O maçın sonucu


Oktay Yıldırım

Oktay Yıldırım

29 Haziran 2014, 16:51

Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu 1. Daire Başkanı İbrahim Okur, Balyoz ve Ergenekon hâkimlerini "maça çıkan takip psikolojisi içinde" olduğunu söyleyerek, "Gerçekten bu davalarda adaletsizlik yapıldığına inanıyorum. Haksızlık ve zulüm kimden gelirse gelsin haksızlıktır, zulümdür" dedi. Okur'a göre o hakimler duruşmalara, "bu maçı alacağız" mantığıyla çıkıyorlardı...

Doğru ama eksik...

Çünkü maçlarda insan ölmez...

İbrahim Okur'u düzeltelim. O hakimler duruşmalara, maça değil, adeta bir arenada karşılarına çıkarılan elleri kolları bağlı insanları yok etme psikolojisiyle çıktılar... Gün oldu, tutukluların tuvalete gitmesine bile izin vermediler...

Ne hastalıkları ve yaşlılıkları ne de haksız yere ikinci üçüncü kez tutuklanmaları o hâkimleri durdurmadı...

Ve o maçlarda kan aktı. İnsanlar öldü...

Makine mühendisi Kuddusi Okkır, Gazi Albay Abdülkerim Kırca, MİT Yetkilisi Kaşif Kozinoğlu, Yarbay Ali Tatar, Yüzbaşı Olgun Ural, Albay Berk Erden, Yazar İlhan Selçuk, Prof. Uçkun Geray, Prof. Türkan Saylan, E. Org. Teoman Koman, Albay Mehmet Haşimoğlu, Engin Aydın, Stratejist Erhan Göksel ve son olarak Albay Murat Özenalp...

O duruşmalarda verilen kararlarla hayatlarından oldular...

YİNE ORTADA BIRAKTI


ABD Dışişleri Bakanlığı sözcü yardımcısı Marie Harf, IŞİD terör örgütünün ABD, Suriye, İran ve Irak'ın ortak düşmanı olduğunu açıkladı...

Buna Kasımpaşa literatüründe "adam satmak" derler. IŞİD militanlarına Türkiye'den silah gönderildiği, Hatay'da hastanelerde tedavi edildikleri birçok kez basına yansıdı. Elbette bütün bu işler sırasında ABD ile birlikte hareket ediyorlardı.

Yazdık... Yıl 1958. ABD Menderes hükümetini önce Irak'a saldırmak için kışkırttı, sınıra asker bile yığdırdı. Sonra da ABD Dışişleri açıklama yaptı: "Türkiye'nin Irak'a saldırmasını biz engelledik..."

Taşeronluğun kaderidir, hep ortada bırakılır...

İBRAHİM OKUR DAVETLİDİR

HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur Ergenekon ve Balyoz davalarında zulüm yapıldığını söylerken eminiz ki samimiydi...

Ve 6 Temmuz 2008'de Makine Mühendisi Kuddusi Okkır, bu zulmün ilk kurbanı olarak hayatını kaybetti... Acılar çekerek ve hapishane koridorlarında bırakılan sedyeler üzerinde...

Sayın HSYK 1. Daire Başkanı Davetlidir...

6 Temmuz 2014 günü saat 14.00'te, İstanbul Bindallı Sanat Merkezi'nde anılacaktır.

İbrahim Okur'un bu samimiyeti, hakimlik vicdanı bakımından onun bu davete icabet etmesini zorunlu kılıyor... Gelmeli ve sözlerinde ne kadar samimi olduğunu göstermelidir...

HIYAR(LIK)

Hani şu meşhur Kabataş fantezisi vardı ya...

Üstleri çıplak, deri eldivenli bir grup erkek, başörtülü bir kadını tacız etmiş, hızlarını alamayıp üzerine idrar bile yapmışlardı. Hatta olayın tanıkları, kamera görüntüleri bile vardı... O deri eldivenli erkekler de Gezi eylemcileriydi...

İsmet Berkan...

Muteber gazeteci... O kamera kayıtlarını izlemiş ve twitter'a yazmıştı...

Vay babam vay...

şimdi, ortada tanıklar, kamera görüntüleri, deri eldivenli erkekler olmadığı ortaya çıkınca şöyle dedi: "benim hıyarlığım, atmamalıydım o tweetleri..."

