Standart Güç


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

17 Kasım 2015, 11:01

Soğuk Savaş yıllarının sonuna kadar “güvenlik” denildiğinde akla sadece ulusal güvenlik ve bu kapsamda daha çok silahlı kuvvetlerin kullanıldığı sert güç ilişkileri gelirdi. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile askeri alanda özellikle nükleer bir çatışmanın yol açabileceği felaketler ve ideolojik kapsamlı kurtuluş savaşlarının (proxy wars) yarattığı kötü imaj Batılıları daha pratik çözümler bulmaya itmişti. ABD’de 1983 yılında Ronald Reagan’ın başkanlığı döneminde kurulan ‘Ulusal Demokrasi Vakfı (NED)’, ‘demokrasi geliştirme (democracy promotion)’ görüntüsü altında ülkelerin içine çeşitli sivil toplum örgütleri ile sızma ve iç dinamiklerle oynayarak, ülkelerin rejimlerini değiştirme yönünde önemli bir dönüm noktası oldu. Ekonomik alandaki dönüşümler ise ‘serbest pazar (free market)’ gibi bir liberal söylem altında Batı sermayesinin seçilen ülkelere girmesi; sadece ülke kaynaklarının ele geçirilmesini değil, yardım karşılığı dayatılan özelleştirmeler yolu ile iç ekonomik yapının kontrol altına alınmasını sağladı. Ekonomik kurgu, her ne kadar 1970’lerden itibaren IMF-Dünya Bankası-Dünya Ticaret Örgütü içinde bir görev bölümü ile oluşturulmuş olsa da, ilk uygulamaları 1950’lerde başlamıştı. Öte yandan II. Dünya Savaşı sonrasında, Komünizmle ideolojik mücadele kapsamında ‘Amerika’nın Sesi Radyosu (VOA)’ gibi stratejik iletişim araçları ve kitlesel medyanın üçüncü dünya ülkelerinde Batılılar tarafından propaganda amaçlı kullanımı siyasi ve ekonomik dönüşümün propaganda boyutunu oluşturdu. Böylece siyasi, ekonomik ve kültürel alandaki bu kurgular genelde ABD’nin önderlik ettiği Batının, özelde ise CIA’ya yüklenen işlerin daha açık bir şekilde icra edilmesi imkânını sağlamıştı. Bütün bu arayışlar Batılıların 1990’lı yıllarda sert güç dışındaki güç unsurlarının kurgulandığı “yumuşak güç” ve 2008’dan itibaren kamu diplomasisinin üzerine oturtulan “akıllı güç” dediği uygulamalara temel teşkil etti. Bugün ise dünyanın geleceğini yazmak için yeni bir güç kavramı ortaya çıkıyor; “standart güç”. Bu makalede, dünyadaki güç mücadelelerinin geldiği aşamayı ve standart güç kavramını açıklayacağız.

Uluslararası güç kavramında değişimler..

Joseph Nye, 1990’larda yumuşak güç kavramını ABD’nin cazibe gücü olması ile örneklendirerek, pasif bir edilgen güç anlayışı içinde açıklamıştı (1). Nye’e göre yumuşak güç istediklerinizi yapmak için başkalarının hevesli olmasını sağlayan dolaylı güçtü. Ancak, “yumuşak güç” kavramı, ülkenin siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel güç unsurlarının dış politikada sonuç alacak şekilde kurgulanması şeklinde gerçek anlamını buldu. 1990’lı yıllar ile birlikte uluslararası ortamdaki bloklar arası çatışma ihtimalinin ortadan kalkmış olmasının yanında, başta internet ve mobil haberleşme teknolojisi ile ulaştırma alanındaki gelişmeler “küreselleşme” adı altında yumuşak güç uygulamalarına önemli imkânlar sağladı. Ancak, Kore ve Vietnam savaşlarını kazanamayan ABD, Irak ve Afganistan savaşlarını da kaybetti. ABD, muharebeleri kazanıyor ama savaşı sona erdiremiyor, nihayetinde düşmanı ile anlaşıp çekilmek zorunda kalıyor. Bunun nedeni önce silahlı ülke inşasında başarısızlık olarak görülse de, asıl eksikliğin “fikirler savaşı”nı kazanamamak olduğu sonucuna varıldı. Fikirler savaşını kazanmak için yeni bir konsept bulundu; “akıllı güç (smart power)”. Bu amaçla, sert ve yumuşak güç unsurlarının üzerine daha önce propaganda amacı ile oluşturulan ve 2006’da “kamu diplomasisi (public diplomacy)” adı verilen yeni bir kurgu ilave edildi. Buradaki ‘kamu’ ibaresi ‘halk’ anlamında idi ve bu kurgu fikirler savaşı kazanmanın ötesinde halk hareketlerinin tetiklenmesi için de yeni bir yöntem sağladı. 2008 yılında Web 2.0 teknolojisinin yani sosyal medya (facebook, twitter, msn vb.) vasıtalarının halklarının nabzını tutmak ve harekete geçirmek için uygun bir vasıta olduğu keşfedilmişti (2). Böylece twitteroloji, sosyal radar uygulamaları kurgulandı ve Arap hareketlerinde kullanıldı. Bugün gelinen aşama, Büyük Ortadoğu Projesi’nde Suriye ve İran defterinin henüz kapanmamış olması ve daha doğuda bekleyen yeni rejim değişiklikleridir. ABD, stratejik ağırlık noktasını Ortadoğu’dan Asya-Pasifik bölgesine kaydırmaya karar vermiştir ama bu Ortadoğu’yu tamamen terk edeceği anlamına gelmemektedir.

