyün arazilerinin büyük kısmının halk arasında 2B diye adlandırılan orman niteliğini yitirmiş arazilerden oluşması. 1939’da çıkarılan 3573 Sayılı Zeytincilik Yasasıyla köylüye devredilen zeytinlikler, AKP hükümetince 2003 yılında yapılan ve 473.000 ha 2B alanının satışını kapsayan ve hala belirsizliğini koruyan düzenlemeye kadar bölgenin önemli gelir kaynaklarından birini oluşturmuş. Yasal düzenlemeye göre 2B olarak tanımlanan arazilerin büyük bölümünde bölgenin en verimli zeytin ağaçları bulunuyor. Tarımsal üretimle, toprağını satmak arasında sıkışan köylüler, Orman Bakanlığı ile yabancı alıcılar arasında bir cenderede yaşıyor. Bir tarafta her gün onlarca alıcının, arsa spekülatörünün cirit attığı iştah kabartan araziler, diğer tarafta yasal düzenlemelerin getirdiği belirsizlik. Bölgede yaşanan fahiş fiyatlarla arazi satışları, Sarıbelen köylülerinin arazilerinin traji-komik dolandırıcılık öyküleriyle ellerinden alınması noktasına getirmiş.

Uzun süredir Sarıbelen’de yaşayan ve köyün sorunları hakkında fikir üretmeye çalışan Macit Uçak’a yabancılara toprak satışının hızlandığı süreçte köyde yaşananları soruyoruz.



Macit Uçak: ( Mozaik-Cam Sanatçısı)



Köylü buğdayı marketten alıyor!

-Köyde geçtiğimiz yıl kadastro çalışması yapıldı. Köylüler bu zamana kadar arazilerini bölüşmemişler. Yörede yabancıya toprak satışının hızlanmasıyla birlikte aileler arasında kavgalar başladı. Neredeyse birbiriyle kavgalı olmayan aile yok gibi. Köyün tarımsal üretimi yok denecek kadar azaldı. Buğday, susam, zeytin ve pekmez gibi ürünlerle geçimini sağlayan köylüler, şimdi buğdayı marketten alıyorlar. Bunun üretmekten daha ucuza mal olduğunu söylüyorlar. Köylülerin tek beklentisi, yaşam garantisi olan toprağını satmak. Bir kısmı arazisini satıp kendine yeni bir yaşam kurmaya çalışıyor, ancak çoğunlukla bu yeni bir yaşam kurmaya yetmiyor. Çocuğunu evlendirmek, yeni bir otomobil, tarıma elverişli yerlerden bir iki dönüm arazi alabilenler yada kiralayanlar şanslı sayılıyor; o da azınlıkta.

Mesela gençlerden bazıları inşaat işinde şansını deniyor köyde. Geçtiğimiz yıl bir taş ev yapan bir girişimci, evi 120 bin Sterlin’e satmak için uğraştı. Böyle bir köy için büyük meblağlar bunlar.

Yarısı senin, yarısı benim..
Hükümetin 2B diye bilinen araziler hakkında yapacağı düzenlemeye göre bu arazilerin kullanıcılarına satılması söz konusu. Köyün sahil bölgesinde vatandaşın üstüne kayıtlı binlerce dönüm 2B kapsamında arazi bulunuyor. Bu arazileri, yine bu köyden bir vatandaş gelip “ Benim üst düzey devlet yetkilileriyle ilişkilerim var. Bu yetkililerden araziler hakkında söz aldım; size tapu alacağım, yarısı sizin, yarısı benim olacak.” demiş. Köylüler soruyorlar; “Kim senin adamın?” diye. O da “Erkan Mumcu” diye yanıtlıyor. Söylenene göre, 400- 500 dönümlük bir araziyi köylülerden vekalet yoluyla, hibe senedi almış. Bu durumun araştırılması, aydınlatılması gerek. Satışların bir çoğu muhtar senediyle yapılıyor, tapular henüz çıkmış değil.

Macit Uçak’la mozaik atölyesindeki söyleşimizi bitirdikten sonra, köyün kahvehanelerinden birinde köylülerle buluşuyoruz. Yoğun sigara dumanı arasında ikram edilen kekiklerimizi içerken, sobanın etrafını çevreleyen ve çoğunluğu yaşlılardan oluşan köylülerle teybimizi uzatıyoruz.

Köyünüzde yabancılara toprak satışı konusunda durum nedir?
Ramazan Aydoğdu: (Çiftçi- Nakliyeci) Sarıbelen

Ancak çorbamızın yağını çıkarabiliyoruz..

-Bizim arazilerin yüzde doksanı 2B. Bu yüzden yabancıya satış şimdilik fazla yok burada. Fakat Ankara, İstanbul gibi kentlerden ve bu bölgeden yatırımcılar büyük miktarda araziler alıyorlar. Tarım arazilerinin çoğunluğu 2B kapsama alınmış. Bize satmaya kalktıkları zaman biz nasıl alacağız bu arazileri? Dönümü bin lira deseler, on dönüm yer zaten bin lira gelir getiriyor, boğazımızı zor doyuruyoruz. Çorbamıza kattığımız yağı çıkarabiliyoruz ancak. Biz bu arazilerin yüz yıldır bakımını yaptık, bekledik. Bizim hakkımız olanı da elimizden almaya çalışıyorlar. Yıllardır zeytincilikle uğraşan köylülerin arazileri ellerinden alınıyor. Karanlık çalışmalar yapılıyor. Bizim gelişmeler hakkında pek bilgimiz olmuyor.

Köyün tarımsal üretimden başka gelir kaynağı var mı. Örneğin, turizmden bir gelir elde edebiliyor mu köylü?

-Hayır. Asla! Gençlerden beş on kişi turizm sektöründe çalışıyor, o kadar. Herkesin iş bulma imkanı yok. Senin yabancı dilin var çalışıyorsun; ben nasıl çalışayım. Ben mecburen Karataş’daki zeytinin köküne sarılacağım!

Yani köylünün toprağını satmaktan başka çaresi yok öyle mi? Peki toprağınızı satınca bu parayla yeni bir hayat kurabiliyor musunuz?

-Çok zor. Parayı kısa sürede eritiyorlar. Bizim sahilimizde su, elektrik olsa; muz, limon yetiştiririz, sera kurarız. Zeytinlerimize daha iyi bakabiliriz. Etrafımız turizm bölgesi, tarım yoluyla geçimimizi sürdürebiliriz. Böyle olsa yerlerimizi neden satalım. O zaman topraklarımızı talan ettirmeyiz. Yabancının eline geçince bir daha geriye dönüşü yok!

Hibe senedi yoluyla arazilerinizin satıldığı konusu nedir, nasıl gelişti bu olay?

- Bizim köyden birisi alan kişi. Ama çoğu kimse tanımaz. Adam bizim arazileri hibe senediyle almış. Çoğu köylünün haberi yok. Gizli kapaklı yollarla arazilerin tapusunu alacağım diye köylüyü dolandırdı. Ortaklaşa olacak, senin adına tapu çıkaracağım, bu konuda senet yapacağız diyerek almış.



Söylediğiniz araziler, hem 2B, hem de tarıma elverişli yerler değil. Bunu alan kişinin ne amaçla kullanacağını düşünüyorsunuz?

-Amacı ne olacak, arazilere sahip olup parselleyip arsa olarak satmak. Bizim yerlerimizi bu şekilde elimizden alıp konut amaçlı satacaklar.

Biz de yabancılara hizmetçilik yapacağız!

Sarıbelen kahvehanesinde yabancılara toprak satışı ve köyün sorunlu arazileri hakkında köylülerle söyleşirken, sobanın etrafını çevreleyenlerden ihtiyar bir köylü, sessizliğini bozup söze giriyor;

-Herkes satıyor, parayı alıyor!



Peki parayı alınca ne yapıyorlar?

-Sonunu düşünen yok. Siz benim yerimi alıyorsunuz, ben de verdiğiniz parayla bir traktör alıyorum.. Senin aldığın araziye yaptığın inşaata; taş, kum, çakıl çekiyorum. Traktör de eskiyince hizmetçiliğe başlıyorum. Kalkan’da bir vatandaş yerini sattı, parası bitti.. Yerini sattığı kişiden para istiyor, adam da vermiyor; sonra kavga ediyorlar. Para bitince isteyecek yer de yok, parayı kumarda kaybetmiş. Böyle örnekler çok. Biz de böyle olacağız, hizmetçilik yapacağız!


Kahvehanede bulunanlar arasında toprak satışı konusunda farklı düşünenler de var. Yaşlı köylünün söyledikleri kısa süreli bir sessizliğe yol açsa da, gençlerden biri sesini yükselterek cevaplıyor:

-Neden satmayalım? Herkesin olduğu gibi, benim de paraya ihtiyacım var imkanım olursa, müşterisini bulursam ben de satacağım.



Dündar Ünal: ( Köylüleri dolandırdığı iddia edilen kişi)

Köye bir hizmetim dokunsun istedim!

Hibe senedi yoluyla Sarıbelen köyünden 400 dönümden fazla araziyi üzerine aldığı öne sürülen Dündar Ünal’a köylüler ulaşamadığını söylüyorlar. Bazıları tanıdığını, bazıları da tanımadığını, hiç görmediğini iddia ediyor. Ankara’da yaşadığını öğrendiğimiz Dündar Ünal’a ulaşıyoruz ve iddiaları soruyoruz.

Sarıbelen köylüleri, sizin; “ Tapu çıkartacağım, devlette tanıdıklarım var ” diyerek arazilerini hibe senedi yoluyla aldığınızı söylüyorlar. Nedir bu işin aslı?

-Evet. Bir kaç dönüm arazi aldım. Çoğu da akrabalarıma ait yerlerdi. Ben de bu köydenim ama uzun yıllar önce ayrıldım köyden. Çoğu köylüyü tanımam. Köye bir hizmetim, yararım dokunsun istedim. Köylünün paraya ihtiyacı vardı. Bana kendileri geldiler. Ben de beşer onar milyar verip biraz arazi aldım üstüme. Ama söylenildiği gibi fazla değil; 30- 40 dönüm civarında. Zaten orada öyle büyük arazi yok. Hiçbir şey belli değil daha; ben bu işten zarar edeceğim belki de.



Başak Sevcan Altın: (Psikolog- Cam Sanatçısı) Sarıbelen

Uzun yıllardır Sarıbelen’de yaşayan Psikolog Başak Sevcan Altın, bu süreçte kadınların yaşadığı sosyal değişime ve bu değişimin yarattığı sorunlara dikkat çekiyor.



Köyde kadınlar depresyonda!
Köyde çoğunlukla kadınlar çalışıyor. Erkeklerin çoğu kahvede vakit geçiriyorlar. Ortalıkta dolaşan ve sürekli arazi alım satımına yönelik cümlelerden oluşan söylentiler çok yorucu. Kadınların bir çoğu psikolojik sorunlar yaşıyor. Yeşil reçeteli ilaçların kullanımı çoğunlukta. Böyle bir çok duruma tanık olsak da fazla dışa vurmuyorlar sorunlarını. Aslında kadınların bir çoğu çok sosyal, hayata katılıyorlar, genç kızlar eğitime daha fazla önem veriyor. Ne yazık ki bir kaç örnek dışında yüksek okula gidebilen kız öğrenci yok. Genel olarak var olan kayıtsızlık ve belirsizlik, kadınları depresyona sürüklüyor olabilir. Bu konuda yapılmış bir araştırma yok henüz. Şu ana kadar dışarıya yansıyan önemli bir durum da yok. Fakat böyle bir sürecin işlediğini söyleyebilirim. Buna bir neden de gençlerin yabancı kadınlarla evlenme, hayatını kurtarma gibi bir eğilim içinde olmaları. Köyde evlenme çağına gelmiş bir çok genç kız, bu durumun baskısı altında yaşıyor. Yani böyle belirsizlik içinde yaşanan bir sosyal hayatın sonucu olarak kadınların depresyona girmeleri kaçınılmaz görünüyor.





Ramazan Öztürk: (Sarıbelen)

Köylülerden öğrendiğimize göre, Ramazan Öztürk adlı köylü de hibe senedi yoluyla arazilerini devredenlerden. Ancak sonunda kırk dönüm arazisini geri almayı başaran tek köylü. Sohbetimiz sırasında kahveye gelen Ramazan Öztürk’e iddiaları ve köydeki arazilerin durumunu soruyoruz. Öztürk, Sarıbelen’in bölgenin en yoksul köylerinden biri olduğunun altını çiziyor. Ancak, yoksul ve çaresiz olduğu, çevresinde hızla arazi satışları sürdüğü halde köylünün toprağını satmaktan yana olmadığını ve bir yasal düzenleme yapılması gerektiğini belirtiyor.



Etrafımız çevrilmiş durumda, mecburen satacağız!
-Bu ülkede varlıklı kesimin sadece para üzerine kurduğu bir yaşam var. İster ülke gitsin ister toprak gitsin. Olaya sadece bu gözle, para gözüyle bakılıyor. Bazı bürokratlar buradan rant elde edebilmek için köyün olanakları kısıtlamaya çalışıyorlar. Sahilde büyük arazilerimiz var. Yol, elektrik, su istiyoruz, olmuyor. Bu tür olumsuzluklardan istifade eden bazı çıkar grupları geliyorlar, burada elektrik, su yok diyorlar; 5 milyara, 10 milyara arazileri kapatmaya çalışıyorlar. Köylü çocuğunu hastaneye götürecek, paraya ihtiyacı var mecburen satıyor. Etrafımız çevrilmiş durumda.



Devlet politikası haline gelmiş..

Burada bir düzenleme yapılmasını istiyoruz. Bize uygulanan yasalar her yerde uygulanmıyor. Hepimizin paraya ihtiyacı var. Kaş’ta, Kalkan’da, Kasaba’da, Gömbe’de; harıl harıl arazi satılıyor. Burada ablukaya alınmışız. Biz satmıyoruz desek de, bizi bir şekilde zorlayacaklar. Bir devlet politikası haline gelmiş bu iş. Sahilimiz en az 200 yıllık yerleşime sahip ama 2B olarak ayrılmış. Bu yerleri biz alamayız, gücümüz yetmez. Bu sıkışmışlıklardan dolayı yerlerimizi satmak durumunda bırakılıyoruz.



Arazilerimiz karanlıkta satılıyor, bu sahillerin tek kahramanı olamayız!
Çanakkale’den Adana’ya kadar olan sahillerde tek kahraman bu köy olamaz. Bu yerler satılacak; Kaş sıkıştırmış, Kalkan sıkıştırmış biz arada kalamayız. Buralar karanlıkta gidiyor. Birileri karanlıkta sinsice geliyor, arazileri çeviriyor. Arazilerin parselasyonu yapılıp satılıyor. Buralarda her şey rant üzerinden dönüyor. Rant varsa hükümette destek veriyor. Biz zeytin yasasının, 2B yasasının tehdidi altındayız. Eğer burada bu yasalar işleyecekse, Çanakkale’den Adana’ya kadar da işlesin.

İngiliz Konsolosluğuna ait araç..
Sarıbelen köyünde yaşanan karmaşa ve gergin bekleyiş, köylülerin geleceğini ipotek altına alacak bir sürece doğru hızla ilerliyor. Kahvehanelerde ve sokaklarda konuşulan konu hep aynı; toprak satışı. Köyün, Yunan adaları; Meis, Karaada ve ünlü Kaputaş plajına bakan sahil bölgesindeki araziler, her gün bölgeyi arşınlayan emlak spekülatörleri ve rantiyecilerin iştahını kabartacak güzellikte. Her gün başka bir söylentinin sokakları arşınladığı köyde konuşulan bir başka konu da, İngiliz Konsolosluğuna ait olduğu ileri sürülen yeşil plakalı bir otomobilin sık sık bölgede görüldüğü ve içindekilerin inceleme yaptığı şeklinde. Biz köylülerin sıkça sözünü ettiği yeşil plakalı otomobile rastlamadık. Ancak; sahile ulaşan stabilize yolda ilerlerken yol boyunca karşınıza çıkan lüks cipler ve son model otomobiller; kırmızı çamurla kaplı taşlık yolu, adeta işlek bir otoban haline getirmişler. Köye gelip giden yabancı sayısı arttıkça, köylünün gergin bekleyişi de o ölçüde artıyor. Gelen bir yabancının toprağa biçtiği spekülatif ve yüksek değer, ertesi gün köyün sanal arazi borsasının kapanış kuru oluyor.