Bir İsmet Berkan olsa tamam da...

Memleket bostana döndü kardeşim.

DEVLETTE SÜLÜN OSMAN DÖNEMİ

Gençler hatırlamayabilir. Bir zamanlar Sülün Osman vardı. Bir Demokrat Parti dönemi figürüdür...

Her şeyin serbestçe alınıp satılabildiği dönemlerin sembolüdür... Galata kulesi, Tramvaylar, Belediye otobüs işletmeleri, galata Köprüsü gibi kamu mallarını vatandaşlara satar, geçimini öyle temin ederdi...

Dolandırıcıydı yani...

Ama ...

Bugün...

Bursa-Karacabey-Anız köyü merası, İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü tarafından önce atçılık ve şarapçılık ile uğraşan bir özel firmaya kiralandı. Ardından da aynı firmaya satıldı...

Mera bu... İsyan eden gariban köylüler de son bir umutla şöyle diyorlar: "Başbakan ve Bülent Arınç'ın haberi olsa buna izin vermez..."

Hani şirket şarap şirketi ya...

Gariban bilmiyor ki, konu alıp satmak olunca Sülün Osman'a rahmet okuturlar.

HAFTANIN HESAPSIZI

Nietzsche, bir keresinde şöyle demiş: "Büyük bir adamın takipçileri onun övgüsünü daha iyi yapabilmek için kendilerini körleştirirler."

Doğru. Ve örneğini bugünden veriyorum.

Tayyip Erdoğan'ın övgüsünü, "mazlum dünyayla aynı kalp dilini konuşabilmek, one minute diyebilmek ve yoksul mahallelerde kabul görmek" üzerinden yapıyor...

Karşı taraf ise "kendini evrensel gören zengin mahalleleri." (23 Haziran)

Haşmet Babaoğlu bu... Nietzsche'nin dediği gibi... O kadar körleşmiş ki...

Sözcü'nün 22 Haziran günlü haberiydi: Başbakan'ın boynundaki kravat 60 Euro, yani 1,800 TL.

Hangi yoksul mahallesinin kalp dili bu rakamı anlayabilir?

Hangi hesapla açıklanır bu denklem?

KURU GÜRÜLTÜ

MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural açılım yasasına tepki göstermiş, "Erdoğan'ın imzasının yanında terörist başının da imzası vardır" diyormuş... Vural'a göre "Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olabilmek için her şeyi yapabilecek tıynetteymiş..."

Şuraya bakar mısınız...

Sanki her sıkıştığında destek verenler kendileri değil...

Sanki Ekmeleddin Bey'i aday gösteren ve bu yolla ona daha güçlü bir iktidarın yolu açan onlar değil...

Sanki Tayyip Erdoğan'ın, Ekmeleddin Bey sayesinde devlet başkanı olunca PKK pazarlığını daha etkin sürdüreceğini bilmiyorlar...

Bir de kaşlarını çatarak ellerini kollarını sallamıyor mu konuşurken...

HACI HACIYI MEKKE'DE

Kıymetli okuyucuma Kemal Kılçdaroğlu'nun Almanya seyahatinin programını arz ediyorum.

Önce ziyaretler:

Köln'de Antakya Rum Ortodoks Kilisesi

Ermeni-Surp Sahak Mesrop Kilisesi

Kadim Süryani Ortodoks Kilisesi

Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Camisi
Alman Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF)...

Ayrıca bir de, Anadolu İnanç ve Kültür Buluşmasına katılıp konuşması var...

Ne diyeyim... Allah muhalefetin de hayırlısını versin kardeşim...

Tayyip Erdoğan, "Gerekirse papaz cübbesi bile giyerim" diyordu, bu ondan beter çıktı...

HAFTANIN SORUSU

Aydınlık'tan Mehmet Faraç, IŞİD terörü ve Musul rehinelerinin nasıl bir senaryonun parçası olduğunu sorguluyor ve çok mantıklı bir soru soruyor:

"82 vatan evladı günlerdir kafa kesen militanlarca alıkonulmuşken, iktidar ve devlet neden suskun?.. Ve en önemlisi de şu; çocukları PKK tarafından kaçırılan anneler bile ağlayarak, isyan halindeyken ve Ankara'da yetkili ararken, 82 sözde rehinenin aileleri ve yakınlarından günlerdir neden tek bir ses ve yakınma duyulmaz acaba?.. Hadi size "van minut" değil, saatlerce süre... Düşünün bakalım!.."