Soğuk Savaş sonrası sert güç alanında da radikal değişimler oldu. Savaş artık hem asimetrik hem de barış, kriz ve savaş dönemlerinin iç içe geçtiği müşterek çatışmaların bir karışımı olarak görülmektedir. Yeni bilgi teknolojileri, uzaya dayalı kabiliyetler, hassas ve güdümlü mühimmat savaşta silahlı kuvvetlerin etkinliğini önemli ölçüde artırdı. Son yıllarda artan özel savaş yöntemleri içinde özel (askeri) şirketler, özel kuvvetler ve insansız hava araçlarının kullanımı öne çıktı. Yeni yüzyıl için yeni bir silahlı kuvvetler gerekmektedir. Sert güç alanında düzenli orduların tekeli sona ererken onların yerini almamakla beraber, pek çok işlevleri (eğitim, lojistik, istihbarat, örtülü operasyonlar, ülke inşası) sözleşmeci şirketler (Contracting Firms) ve özel askeri şirketler tarafından (Private Military Companies) devralınmaya başlandı. 1990’lı yılların kaybedenleri düşmanını kaybettikleri için, gittikçe küçülen istihbarat servisleri ile kitlesel medya çağında lüzumsuz görülen geçmişin propaganda vasıtaları idi. 11 Eylül 2001 saldırıları ile birlikte başta ABD olmak üzere, onun liderlik ettiği uluslararası güvenlik yeni düşmanını bulmuştu; küresel terör. Önleyici müdahale konsepti; küresel terör ile savaş için sert gücü öne çıkaran, saldırgan bir anlayışı benimsedi. Bu anlayış, ABD’nin dış politika ve güvenlik felsefesine, güç projeksiyonu ve istihbarat kültürüne de etki etti. Silahlı Kuvvetler ve istihbarat gittikçe özelleşmeye başlarken, yumuşak gücün ‘dönüştürme’ işlevi, ‘yeni muhafazakârlar’ın kurguladığı Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile hayata geçti. BOP, Fas’tan Afganistan’a Ortadoğu coğrafyasındaki ülkelerin siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel olarak dönüştürülmesi, bu kapsamda Batı ile düşman olmayan (Ilımlı İslam anlayışına uygun) yönetimlerin işbaşına getirilmesini hedefliyordu.

ABD, ekonomisi için çok değerli gördüğü Asya-Pasifik bölgesindeki çıkarlarının korunması için güvenlik kurgusunu revize ederken, 2000’li yıllardan beri devam eden savunmasının dönüşümü; İran, Kuzey Kore ve Çin ile yapılacak savaşlara göre dizayn edilmektedir. Bu savaşların belirleyici güç bileşkesinde uzaya dayalı kabiliyetlerde üstünlük, füze savunması ve siber güvenlik olacaktır. Nitekim 2009 NATO Lizbon Zirvesi’nde bu kabiliyetleri yeni NATO stratejisine dikte ettirmiştir. CIA küçülmekte, pek çok işlevini Pentagon’a kaptırmakta ve askerileşmektedir. ABD terörle mücadelede insansız hava araçları ile daha fazla sayıda terörist öldürmekten daha iyi bir yöntem bulamamıştır. İstihbarat alanındaki tüm teknolojik üstünlüğe rağmen en iyi istihbarat yöntemi ele geçirilen teröristlerin sorgulanması olmaya devam etmektedir. ABD, yumuşak güç alanındaki üstünlüğünü geliştirmek istemektedir. Büyük ordular ile müdahale ve silahlı ülke inşasına mümkün olduğu kadar başvurmaktan bir süre kaçınacaktır. 2008 yılından beri yaşanan ekonomik krizin yol açtığı bütçe sıkıntısı ABD’yi zaman kazanmaya itmekte ve daha çok üçüncü tarafları kullanarak sonuç almayı öngören bir güvenlik anlayışına (leading from behind) neden olmaktadır. Bugün Ortadoğu’da taşeron ülkeler şantajla ikna edilerek (co-optation stratejisi) Amerikan oyunun sözde müttefiki haline getirilmektedir. ABD’nin hedefi değişmemiştir; dünya liderliğinde kendisine rakip olacak küresel bir gücün ortaya çıkışına mani olmak, kendi politikalarına uyum sağlama riski olan bölgesel güçleri ufalamak, hayati çıkarı olan serbest ticaret ve enerji kaynaklarına ulaşımın önündeki engelleri ortadan kaldırmak.

Hegemonya ve ekonomi-politik..