Kaş’ta tak tak sesleri..
Yabancıya mülk satışının en hızlı yaşandığı yerleşimlerden biri de Kaş. 1990’lara kadar Akdeniz’in en iyi korunabilmiş kentsel dokusuyla büyüleyici bir güzelliğe sahip olan ilçe, son iki yıldır yaşanan konut patlamasıyla birlikte, betonla boğuşur vaziyette. İnşaat sezonu olarak belirlenen kış aylarında, ilçenin yerli ve yabancı sakinlerinin en büyük şikayetlerinden biri de “Tak! Tak!” sesleri. Yerleşime elverişli düz araziler bulunmayan ilçede, taşlık yamaçlarda çalışan iş makinelerinin çıkardığı seslerin oluşturduğu gürültü, sakin kış sezonunun en belirgin özelliği olmuş. Emlak işiyle uğraşan uğraşmayan hemen herkesin günlük yaşamı daha kahvaltı sofrasında çalan telefon sesleriyle başlıyor. Uzak, yakın; tanıdık, eş dost telefonlarından gelen arazi taleplerine cevap yetiştirmeye çalışan insanların telaşlı koşuşturmaları arasında yaşanıyor sakin kış günleri.

Kaş’ta 2005 yılının resmi rakamlarına yansıyan yabancıya konut- arazi satışı işlemi 1370 olarak gerçekleşmiş. Ancak gerçek rakamlar bunun çok ötesinde. En yoğun villa yerleşim alanı olan Çukurbağ Yarımadası başta olmak üzere, ilçeye yakın yerleşimler olan; Bayındır, Yeniköy, Gökçeören ve Çukurbağ köyleri de villa- arazi satışından en çok etkilenen yerleşimleri oluşturuyor. Kaş’ta gözlenen bir başka değişim de, bir iki yıl öncesine kadar tatil anılarını ölümsüzleştirmek için fotoğrafçılara doluşan yanık tenli tatilcilerin yerini, satılık arazilerin fotoğraflarını tab ettiren her sınıftan yeni girişimcilerin alması. Klasik, dijital, boy boy arazi fotoğrafları; zarflarda, ceplerde, evrak çantalarında taşınıyor; uzak adreslere postalanıyor, dijital görüntüler bilgisayarlarda masa üstüne fon oluyor. Gülümseyen tatil fotoğraflarının yerini arazi fotoğrafları alıyor.

Kaş’ta yaşanan ekonomik ve sosyal dönüşüm hakkında konuşmak ve görüşlerini almak üzere Harita Mühendisi Halis Şahan’ın kapısını çalıyoruz. Halis Şahan, 15 yıla yakındır Kaş’ta yaşayan, inşaat ve arazi sektörünün içinde olan bir girişimci.


Halis Şahan: (İnşaatçı- Harita Mühendisi) Kaş

Kendileri pişirip, kendileri yiyorlar..
Yabancılara mülk satışının hızlandığı bu süreçte, turizm ve inşaat sektörünü birlikte ele alarak bu günkü durumu nasıl değerlendiriyorsunuz. Turizmin yerini inşaat emlak sektörünün aldığı gözleniyor Kaş’ta?

-Son dönemlerde yabancılara mülk satışının yanında yabancı girişimcilerin de, hem emlak hem de inşaat sektörünü kendi tekellerine almaları yönünde bir gelişme var. Yabancılar, kendileri arsa alıp inşaat yapıyorlar, emlak büroları açıp satış yapıyorlar; kendileri pişirip kendileri yiyorlar yani. Yerli girişimciler sadece aracılık yapmaya başladı.


Bu konuda bir düzenleme yapıldı mı, vergi denetimi yapılabiliyor mu peki?

-Dışardan gelen para, olduğu gibi geri gidiyor. Buradaki esnafa bir yararı olduğu da söylenemez. Vergi konusunda zaten bir başıboşluk var. Vergi denetimi yok. Vergisiz inşaat yapıyorlar. Bir de iş yaptırdıkları inşaat sektörüne çeşitli bahanelerle ödeme yapmakta sorun çıkarıyorlar. Yapılan işi beğenmediklerini ileri sürerek bu konuda sıkıntı yaratıyorlar. Bu yönde adli makamlara yansıyan davalar bile oldu.


Barmenden, Çaycıya kadar herkes Emlakçı!

-Yabancılar, bizden daha çok hak elde etmeye çalışıyorlar. Ayrıcalıklı bir muamele görüyorlar neredeyse. Burada barcısından, kahvecisine kadar herkes Emlakçılık yapıyor. Kayıtlı olan Emlakçıdan daha fazla kayıt dışı iş yapanlar var. Bu konuda denetimsiz satışlar yapıldığı için büyük vergi kaybı yaşanıyor. Kayıt dışı ekonomik süreç en çok yabancılara yarıyor. Olanakları olsa inşaat malzemesini bile kendi ülkesinden getirecekler.

Yerlilerin satışlardan elde ettiği gelir de birkaç aylık plansız bir harcama sürecinden sonra kayboluyor. Hem parasını tüketiyor hem de toprağını kaybetmiş oluyor yerli halk.

Yabancıların emlak alımına yönelmesinin, ülkedeki ekonomik durgunlukla paralel olarak geliştiği de gözleniyor. Köylünün sıkıntısı olmasa elindeki malını mülkünü satışa çıkarmaz.


Peki bölgede blok olarak arazi alımı yapılıyor mu?

-Bu bölgede büyük ölçekli arazi almak için araştırma yapan çok girişimci var. Fırsatını bulan da alıyor. Bayındır ve Çukurbağ köylerinde böyle satışlar oldu. Buraların büyük kısmının tapusu yabancıların eline geçmiş durumda. Merkez de zaten böyle büyük araziler kalmadı.


Yabancılara toprak satışını düzenleyen yasanın özellikle köylerdeki satışlara yönelik bazı kısıtlamalar getirdiğini biliyoruz. Hala satışlar olduğu söyleniyor, bunu siz de söylüyorsunuz. Son durum nedir?
-Bu konuda yerli aracılar vasıtasıyla, güvendikleri aracılar vasıtasıyla hala el altından satışlar yapılıyor. Aracılarla sözleşmeler yapılıyor, sonucu ne olur bilemiyoruz ama satışlar bu şekilde de devam ediyor. Yasaya rağmen, bu böyle. 2B konusunda da sorunlar var. Orman köylüsü bu arazileri alamıyor. Alacak gücü de yok. Bu arazileri sahte senetlerle alım gücü olanlar çok küçük paralara alıyorlar, o parayı da çoğunlukla ödemiyorlar. Bu konuda davalar sürüyor. Zaten zor durumda, çaresiz olan köylü, bir de kendi toprağında dolandırılıyor.



Yabancıların sahillerin dışında, tarım niteliği bile olmayan taşlık, makilik alanlarda arazi almalarını nasıl yorumluyorsunuz?
-Ben bunun toprak kapatmak, toprağın mülkiyetini ele geçirmek gibi bir eğilim olduğunu düşünüyorum. Bu dağlık arazilerin getireceği bir gelir olduğunu da düşünmüyorum. Yatırım amaçlı gibi gelmiyor bana. Antalya’daki ya da buradaki emlak şirketlerinden beş yüz dönümlük arazi talepleri geliyor. Yüz, iki yüz beş yüz villa yapılabilecek arazi arayanlar sık sık araştırma yapıyorlar. Bu konuda en son iletişim teknolojisi kullanılıyor. İnternet yoluyla, uydu fotoğrafları indirilen araziler yabancı alıcıların beğenisine sunuluyor.


Yabancıya mülk satışını bir tür ihracat gibi algılayanlar var. Özellikle hükümet yetkililerinden. Oysa sizin söylediklerinize göre, bu konuda büyük bir denetimsizlik ve vergi kaybı yaşanıyor?
Bence abartıldığı gibi bir katkısı yok. Yerli piyasaya yönelik büyük bir yarar sağlamadığını bu sektörün içinde insanlar olarak hepimiz görüyoruz.

Kaş’ta Halis Şahan’la söyleşimizi bitirdikten sonra, yine inşaat ve emlak sektöründen bir başka isimle buluşuyoruz. Maşallah Sayalı, bu konuda farklı düşünen bir girişimci. Sayalı’ya göre bu süreç hem turizm açısından hem de kültürel açıdan olumlu yanlar içeriyor.



Maşallah Sayalı: (İnşaat- emlak) Kaş

Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar pirim yapan yatırım aracı yok..

Sektörünüzde yaşanan hızlı gelişme size göre nasıl bir sürece doğru gidiyor?

-On yıl önce 20-30 bin euro değerinde olan araziler, şimdi 300 bin euro’ya alıcı buluyor.

Böylesine karlı bir yatırım, bu kadar pirim yapan bir yatırım aracı dünyanın hiçbir yerinde yok. Burada İngilizler emlak-inşaat işini kendileri yapmaya başladı. Bu konuda büyük bir talep var. Hem doğal güzellikler, hem de Türkiye’nin AB’ne girmesi söz konusu olduğu için, buraların fiyatlarının çok yükseleceğini düşünüyorlar. Yani AB’ne girme sürecindeyken buralarda yatırım yapmak istiyorlar. Yabancı yatırımcılar, İspanya, Yunanistan, İtalya gibi ülkelere göre Türkiye’yi daha ekonomik buluyorlar. Bir de buradaki hoşgörü ortamı onlara cazip geliyor. Bu sıcaklığı diğer ülkelerde yakalayamıyorlar; hem maddi hem de manevi yani. Bu durum insanları buralara teşvik ediyor. Yatırım yapanlar bu sıcak ortamın cazibesini gördükleri için yatırımlarını kolay bir şekilde paraya çevirebiliyorlar.



İspanya para kazandı..

-Örneğin İspanya’da da bu süreç yaşandı. Avrupalıların bir çoğu daha önce İspanya’da buna benzer emlak yatırımları yaptılar. İspanya hükümeti de bu yatırımcılara Türkiye’de olduğu gibi kolaylıklar sağladı ama onlar kontrollü bir şekilde vergilerini toplamışlardı. Yani İspanya bu yatırımcılardan para kazandı. Fakat buralarda vergi denetimi, kontroller ne düzeyde yapılıyor onu pek bilemiyorum. Aslında yasalarda bu konuda fazla bir sorun yok ama işleyişte, uygulamada bazı sıkıntılar var. Mesela burada bir restoranın mutfağı ne kadar denetlenebiliyorsa, yabancıların vergi denetimi de o derecede kontrol ediliyor.

Toplu halde yaşam alanları kurmaya yönelik girişimler olduğu söyleniyor; bu konuda somut bir gelişme var mı sizin bildiğiniz?

-Kalkan’da böyle 200 dönümlük yerlerin imara açılıp site şeklinde yaşam alanları kurulacağına dair duyumlarım var. Fakat detaylarının ne olduğunu bilmiyorum.



Bu bölgede tahmini olarak yabancılara toplam kaç konut satıldı size göre?

-Benim kanaatime göre, Fethiye Kaş arası bölgede en az 3000 adet konut satılmıştır.


Kaş’taki toplumsal değişimi kırk yıla yakındır izleyen Avukat Salim Cengiz, ilçenin yerel yönetim kademelerinden STÖ’lerine kadar her alanda çalışmış bir Kaşlı. Seksenli yıllarda yerel gazetecilik, doksanlarda sivil toplum gönüllüsü; köylülerin arazi- mülk anlaşmazlıklarına, kız kaçırma ve miras davalarına yıllar boyunca çözüm üretmeye çalışmış bir Avukat. Turizmin ve yabancıya mülk satışı sonrasında ortaya çıkan değişimin en yakın tanıklarından biri.. Salim Cengiz’le bu dönüşümün nedenleri hakkında konuştuk:


Salim Cengiz: ( Avukat) Kaş

Siz doğma büyüme Kaşlısınız. Bölgede son üç-dürt yıldır hızlanan yabancıya mülk satışını ve yarattığı sosyo-ekonomik değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Mesela köylerde çok daha fazla değişime neden oldu bu satışlar. Yukarıda, Pınarbaşı köyü var. Otuz oyu olan bir köy. Zamanında bir oy alan muhtar seçiliyordu. Herkes buradan Kaş’a, Elmalı’ya ve Antalya’ya gitti yerleşti. Birkaç yıl önce Pınarbaşı’nda iki tane yabancı yer aldı, ev yapıp yerleştiler. Daha önce hiçbir değeri olmayan yerler birden kavga nedeni olacak kadar değerlenmeye başladı. Bir yabancı gelir burayı alır düşüncesiyle sosyal ilişkilerin bozulmasıyla sonuçlanan durumlar yaşanıyor bölgede.



İki yılda 40 kat artış!
İslamlar, Sarıbelen, Sarıbelen, Yeşilköy gibi yerlerde de aynı sorunlar yaşanıyor. Mesela Üzümlü köyüne, Avrupa’daki şatoları andıran konutlar yapılmaya başladı. Böyle yapıların ortaya çıkmasıyla, dağda taşta dededen babadan kalma ne kadar yer varsa buraları nasıl paraya çeviririz sorusu sorulmaya başladı. Örneğin, Yeniköy’de yabancılar arazi almaya başladıklarında arazinin dönümü 5 yüz liraydı. Şimdi 20 bin lira fiyat biçiliyor. Yani iki yıl içerisinde kırk kat artış oldu. Yeniköy’de imar planı yok. Ama bir tane yabancı gelip, köylülerin bile zor çıktığı, deniz gören dağın yamacına bir malikane yapıyor. Bundan sonra bu köyde arazi fiyatları kırk kat arttı. Muhtarlık seçimlerinde bile rant kavgaları yaşanmaya başladı. Otuz seçmeni olan bir köyde böyle trajik durumlar yaşanmaya başladı.



Bu dağlık köylerde bazı ilginç durumlar yaşandığı da konuşuluyor. Muhtarların evlerinde mini Amerikan barların olduğu, arazi alımı için gelen konuklara her türlü içecek servisinin yapıldığı gibi?
-Tabii. Muhtarların köyünde arazi alacak, inşaat yapacak olan yabancılardan pay almak, menfaat sağlamak gibi amaçlar güttüğünü biliyoruz. Birde satışlardan muhtarlara komisyon veriliyor. Ama köye küçük bir ekonomik hareket getiriyor. İşgücü, teknik ihtiyaçlar gibi konularda kısa süreli bir yarar sağlanıyor. Bunun da şöyle bir sıkıntısı doğuyor; yabancıların inşaat işlerinde çalışan işçiler, bölgeye göre yüksek ücretler aldığından, yerliler bunları çalıştıramaz duruma geliyor. Bir musluk tamirini bile yaptıramıyoruz mesela.

Siz doğma büyüme Kaşlısınız. On yıl kadar önce burada evlerin iş yerlerinin kapılarının kilitlenmediği, Kaş’ın, insanların birbirine güven duyduğu bir yer olduğu söyleniyor. Gelinen noktada geçtiğimiz yıl buraya bir özel güvenlik şirketi iş yeri açtı. Bu dönüşüm çok hızlı değil mi?
-Benim bildiğim, yıllar önce burada bütün işyerleri Cumhuriyet Meydanında toplanmıştı. Oradaki esnaf, öğle yemeğine yada namaza gittiğinde işyerinin kapısına bir tabure koyardı. Kapı kilitleme diye bir anlayış yoktu. Herkes birbirini tanır, güvenirdi. Ev, işyeri kilitlemek gibi bir şey yoktu. Zaten on üç tane esnaf vardı. Ama şimdi evinizin işyerinizin kapısını çekip gidemiyorsunuz. Kaş’ta bir güvenlik şirketinin açılmış olması burada bir sorun olduğunu gösteriyor.


Bazı köylerde yaşayan genç kızları evlenememe sorunları olduğu söyleniyor. Gençlerin çoğu yabancı kadınlarla mı evleniyor. Kızlar neden evlenemiyor?
-Doğru. Evlenememe sorunu var; gençler evlenince ailelerini geçindirememe gibi sıkıntılar yaşıyor. Kolay yol neyse onu seçiyorlar. Paralı bir yabancı kadınla evlenip, hayatını kurtarmak istiyor. Bu nedenle köydeki Ayşe’miz, Fatma’mız evlenemiyor. Bu Kaş’ta da böyle; burada da çoğu kızlar evlenemiyor. Yakın zamanda bu tür sıkıntıların daha da artacağını düşünüyorum. Gençlerin iyi bir hayat yaşayabilmesi için en kolay yol, kendini satması. Yani ya bedenini satacak ya da toprağını satacak! Bu konuda bazı örnekler yaşandı; yoksul, yağız bir delikanlının, bir yabancı kadınla evlenip, lüks arabalar, yatlar alması, yılın bir bölümünü dışarıda geçirmesi olumsuz modeller olarak burada yaşayan diğer gençleri etkiledi.