Sahiden de neden?

PKK'nın kaçırdığı askerlerin aileleri bile feryat etti ama bunlardan hiç ses çıkmıyor!..

Acaba rehinelerin sağlıklarından çok mu eminler?

Ya da hükümetten birileri "sessiz kalın" diye baskı mı yapıyor?

Ama...

Hangi hükümet, babası elinden alınmış bir çocuğu susturabilir ki?

Tuhaf!..

VE ALPARSLAN ASLAN BAŞARDI

Danıştay 2. Dairesinden içeri girdi görev başındaki hâkimlerin üzerine kurşun yağdırdı. Biri şehit oldu, diğerleri yaralandı...

Çünkü o hâkimler devrim kanunlarına ve anayasanın laiklik ilkesine göre karar veriyorlardı. Bir öğretmenin başörtüsü ile okula girmesine izin vermemişlerdi. Alparslan Aslan ise Şeriat kanunlarına göre karar veriyordu. Ona göre o hâkimler ölmeliydi. Defalarca duydum, "başörtüye karışanı keserim, ömrümün sonuna kadar da yatarım" diyordu...

Bugün...

Anayasa Mahkemesi bir avukatın başörtüsü ile duruşmalara girebileceğine karar verdi. Ve öğr5endik ki, başörtülü tetkik hâkimleri Yargıtay'da görev yapıyorlarmış...

Sözü uzatmaya gerek yok Alparslan Aslan başarmıştır...

Ve sorudur: o kararı veren hakimler hangi anayasaya göre verdi?

İŞTE O KARARLARIN BEDELİ

Önce Ergenekon tahliyeleri verildi. Arkasından Balyoz davası geldi...

Sevindik hepimiz.

Ama... Bir bedeli vardı...

PKK liderlerinden Mustafa karasu yazdı: "Türkiye Kuzey Irak ve Rojava ile Misak-ı Milli'sini yenilemelidir..." Yani sınırları değişmelidir.

Yiğit Bulut sıkça tekrar ediyor: "Kürdistan kurulursa Türkiye genişler..."

Beşir Atalay açıklıyor, açılım yasası TBMM'ye geliyor ve dağdan inenler siyasete girecek...

Apo destekliyor: "Bu yasa devletin hayrına..."

Ve ben de ekliyorum. Meşhur sözdür: "Düşmanlarım beni alkışlıyorsa nerede hata yaptım diye düşünürüm..."

Türk milleti haksız yere hapsedilip salıverildiğine bile bedel ödüyor...

Öte yanda ise...

SUÇLARI TÜRK OLMAK

Kuşadası'nda 16 Temmuz 2005 tarihinde Kadınlar Denizi'ne giden minibüse konulan bombanın patlatılmasıyla 21 yaşındaki Deniz Tutum, 23 yaşındaki Ufuk Yücedeniz, 24 yaşındaki Eda Okyay ile İrlandalı 17 yaşındaki Tana Whalen olay yerinde, İngiliz vatandaşı 21 yaşındaki Helyn Bennett de hastanede yaşamını yitirdi. 13 kişi de yaralandı.

Devlet ölenlerin ailelerine tazminat ödedi. Toplam 70 bin TL. mahkemeler mahkemeleri izledi. Devlet itiraz etti. "Kusurumuz yok" dedi. Ve sonuç, devlet, ölenlerin ailelerine verdiği tazminatı yasal faiziyle geri istedi...

Deniz Tutum'un babası Şahin Tutum şunları söyledi: "Olayda hayatını kaybeden yabancılara devlet 1 milyon 200 bin paund ödedi, buna kimse itiraz etmedi. Bizim peşimize düştüler. Neymiş devletin kusuru yokmuş. Benim kızım mı, bile bile bombanın olduğu minibüse bindi. Bize acımızı bile yaşatmıyorlar."

Öyledir... Bu memlekette en zor şeydir Türk olmak... Acısını bile yaşatmazlar adama...

ulusalkanal.com.tr


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.