Dünyadaki tüm güç mücadelelerinin arkasında ekonomi-politik yatmaktadır. Bugüne kadar değerli maddelere (baharat, ipek, altın, gümüş, petrol, doğal gaz) ulaşmak büyük stratejilerin hedefi olmuştu. 21. yüzyılın en önemli stratejik değeri “bilgi” olacak ancak, güç mücadelelerinin temelinde gene stratejik ticaret pazarlarına ulaşmak ve yönlendirme hedefi bulunacaktır. Tarihsel olarak iki hegemon gücün (ABD ve İngiltere) temel olarak kullandığı düşünce “serbest ticaret” idi. Serbest ticaret ise hegemona diğer çevrelere ve pazarlara nüfuz etmek için gerekli yolu açacaktı. ABD, bu anlayış çerçevesinde neo-liberalizm ile hegemonya üretmeye devam etmektedir. Hegemonya ile ilgili bir çözümleme için tarihsel süreç içinde dünya ekonomik sisteminin gelişimine bakmak zorundayız. Sistemin başlangıcı olarak kabul edilen 14 ve 15. yüzyıllardaki Venedik-Ceneviz döneminde Kızıldeniz’den Hindistan’a ve Çin’e giden Venedikliler Akdeniz ticareti ve dünya ticaret yollarının kontrolünde egemen güç olmuşlardı. Ancak bu henüz bir hegemonya değil merkez ve çevre arasındaki değer aktarımlarının kontrol üstünlüğü idi. Nitekim Yavuz’un İran ve Mısır’ı fethi ile Venediklilerin yolunu kesmesi bu üstünlüğü kaldırdı. Ancak bu önderliği Osmanlılar geri almamış, bu sefer Ümit Burnu’nu dolaşarak Hindistan, Çin ve Japonya ile ticaret yapan Hollanda’nın dönemi başlamıştı. Dünya tarihine bakıldığında 15. yüzyıldan itibaren deniz güçlerinin dünya ticaretinden aldığı pay ile orantılı olarak güç dengesinde öne çıktığı görülmektedir. 15. yüzyılda Portekiz, 16. yüzyılda İspanya, 17. yüzyılda Hollanda bu kategoride sayılabilir. Uzak Doğu’dan dönen gemiler Hindistan’dan baharat, Çin’den ipek getiriyordu. Demirin bulunması ile birlikte demir-çelik endüstrisine hakim olan İngiltere’nin dönemi başladı. 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren I. Dünya Savaşına kadar küresel bir imparatorluk olan İngiltere, bu gücünü korumak için kendisine büyük maliyet getirecek Avrupa içi savaşlardan kaçındı.

İngiltere, küresel güç olma özelliğini imparatorluğu üzerinde inşa ettiği dört temel faktöre borçluydu (3);

- Sanayi devriminin öncüsü olarak teknolojinin imkânlarını ekonomik gelişme için kullanma yeteneğine sahip olmak.

- Dünyanın her tarafındaki denizlerde üstünlük sağlayabilecek kapasitede büyük bir deniz gücüne sahip olmak.

- Stratejik ticari amaçlarla Ortadoğu (Aden, Mısır, Kıbrıs) ve Uzakdoğu (Hindistan, Singapur) işgal edilen bölgelerin yanında gözü doymaz İngiliz göçmenlerinin aracılığı ile imparatorluk topraklarına katılan Avustralya ve Kanada gibi bölgelerin İngiliz ekonomik ve siyasi sistemine entegre edilmesi ve son olarak;

- Büyük miktarda ham madde ve yiyecek maddesini kendine çeken ve büyük miktarlarda demir, tekstil ürünleri ve mamul malları dışarı veren dev bir “körük” gibi çalışan ekonomisi ve bu ekonominin verdiği ticaret hacmi ve mali alanlardaki örgütlenme yeteneği.

18. yüzyılda Fransa ile birlikte öne çıkan İngiltere hegemon güç konumunu 1945’lere kadar sürdürmüştür. ABD, ancak 1898 yılındaki İspanya Savaşı sonrasında büyük güç konumuna gelerek hegemonya için yarışa dâhil oldu (4). ABD’nin yükselerek küresel hegemonyayı ele geçirmesi 1873’ten itibaren İngilizlerin hegemonya yarışında gerilemesi ile başlayan uzun bir süreç sonunda oldu. ABD iç savaşını sona erdirerek, Almanya ise ulusal birliğini sağlayıp Sedan’da Fransa’yı yenerek istikrarlı bir siyasi yapı oluşturmuşlardı. 1914 yılına kadar olan dönemde ABD çelik ve otomobil, Almanya ise kimya sektöründe başlıca üretici konumuna gelmişti (5). Almanya’nın küresel imparatorluk arayışı 1933’de ideolojik bir alt yapı kazanırken, ABD ise dünya liberalizmini savunmaktaydı. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in açıkladığı; ifade, ibadet, muhtaç olmama ve korku duymama şeklindeki dört özgürlük ABD liberalizminin sembolü oldu. Sonuçta, 1870’lerden itibaren İngiliz hegemonyası inişe geçerken onun halefi olabilmek için yarışan ABD ve Almanya arasındaki mücadeleyi II. Dünya Savaşı’nın sonunda ABD kazandı. Bununla beraber, II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesi Sovyetler ile girilen stratejik ittifakın sonunda mümkün oldu. 20. yüzyılda uluslararası politikaya beş büyük fikir hâkim oldu (6);

- Barış, savaştan daha iyidir.

- Hegemonya güç dengesinden daha iyidir.

- Kapitalizm, sosyalizmden daha iyidir.

- Demokrasi, diktatörlükten daha iyidir.

- Batı kültürü diğer kültürlerden daha üstündür.

Serbest pazar, hegemonya, Batı kültürü, barış ve demokrasi gibi kavramlar dünya politikalarında ve Amerikan dış politikasında 20. yüzyıldaki değerini önemli ölçüde kaybetmektedir.