Ocaktan, şömineye..

Bu turizm ve yabancılara yönelik satışlar bizim kendi aile yapımızı, geleneklerimizi bozdu. Eskiden gelensel bölüşüm ilişkileri vardı. Ocağı tüttürmek deyimine vurgu yapılırdı ve buna göre belirlenirdi yaşam. Ocak kavramı, Türklerde çok önemlidir; soyun devamı gibi algılanırdı. Ama şimdi ocaklar pek tütmüyor. Fakat şimdi böyle bir kavram yok, babamızın ocağını bir İngiliz’e nasıl satarız da para kazanırız diye düşünülüyor. Ocak kavramı gitti, onun yerine artık yabancıların getirdiği şömine kavramı geldi. Son yıllarda esen bu rüzgar ocağı söndürdü, artık dedelerimizin ocağı tütmüyor.

Yabancıya satışın bir ihracat kalemi olduğu, cari açığın kapatılmasına yönelik bir ekonomik getirisi olduğuna dair açıklamalar yapılıyor. Oysa sizin söyledikleriniz bunun tersine işaret ediyor!?

-Tabii başlangıçta bir para giriyor ama sonunda çok şeyler götürüyor. Benim ahlakımı, kardeşlerimle akrabalarımla kurduğum bütün bağları götürüyor. Toplumsal dengemizi alt üst ediyor. Bir de konuya sadece maddi açıdan bakarsanız yanlış olur. Tamam, para getirdikleri doğru ama ya götürdükleri? Yaratılan manevi hasarların telafisi mümkün değil. Bizim insanlığımızı götürüyor. Bizlerin yetmişli yıllarda tenkit ettiğimiz bir yaşama biçimi vardı, Alman usulü diye bir şey vardı. Böyle giderse bir süre sonra Almanlaşacağız! Yalnızlaşacağız.



Küreselleşme dedikleri olgu, insanların hazırlıksız olduğu bir anında bu kıyılardan karaya mı çıkıyor yani?

-Evet. Hiç hazır olmadığımız bir dönemde her şeyini satmaya başlayan bir insanlar topluluğuna dönüştük. Dedemizin ruhunu, hatıralarını satıyoruz. Buralarda bazı mezarlar evlerin bahçesinde bulunur. Yabancı bu evi satın alınca buradaki mezarın üzerine villa yapıyor. Bizim yabancıyla eşit şartlarımız, pazarlık şansımız yok. Buna hazır değildik biz.


Peki bu satışlardan elde edilen gelirle ne yapıyor bölge insanı; yaşam standardı yükseliyor mu?

-Bakın buraya çok hızlı bir para girişi yaşandı. Trafikte bir kural vardır, yokuşu hangi vitesle çıkarsan, inişi de aynı vitesle yapacaksın. Çok kısa sürede para sahibi olan insanlar yine kısa sürede elindeki parasını tüketiyor. Beş yıla kalmaz kendine yabancılaşmalar yaşanacak burada. Atalarını mirasını satan insanlar vicdanen de yoksullaşıyorlar, baskı altında yaşıyorlar.


Peki üzerinde yaşadığı toprağa bu denli yabancılaşan bir halkın, kimliğini oluşturan en önemli değerlerden biri olan toprağını koruması, toprakla yeniden bir aidiyet kurması düşünülebilir mi?

- Burada çok açık bir kimlik erimesi var. Benim oğlum bana ‘ben senin gibi enayi olmayacağım!’ dedi. Ulusal kimlik, şuur; açlık ve sefaletle özdeşleştiriliyor. Biz çocuklarımıza rol model olamıyoruz. Köylerdeki gençler bile yabancıların yaşama biçimini örnek almaya başladı. Bir süre sonra John Mehmet, Chiristine Ayşe gibi; yarı Türk yarı Alman, yarı Türk yarı İngiliz bir kimlik ortaya çıkacak.



Genç nüfusun bakışı nasıl bu gelişmelere?
-Bizim gençler yabancıların villalarında bahçıvanlık, hizmetçilik yapıyor. Onlarla kaynaşanlar kendilerini ayrıcalıklı hissediyor. Onların arabasını kullanmak, evini temizlemek, bir hava atma biçimi oluyor. Köyünde kendisine hiç değer verilmediğini düşünen genç, yabancının kendisine güven duyduğunu, değer verdiğini düşünüyor. Yabancıya gösterdiği saygıyı köydeki dedesine gösterdiğini zannetmiyorum. Yani parayı verenin tahakkümü altına giriyor. Yerlilerle yabancılar arasında köprü oluşturan, yabancılarla karışabilen yeni bir sınıf doğuyor burada. Düğünlerimizde, sünnetlerimizde; gündüz mevlid okutup, akşam yabancılarla içkili toplantılar yapacağız. Yani yoz bir kültür ortaya çıkacak. Bu şimdiden başladı bile.



Meis açıklarında bulunan Yunanistan’a ait Karaada’ya bakan yamaçlarda bulunan arazileri “Karaada manzaralı” diye satıldığını söylüyorlar. Bunun anlamı nedir. Yani burada kimse yaşamıyor, hiçbir yapı yok. Avrupa coğrafyasına bir atıf mı bu?
-Bence burada bir pazarlama tekniği söz konusu. Karaada, AB toprağı; Avrupa manzaralı. Oraya en yakın arazi parçasının, semboller kullanılarak pazarlama yöntemiyle satışı söz konusu. Bir de burada yaşanan satışlardan bazı bürokrat çevreleri de nemalanıyor.



Suzanne Swan: Gazeteci- yazar. ( Leather Trades Journalist- İngiltere-) “ Türkiye’nin Peynir Hazineleri” kitabının yazarı.

Suzanne Swan, Kanadalı bir gazeteci. 17 yıldır Kaş’ta yaşıyor. Dünyanın bir çok ülkesini gezip görmüş bir gezgin. Turizm, gastronomi, tekstil ve deri sektörüyle ilgili önemli çalışmalar yapmış, kitaplar yazmış. Şu sıralar Gaziantep Ticaret Odası’nın AB sürecinde hazırladığı kültürel miras projesinde uzman olarak görev alıyor. Susanne Swan’la Kaş ve ilçede yaşanan değişim üzerine söyleştik. Konuşma yabancılara mülk satışına geldiğinde, büyük miktarlarda toprak satışının onaylanamayacağını, Türk hükümetinin neden böyle bir şey yaptığını aklının almadığını dile getiriyor.



Kaş’ı nasıl keşfettiniz?
-1990 yılından beri buradayım. Dünyanın bir çok yerinde; Bahreyn, Filipinler gibi ülkelerde yaşadım. Türkiye’ye ilk defa geldiğimizde, inşallah hiç unutmayacağım; şaşırdım. Ne kadar harika bir yer, neden daha önce gelmedim diye üzüldüm. Ama Türk insanı, yemekler çok harika. Antakya’dan İzmir’e kadar bir yolculuk yapmıştım, buradan da geçtim. İnsan buraya ilk defa geldiğinde burası cennet gibi görünüyor.

İlk geldiğimizde yabancılarımız yoktu. O dönem gelen yabancılar ev, arsa almak isterlerse, çoğu yerin tapusu yoktu. Yalnız ilçe merkezinden alabiliyorlardı. Yarımada, Çerçiler ve Gökseki’de yasaktı. Tabii, sonraları birkaç yabancı geldi, evler yaptılar. Ama bu yasalara uygun bir şeydi. Ama çok azdı bu örnekler. Merkeze bir yabancı geldiğinde herkes onu tanıyordu.

O yıllarda daha çok dostluk ilişkisi hakimken, şimdilerde bir müşteri gibi mi algılanıyor yabancılar. Yani onlara bir şey satabilmenin yolunu mu arıyorlar?

-Evet, kesinlikle yeni gelenler için böyle. Benim arkadaşlarımdan dört- beş tanesi ev, arsa aldılar. Artık evimiz, arsamız var. Çok harika manzaramız var, beş altı ay burada kalıyoruz diyorlar. Ama sürekli kalan kişi çok az.


Peki çoğunluğu yatırım amaçlı mı alıyor yerleri?
-Çok var böyle. Yaklaşık yüzde yetmiş böyle sanıyorum. Yüzde yirmi beşi sürekli yaşıyor, ayrıca emekli olanlar var. Çalışmıyorlar.

Bu kadar çok inşaat olması sizi rahatsı ediyor mu?
-Rahatsız olmuyorum. Ama eskiden buraları boş gördünüz, yeşillik gördünüz; üzülüyorsunuz. Mesela eskiden İstanbul’dan dönerken otobüste yarımadayı izliyorduk, çok güzeldi. Sadece birkaç ev vardı. Artık her yer villa. O kadar da estetik değiller. Ama ben eski insan olarak konuşuyorum, gençlere bu güzel gelebilir.





Buraya yerleşen yabancıların çoğunluğu ev satın almışlar ama siz hala kirada oturduğunuzu söylüyorsunuz. Neden bir ev almadınız kendinize?

-Çok önceleri böyle bir karar aldım. Böyle bir şey, ev almak istemedim.

Bir çok insan buraya geldiklerinde bu güzelliğe sahip olmak istiyor. Kimisi de bu güzelliği paylaşarak, sadece yaşamak istiyor. Sizin yaptığınız gibi...
-Ama yabancılar Türkçe konuşmuyorlar. Onlar; manzara için, güzel bir yer için, para için geldiler ama Türkiye’yi çok seviyorlar. Çok rahat burası. Tabii bir çoğu fırsat için geldiler ama, şimdi Türkiye’de pahalı. Avrupa’nın en pahalı benzinini kullanıyoruz, enerji pahalı, otomobil vergisi artıyor. Bazıları önceden konut almışlar ama şimdi biraz pahalı. Bildiğiniz gibi yasalar değişti şimdi. Şehir merkezinden alamıyorlar. Bence çok yanlış bir şey yaptılar bu toprak satışını düzenleyen yasayı çıkarmakla.


Neden yanlış sizce bu karar?
-Ama bildiğiniz gibi Türkler, çok ülkücüler. Ama bu yasa çıktıktan sonra bütün Türkiye almak için açık oldu. Dernekler, vakıflar araziler aldı bildiğiniz gibi.

Nasıl vakıflar yani?
-Doğu Türkiye’de demek istiyorum. Kanun neden değişti ki? Onun için emlak satışı patladı. Bence çok yanlış bir şey yaptılar.


Doğu Türkiye dediniz. Bunu açabilir misiniz biraz. Orada hangi vakıflar arazi aldılar, İsrail vakıflarından mı söz ediyorsunuz?
-Evet. Ama bu çok yanlış bir şey. Mesela bu yasayı çıkardılar, bir arkadaşım bana sordu; “Neden” dedi, “ Türkiye’de yabancılara bir hediye veriyorlar?” Tabii şimdi biraz akıllandılar.


Ama siz yasanın önceki döneminde GAP bölgesinde büyük satışların olduğunu mu söylüyorsunuz?
-Artık satıldı. Çok geç.

Siz satılmasına karşı mısınız, bunu eleştiriyor musunuz?
-Ben kabul etmiyorum böyle bir şeyi. Burası da aynı; 200, 300, 500 hektar aldılar.



Peki size göre bu satışlardan sonra ne olur. Neden karşı çıkıyorsunuz satılmasına?
-Ama, ev yapmak, oturmak istiyorsunuz, Türkiye’yi seviyorsunuz; tamam... Neden olmasın?

Ama bir milyon hektar alamazsınız. Bizim ülkemizde olmaz böyle bir şey! Türkler neden böyle bir şey yaptılar kesinlikle ben de bilmiyorum. Bu ileriye dönük tarıma zarar veren bir yasa. Burada olmak, burada yaşamak, bahçe almak normal. Fakat bütün bir ülkeyi almanız gerekmez.



Sizin gözlemlediğiniz kadarıyla GAP bölgesinde sıkıntılar yaşandı mı? Yani İsrail vakıf ve lobilerine, ‘şu kadar yer satıldı’ gibi? Bu size göre sakıncalı bir şey mi?
-Hayır! Ben kabul etmiyorum böyle bir şeyi. Türkiye, Türkiye’nin! Türkiye 1923’de kuruldu biliyorsunuz. O zaman çok uğraşıldı, durum çok zordu. Çok kavga edildi, savaş yapıldı bu toprak için. Sonra, Türkiye bütünlüğünü korudu. Ama büyük parça toprak satmak gerekmez!


Peki bu vakıflar, dernekler neden büyük araziler alıyorlar size göre?

-Fırsat bulursa o zaman tabii geliyorlar. Kaş’ta olduğu gibi. Bu normal, doğal. İnsanın doğası gibi.


Sizin ülkeniz Kanada’da yabancılara toprağını satıyor mu?

-Olmaz!

Neden olmaz?

-Kanunumuz böyle, çok eskiden beri böyle.



Ya İngiltere?

-Olmaz! Biliyorsunuz, Türkler arsayı çok seviyor, böyle halı gibi küçük yerleri. Ama tapusu yok. İngiltere’de 1066’dan bu yana tapuları arazilerin arazilerin. Çok eski. Onların hakkı bu. Ama Türkiye’de çok farklı. Mesela son günlerde tapu kayıt işlemi yapıldı buralarda. Biz Kanada’da büyük parça yerler satmıyoruz.



Geçtiğimiz günlerde Türk hükümetinin bakanlarından biri “Paranız varsa Londra’nın yarısını satın alabilirsiniz” dedi. Bu sizce mümkün mü?

-Paranız varsa, ev alabilirsiniz.



Ya toprak?

-Toprak yok! Tabii bahçe bulabilirseniz Londra’da, çok şanslısınız. Ama Green Park’ı filan alamazsınız! Bu devlet için lazım, onu satamaz!


Biz oradan beş metrekare bir toprak alamaz mıyız yani?

-Olmaz. Ama ev alabilirsiniz. Ev, arsa aynı zaten; bizde kalacak. Hiç kimse bizden alamaz.

Bu satış konusunu daha fazla konuşmak istemiyorum. Türkiye’de de hiç kimseye toprak satmak gerekmez. Türkiye’de Türkler için bir kültürünüz var. Kesinlikle Türk olsaydınız hiç kimse sizden alamazdı. Türklerin kimliklerini kaybetmekten korkmaları gerekmiyor. Türkler, her zaman böyle kalacaklar bana göre. Avrupa’daki Türkler de “biz kimliğimizi kaybediyoruz” diyorlar. Ben biliyorum ki Türkler kimliğini koruduktan sonra, Avrupalılardan, yabancılardan korkmaları gerekmez.


Yabancılara mülk satışının oluşturduğu toplumsal değişimden olumlu ya da olumsuz en çok etkilenenler, kuşkusuz inşaat sektörü çalışanları. Bu sektörde uzun yıllardır elektrik tesisatçısı olarak çalışan Kemal Parlak, yabancılara entegre olabildiğini, iyi iletişimleri olduğunu dile getiriyor. Yine de yaşanan sorunlara dair görüşlerini bizimle paylaşıyor. İnşaat sektöründe olağan dışı para transferlerinin yapıldığının da altını çiziyor.

Kemal Parlak: Elektrik tesisatçısı- Kaş

Kaç yıldır Kaş’ta yaşıyorsunuz?

-Yirmi üç yıldır burada yaşıyorum. Elektrikçi olarak çalışıyorum.


Turizm, işler nasıldı önceki yıllarda?

-Doksanlara kadar işler çok iyiydi. Turist de çoktu. Bir de fazla otel yoktu buralarda; yüz tane turist gelse yirmisi dışarıda kalıyordu. Belediye hoparlöründen ilan veriliyordu, evi müsait olanlar turistleri evinde ağırlıyordu.



Yabancıların buralardan konut almalarının, bir kısmının burada yaşamaya başlamalarının ekonomik bir yararı oldu mu?