Dünyanın hemen her yerinde ABD, kimlik sorunlarına endeksli toplum mühendisliği ve terörle savaş kisvesi altında yeni güvenlik sorunları ortaya çıkarıyor, bırakıp gittiği ülkelerde işler eskileri daha da içinden çıkılmaz hale geliyor. Sorun ABD’nin büyük stratejisinde ve meşruiyeti olmayan bu stratejinin kör tarafları ve askeri uygulamalarındadır. 2014 yılında Ukrayna ile birlikte Soğuk Savaş sonrası dönemin 11 Eylül 2001 ile belirlenen paradigmalarını bir kenara bırakıyor ve yeni bir dünya düzenine yelken açıyoruz. Çünkü artık içinde bulunduğumuz dönemi 11 Eylül sonrasının kuralları ile açıklama imkânı kalmadı. Yeni dönemin temel özellikleri şu şekilde sıralanabilir;

- ABD, gücünü kaybediyor; ekonomisi ve askeri kabiliyetleri hegemon konumunu sürdürmekte gittikçe yetersiz hale geliyor.

- Avrupa, 2008’den beri ekonomik kriz ile uğraşırken buna AB içinde kurumsal sorunlar da eklendi. Almanya, birliği tamamen sindirmeye çalışıyor.

- Küresel ekonomik son on yıldaki kriz başarı hikâyesine rağmen Çin’i de vurdu. Çin’in ekonomik büyümesinin yavaşlamasının sosyal sonuçları olacak.

- Rusya, Ukrayna’da başını belaya soktu ve cezası ekonomik oldu. Etrafındaki yakın kuşak erimeye başlayan Rusya, Orta Asya’ya güç kaydırıyor.

- Ortadoğu’da silahlı mücadeleler mezhep savaşı özelliği de kazanarak her köşeye yayıldı ve bölge harita değişikliklerine gebe, ulus-devlet yapıları buharlaşıyor.

- Stratejik büyük güç mücadelesinin Asya-Pasifik bölgesine kayması, başta Çin olmak üzere bölge ülkelerinin askeri kapasitelerini hızla geliştirmekte olması,

- Dünyanın içinde bulunduğu ağır ekonomik kriz nedeni ile müdahalelerin sivil güç-istihbarat işbirlikleri, cerrahi askeri operasyon niteliğine dönüşmesi,

- Soğuk Savaş’ın uluslararası güvenlik kurumlarının (NATO, BM vb.) etkinliklerinin azalması, terörün devlet enstrümanı olarak mutasyonu,

- 21. yüzyılın güvenlik ortamına gücün yeni boyutlarının (yumuşak, akıllı) ortaya çıkışı, dış müdahalelerin kapsam değiştirmesi (R2P, geriden liderlik),

- Uluslararası güvenlik gündemine yeni istikrarsızlık ve çatışma (siber, uzay, çevre, enerji, virüs vb.) konuları eklenirken, ekonomik güvenliğin öne çıkması,

- Şirketler, sermaye akışı, iş imkânları, tüketici pazarları gibi farklı ilişki türleri ile derinden iç içe geçmiş küresel ekonominin evrimi,

- İnsan uygarlığının yönünü kökten değiştirebilecek iletişim, sağlık, enerji, endüstri, ziraat, inşaat, ulaştırma gibi alanlarda beklenen yeni küresel dönüşüm.

Geleceği kim yazacak?

Her ne kadar uluslararası ilişkilerin görünen planında Batılı devletlerin seçimle işbaşına gelmiş liderleri gözükse de, dünyayı gerçekte yöneten bunları oraya getiren ve kendi çıkarları için savaşlar ve krizler çıkaran küresel sermayenin arkasındaki elit bir tabakadır. Küresel sermaye dediğimiz bu yapı içinde birbiri ile ilişkili üç temel örgüt bulunmaktadır; CFR, Bildelberg ve TriLateral Komisyon. İkisi de Yahudi kökenli olan İsviçre-Basel’deki Rothschild ailesi ile ABD’deki Rockefeller ailesi küresel sermayenin iki ana koludur. Türkiye’deki zenginler onların franschising (bayi) uzantılarıdır. Ultra-zengin uluslararası bankerler, küresel bir finans sistemi içinde dünya genelinde hâkimiyet ve kontrol kurmuşlardır. Bunun için temel olarak iki yöntem kullanılır; (a) Küresel olarak para tüm para akışını kontrol altına almak ve borçları az bulunan bir meta (genellikle altın) üzerinden ödetmek. (b) Hükümetin ve siyasi otoritenin kontrolünden tüm mali vasıtaları almak, özel bankacılığı çıkarları için kullanmak. Finansal kapitalizmin iki temel direği olan’ Wall Street’ ve ‘Londra City (City of London)’ arasındaki ilişkiyi anlamadan cebimizden paranın nasıl çekildiğini anlamamız mümkün değildir. Küresel sermayenin para planlama ve aklama merkezi Londra City’dedir. Aksiyon merkezleri ise Wall Street, Belçika-Brüksel ve Singapur’dadır (7). Küreselleşme ile dünya ekonomileri gittikçe entegre olurken, küresel finansal güçler milli hükümetlere kendi ekonomilerinin özellikle istihdam ve sermaye yapısını şekillendirmede gittikçe daha az manevra alanı bırakmaktadır. Bunun temel nedeni küreselleşmenin ABD’den başlaması, yarattığı zengin merkezden fakir çevreye doğru zenginlik akışını kontrol etmesidir. Ülkelerin artan kamu ve özel borçları, onları ABD’nin ekonomik diplomasisinin uydusu haline getirmekte, IMF ve Dünya Bankası’nın kredilerine dayalı para politikaları ekonomileri geliştirmemekte, kutuplaşma artmakta; Afrika, Latin Amerika ve Asya’da hırsız yönetimlere neden olmaktadır. Özelleştirme ve vergilendirilmeyen yabancı yatırımlar ise ülkede verimliliği artırmak yerine sermaye kaçışına ve ülkede medya sahibi tekelleşmenin artmasına yol açmaktadır. Sonuç, teknoloji gelişirken ekonomilerin gittikçe sanayiden uzaklaşması, diğer yandan halkın yaşam standardının düşmesidir. Sorunun özünde ise sanayi kapitalizminin yerini son 30 yılda finans kapitalizminin tamamen doldurması var.

21. yüzyıla kadar iki tür kapitalizm vardı. Bunlardan birincisi (yatırım, üretim) sermaye kapitalizmi idi. Bu klasik kapitalizmde eşya üretilir ve satılırdı. Üretimin üç unsuru; toprak, iş gücü ve sermaye idi. Daha sonra ortaya çıkan finansal kapitalizm ise paradan para kazanmak hedef oldu. Bankacılık ve sigorta gibi üretime dayalı olmayan işlemlerden para kazanılmaya başlanıldı. 200 yıllık bu düzen önce 1990’lardan itibaren Çin ile büyük bir darbe aldı. Çin, sosyalist üretim modelin koruyarak kapitalist üretim teknikleri hiç kimsenin aklına gelmeyen bir düzen kurdu. Büyük nüfusuna üretimde iş sahası açtı ve çok ucuza hatta zararına ürettiği mallarla küresel fiyat dengesini kendi lehine bozdu. Böylece küresel üretim parametrelerini eline geçirdi veya diğer bir deyişle dünyadaki sanayi sermayesi Çin’e hapsoldu. Bindikleri dal olan sanayi kapitalizmi Çin’e hapsoldu, paradan para kazanan finans kapitalizmi ise bir doyuma ulaştı. Bu dönemde ABD’de yeni bir kapitalizm doğdu ve ülkenin çöküşünü önledi; bilgi ekonomisi. ABD’ye teknoloji köpüklerine dayalı bilgi teknolojisine dayalı kapitalizm kaldı. Büyük ölçüde klasik sermaye kapitalizmine dayalı Avrupa ekonomisi ise yeni düzene ayak uyduramadığı için son 15 yıldır bocalamakta, üretim çok azaldığı için işsizlik sorununu aşamamaktadır. Son 25 yıldır bu küresel zenginlerin arkasında olduğu savaşlar, felaket tellallığı ve özellikle bilgi ve haberleşme teknolojisinde yaratılan teknoloji köpükleri kısa dönemli büyük karların edinildiği kapitalizmin de türünün artık son günlerini yaşıyoruz. Kapitalizm ölürken bugün olan bitenler 200 yıl öncesinin teorisyenlerinin öngörülerine uymuyor, yeni bir ekonomi teorisine ihtiyaç var. 2012 yılında, Daron Acemoğlu ve James Robinson, “Ulusların Düşüşü” kitabıyla; “Kapsayıcı büyüme için kapsayıcı kurumların gerekli olduğunu, sömürücü kurumların ise büyümenin elit bir azınlığın elinde birikmesine yol açtığını” söylediler.

ABD bugüne kadar uluslararası örgütlerdeki etkinliği ile dünya siyaseti kadar ekonomisine de yön verdi. Dünya pazarlarını istediği gibi paylaştı, parayı kontrol etti, kuralları kendine göre koydu ve ekonomiyi baskı aracı olarak kullandı. Kapitalizmin çöküşü ile birlikte yeni uluslararası düzen ABD’nin hegemon rolüne rakip kurum ve eğilimler ortaya çıkardı. ABD yaptırımları ile köşeye sıkıştırılmaya çalışan Rusya, uzun zamandır Batıyı BRICS ile dengelemeye çalışıyor (8). Çin için ise BRICS, Soğuk Savaş sonrası sıfırlanan jeopolitik ve jeoekonomik koşullarında ülkenin küresel angajmanı için diğer bir kurumsal platformdur. Brezilya’da Temmuz 2014’de yapılan BRICS Zirvesi’nde IMF ve Dünya Bankası yerine yeni bir küresel finansal kurum oluşturulması kararı çıktı. Muhtemel adı Yeni Kalkınma Bankası olacak bu yapı gelişmekte olan ülkelere altyapı projeleri için fon sağlayacak (9). Sadece Dünya Bankası ile değil, ABD-Japonya liderliğindeki Asya Kalkınma Bankası ve Çin’in Asya Altyapı Yatırım bankası gibi bölgesel bankalar ile de rekabet etmiş olacak. Bankanın önceliği ekonomisi çökmekte olan ülkelere IMF’den önce sahip çıkmak ve böylece Batı merkezli finansal sistemi kırmak. BRICS’in planları arasında tıpkı Avrupa’nın Euro’su gibi uluslar arası ticarette Batı parasına mahkum olmak yerine yeni bir para sistemine geçmek de var. ABD ve Avrupa Birliği arasında ya da Atlantik’in iki yakasında Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) yanında, 2014 yılında Transatlantik Serbest Ticaret Anlaşması (TAFTA) ile ilgili gelişmeler de görüldü. Çin yükselişini frenlemek isteyen ABD, diğer tarafta Trans-Pasifik Ortaklığı’nı (TTP) kurmaya çalışıyor. ABD başkanı Obama, Hindistan ile ilişkilerini 21. yüzyıldın stratejik ortaklığı olarak tanımladı ancak Hindistan, her zaman Ruslara daha yakın olmayı tercih ediyor.