-İlk başlarda İngilizler hariç, diğer Avrupa ülkelerinden insanlar geliyordu. Almanlar, Hollandalılar ve Belçikalılar gibi. O dönemler bir sorun yoktu. İngilizlerin buradan yer almaya başlamalarıyla, diğer yabancılarla aralarında sorunlar çıkmaya başladı. İngilizler, gruplar halinde yer alıyorlar, hatta konut alıp satıyorlar, işi ticarete döktüler.


Bu işten para kazanıyorlar mı peki?
-Çok para kazandılar. Kendi ülkelerine göre kıyaslanırsa buradan aldıkları konut fiyatları normal denilebilir, ama buranın ölçülerine göre çok büyük paralar. Yani, yanlarına bir tane dil bilen yerli buluyorlar, ona yüzde on veriyorlar. İnşaat yapıyorlar ve daha çabuk müşteri buluyorlar. Bir de bizim insanımızı kötülemek çok kolay onlara göre. Türkiye dediklerinde Ortadoğu ülkesi gibi anlatıyorlar. Güvenilmez, dolandırıcı gibi görüyorlar. Kendi ülkelerindeki vatandaşlara böyle olumsuz propaganda yapıyorlar, onlar da kendi vatandaşlarından alıyorlar. Sonra kendi vatandaşlarını kendileri kazıklıyorlar.


Sadece merkezde mi inşaat yapıyorlar yoksa köylerde de var mı ticaret yapan?
-Köylerde de var. Bayındır köyü var mesela; orada yer kalmadı. Büyük araziler hep satıldı. Çukurbağ köyü de tamamen bitti sayılır. Mesela Hollandalı bir grup 150 dönüm arazi aldı Çukurbağ’dan.


Peki bu kadar büyük bir arazi konut yapmak için biraz fazla değil mi?
-Ucuz diye alıyorlar. Çoğunluğu yaşlı insanlar zaten, sonra çocuklarına kalır buralar. Yatırım yapıyorlar. Ama başka bir amaçları var mı bilmiyorum. Mesela Gökçeören köyü var, yukarıda; orada da çok büyük araziler satıldı, 200 dönüm kadar. Yeniköy var, 20 haneli bir köy neredeyse. Oradan da bayağı bir yer aldılar. Üç yüz metrekare bir yeri 70 bin YTL gibi fiyatlara sattılar. Taşlık yerler buralar. Gökçeören’e bağlı İzne mevkii var, oraya bir villa yapmışlar, havuzlu filan. Geçen yıl gitmiştim oraya. İnanamazsınız. Su yok, elektrik hiç yok, doğru dürüst yol yok.



Bu kadar zengin mi buraya yerleşen yabancılar?
-Çoğunluğu bizim gibi köylü. Hatta bazıları burada ülkelerinden aldıkları işsizlik parasıyla geçiniyorlar. Bizim komşularımız var, Hollandalı... Beş yüz Avro’luk işsizlik parasıyla geçiniyorlar. Birkaç aile bir araya gelip toplu alışveriş yapıyorlar.



Köylüler bu kadar parayı ne yapıyor arazilerini sattıktan sonra?
-Zaten bu para kısa zaman sonra tükeniyor. Çok büyük paralar olduğu da söylenemez.

Şöyle bir şey var; eğer köye bir inşaat yapılıyorsa, köylüler inşaat sahiplerinin hizmet işlerini yapıyorlar. Ekmeğini suyunu getiriyor, sütü, yumurtası varsa onu satıyor. Getir götür işlerinden aldığı üç beş kuruşu kar sayıyor yani. Kendi toprağımızda uşaklık yapıyoruz. Gökseki mahallesinde oturuyorum. Önümdeki komşum Alman, yanımdaki İngiliz, diğeri de Hint asıllı İngiliz. Hepsi yabancı yani. Ön komşumuz olan Alman evini kiraya veriyor Arabasını bile kiralıyor, gelir elde ediyor. Havuzu, jeneratörü, büyük bahçesi olan bir ev.. Burası bizim ülkemiz, bu insanlar burada ikamet ediyor, buna bir şey demiyoruz ama eve sürekli değişik insanlar geliyor, ticaret yapıyorlar. Mesela Alman komşumuza kamyonla şarap geliyor. İnanamazsınız, kamyon geliyor, boşaltıp gidiyor şarapları!



Bu kadar şarabı ne yapıyorlar, kullanıyorlar mı?
-Ne kadarını kullanabilirsin ki, satıyorlar. Bir kısmını kendi kullanıyor, gerisini satıyor.

Kendi aralarında yemek düzenleyip eğleniyorlar.


Bir nevi bar, restoran hizmeti mi veriyorlar?
-Tabi tabi... Ücrete tabi. Her şey para! Su bile verse parayla.

Bunları denetleyecek bir merci yok. Esnafa çok büyük etkisi var bu durumun. Bir ara biz bu duruma yetkililerin dikkatini çekmeye çalıştık ama dinleyen, ilgilenen kimse olmadığından öylece kaldı.


Köyünüzde toplam kaç yabancı yerleşimci bulunuyor?
-Aşağı yukarı 60’ın üstünde. Konut olarak yani. Köyde 300’e yakın hane var, neredeyse dörtte biri yani.



Köylülerle iletişimleri iyi olmalı?
-Sadece maddiyata dayalı bir iletişimleri var. Gübre getir, çapala, toprak getir.. Getir götür işlerine dayalı bir diyalog var. Başka türlü, oturalım sohbet edelim gibi bir ilişkileri yok. Yerlileri yabani gibi görüyorlar. Kendi ülkeleri çok pahalı ama burada her şey ucuz olmasına karşın hala şikayet ediyorlar. Adam 150 dönüm yer almış hala ağlıyor!



Sizin iletişiminiz nasıl yabancılarla. Çünkü onlarla sık sık bir arada oluyor, işlerini yapıyorsunuz?
-Ben kesinlikle yabancılara olumsuz bakmıyorum. Mesela Almanya’da da 4 milyon Türk yaşıyor; camiler yapıyorlar, iş yeri açıyorlar. Ama orada Türkler onlara uymak zorunda. Burada da yine biz onlara uyuyoruz. Onlar yine kendi bildikleri gibi yaşıyorlar burada. Bize uyum sağlamıyorlar. Dağlık köylerde yaşayan genç kızlar, belli bir yaşa gelince burada otellerde, restoranlarda çalışıyorlar. Çünkü çok zor koşullarda yaşamışlar. Buradaki ortam onların bocalamalarına neden oluyor, plajı görüyor, otel odalarına, evlerine giriyor; onların yaşama biçimlerini izliyor. İster istemez etkileniyorlar. Dört- beş yüz kadar Emlakçı var. Nüfusun onda biri yani. Büyük çoğunluğu da kayıt dışı. Yetmiş lira veren herkes Emlakçılık sertifikası aldı. En düşük konut fiyatı 200 bin Ytl. Bir de yerli halk yabancıya müsamaha gösterirken aynı anlayışı birbirinden esirgiyor. Ben kendi arsama bir başkasının arazisinden geçemiyorum. Yabancılara hiçbir şey diyen yok, ben kendi arazime geçerken sorun çıkarıyorlar. Yani bir ayrıcalık yapılıyor.


Kaş’a bağlı Gökseki mahallesi de yabancıların yoğun ilgi gösterdikleri bir yerleşim. İlçe merkezine çok yakın ve yerleşime elverişli arazilerin merkeze göre daha ucuz bulunması burayı cazip hale getirmiş. Gökseki’deki bahçesinde kışı geçiren ve Mayıs ayından sonra yaylaya çıkan 70 yaşındaki Hatice Zorlu ile buluşuyoruz. Neredeyse her gün toprakla uğraşan ve ilerlemiş yaşına rağmen “ Ölürken bile toprağa bir fidan dikeceksin” sözünü dilinden düşürmeyen Hatice Nine ile söyleşmek için, Gökseki’deki küçük evinin bahçesinde konuşuyoruz . Hatice Nine, elindeki çakı ile topladığı otların köklerini temizlerken, toprakla olan 70 yıllık serüvenini birkaç cümlede özetliyor.. .



Hatice Zorlu: (70) Gökseki mah- Kaş

Hatice Nine, kaç yıldır böyle toprakla uğraşıyorsun?
-Doğduğum günden beri toprakla uğraşırım. Her gün böyle. Bir avuç toprak bulsam bir fidan dikerim. Sen meyvesini görmesen bile başkalarına bir yararı dokunur. Kurdu, kuşu var, insanı, hayvanı var. Biri de yesin bini de yesin. Başka bir hayır yapamamışız ancak toprağa bir fidan dikebiliriz. Belki ‘ölmüşlerin ruhuna varsın’ diyen biri olur.



Toprağın anlamı ne sizce, toprak olmadan yaşayabilir misiniz?
-Topraksız dünya yaşamaz anam. Her şeyi besleyen toprak. Toprak istenmez birisine, kara toprak götürür sürüsüne. Dünyan da toprak, ahretin de toprak. Su ıslıyor, toprak besliyor. Öteki toprağını sattı, para aldı diye herkes satıyor. Yüz metre, beş dönüm, on dönüm sattıkları yerleri, yarın yirmi metresini, şu kilim kadarını geri alabilecekler mi? Hadi alsınlar bakalım, kaybediliyor. Eskiden bir çok fakiri besliyordu bu toprak. Şimdi her şey bozuldu, hastalık oldu; dünya hasta oldu.



Köylüler sattıkları yerlerden iyi gelir elde ediyorlar mı, bir hayat kuruyorlar mı yeniden?
-Kimisi yiyip geçiyor. Kimisi bir ev yapıyor kendine; hadi evi yaptın oturdun, boğazına yiyecek nereden gelecek? Çoluk çocuğuna üç beş paylaştırıyor, tamam. Benim aklıma göre en kötüsü, bu çoluk çocuk seninse, hepsini gözeteceksin. Bu ayrımcılık bozdu ortalığı, hem de çok bozdu. Her yerde kavga başladı ayrımcılık yüzünden. Benim bu zamanın işine aklım ermiyor. Elin yürümesine, giyimine uyduramazsın kendini. Biz şimdi kimseye uyamayız da, yoluna da giremeyiz. Şimdi yeni moda, kız o da! Bitti işte!



Gökseki’de epeyce yeni komşularınız olmuş. Görüşebiliyor musunuz onlarla, ilişkileriniz nasıl?

-Biz hiç bilmeyiz. Belki bilenler vardır ama biz buranın yerlisi olduğumuz halde karışmayız.

Kim kime tum tuma! Bizim aklımız ermiyor bu işlere, parayı alan yaşıyor işte. Ama sonrasını, geriden gelenleri düşünmedikten sonra ne olacak!? Belki bizim kendimizi de sürecekler buradan. Ne yapacaksın vatanını kaybettikten sonra? Bu topraklar bize atalarımızdan kaldı, biz kendimiz bir şey elde edemedik. Şu toprağın kıymetini bir anlasalar, bir bilseler! Böyle giderse durum kötü. Biz milletin köpeğine bakarız kapısının önünü süpürürüz, önünde iki büklüm olup; ‘ekmeğin var mı’ diye sorarız.



Ali Bayır: (Ali Çavuş -75) Gökseki Mah. Kaş

Ali amca, bir mani, tekerleme ustası. Yetmiş beşlik yaşına rağmen toprakla olan bağını hala sürdürüyor. Topraktan aldığı manevi gücün, türkülerine, manilerine ilham verdiğini söylüyor.

Gökseki’de ilk defa büyük miktarda toprak satanlardan biri. Bu yüzden toprak konusunda hayli dertli. “beni bu satış işine hiç karıştırma” diyor başta. “Türkü söyleyeyim, mesel söyleyeyim, sohbet edelim” diyor. Fakat, “Türkülerin topraktan gelen özgürlük ruhundan bağımsız olup olamayacağını” sorunca, fikrini değiştiriyor Ali Çavuş.



Gülerek gelip, azrail kesiliyorlar..

-Eğer arkasından gelecek olan varsa, toprağını satan zarar eder. Ne kadar da pahalıya sattım diyorsa da, gene zarar eder. Burada toprağını satıp en fazla zarar eden benim. 1956 yılından bu yana; 30-35 dünüm toprak sattım. Sonraki yıllarda da sattım. Şimdi bir dönümünü alamıyorum sattığım yerlerin. Kimin ne olduğunu da bilemiyoruz. Anacığım, babacığım diye geliyorlar, azrail kesiliyorlar. İşte böyle!



Ali amca satışlar böyle devam ederse ne olacak bunun sonu. Siz nasıl görüyorsunuz geleceği?
-Dedim ya önce anacığım babacığım diye gelip sonra azrail kesiliyorlar. Şimdi bu işler neye benziyor biliyor musun? Gençlikle ihtiyarlığa benziyor; gençlik, gitti gelmez; ihtiyarlık geldi, geçinilmez! Şimdi eski düzen gitti, yeni gelenlerle geçinemiyoruz. Yeni çağ, yeni ekonomi birbirine karıştı. Bizim köylü nereye gideceğini bilemedi. Sattığımız yerlerde kölelik yapıyoruz, pisliğini temizliyoruz, odununu getiriyoruz yani.



Peki Ali amca türküler böyle bir şeyi kabul eder mi? Yörüklerin dağlardaki özgürlük ruhu ne diyor bu işe?

-Şimdi göçebenin; yaylada, sahilde yatan adamın içinde bir his vardır. Bir sevgi, bir duygu vardır. Zamanı gelince onu yansıtır ve türkülerle deyişlerle bir yere bağlar duygularını. Ben akşamlara kadar buralarda türkü söyleyip, ıslık çalar, zamanımı böyle geçirirdim. Şimdi bazı arkadaşlar soruyor; “yahu Ali dayı sen nerelere gittin? Ne türkün duyuluyor ne de ıslığın!” diye. Ben de şöyle cevaplıyorum; ‘amcam üzümün tazesine goruk derler, dağların yükseğine doruk derler. İnsana da yetmişinden sonra moruk derler!’ Biz moruk gibi yaşıyoruz artık. Bunun için sesimiz de çıkmıyor. Yakında evin penceresinden kafamızı da çıkaramayacağız. Şimdi göçebelik dedin de aklıma geldi;

Yaz gelince yaylaların kokusu buram buram burnuna tüter/ Guk gukları tepelerde kaşılıklı tatlı tatlı öter/ Çili dumanlar tepelere ardılmış da yeller iter/ Aranmaz mı çili yaylam çimenli yaylam/ Dağlarında biter efekler/ Bahçelerinde bağları tefekler/ İnsanlar sahilde ne bekler/ iki yüz elli gram oldu be kardeşim her bir sivri sinekler/ Yaz gelince aranmaz mı çili yaylam çimenli yaylam/ Yaz gelince iyi olur yaylaların tatları/ Günden güne büyür çayırları otları/ Meralarında kişneşir al dor atları/ Yaz gelince aranmaz mı çili yaylam çimenli yaylam..



Ne güzel söyledin Ali Çavuş. Eskiden de böyle söyler miydin; kahvede, yaylada, köyde?
-Şimdi turizmden önce bizim kahvelerde elli altmış kişi toplanır cigayayı da yakıp, çay demleyip sohbetler ediyorduk. Şimdi buralarda değil kahve, çay ocağı; hiçbir şey görünmüyor. Oraya yazmışlar yabancı bir tabela ne olduğunu da anlamıyoruz. Bar olmuş restoran olmuş, ismini de bilmiyorsun. Demesi ayıp cahillik eşeklikten zordur. Eşeğe çüş desen durur, cahil insan pisleyeceği yeri başkasına sorar. Durum böyle hemşehrim! Buraların yolunu göstermeliyim ki sana. Benimle gelsen, insanların yürüdüğü, oturduğu, terini sildiği yerleri, taşları, ağaçları... Bizim bu hallerimiz böyle. Eşeklerle, develerle geçti gitti hayat. Bir koca eşek bir sıpayla/ Tarla ekersen çapayla/ Harman döversen sopayla/ Nereye varırsın bu kafayla?/ İşte buraya kadar varırsın.

Çapayla ektiğin topraktan kaç kile zahire kaldıracaksın?. Bunlar yalan değil haa! Sopayla harman dövdük biz. Hem de kırk elli kile. Yok! Sopayla dövmesen ne yapacaksın.

Bu gelişme bizim gibi yaşlılar için iyi değil. Ama gençler birkaç gün kahvesinde çalışır, evini süpürür, üç beş gün hayat sürer. Elden gitti mi geri gelmiyor toprak. Atamızdan kalan bir avuç toprağımız varsa onu da sattık mı elimize üç beş kuruş para geçiyor, oraya buraya derken, bitiyor. Bu durum zemheride tavuğa su dökmeye benziyor. Zemheride tavuk ne kadar su içecek? Yarım bardak, bir bardak. Ondan sonra ne olacak? Sırtında odun taşıyacak. Odun kes, git taş duvar ör.. Şimdiden sonra bizim sözümüz de tutulmaz. Ben buralarda çok çalıştım. Daha iki sene öncesine kadar elimde çekiç- keser, kazma- kürek çalıştım. 2,5 lira yevmiye. Biz ne desek boş hemşehrim!





Kalkan’da İngiliz kolonisi
Kalkan, belki de tüm ülkede eşine rastlanmayacakr biçimde yabancı yerleşimine sahne olan bir belde. . Beldedeki 2000’e yakın konutun yaklaşık 1000 kadarı yabancılara satılmış durumda. Turizmin iki yıldır irtifa kaybettiği Kalkan, üç- dört yıl öncesine kadar bölgenin en gözde ve seçkin turizm merkezlerinden biriydi. Esnafın villa satışlarından olumsuz etkilenmesi, bir çok otel ve pansiyonun konuta çevrilmesine yol açmış. Belediyenin yaptığı fizibilite çalışmasına göre, 2010 yılında Kalkan’da 30 bin nüfusun yaşayabileceği öngörülmüş ve buna göre alt yapı çalışmaları yapılıyor. Günümüzde yerli nüfusun 2000 civarında olduğu ve 2010 yılında da bunun 2250 civarında olacağı tahmin ediliyor. Yani 2010 yılında öngörülen toplam nüfusun yüzde onu. Bu durum şimdilik göz ardı edilse de yakın gelecekte Kalkan’ın bir İngiliz kolonisine dönüşeceği aşikar. Kalkan’daki Emlakçılar, yabancıya satılan 1000 civarında konutun, birkaç yıl içinde beş, altı binlere ulaşacağı. Çünkü bölgede on bin konut yapılabilecek arazinin imara açıldığını dile getiriyorlar.



Kalkan’da bir Amerikalı: Emlakçı Solarz!

Kalkan’daki İngilizlerin yanında, yavaş yavaş Amerikalıların da villa ve arazi satın almaya başladıkları gözleniyor. Amerikalıları bölgeye çeken en önemli etken, Yaklaşık 6 yıldır Kalkan’da yılın bir bölümünü geçiren eski Amerikan Kongre Üyesi ve New York Senatörü Stephan J. Solarz. Solarz, Türk siyasetinin yakından tanıdığı ve Amerikan dış politikasının en etkili isimlerinden biri. Amerika’daki Yahudi lobisinin de önde gelen isimlerinden olan Solarz’ın, Kalkan’daki yazlık villasında, her yıl yüze yakın Amerikalı konuk ağırladığı ve konuklarına villa yapıp satarak bir nevi inşaat işine de girdiği dile getiriliyor. Kalkan’daki Emlakçılar, ‘yap-sat’ işine giren Solarz’ın, 6-7 adet villa sattığını da ekliyorlar.

Kalkan, üst düzey ve etkili yabancıların da emlak işine girmeleriyle birlikte, dönüşü mümkün olmayan bir sürece girmiş görünüyor. Bölgedeki yakın köylerde süren arazi satışlarını da kontrol eden Kalkan’lı ve yabancı Emlakçılar, Üzümlü, Yeşilköy, İslamlar ve Patara’da da binlerce dönüm arazi satışına aracılık yapmışlar. Bu nedenle Kalkan ve yakın köyler olan; İslamlar, Üzümlü ve Patara’yı ( Gelemiş) birlikte ele alacağız.


Zeynel Abidin Tektaş: (Tekstilci- Otel işletmecisi) Kalkan

-Elindeki en değerli hazinesi olan güneşini bile doğru dürüst pazarlayamayan bir insanlar topluluğu olduk. Bir sunum problemi var. İngiliz geliyor bu değeri senin yerine pazarlıyor. Ülkenin genel istikrarsızlığı burada da kendini hissettiriyor. Buradaki yerli kimlikler, özgün kişilikler üç beş yıl içinde silinip gidiyor. Genel olarak yapay bir yabancı hayranlığı ortaya çıkıyor. Ülkesinde üniversiteyi bile bitirememiş bir İngiliz kızı, burada kısa bir sürede yörenin en uyanık emlak girişimcisi ve en zengini olup çıkıyor. Kendi kimliğinin farkında olmayan bir insanlar topluluğu yaratılıyor. Ben kimseyi suçlamıyorum, bu süreçte hepimizin, herkesin sorumluluğu var.. Yerli işletmecinin sorunlarına yeterince ilgi göstermeyen yerel yöneticiler ve mülki amirler, bir İngiliz’in küçük bir şikayetiyle ayağına kadar gidip yerinde inceleme yapıyor, şikayetini dinliyor. Çünkü, İngiliz Konsolosluğu bölgedeki yetkililere telefon açıyor ve kendi vatandaşıyla ilgilenilmesini istiyor. Tabii ki ilgilenecek, buna bir diyeceğimiz yok. Bizim insanımızın da başına bir sorun gelirse bizim yetkililerimiz de başka ülkelerde ilgilenir. Ama burada bir farklılık var. Yerli halkın büyük bir bölümü Kalkan’dan dışarıya gidiyor. Eğitim, işsizlik ve sosyal sorunlar nedeniyle göç yaşanıyor, yerli nüfus azalıyor. Yabancıları bile şaşırtan davranışlar sergileniyor. Onlar bile bu kadar kolay çözülmenin ne anlama geldiğini anlamakta zorluk çekiyorlar.



Özer Yılmaz: (Elektrik Müh. Yerel gazeteci) Kalkan

-Kalkan’da turizm bitme noktasına geldi. Burada bulunan büyük işletmelerin bir çoğu, villa turizminin yarattığı sorunlar karşısında işletmesini konuta çevirmek durumunda kaldı. Bu sürecin geleceğini önceden biliyorduk aslında, görmek zor değildi. Kalkan’ın en büyük devre mülk işletmesi bile işletmesini aparta dönüştürmek zorunda kaldı. Bölgeye turist getiren acentalar çekildi. Sıkıntı çok büyük yani.



İslamlar, Üzümlü ve Patara (Gelemiş)

Kalkan’da kiminle konuşsanız, büyük çoğunluğu neredeyse aynı sıkıntıları dile getiriyor. Şimdilik inşaat ve emlak sektörü temsilcileri bu konuda daha çekimser ya da konuya taraftar olarak yaklaşıyor. Yabancıya mülk satışı konusu diğer yerleşimlerde de olduğu gibi bu ekonomik sürecin dışında kalmamakla, içinde olmak arasında bir ruh hali yaratmış. Yasaya karşı çıkanların bir çoğu artık bir sektör halini alan bu durumdan yararlanabilme olanaklarını da göz ardı etmiyor.

Kalkan’ın tepelerinde bulunan ve bölgenin ender su kaynaklarına sahip olan köylerinden birine, İslamlar’a doğru yola çıkıyoruz. İslamlar köyü de doğal güzellikleri ve denize bakan dağlık arazileri nedeniyle yoğun yerleşim talebi görüyor. İslamlar’da köyün Berberinin önünde rastladığımız Mehmet Keçeli’yle konuşuyoruz. Mehmet amca bizi kahveye davet ediyor ve olana bitene kayıtsız, kağıt oynayan köylülerin arasında bir masaya ilişip köyün yabancılara mülk satışı konusundaki durumunu değerlendiriyoruz..



Mehmet Keçeli: ( Emekli) İslamlar Köyü/ Kaş


İyi arkadaşlar..
-Ben otuz yıl Antalya’da yaşadım. Yazın Temmuz’da Ağustos’ta sıcaktan durulmaz orada. Bizim bu köyde yorganla yatarsın, köyün havası suyu temiz. Onun için yabancı dostlarımız buradan yer alıyorlar, kafa dinliyorlar yazı üç-beş ay. Kışın da memleketine gidiyor, gününü geçirip gidiyor.



Köyünüzde kaç konut var yabancıya satılan?

-Aşağı yukarı 60-70 civarında. Bu gidişle daha da olur yani.


Yerleşen yabancıların köye parasal bir katkısı var mı?

-Yok, katkı yok.



Yani bakkala, markete, köylünün ürettiği ürünlere bir katkı demek istiyorum; alış veriş anlamında?

-Tabii alışveriş yapıyorlar. Sonra bizim buradan yer alan arkadaşlar temiz; içlerinde böyle anarşi gibi veya başka bir şey olan yok..


Ben bu konuda bir şey sormuyorum. Yani sizin köyünüzle, köylülerle ilişkilerini soruyorum. Uyum sağlıyorlar mı onu merak ediyorum?

-Sağlıyorlar, ben bazılarıyla konuşuyorum mesela; iyi arkadaşlar..



Köylü arazisini satınca burayı terk ediyor mu?
- Hayır. Çoğunluğu arazisinin hepsini satmıyor zaten. Ya kayınvalidesinden, kayınbabasından kalmış, ya da babasından atasından. Bir kısmını satıyorlar. Başka yerden de sattığı parayla arazi alamaz zaten. Bence köyümüz iyileşiyor yani ben öyle görüyorum. Köylü ne desen şehirde yaşamış kişiler kadar görgülü olamaz, kafası çalışamaz. Buraya yerleşenlerle köyümüz daha modern, daha çağdaş bir düzene girmiş oluyor. Ben öyle görüyorum.



Peki siz arazi satışı yaptınız mı?

-Hayır ben satmadım. Benim üç dönüm yerim var zaten.


Burada arazi fiyatları da çok yükselmiş. Mesela sizin köylülerden burada arazi alabilen var mı?

-Almıyor zaten. Satanlardan hiç yer alan görmedim ben. Sıkıntısı olan satıyor zaten.







Ali Rıza Arda- İslamlar köyü/ Kaş

Köyünüze yerleşen yabancılarla kaynaşıyor musunuz, mesela çocuklarınız onların bahçelerinde oynayabiliyor mu?

-Burada on beş gün yirmi gün duruyor, sonra çekip gidiyorlar. Nasıl kaynaşalım? Bahçede oynayacak kadar bir şey yok ya.



Kaç konut var köyde yabancıya ait?

-Ben saymadım ama kahvede seksen kadar var diyorlar.



Peki arazi olarak bir miktar söyleyebilir misiniz. Tahmini olarak yani?

-Arazi olarak çok fazla. Köyden 14 dönüm araziyi bir Amerikalı aldı. Mesela İngiliz alıyor, başkaları alıyor.



14 dönüm konut yapmak için biraz fazla değil mi?

-Bahçe yapıyor. Zeytin meytin, çapacısı var içinde.



Daha çok İngilizler mi arazi alıyor köyde?

-İngilizler fazla.



Köye bu kadar para girdisi olduktan sonra refah düzeyi arttı mı köyün. Mesela Antalya’da yaşayan bir köylünüz, atasının toprağından beş dönüm bir arazi almak, buraya yazlık bir ev yapmak istese alabilir mi?

-Parası olan alır.



Diyelim ki memur, ya da işçi; bu koşullarda?

-O biraz zor! Biz bile alamayız. Zaten üç yüz milyon, dört yüz milyonla geçinen aileler var burada. Nasıl alacak? Yerini satıyor zaten.



Yani satışların nedeni ekonomik sıkıntılar mı?

-Tabii, oğlan everiyor, kız çıkarıyor mecburen satacak. Böyle giderse hemen hemen yer kalmaz yani.



Yabancılara toprak satışını düzenleyen yasanın yeni şeklinde bazı kısıtlamalar getirildi. Köy arazileri için yani. Bir fark yarattı mı bu düzenleme?

-Pek bir şey fark etmedi. Genellikle yerliler adına alıyorlar.



Yasanın bir etkisi olmadı yani?

-Yok yok, olmadı.



Köylüler parasını nasıl değerlendiriyor?

-Parayı alan arabaya veriyor, harcıyor, bitmeyecek gibi geliyor ama bitiyor. Zaten ihtiyaç için satılıyor ihtiyacını karşılıyor, o kadar.



Toplu alımlar var mı peki. Yani büyük siteler villa kooperatifleri için?

-Zaten burası heyelan bölgesi, inşaat yasağı var; ama buna rağmen ev yapıyorlar.



İnşaat yasağı varsa nasıl yapıyorlar peki?

-Ceza geliyor, cezayı ödüyor devam ediyor. Bizim asıl yerleşim bölgemiz aşağıda Akbel var orası. İmar İskan, oraya kaldırdı köyü. Köy heyelan bölgesi olduğu için oraya taşındı. Biz burada gayri meşru yaşıyoruz. Bir temeli yok buranın yani.



Peki yabancılar nasıl yapıyor, yasal temeli yok diyorsunuz?

-Yapıyorlar. Alıyor, yapıyor, satıyor!



Yasaları daha kolay mı ihlal ediyorlar. Mesela Kekova’da yüzlerce kişi hapis yattı, kaçak yapı nedeniyle. Köylüye uygulanan yaptırım onlara da uygulanıyor mu?

-Onu göze alıyor. Mesela geçenlerde yine ceza gelmiş birkaç kişiye. Ödüyorlar devam ediyorlar.



Köyünüzde arazi fiyatları ne durumda?

-Bizler bilemeyiz kaça satıldığını. Sen direk gelsen, ‘ben arazi alacağım’ desen, vermez köylü.



Aracılar mı var?

-Evet aracılar oluyor, onlar vasıtasıyla satılıyor.



Peki gençlerin durumu nasıl, burada yaşamaya devam etmeyi düşünüyorlar mı?

-Zaten burada genç kalmadı.



İslamlar köyü şimdi ne üretiyor, mesela pekmez, susam, hayvancılık.. Turizm ve arazi satışı hızlandıktan sonra köylünün hayatı nasıl değişti. Daha mı kolay kazanıyor hayatını?

-Kolayı seçiyor doğrusunu istersen. Burada tarım yapacak bir yer yok ki zaten. Bir tek üzümcülük var.




İslamlar’a 15 km mesafede bulunan Üzümlü köyüne doğru, Kınık Ovasının verimli topraklarına bakan yamaçlardaki kıvrımı bol yoldan ilerlerken, yol boyunca büyüklü küçüklü onlarca villa dikkat çekiyor. Bir villanın bahçesinde çalışan genç köylüye yolu soruyoruz. Genç köylü yolu tarif ederken, villanın yanındaki İngilizce ahşap tabela yukarıyı işaret ediyor: “ For Sale: İslamlar Villa’s” Yamaçlara yapılan taş işçiliği bol, bahçeli villalar yabancı alıcılarını bekliyor.



Üzümlü, henüz yabancı yerleşimin fazla olmadığı bir köy. Köyün zeytinlik ve adından da anlaşılacağı gibi üzüm bağlarının büyük bölümü satılmış. Köylüler arazilerin daha çok yerli girişimciler tarafından satın alındığını söylüyorlar ama arazi alanların bir çoğunu tanımadıklarını da ekliyorlar. Birkaç yıl önce zeytinlik işlevi olan araziler, satıldıktan sonra tamamen tarım amacının dışına çıkmış. Üzümlü’de, camiden çıkan köylülerle, kahvehane-lokanta arası bir mekanda konuşuyoruz..





Tahsin Dayıoğlu: (Çiftçi- İnşaatçı) Üzümlü köyü- Kaş


Köyünüzde ne kadar arazi satıldı, tahmini bir rakam söyleyebilir misiniz?

-Dönüm olarak ne bileyim. Her parsel, elli- altmış dönüm. Onlar da yerleşim yeri olur mu bilmiyorum. Ama çoğu zeytinlik. Elli dönüm, yüz dönüm. Ne varsa sattı köylü. Cüzi bir paraya yani. Dur bakayım; Topal Hüseyin sattı, Alacalar sattı, Memiş dayı sattı, İbrahim ağa... Aşağı yukarı beş- altı yüz dönüm satıldı. Ya oğlunu everecek, ya kızını çıkaracak. Çok küçük paraya, sigara parasına gitti yerler. Sen sor bize; biz bildiğimiz kadar söyleyelim.



Peki satılan yerlerde tarım ya da başka bir amaç için yeniden kullanıyor mu. Ne amaçla alıyorlar?

-Neden aldıklarını bilmiyoruz. Alan kişileri gören, bilen yok. Biz ne yapacağını bilmeyiz. Adam aldı biz de sattık. Buralar yeşil alan zaten konut yapılmaz.