Amerikalılara göre küresel sistem son 30 yıldır şu beş temel düzeni geliştirmeye çalışmaktadır (10);

- Karşılıklı ticarete dayalı ve ayırımcı olmayan bir ekonomik düzen,

- Döviz dalgalanmaları karşısında mali istikrar sağlamayı hedefleyen finansal düzen,

- Ülke egemenliği ve serbest ulaşımı korumak için denizcilik düzeni,

- Nükleer silahların yayılmasını önlemek için kurulan nükleer düzenleme,

- Temel özgürlükler ve demokrasi süreçlerini korumak için insan hakları düzeni.

Bu beş boyut kendi içinde önemli kırılmalar ile karşı karşıyadır. Küresel liberalizasyon çöktü, bölgesel ekonomik bloklar ortaya çıktı ve küresel ölçekte devlet teşebbüsleri Dünya Ticaret Örgütü’nün düzenlemelerini test ediyor. Son yıllardaki mali krizler uluslararası finansman düzeninin meşruiyetini sorgulanır hale getirdi. Batı dünyasının ekonomik üstünlüğünün askeri garantisi olan ABD küresel deniz gücü projeksiyonu Çin tarafından Güney Çin Denizi’nde, Rusya tarafından Arktik okyanuslarda tehdit edilmektedir. Kuzey Kore ve İran, nükleer tehlike olarak görülmeye devam etmektedir. İnsan hakları eski ve yeni pek çok baskı ile karşı karşıyadır. Dünyanın farklı yerlerinde bölgeselleşme eğilimleri artmakta, DTÖ, IMF ve NPT gibi düzenlemeler etkisini yitirmektedir.

2008 Washington Zirvesi ile ABD’de başlayan G-20 zirveleri iki önemli başlıkta ısrar etmiştir; birincisi finansal düzenlemeler (regülasyonlar), ikincisi korumacılık. Yani gelişmekte olan ülkelere şu söylenmiştir; “Mali yapınızı ve para politikalarınızı Washington Uzlaşısı çerçevesinde düzenleyin sonra da emtia ve para piyasalarınızı bizim koşullarımızla bizim çıkarlarımız gereği belirleyin”. AB ve ABD korumacılığın her türlüsünü, özellikle standardizasyon uygulamalarıyla gelişmekte olan ülkelere uygularken, gümrük birliklerini ve anlaşmalarını kendi ticari akışları gereği tek yanlı düzenlerken, gelişmekte olan ülkelere bütün G-20 zirvelerinde, “Aman ha, korumacılık yapmayın” tavsiyesinde bulunmaktadır. Doksanlı yıllarda küresel “bağımsız” düzenleme ve denetleme kurumları ile, gelişmekte olan ülke ekonomilerinin, seçilmiş hükümetlerden bağımsız olarak, yönetilmesi gerektiği tezi ortaya çıktı. Bu kurumlar, küresel sermayeye -dolayısıyla- küresel finans ve sınai tekellerine- bağımlıdır. 2009’daki Londra Zirvesi’nde ise gelişmekte olan ülkelere, Finansal İstikrar Kurulu gibi kurullar kurmaları öğütlenmiştir. Bu Finansal İstikrar Kurulları, bir sömürge uygulaması olan Para Kurulları gibi çalışan ve seçilmiş hükümetlerden bağımsız hareket eden “bağımsız” düzenleme ve denetleme kurumlarının oluşturduğu bir üst ekonomik ve finansal kurum olarak düşünülmüştür. Tam bu dönemde, gelişmekte olan ülke merkez bankaları da küresel sisteme göbekten bağlanarak “resmi” para politikası olarak artık çağ dışı bir uygulama olan enflasyon hedeflemesini benimsemiştir. Bugün bu kandırmacayı savunmak ve uygulamak, gelişmekte olan ülkeler için artık utanç sayılmalıdır (11).

G-8 ülkeleri, zorunlu olarak ve ancak gelişmekte olan ülkeleri içine alan ama onların yönetildiği/yönetileceği bir platformla krizin üstesinden geleceklerini düşündüler. G-20, dünyanın hem en büyük hem de sistemik açıdan en stratejik ülkelerinin bir araya gelmesi ve kurumsallaşması sürecidir. ABD ve AB yani Batı, 2008’de ortaya çıkan krizini dünyanın Doğu’su üstlensin derdindedir. Bununla da yetinmeyip, gelişmekte olan ülkeler (yani dünyanın doğusu ve güneyi) ancak gelişmiş ülkeler (Batı) kadar ancak büyüsün ve bu ülkeler dengeyi bozmasın diye düzenlemeler peşindedir. Bu tartışmalar G-20 içinde iki kutup oluşturmaktadır. Bir yanda gelişmekte olan ülkelere, gelişmiş ülkelere ayak uydurmasını öğütleyen ve Doğu’nun, 20. yüzyıl -Batı- paradigmasının dışına çıkmamasını sağlamaya çalışan bir G-20 var. Diğer yanda ise Batı’nın krizini artık taşımak istemeyen ve kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir büyüme ve kalkınma yolu çizmeye çalışan gelişmekte olan ülkelerin G-20’si bulunmaktadır. Diğer yandan G-20 Enerji bakanları, G-20 tarihinde ilk defa kapsayıcı enerji işbirliği konusunda anlaştı. Bu, enerji paylaşımının birkaç ülkenin tekelinden çıkması ve kaynak ve fiyat mekanizmalarının gelişmekte olan ülkeleri de hesap ederek yeniden oluşturulması anlamına geliyor. 2008 krizinin, yalnız bir gelişmiş ülkeler finans krizi olmadığını, 1929 ekonomik krizinden daha yaygın ve kapsayıcı bir gelir dağılımı bozukluğunun sonucu olduğu gibi, bu gelir dağılımı bozukluğunu sürekli yeniden üreterek sürdürülemez bir yoksulluğa yol açacağını sistemin ideolojisini üretenler keşfetti. Dolayısıyla, “Ekonomilerin büyümesinden biraz da yoksullar yararlansınlar ki başımıza sistemik bir dert almayalım” denmeye başlandı.