Diğer bir köylü:

-Neden yapılmasın yapanlar yapıyor. 2B denilen yerlere bile yaptılar ya şurada! Kim engel oldu? İşte orada görünüyor yaptıkları evler.





Zeytinlikleri alanlar zeytin tarımı yapıyor mu?

-Yok yok. Hiçbir faydası yok, öyle duruyor. Adam belki de bilmiyor parselinin nerede olduğunu. Çorak arazi gibi duruyor zeytinlikler, ormana dönüşecek. Hani Kastelliciler vardı bir aralar, onlar da çok arazi aldı buradan. Sonra devlet aldı bunların yerini. Şimdi devlet satıyor.. Buraya arazileri sormaya geldiler, biz gösterdik yerleri sonra ne oldu bilmiyorum.



Köyünüzde Emlakçı var mı?

-Bizde yok. Çavdır’da ayakçılık yapan bir arkadaş var. Kime alıyor kime satıyor bilmiyoruz.

Biz yararlanamıyoruz. Turist yoldan gelip geçiyor akşama kadar, bir tesis yok buraya uğramıyor. Bir şey bilen, yapan da yok.





Fethiye:

Fethiye bölgesi, İngilizlerin en yoğun yerleştiği bölge olarak öne çıkıyor. İngilizlerin, bölgenin sosyo- kültürel ve ekonomik yaşamına dahil olmaları sürecinde iki taraflı sıkıntılar yaşansa da şimdilik belirleyici olan ekonomik alışveriş süreci, bu sıkıntıların görmezden gelinmesine neden oluyor. TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, 2006 yılı turizm sezonunun başlamasına az bir süre kala Milliyet Gazetesine verdiği demeçte, villa turizminin özellikle Fethiye bölgesindeki turizmcileri olumsuz etkilediğini dile getirmişti. Önceki yıllarda bu durumu teğet geçen turizmciler, bölgedeki değişimin kendini iyiden iyiye hissettirmesiyle birlikte çözüm arayışlarına girerek yetkilileri bu konuda yeni düzenlemeler yapmaya zorluyorlar.



Fethiye bölgesinde Günlükbaşı- Foça Mahallesi Muhtarı Atay Selvi ile görüştük.



Atay Selvi: (Günlükbaşı- Foça Mah. Muhtarı/ Fethiye)



Yabancılara mülk satışı konusunda sizin mahallenizde yaşanan durum nedir. Mesela kaç konut satıldı yabancılara?

-Bizim Foça mahallesinde seksen tane kayıtlı konut bulunuyor ama 200’ün üstünde konut satıldığını biliyoruz buradan. Ama şu sıralar satışlarda bir belirsizlik var.



Yabancı yerleşimcilerin bölgenize ekonomik olarak bir katkısı var mı?

-Büyük bir ekonomik katkıları olduğunu söyleyemeyiz. Aksine bölgede bulunan çoğu işletmeci; seyahat acentasından, otelcisine ve esnafına kadar bir çok kişi şikayetçi.



Neden şikayet ediyorlar peki?

-Yabancıların bir çoğu satın aldıkları konutları işletme gibi kullanıyorlar. Kiraya verip gelir elde ediyorlar. Mesela bir yabancının evini 21 günlüğüne 1400 Sterlin’e kiraladığını biliyoruz.

Buradaki yerli esnafın çok sıkı bir denetim altında olması yanında, yabancıların bu türlü ticaret yapmalarına göz yumuluyor. Yeterince denetlenmiyorlar. Bölge insanına karışmıyorlar kendi dernekleri, grupları var.





Üzümlü/ Fethiye

Üzümlü beldesi, doğal güzelliklerinin yanında, bölgenin geleneksel dokuması olan” Dastar” ın da son yıllarda yeniden üretilmeye başlamasıyla hızlı bir değişim yaşıyor. AB fonları, beldeye ilgi gösteren çeşitli STÖ’leri ve yabancıların yerleşmesiyle birlikte bu değişim iyice hızlanmış durumda. Üzümlü’de 250 konut yabancılara satılmış. Beldede yaşanan değişim hakkında Muhtar Süleyman Çatal ile konuştuk.



Süleyman Çatal: Yeni Mah. Muhtarı/ Üzümlü Beldesi- Fethiye



Üzümlü’de ne kadar yabancı yerleşimci var?

-Beldemizde 250’nin üstünde yabancı yerleşimci bulunuyor. Ama daha net rakamları belediyeden öğrenebilirsiniz. Üzümlü’de yerleşik yabancıların çoğu İngiliz. Alman ve Hollandalı da var; birkaç kişi. Daha çok yaşlılar, emekliler konut alıyor buradan. Beldemiz çok güzel bir yer, dinlenmeye geliyorlar.



Köylüler yerlerini satınca ne yapıyorlar, başka bir yere mi göç ediyorlar?

-Yok. Göç eden fazla yok. Zaten arazisinin hepsini satmıyor köylü, bir kısmını satıyor.



Köye bir katkıları var mı yabancıların?

-Ne katkısı olacak! Gelip tatil yapıyorlar.




Ayşe Mine Deniz: (Avukat) Fethiye

Fethiye bölgesinde yabancılara mülk satışı konusunda yaşanan durum nedir. Sosyal ve ekonomik olarak bir değerlendirme yapabilir misiniz?

-Fethiye merkezinde büyük sosyal sıkıntılar yok henüz. Ama Üzümlü beldesinde köylülerden rahatsız olanlar olduğunu duyuyorum. Köye yerleşen yabancılar, buradaki yaşamın gerekliliklerinden şikayetçi oluyorlarmış. Ahırındaki ineğinin, tavuğun sesinden; dumandan ve genel olarak köy yaşamının getirdiği durumlardan. Yabancılar, satın aldıkları konutlarda soyut biçimde yaşıyorlar. Duvarlar örüyorlar, etraflarını çeviriyorlar. Bir de yerli halk Fethiye’de yerel yönetimle ya da mülki idare ile bir sorunu, derdi olduğunda onlara kolay ulaşamazken, yabancılar kolaylıkla işlerini yaptırıyorlar. Onlara bir öncelik tanınıyor. Burada örgütlendiler yabancılar; dernekleri, grupları var. Yerel yöneticiler de onlarla daha iyi ilişkiler içindeler. Yerli halkın önüne geçmeye başladılar yani..





Ölüdeniz’de İngiliz girişimciler..

Ölüdeniz Belediye Başkanı Keramettin Yılmaz, bölgede yaşanan sürecin olumlu olduğunu ve iyi sonuçlar doğuracağını iddia ediyor. Turizm sektörünün en büyük meslek örgütlerinin bu konudaki endişelerine rağmen Yılmaz, bu konuda farklı düşünen yerel yöneticilerden biri. Keramettin Yılmaz’a, bölge esnafının şikayetlerini de ileterek sorularımızı yönelttik.



Keramettin Yılmaz ( Ölüdeniz Belediye Başkanı- Fethiye)

Keramettin bey, yabancıya mülk satışı Ölüdeniz’i nasıl etkiledi. Bölgenizde görüştüğümüz işletme sahipleri, özellikle villa turizminden olumsuz etkilendiklerini söylüyorlar. Olumlu ve olumsuz yanlarıyla, belediye başkanı olarak bu konuda siz ne söyleyebilirsiniz?

-Yabancıya mülk satışı, turizmin yanında, inşaat sektörü ve inşaat sektörüne iş yapan bütün esnafı çok çok olumlu yönde etkiledi. Fethiye ve Ölüdeniz bölgesinde mobilya mağazalarının kalitesi yükseldi. Perdecisi, peyzajcısı, camcısı.. ayrıca inşaat sektörü yüzde yüz yerli malı. Kumu, işçisi, demiri çakılı, çimentosu.. bir kere sektörü çok harekete geçirdi.

Ben turizmcilerin, otelcilerin bu işten olumsuz etkilendiğine kesinlikle katılmıyorum. Benim de yedi yüz yataklı bir işletmem var, otelciyim aynı zamanda. Bir kere biz her krizde, burada yaşayan, Türkiye’yi seven elçilerimiz diyebileceğimiz insanlar var. Bunlar bizim tanıtım elçilerimiz. Bir kere en son kuş gribi krizi yaşadık mesela. Tur operatörleri fiyatları kırın, etkilendik dediler. Otelciliğin kendi içinde bir kriz var zaten. Bu krizin yabancıya konut satılmasıyla bir ilgisi yok. 1998’den beri krizlerle yaşıyoruz, konut satışı daha iki üç yıllık bir olay. Bizim buraya daha çok İngilizler, bir miktar da Almanlar geliyor. Zaten dünyanın en güçlü ülkelerinin pasaportu cebinde olan insanlar, buraya güneş olduğu için geliyorlar. Güneş olmasa mümkün değil. Ayrıca, Dubai, BAE, Tunus, Fas, Hırvatistan, İtalya, Fransa; hatta dünyanın en küçük ülkesi Monaco konut sektörüne girmiş durumda. İspanya zaten öyle. Bu korkunç bir sektör haline geldi ve satıyorlar.



Peki bu konuda bir şey sormak istiyorum; satışların çok hızlı bir şekilde ilerlediği, emlak sektörünün adeta tavan yaptığı bir dönem yaşanıyor. Bu anlamda bölgedeki ekonomik refahın yükselmesinin sosyal yaşama nasıl bir etkisi oldu?

- Ben şunu söyleyebilirim, Türk insanının bu bölgede dejenere olmuş bir durumu yok. Şu an ölüdeniz esnafının çoğunluğu dışarıda yiyip içiyor, restoranlar da memnun bu durumdan Esnafa sorsanız şikayetçi olacaklarını sanmıyorum. Onlar biz den daha fazla etkileniyorlar. Bizim güler yüzümüz, misafirperverliğimiz, ikramımız ve bunlar bizden yararlanıyor. Onlar bizden bunları öğreniyor, bizim de onlardan aldıklarımız var. Şunu söylemek istiyorum; buradan konut alan insanlar 1 Nisan’da geliyor, 30 Ekim’de gidiyor. Bizim bölgemizde 1600’e yakın yerleşmiş komşumuz var. Ama şu an bakın yüz kişi ya var ya yok.



Bölgemiz derken Fethiye’nin genelini mi söylüyorsunuz?

-Fethiye ile beraber şu anda 3500 civarında.



Bir de şunu sormak istiyorum. Fethiye’de görüştüğümüz insanların yerel yönetimlerin ve mülki amirlerin yabancıların sorunları hakkında daha duyarlı olduklarını ama kendi sorunlarına aynı duyarlılığın gösterilmediğine dair eleştirileri oldu. Ben bunu size de sormak istiyorum?

-Ben Ölüdeniz belediyesi adına konuşabilirim, başka belediyeler adına konuşamam.



Bu sorun çok genel bir konu olduğu için, size de sormak istedim?

-Ben Ölüdenizliyim, buradaki insanlar da Ölüdenizli, belediye de Ölüdeniz’in.

Bakın burada 1600 İngiliz yaşıyor. Bunların, telefon bağlatma, belediyeye fatura ödeme, havuz bakımı ve her türlü işlerini; burada firmalar kuruldu onlar üstleniyor. Yani buradaki Türk insanlar aracılık yapıyor. Belediyemize günde yüz tane yerli insan geliyorsa, inanın bir ya da iki tane yabancı geliyor. Bu tür serzenişlerin bizim insanımızın alınganlığından kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Yerel yönetimler olarak, hem kendi adıma hem de bölgemizdeki diğer belediyeler adına, yani böyle kendi insanımıza farklı davranmak gibi bir şeyin olması mümkün değil.



Bunlar bölge insanının serzenişleri. Belediye başkanı olarak size sormak istedim.

-Villa kiralama konusuna gelirsek, bu konutlar yapılıyor, insanlar alıyor. Ama çok azı kiraya veriyor. Kime kiraya veriyor? İngiltere’deki komşusuna, ailesine, çevresine hatta Türkiye’yi aklına getirmeyen dostuna kiraya veriyor. Yeni işyerindeki arkadaşına diyor ki “benim Ölüdeniz’de bir evim var, seni oraya tatile göndereyim” zorla da olsa Türkiye’ye tatile gönderiyor.



Siz bunun turizme bir katkısı olduğunu mu söylüyorsunuz?

-Villaya gelenler zaten diğer otelleri keşfediyor. Oteller ucuz olduğu için öbür yıl tekrar geliyor. Eğer zengin bir insansa oteli tercih etmez tabi, villaya gelir. Yani İngiltere’de Türkiye’yi hiç tanımayan birine bile anlatıyor, tanıtıyor. Bundan bizim ne kaybımız olur diye düşünüyorum.



Yabancıların bu kiralamalar yoluyla kayıt dışı gelir elde ettiği söyleniyor. Bir vergi denetimi yapılabiliyor mu peki?

-Bakın bu konuda çok iyi yasalar çıkartıldı. Taşımacılıktan otelciliğe kadar hükümet AB süreciyle de uyum içinde yasalar çıkardı. Bir standart oluşturuldu. Yani bunlar bir geçiş süreci, bunları biz aştık.



Özür dilerim, bu konuda sormak istediğim şuydu; yabancıların villalarını kiraya verirken elde ettiği gelirin denetimiyle alakalı bir soruydu bu. Bunun denetimi yapılabiliyor mu?

-Bunu da şöyle açıklayabilirim; tabii ki bu konular vergi dairelerimizin, defterdarlığımızın sorunu. Onlar tabii ki bu konuda ülkemizin haklarını, vergimizi almak için ellerinden geleni yapacaklardır. Yapmaları da gerekiyor. Ancak bölgemizde ve dünyada villa, apart turizmi çok öne çıkmaya başladı. Büyük tur operatörleri bile böyle yerlere müşteri getirmeye başladı. Yani arada tek tük, adam derki misafirim der. Yani o kadarını belki gözden kaçırırız ama bölgemizde yerlilerden de villa ve apart turizmi yapmaya başlayanlar oldu. İnşallah onlar da kayıt altına alınacaktır diye düşünüyorum.





Mustafa Güney: Turizmci- Fethiye


Mustafa bey, sizin gözünüzle yabancılara mülk satışı sürecinde Fethiye’de yaşanan ekonomik değişim ne ölçüde ilerliyor?

-Fethiye’nin ekonomik yaşamına bir canlılık getirdi doğrusunu söylemek gerekirse. Mesela kışın burada ticari bir canlılık varsa bunun yüzde ellisi yabancılar sayesinde. Ben burada yaşadığım için biliyorum. Önceki yıllarda olmayan bir şey. 2500 yabancı yaşıyor kışın.



Ya sosyal ilişkiler?

-Ben tabii, uzun yıllardır İngilizleri iyi tanıyorum. Bu insanlar öncelikler komün halinde yaşamaya alışmışlar. Mesela bir İngiliz’le evli Türk varsa onun mekanının etrafında konuşurlar. Bir de pazarlık yapmayı öğrenmişler Türklerden. Bir de evleri çok soyulmaya başladı. Ters sosyal olaylarda var. Güvenlik sıkıntısı en büyük problem. Benim duyduğum üç dört tane ev soyulmuş. Doğal olarak özel güvenlik şirketleri de hızla gelişiyor.

En büyük sıkıntı ise kayıt dışı. Villa turizminin yarattığı sıkıntı. Bu yöneticilerin hatası, belediyelerin bunu sıkı kontrol altına alması gerekiyor. Burada en görünen gerçek bu. Burada kabahat yine bizim. Kim satıyor biz satıyoruz. Ben onun ülkesinde aynı şeyi yapabiliyor muyum? Yapamıyorum. Savaşla alamadıkları toprakları parayla satın alıyor adamlar ne diyeyim. Bu ülke gerçekten güzel bir ülke, doğal güzellikleri, tarihi, güneşi.. İnsanlar yatırım yapıyorlar. Buraya yatırım yapan her ülke kazanır. Yani biz satmayalım. Satarsan alan bulunur. Bir de bizim geleneksel misafirperverliğimiz, menfaat ilişkilerine doğru dönüşmeye başladı bu süreçte.





Mehmet Akkol: Yük. Mimar- Mimarlar Odası Fethiye Temsilciliği Sekreteri

Mimar Mehmet Akkol, yabancılara mülk satışı konusunda geçmişte de durumun yarattığı sorunlara dikkat çeken ve bu yönde çalışmalar yapan bir isim. Genel olarak yabancıya kullanım hakkı verilmesine sıcak bakıyor ama toprakların direkt olarak yabancıların tapusuna geçmesinin olumsuz sonuçlar doğuracağını dile getiriyor.