Çin ve IMF yetkililerince yapılan toplantılarda Çin’in parası Yuan’ın, IMF’nin özel hesap birimi olan “Özel Çekme Hakkı (SDR)” sepeti içinde değerlendirilmesi kesinlik kazanıyor. Yuan’ın SDR içinde değerlendirilmesi, bir Bretton-Woods kurumu olan IMF’nin yalnız dolara dayalı Bretton-Woods sistemini bir kenara koyması demektir. Bloomberg’in haberine göre Yuan, SDR içinde rezerv para muamelesi görürse, en az bir trilyon dolar tutarında küresel rezerv Çin varlıklarına çevrilecek. Bunun yalnız bir başlangıç olduğunu, Yuan parasıyla yapılan ticaretin de hızlanarak küreselleşeceğini söylemeye gerek yok. Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) faiz artıramaması, Avrupa Merkez Bankası’nın daha gevşek bir para politikasından ve yeni genişlemelerden bahsetmesi zaten iki önemli olguya işaret ediyor; birincisi, Batı’nın krizi derinleşerek devam ediyor; ikincisi, var olan para sistemiyle ve buna bağlı paradigmayla bu kriz aşılamaz. IMF’nin bile varlık gerekçesini inkâr eden bir yola mecbur kalması ve FED’in faiz artırmamasını istemesi, Yuan’ı SDR’ye kabul etmeye hazırlanması, 2. Dünya Savaşı’nın tüm ekonomik ve siyasi sonuçlarını yitirmeye başladığımız bir döneme girdiğimizin işaretidir. Bu, “sessiz” küresel bir devrimdir (12). Bu devrim, yalnız ekonominin ticari ve parasal yüzünde kendini göstermiyor. Üretim araçları tümüyle değişiyor, bunların sahipliği ve buna bağlı sermaye birikimi çevrimi de hızla değişiyor. Eski sermayenin değersizleştiği ve adeta kendini imha ettiği bir döneme adım attık. Dünyanın ekonomik ağırlık merkezi Batı’dan Doğu’ya kayarken, teknoloji tek başına bütün diğer üretim faktörlerini sollayacak bir başat üretim aracı ve faktörü olurken, bu değişimin siyasi sonuçları olacak.

Sonuç; Standart güç ve standartlar savaşı..

Sonuç olarak, bugün sert güç iş yaramıyor ama uluslararası ilişkilerde güç kullanımı ya da güç kullanma tehdidi ortadan kalkmıyor. Yumuşak güç, rolünü iyi oynayamıyor. Yumuşak güç, yapısal güç ile ilgilidir, oyunun kurallarına ve kimlerin aktör olacağına karar verir. Bunun alt yapısı ise uluslar arası dil, bilgi ve teknoloji gibi kültürel faktörlerde küresel liderliği ve böylece empoze etmeyi gerektirir. 2011’de dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan 2014’de Çin, bilimsel araştırma alanında ABD’yi geçti. Bugün, Ph D sahibi bilim insanı ve mühendislerin %90’ı Asya’dadır (13). Bilimsel laboratuarlar, araştırma merkezleri ve akademik kuruluşlar uzun zamandır yeni fikirler ve buluşlar peşinde çalışıyor. Bu gayretler geleceğimizi belirleyecek etkenlerden sadece biri ama en önemlisi. Bu yüzden, henüz geleceği kimse yazamayacak olsa da bilimsel ve teknolojik gelişmelerin geleceğimizi nasıl değiştirebileceği ile ilgili öngörüleri ve muhtemel değişimleri ifade edebiliriz. Çünkü geçmiş bizim geleceğe nasıl baktığımızı etkilerken, hayallerimiz bilimsel ve teknolojik gelişmelere yön verir. Yeni uluslararası sistemde üç ana ekonomik motor bulunmaktadır; ABD, Avrupa ve Çin. Çin’in küresel çekicilikte ilk 30’a girememesi onun küresel bir güç olmasının uzun zaman alacağının da göstergesidir. Ian Bremmer’e göre dünya G-0 gününde yani hiç bir ülke ya da blok tek başına uluslararası gündemi belirleyecek bir siyasi ve ekonomik mekanizmaya sahip değildir. Moises Naim’e göre bu dönem ‘gücün sonu’ olarak tanımlanabilir; “gücü edinmek kolay, ama kaybetmek daha kolay, kullanmak hepsinden zor”. Askeri güç yerine artık ekonomiyi çok sarsmayacak yöntemler bulunuyor. Küresel hegemonya mücadelesi artık daha rekabetçi ve dağılmış bir güç olgusu ile karşı karşıyadır. Batı ruhunu o kadar çok sattı ki, artık alıcısı yoktur. Peki, geleceği kim yazacak? Bu yeni güç tipine Andrew D. Bishop “standart güç” ya da “standartların gücü” adını koydu (14). Tıpkı, II. Dünya Savaşı sonrasında sonrasında Bretton Woods kurumları (IMF, Dünya Bankası, GATT) ile yeni bir ekonomik düzen oluşturulması gibi şimdi de standart güç ile dünya kaynaklarının nasıl sahiplenileceğinin kuralları yazılıyor.