Yabancılara mülk satışını genel olarak değerlendirebilir misiniz?

-Bu konuda gereken önlemler almazsak, oynanan oyunların bir parçası olacağız. Yabancılara mülk satışı konusunda kişisel olarak çok sıcak bakmıyorum. Mülk satışı, mülkün satılması şeklinde olmamalı, mülkün kullanımı şeklinde olabilir. Karşılıklılık esasına göre yola çıksak bizim hiçbir şekilde mülk satmamız gerekmez. Kullanma hakkı verilsin, yirmi yıl sonra çıksın gitsin, ya da yirmi yıl sonra yeni bir sözleşme imzalansın.



2003 yılından sonra nasıl bir değişim oldu Fethiye’de.?

-Belirlenen imar iznine göre yapılaşma zaten hızlı ilerliyordu. Bununla birlikte süreç iyice hızlandı.. Yerlerin satışının neredeyse yüzde sekseni yabancılara yönelik olduğu için biraz talebe göre şekillendi süreç. Biz, iki yıl önce villa turizminin turizme zarar vereceğini söylemiştik. Turizmin girdilerinden çıkmaya başladı bu süreç. İngilizler geldiler, talep etmeye başladılar; pansiyonlar, aparta, apartlar da villaya dönüştü burada. İnsanlar evinde, özel mülkiyetinde ticaret yapıyor. Girip soramazsınız. Bunun parası da İngiltere’ye gidiyor. Alışverişlerini bile halk pazarından yapmaya başladılar. Kendi aralarında bir ekonomik ilişkileri var. Sabah başlayıp, akşama şirket kurabiliyorlar. Bizim alanımıza henüz mimar olarak girmediler ama planlarını yapıp mimar arkadaşlarımıza ‘bunun altına imza at’ diyenler oluyor, bunları duyuyoruz. Ben şu korkuya sahip değilim gelirlerse ne olur diye endişem yok. Buna bir hükümet politikası olarak karşıyım. Yani Çanakkale de şehit düşmüş bir adamın kemiklerini sızlatamayız, böyle bir hakka sahip değiliz.



Topraklarımız değerli..

Benim bakış açıma göre ben, bir metrekare toprak verilmesini istemiyorum. Mimar Mehmet Akkol olarak istemiyorum. Kurtuluş savaşımızı iyi özümsemiş bir insan olarak bir metrekare toprağın tapu olarak mülk olarak verilmesine karşıyım. Tarihimizi bilmiyoruz biz, bilsek böyle söylemeyiz. Taban suyunu iyi emen topraklar değerli topraklardır. Bizim topraklarımız değerli. Düne kadar verimli olan topraklar bu gün değersiz falan değil. Yani turizm çok değerli dediler, evet turist gelirse değerlidir ama ya gelmediğinde?



Fethiye’de kaç tane Emlakçı var?

-Ticari hayatın yüzde seksenine Emlakçılar hakim şu anda. Ama sayısal anamda 350’ye yakın kayıtlı Emlakçı vardı geçen yıl. Yabancılar da öğrendiler, şimdi onlar da Emlakçılık yapıyorlar.. Bir İngiliz hatırlıyorum; sadece satıştan elde ettiği komisyonla, altı ay içinde bir ev aldı, evi kiraya verdi, bir yıl içinde ikinci bir ev daha aldı. Ama sonradan gelenler için bu süreç biraz değişti. Kiraya veriyorlar, soramıyorsunuz; ‘ben misafirim’ diyorlar.



Müge Akkaş: Fethiye- (Ev Tekstili işi yapıyor)

Müge Akkaş, ağırlıklı olarak yabancılara hizmet veren bir girişimci. Yabancılarla neredeyse her gün alışverişi olan biri. Genel olarak Fethiye’deki yabancıların talepleri ve ilişkileri üzerine konuşuyoruz.



İngilizler ucuzcu..

-Pek değişik talepleri olmuyor. Ama burayı hep pahalı, Türkleri hep kazıkçı olarak algıladıkları için pazarlık yapıyorlar, çok ucuz ürünler arıyorlar. Bir milyona, iki milyona yani çok ucuz ürün arıyorlar. İngilizler neden buraya geldi sorusunun cevabı biraz bizim içimizde yatıyor bana göre. İnsanımızın paraya karşı olan tutkusundan kaynaklanıyor bu. Şu anda 25- 30 yaşındaki gençler 45- 50 yaşındaki İngiliz kadınlarla yaşamaya başladılar. Lüks özentisi bu. Yani kendine bir gelecek kurmanın garantisi olarak görüyor yabancı kadını. Dışarıya gitme umudu olarak bakıyor. Biz kendi aramızda doğal bir şekilde konuşurken, İngilizlerle olan konuşmalarımızda şekilden şekle giriyoruz yani. Bize bazı şeyler öğrettiler tabi. Yani dakik olmayı, sözünde durmayı öğrendik. Ama topraklar çok değer kazandı. Fethiye rant bölgesi oldu. Avrupa insanı bir çok şeyi aştığı için, bizim insanımızda da bir Avrupalı olma özentisi var. Onlar buraya geldiği zaman bize bir eşya gözüyle bakıyor, kolay elde edilen bir şey olarak görüyor. İngilizlerle ticaret yapabilmek için esnafın düştüğü acı durumlar var. Bir de yabancılara soğuk bakanlar var. Bazı beldeler, köyler böyle.





Dalaman’da sessiz dönüşüm

Dalaman, bölgenin geniş arazilerine sahip yerleşimlerinden biri. Topraklarının büyük bölümü 1 sınıf tarım arazisi olan ilçede, emlak ve konut satışı hızla artıyor. 2004 Aralık ayında Bakanlar Kurulu kararıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, Ortaca ve Dalaman’ın verimli tarım topraklarını da kapsayan bölgeyi “Turizm Gelişim Bölgesi” ilan etmesiyle birlikte gözler bu bölgeye çevrildi. 11 milyar dolarlık yatırım ve 90 bin yatak kapasiteli turistik tesisin yapılması öngörülen bölgede, İngiliz, Kanadalı ve Körfez ülkelerinden yatırımcılar sıraya girmiş durumda.
250 bin proje, 1.5 milyon nüfus!
Dalaman’da yaşanan değişimin içeriği ilçe halkı tarafından pek bilinmiyor. Ortada dolaşan söylentiler ve rakamlar, ilçe sakinlerini pek tatmin etmese de İlçenin AKP’li Belediye Başkanı Beyhan Korkut, 21 Kasım 2001 günü Belediye Toplantı Salonunda proje hakkında şunları söylüyordu: “Bu projeyle 270 bin kişiye istihdam sağlanacak. 250 bin temel atılacak. 250 bin yeni proje demek. 2012 yılına kadar hayata geçecek. Bu milyarlarca dolarlık ihale, 3 milyar dolarlık altyapı projesi olup, sorumluluğu tek konsorsiyuma bağlı olacak. Bir buçuk milyonluk nüfusuyla Ege’nin en büyük İlçesi olacağız. Bu proje bununla kalmayacak, çığ gibi büyüyüp 2020’ye kadar Köyceğiz ve Fethiye’ye kadar gidecek.”
Katar Dışişleri Bakanı Dalaman’da..
Belediye Başkanının bu açıklamalarından yaklaşık bir hafta sonra, 29 Kasım 2005 günü Dalaman Havaalanı, Katar Başbakan Birinci yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Şeyh Hamid Bin Kasım bin El Tani’yi ağırlıyordu. Ankara’ya Başbakanın davetlisi olarak gelen ve turizm yatırımlarıyla ilgili görüşmelerin sonucu bölgeye geldiği söylenen El Tani, beraberindeki 27 kişilik heyetle birlikte Dalaman’a gelirken kendisine Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım İşletmeleri Genel Müdürü Şenol Aydemir de eşlik ediyordu. Elindeki Dalaman haritasından bölgeyi inceleyen ve bölgeye 4 milyar dolarlık yatırım yapacağını açıklayan Katarlı bakan, 2005 yazında Dalaman’a habersiz ve turist olarak geldiğini ve bu geziden bir hafta önce de bölgeye bir heyet göndererek inceleme yaptırdığını dile getiriyordu.
El Tani’nin bu gezisinden yaklaşık bir ay sonra da Başbakan Tayyip Erdoğan yılbaşı tatilini geçirmek üzere Akyaka’ya geliyor ve bu tatilin ardından bölgede yaşanan gelişmeler hız kazanıyordu. Turizm Gelişim Projesi kapsamına alınan TİGEM İşletmesinin 17 bin hektar toprağı tartışma yaratırken, bu rakam 34 bin hektara çıkarılarak, bölge ve ülke tarımı için yaşamsal öneme sahip tarım alanları, turizm ve arazi satışı yoluyla elden çıkarılıyordu.
Dalaman’ı yabancılar arasında en fazla Alman yerleşimcilerin tercih ettiği gözleniyor. Havaalanı ve henüz proje aşamasında olan yat limanı bölgeyi yabancı yatırımcılar açısından cazip kılıyor. Yerel yönetimin ve AKP hükümetinin büyük proje propagandalarıyla baş döndürücü bir satış süreci yaşayan Dalaman, sessiz ve sakin geçen son günlerini yaşıyor. Binlerce dönüm arazi yabancı ve yabancı ortaklı yerli yatırımcılara satılmış durumda. Bu girişimcilerden biri olan Net Holding, İngiliz ortaklarıyla birlikte şimdiden 5 bin villa ve golf sahaları, Doğuş Holding, yat limanı yapmak için girişimlere başlamış. İlçede görüştüğümüz esnafların bir çoğu emlak ve konut satışı konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıklarını, sadece Emlakçılardan bilgi alabileceğimizi dile getirirken, Tarım-İş Sendikası Dalaman Temsilcisi Şükrü Elmas, Turizm Gelişim Projesinin sadece rant çevreleri tarafından, bölgedeki arazi satışlarını hızlandırmak amacıyla gündemde tutulduğunun altını çiziyor.



Sabri Balcı: Dalaman ( Almanya’dan işçi emeklisi)

-AB müzakere süreci başladığı andan itibaren Dalaman’da ev, arsa fiyatları birden yükselmeye başladı. Burada yerleşimci sayısı çok fazla. Dalaman’da 60 Alman aile oldu. gelecek yıla bu rakam yüz yirmiye çıkar. Çünkü çok ev alan oldu. Ege bölgesinde en çok Alman, Dalaman’da yaşıyor. Ben bazılarının tercümanlığına da gidiyorum oradan biliyorum. Burayı seviyorlar, havaalanı var, iklimi güzel. Bir de İngiliz Emlakçılar var. İngilizler genellikle yamaçlardan ev alıyorlar. Korkuyorlar, Kuzey Denizinin erimesinden sonra burada da yamaçları seçiyorlar. Yatırımcı olanlar da var. Çoğu zengin oldu burada emlak işinden. Almanlar ile İngilizler pek anlaşamıyorlar.



Buradaki TİGEM konusu nedir. Yani TİGEM arazileri turizm bölgesi kapsamına alınmış, buraya yüz binlerce insanın yerleşeceği, 250 bin temel atılacağı söyleniyor.?

-Bunu biz de tam olarak bilmiyoruz. Henüz somut bir gelişme yok. Ama halkın çoğu işsiz. Bu durumda Belediye Başkanına destek veriyorlar.


Erol Yukarıoğlu: (Eczacı) Köyceğiz

Erol bey, yabancıya mülk satışı konusunda Köyceğiz’de yaşanan gelişmeler hakkında neler söyleyebilirsiniz?

-Köyceğizde şu ana kadar yabancıya satış fazla gözlenmiyor. Birkaç örnek dışında burada yavaş ilerliyor. Daha çok; Dalaman, Ortaca, Hisarönü ve Sarıgerme gibi yerlerde sürüyor satışlar. Ama Köyceğizde’de emlak piyasasında bir hareketlenme gözleniyor. Son dönemde 8- 10 tane Emlakçı açıldı burada. Bunlar resmi, kayıtlı olanlar tabii.



Aslan Çöl: (Sosyo-terapist)

Aslan Çöl: Gazetecilik, halkla ilişkiler yüksek okulu Radyo Televizyon Bölümü.

İller bankası halkla ilişkiler uzmanlığı. 1981’de İsviçre Basel Ün. Psikiyatri kliniğinde Sosyo-terapi eğitimi. Aynı klinikte 18 yıl Psiko- Geriatri ve Sosyo-terapi uzmanı olarak çalıştı. 2005 yılından bu yana Kaş’ta yaşıyor.



Aslan Çöl, uzun yıllar İsviçre’de madde bağımlıları ve sosyal uyumsuzluk yaşayan bireylere rehabilitasyon hizmeti veren bir kurumda uzman olarak çalışmış ve yöneticilik yapmış bir sosyo-terapist. İki yıldır Kaş’ta yaşayan ve bölgede yaşanan toplumsal değişimi yakından izleyen bir uzman olarak, genel olarak turizm ve son iki yıldır da yabancıların bölgeye hızla yerleşmeye başlamasıyla ortaya çıkan ve ileride yaşanması muhtemel sosyal sorunlara ilişkin değerlendirmelerini bizimle paylaştı .



Yabancıya mülk satışı ve genel olarak turizmin getirdiği sosyal değişimlerin, bu değişime hazırlıksız yakalanan birey üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz. Arazi satışları sürecinden sonra, şimdilerde pek dışa vurulmasa da yakınlarına vicdani rahatsızlıklarını dile getirenler olmuş bu bölgede. Bu konuda bir değerlendirme yapabilir misiniz?

“Sokağında ıslık çalamadığın yer senin değildir!”

-Bizim insanımızın bu günkü koşullarda yaşadığı süreç, elindeki değerini, değerinin altında ya da üzerinde elinden çıkararak, önce egosunu tatmin etmektir. Yani altın yumurtlayan, ya da hiç yumurtlamayan tavuğunu elinden çıkarmak. Bundan sonra yapılan işin doğru mu yanlış mı olduğu tartışması bir fırtına koparıyor. Bunun için bu konu, yani elindeki değeri elinden çıkarma konusu, ya konuşmaya ya da davranışa dökülür. Eğer bir insan kendisi için problem saydığı bir konuda konuşabiliyorsa, problemin yarısı çözülmüştür. Önce karısına sorar mesela, ‘biz bu tarlayı sattık. İyi mi yaptık kötümü yaptık?’ Bu cesareti gösterebilirse, sorunun yarısını çözmüş demektir. Ya da aile çevresinin bir arada olduğu bir platformda tartışılır ve bu adlandırılır. Ve süreç legalleşir. Ama demin anlatılanların ışığında bakarsak, bunu konuşamıyorsa, yabancıyı yani tarlasını sattığı kişiyi gördüğü zaman agresifleşen, tepkiyle yaklaşan bir davranış sergiler.



Bu söylediklerinizle ilgili Kalkan’da birkaç olay yaşanmış. Yabancıya arazisini satan bir köylü, parası bitince arazisini sattığı yabancıdan tekrar para istiyor, alamayınca da tepki gösteriyor, kavgalar çıkıyor.. Anlattıklarınızın üstü örtülü de olsa bölgede yaşanmaya başladığını söyleyebilir miyiz?

-Evet. Agresyonun illa ki kavga olarak ortaya çıkması gerekmez. Yabancıyı görünce yere tükürür, yüzüne bakmaz, arkasından konuşur. Bunun gibi dışavurumları olur. Bir insanın kişiliği agresyona elverişli değilse, daha tehlikeli bir motif çıkar. Yani yabancıyı gördüğü zaman elini öper, ceketini ilikler, yer gösterir; edilgen bir davranış sergilemeye başlar. Bir de insanın kendi kendine verdiği zarar vardır; yaptığının doğruluğunu yanlışlığını tartışamıyorsa, tamamen yanlış yaptığının farkındadır ve kendi kendini yemektedir. Dış dünya ile arasına bir perde koyar. Depresyona sürüklenir. Ardından, ‘yaptık işte’ gibi bir kadercilik gelir. Psiko-sosyal bir travma yaşar birey. Kendi kendini sınıflandırma yoluna gider. Ona göre, yabancılar akıllı, uyanık, iyidirler. Kendisini yabancıya karşı ikinci derecede konumlandırır.



Bu anlamda yeni bir sınıf mı ortaya çıkıyor. Yani yabancılarla kurduğu ilişkiler bağlamında kendini toplumdan ayıran, hem de yabancıya duyduğu hayranlık oranında kendini ona yakın olmakla ayrıcalıklı bir konuma yerleştiren bir sınıf mı doğuyor?

-Evet, insanın kendi kendine yabancılaşması, başkasına, güçlü olana hayranlık diyebiliriz. Bir Amerikan hayranlığı, ideolojik hayranlıklar. Kendisi için isteyemediği bir şeyi patronu için isteyen; Tanrı patronuma versin, o nasıl olsa bana verir gibi bir durum. Yani kendisini Tanrının gözünde bile değersiz görüp, direk ondan bir şey istemek, dilemek gücünde görmemek. Bu çok acı bir şeydir. Kişiliğin bastırılması, toplumdaki değerini yitirmesidir. Kendini sınıflandırır, güçlü olana boyun eğer. Bu konuda güzel bir örnek olabilir; Aziz Nesin’in çok güzel bir hikayesi vardır, durumu özetleyecek nitelikte; “it kağnı gölgesinde gidermiş, giderken de kendi gölgesi sanıp şişinirmiş” toplum olarak bu duruma itilirsek çok kötü.



Söyledikleriniz çerçevesinde, böylesi önemli sonuçlara yol açabilecek durumları sadece bireylerin inisiyatifine bırakmak ne kadar doğru. Modern devlet, hukuk sistemi bu sorunları çözmek için ortaya çıkmadı mı?

-Bence bu çok önemli bir konu. Devletin ya da sistemin yapacağı ya da yapması gereken şeyler var. Şimdi biraz geç gibi algılanabilir ama yabancıya mülk satışı ya da yabancıyla beraber yaşamanın zorlukları ve olumlu katkıları, kültürel etkileşimi, genişçe tartışılması gereken bir konu. Sadece parti başkanları ya da belli çevrelerin karar vereceği bir durum olamaz. Muhalefetiyle, sivil örgütleriyle, toplumun her kesiminden insanla bunun tartışılması altyapısını hazırlanması gerekir. Biz bu sürecin yarar ve zararlarını tartışabilmeliyiz. ‘Ben bu malımı satıyorum, ihtiyacım var. Ama Hans’a sattığımda onunla nasıl bir arada yaşarım?’ En küçük çevrelerde bile bunun konuşulması gerek. Yani alüminyum şişe kapaklarını toplamak için bile dernek kurulduğu bir dönemde böylesi önemli bir konunun yarattığı sorunlar hakkında insanların bir araya gelmesi, sorunlarını konuşması gerekir. Tarlasını satanlar; Ahmet, Mehmet, Ali bir araya gelip, kendi sıkıntıları üzerine tartışmalı. Çözümleri birlikte aramaları gerekir. Yoksa üç beş tane arazi alıp satan insanın uydusunda yaşayarak; ‘biz iyi bir şey yapıyoruz’ gibi bir sonuç çıkarmak çok yanlış. Yani ‘biz zaten buraların hakkını vermiyorduk, taşlık, çorak yerlerdi; bizim sattığımız yere adam villa yapmış yedi sülalemiz bunun bahçesine baksak doyarız’ mı doğru yoksa ‘başka bir şey mi var’ onu konuşmak lazım. Bu işe aklı eren her kesimin bu sürece katılması gerekir.



Aslında tam tersine bir süreç işliyor burada. Yani herkesin alıp sattığı bir dönemde bunun dışında kalanlar kendisini, bu sürecin dışında, zayıf ve yararsız biri olarak görüyor. ‘Ben de yapabilir miyim?’ sorusuyla yaşıyor. İşine on dakika konsantre olamayan esnaflar var. ‘Şurada bir arazi, villa var’ sorusu onu kemiriyor. Kendi hayatına konsantre olamamak değil mi bu durum?

-Evet. Bu durum psikolojik olarak sıkıntılara yol açıyor. Gitmekte olan treni bir taraftan oturup seyretmekte olan insanlarla trende gitmekte olan, ona dillerini çıkartan insanlar.. Trenin dönüp dolaşıp geleceğini düşünmüyor. Bu durum boş bir yarışa dönüştü. Bireyler pişmanlık duygusuyla yaşıyorlar. İnsanlar, kendine, yaşadığı toprağa ve kente yabancılaşıyor böylece. “Sokaklarında ıslık çalamadığın yer senin değildir” diyor bir şair. Yani sokağında ıslık çalarak yürüyemiyorsan, sen o sokağın yabancısı olmuşsun demektir. Kendine yabancılaşan insanın ne üretime ne de topluma bir katkısı olur. Böylece, yaşanan yabancılaşma, uyuşmaya dönüşüyor. Bir nevi ruhsal olarak yarı felçli duruma sokulmuş insanların oluşturduğu bir toplum ortaya çıkıyor da diyebiliriz.



Konuya yabancılar açısından bakarsak, Erich Fromm, Batılı düşünce sisteminin sahip olmadan sevemeyeceğini dile getirir. Bu bölgeye yerleşen Batılıların sahip olma güdüleri de bu biçimde değerlendirilebilir mi. Ya da sahip olma güdüsüyle gelenler buradaki toplumsal yapıyı tersine çevirme sonucu doğurur mu?

-Batının kendine özgü kültürü var. Orada da kendine dönüştürüyor burada da.

Globalleşmenin ortaya çıkardığı bir sonuç bu. Yani sahip olduklarıyla kendini ifade eden bir insan tipi ortaya çıktı. Bu durum buralarda da kaçınılmaz olarak yaşanmaya başladı. Yıllar önce övündüğümüz batının mutsuzluğu, bizim mutluluğumuz söylemi artık tersine dönmeye başladı. Bir köylünün kapısını sonuna kadar açıp, Allah ne verdiyse paylaşma dönemi artık bitti. Bademini, üzümünü parayla satın alırsın, köşene çekilip yersin. Batı kültürünü burnumuza sokanların yaptıklarını şimdi komşularımız yapıyor. Yani her şeyin karşılıklı yapıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Ben eminim ki yirmi yıl önce komşusunun bahçesindeki taşı kaldırmasına yardım eden kişi şimdi bunu bir para karşılığı yapıyor.



Türkiye’nin Güney sahilleri, Avrupalı yaşlı nüfusun rehabilitasyon merkezi olma yönünde ilerliyor. Yani sosyal güvenlik harcamalarının bütçelerinde büyük yer tuttuğunu gören Avrupa ülkeleri, sağlık, sosyal hizmet, gıda ve barınma ihtiyaçlarının çok daha ucuza karşılanabildiği ülkeleri seçiyor. Bu durum aslında bir turizm projesi olarak sunuluyor Türkiye’de. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

-Bence de öyle. Sosyal güvenlik sistemi çok pahalıya mal olmaya başladı Batıda. Mesela diş tedavisi ve bakımlarının büyük çoğunluğu Macaristan da yapıyor. Çünkü Macaristan hem ucuz hem de kaliteli hekimlere sahip. Almanya, İsviçre gibi ülkeler buraya yöneliyor. Çünkü diş sigortası ve bakımı kendi ülkelerinde çok pahalı. Bir çok sağlık sorunlarını başka ülkelerde gidermeye çalışıyorlar. İşte son yıllarda da Türkiye’ye yöneldiler. Buna fikir olarak karşı çıkmak yerine bilinçli olarak bunu tartışmak gerekir. Bunu yapacak olan, ekonomik girdisinden yararlanacak olanlar, yine yabancı ortaklı kuruluşlar olacaktır. Yani bizim insanımıza getirisi ne olacak? Bunun çerçevesini çizmek lazım. Doktoru Tayland’dan, hemşiresi başka yerden gelecekse, İncirlik Üssü gibi, içine girilmesi mümkün olmayan, yani etrafı tel örgülerle çevrili yalıtılmış yeni yaşam alanları kurulur. Bu ülkenin Toprağını, suyunu kullanacaksa ki öyle olacağı görülüyor, bu çok feci. Yani hali hazırda var olan kaplıcalar vesaire gibi onlarca yerli kuruluş sağlık turizmine hizmet veriyorken, on binlerce dönüm toprağın üstünde yüz binlerce insanı ağırlayacaksın. Bizim insanımıza bunun ne faydası olacak? Bunu iyi tartışmamız lazım. Zaten küreselleşme dediğimiz şeyi kocaman bir ejderhaya benzetirsek, ağzından üflediği ateş o yeri yakıp geçiyor. Geriye bir şey bırakmıyor.



Bu sürecin sonucu nasıl olur size göre?

-Zaten toplumumuz şu anda bir travma halinde. Bu durum, ülkenin son birkaç yılda atacağı adımlara bağlı. Türkiye, ülke olarak kendi kimliğine dönüp oynayacağı rolü yeniden gözden geçirirse ancak o zaman bir çözüm ortaya çıkar. Yani ülkemizin durumu, tarlasını satıp gece sıkıntıdan uyuyamayan köylüye benziyor. Sabah kalkıyor, ya karısını dövüyor ya da çocuğuna saldırıyor. Çiftçiye “ Artistlik yapma lan!” diyen Başbakanın hali gibi.

Bir ülkenin Başbakanına, Amerika tarafından ya da başka odaklar tarafından direktif veriliyorsa, o ülkenin bireyleri de bunun izdüşümünü yaşıyor.



Mesleğinize batıda çok ihtiyaç duyuluyor..

-Umarım bizim ülkemizde de böyle olmaz.



Ama süreç oraya doğru gidiyor.

-Evet maalesef öyle.



Türkü söylemek yasaklanıyor!

Araştırma dosyasını hazırladığımız günlerde Marmaris’ten gelen haberler, turizmin sosyal kabuk değiştirmeye, dönüştürmeye yönelik karşı konulamaz yaptırımlarının tipik bir örneğini daha sergiliyordu. Marmaris’in Armutalan beldesinde, Belediye Meclisinin aldığı bir kararla inşaat işçilerinin yüksek sesle türkü söylemelerinin yasaklandığı duyuruluyordu. Yasağa uymayanların 25 bin YTL’ye varan oranlarda para cezasına çarptırılacağı da eklenerek... 20 Mart’ta Milliyet Gazetesinde yer alan bu haberin ardından Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, 21 Mart’ta yaptığı açıklamada, “ Kendilerini Tatlıses zannediyorlar” diyerek türkü söylemeyi yasaklayan belediyenin kararını desteklediğini dile getiriyordu. Medyanın magazinleştirerek ve sulandırarak, İbrahim Tatlıses fonuyla bir hafta boyunca bu haber, turizmin ve yabancı hayranlığının belirlediği çıtanın ölçüsünü de gösteriyordu.



Yazar Nihat Genç: “Onlar bizim türkümüzü söylemez!”

Nihat genç, son yılların en sivri kalemi olarak biliniyor. ABD’nin Irak işgali, AB, Ermeni Konferansı gibi konularda tavrını keskin biçimde ortaya koyan yazıları ve konuşmalarıyla, hem tepki, hem de büyük destek gördü. Yabancılara mülk satışı konusunda da, yazdığı yazılar ve televizyon konuşmalarıyla gündeme gelen Nihat Genç’le Güneybatı Anadolu’da yaşanan değişim üzerine konuştuk.



Bundan bir kaç yıl önce bir yazı yazmıştınız. Yazıda, Güneybatı Anadolu’da yaptığınız bir tekne yolculuğu ve bu yolculukta gördüğünüz manzaraları yazmıştınız. Bu yazının üzerinden neredeyse dört yıl geçti ve sizin anlattıklarınız bu bölgelerde katmerlenerek çoğaldı. Güney batı sahillerimize yeniden bakmak gerekir mi?

-O yazının adı, ‘Türkmen Kızıydı’ sanırım. “Edebiyat Derslerine Giriş” adlı kitabımın ilk makalesi/ hikayesi. Gizli olarak şunu söylemek istemiştim orada; asker olan, ülkenin cefasını, yoksulluğunu bölüşenler, burada oluşan refahtan hiç pay alamıyorlar.

Aksine, köylerini, koylarını koruyamıyorlar. Köylerini, koylarını yabancılar ele geçiriyor. Yani, burada oluşan refahın sadece hizmetçisi, tezgahtarı oluyorlar. Oysa bu koyların/ köylerin sahibi olmalılar. Bu folklör onların. Bu türküleri onlar söyledi. Bu ülke için onlar kan döktü. O halde, ülkemizin her köşesinden gelenler burada mutlu olabilmeli ev alabilmeli.



Başta Kalkan, Fethiye ve Kaş olmak üzere, bölgede yoğun bir yabancı yerleşimi gözleniyor. Çoğunluğunu İngilizlerin oluşturduğu yabancı yerleşimciler, bölgenin sosyo-ekonomik yaşamında derin dönüşümlere yol açıyor.. Sizce bu durum iyice karmaşıklaşmadan ne yapılmalı?

-Yabancı turizmciler, girişimciler şüphesiz gelsin, hep gelsin. Ama bizi toprağımızdan kovmasınlar. Çünkü onlar bizim türkülerimizi söylemez. Yabancı bizim türkümüzü niçin söylesin? Kendi türküsünü, adetini getirecek. Getirsin, buna itirazımız olamaz. Gelsinler, karışalım, birbirimizin içine bir daha girelim, kaynaşalım ve eriyelim. Ancak gelenler “karışan” bir kültürden gelmiyorlar. Refah kültüründen geliyorlar. Bunlar, burjuva değerlerinin özentisi içindedirler. Bunun anlamı şudur: onlar başkalarını dışlar, aşağılar, yani sevmez. Batılılar, her yerde “koloni” gibi oturur, başkalarıyla karışmaz. Tadına bakar, uzaktan bakar, ama karışmaz.



Karışma üzerine söyledikleriniz çok dikkat çekiciydi. Karışma konusunu başka yerlerde de dile getirdiniz. Oysa sizin de söylediğiniz gibi, bu bölgede bir ‘ayrışma’ yaşanıyor. Bunu biraz daha açar mısınız. Karışmadan neyi anlıyoruz?

-Tabii ki karışacağız. Anadolu toprakları, dünyanın en çok karışmış coğrafyasıdır. İşte Anadolu’nun dünyanın harikası olması bundandır. Biz karışmaya hazır bir toplumuz. Ancak, şimdi gelenler karışmamak için direniyor. Avrupalı, öteki, yukarıdan bakan, dışlayan kültürleriyle geliyorlar. Halkın deyimiyle, aşağılayan, küçümseyen bakışları var ve bunları yenemezler. Batılılar böyle insanlar. Bu da olsun, burada fikirleri değişebilir... Buna da itirazımız olamaz. Ama, ülke topraklarını müsaade edin, önce ülkemiz insanlarıyla bölüşelim. Mardin’den yirmi yıl önce gelip, yirmi yıl midye satan bir insan buradan ev alamayacak, ama İngiliz alacak. İşte buna üzülmeliyiz...

Şimdilik onlara şunu söylemek istiyoruz; bizde refah şövenizmi yoktur. Bizim en yoksulumuz gelecek ve tam da burada ev sahibi olacak ve onun çocuklarıyla sizinkiler karışacak. Buna hazırsanız, buraya gelin. Çitler çevirecek, kapalı duvarlar oluşturacak ve bu topraklarda bize burnu büyük, havadan bakacaksanız, işiniz zordur. Kendinizi üzer, çekip gidersiniz...



Bu kavramları yabancılara nasıl anlatacağız peki?

-Yani yabancılar önce şunu bilmeli, buraya, ‘biz insanlığın en yüksek değerlerinin oluştuğu batıdan geliyoruz’ havasıyla geliyor. Sonra insanlarla aralarına duvarlar koyuyorlar. Değil, şunu öğrensinler; insanlığın en yüksek değeri ‘karışma’ değeridir. Birbirinin içinde erime... İşte geldikleri bu topraklar, bu yüksek soylu insanlık kültürüyle binlerce yıldır karışan toprakların adıdır. Yani, insanlık meşalesi buralarda binlerce yıl karışarak yanıyor. Herkes herkesin kızıyla, oğluyla; din, ırk, mezhep, zengin, fakir demeden evlenir, komşu olur, süt kardeş, ahretlik, kankardeş, sevgili, yani insanlık burada ‘aşık’ olur!...

Yusuf Yavuz
ulusalkanal.com.tr







Etiketler

Yorum Gönder