Standartlar yeni değil ama hükümetler gittikçe daha az tehdit eden, yeni etki şekilleri arıyorlar. Standart güç, farklı olduğu kadar, dönüştürücüdür. Farklıdır çünkü gizli teknik tartışmalardan doğmuştur, dönüştürücü olmasının nedeni ise belirlenmiş bir standardı uygulama yeteneği vardır. Bu bir standartlar savaşıdır ve zamanla bir yenisi ile değiştirilir. Standart güç savaşı önce son zamanlardaki Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ve Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) görüşmelerinde yaşanıyor. İkisi de 21. yüzyılda küresel ticaretin nasıl yapılacağına ilişkin standartları koyma yarışıdır ve Obama’ya göre, Çin bunu yapmadan ABD bu kuralları yazmalı yani standartları dayatmalıdır. Şu anda ABD Kongresi’nde 21. yüzyılda uygulanacak daha yüksek ve geçmişten daha korumacı ticaret standartları üzerinde çalışılıyor. AB Ticaret Komisyonu’ndan Cecilia Malmström de geleceğin küresel kurallar için altın standartlar oluşturulacağını söyledi. Batı yüzyıllardır kendi jeopolitik pozisyonunu muhafaza etmek için hep altın standartlar koymaya alışkındır. TTIP’in ekonomik NATO olması öngörülürken, TPP’nin diğer bir uçak gemisi olacağı benzetmeleri yapılıyor. Batının müttefikleri Çin’in yeni kurduğu Asya Altyapı Yatırım Bankası’ndan (AIIB) uzak tutulmaya çalışılıyor. Ancak, standart güç sadece Batının silahı olmaktan çıktı. Çin, Rusya ve Hindistan da kendi standartlarını koymaya çalışıyor ve standart patlaması yaşanıyor. Yarının tercih edilen standartlarını koyanlar hem büyük ekonomik sıçrama yapacak ve jeopolitik olarak bundan en çok faydalanacak. Standart güç küresel iş dünyasının ortak dilini yazmakla ilgilidir. Bu standartlar boşlukta değil, yoğun rekabet içinde gelişiyor ve üzerine mücadeleler veriliyor. Ülkeler ürünlerinin son standardının uluslararası olarak tanınmasını hedefliyor.

Standart güç küresel iş dünyasının ortak dilini yazmakla ilgilidir. Ancak, başta olmak üzere ekonomi-politiğin ilkelerini ülke içinden başlayarak yeniden yazmaya başladılar. ABD artık küresel sermaye ve özelde Wall Street ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye çalışıyor. Bakın, ABD Başkan adayı Bernie Sanders neler diyor (15);

- Amerika’nın orta sınıfı 40 yıldır yok ediliyor, 29 milyon Amerikalının sağlık güvencesi yok, gelir ve varlık eşitsizliği korkunç boyutta, yozlaşmış bir seçim finans sistemi var. Bu ülkede diğer ülkelerin gıpta ile baktığı teknoloji ve girişimcilik var ama siyahi çocukların %40’ı yoksulluk içinde yaşıyor, tüm yeni gelir ve varlıklar tepedeki insanlara gidiyor.

- Finans kurumları bu ülkeye korkunç zarar verdiler. Altı büyük finans şirketi ABD’deki GSMH’nin %60’ını elinde tutuyor. Kredi kartlarının üçte ikisini ve ev kredilerinin üçte birini onlar veriyor. Çare onları bölmekte ve Glass-Steagall sistemini yeniden kurmaktadır. Çok güçlü oldukları için Wall Street ile savaşmak için bir devrim gerekiyor.

- Wall Street’tekiler aç gözlü, dikkatsiz ve yasal olmayan işler yapıyor, dünyayı soymaya devam ediyor. Tedy Roosevelt hayatta olsa idi, servet ve güç konusunda bu yığılmaya müsaade etmezdi. Hillary Clinton’un bölmek ve finansal güç merkezi bölmek ya da mücadele etmek konusunda bir niyeti yok.

- ABD’de herkes Wall Street’e karşı ama kimse bir şey yapmıyor. On yıldır lobiciliğe ve kampanyalara beş milyar dolar harcadılar. Kongre Wall Street’i değil, Wall Street Kongre’yi fazlasıyla düzenliyor. Wall Street, kendinden ibaret ait bir dünyada yaşıyor, istihdam yaratmıyor, olabildiğince fazla para kazanmak istiyorlar. Bankacılar hapse girmeyecek kadar büyük kabul ediliyor yani batmak için çok büyükler kuralı ile yaptıkları yanına kar kalıyor.

- ABD hükümeti bireylerin değil, şirketlerin peşine düşüyor, trafikte sola dönmeyi unutan hapse girebiliyor ama ekonomiyi yok eden girmiyor. Uyuşturucu kullananların sabıka kaydı var ama ekonomiyi, milyonlarca kişinin işini, evini ve tasarruflarını yok edenlerin kaydı bulunmamaktadır.

- Amerika’da aç gözlü bir güç merkezi var ve mesele oturup onlarla nasıl daha iyi bir ekonomi yaratılacağı değil, onlar daha fazla güç ve zenginlik istiyor, daha fazlası için orta sınıfı ve işçi sınıfını ezmek istiyorlar, tehdit etmiyor, yok ediyorlar. Teknoloji bu kadar ilerler ve üretim yaparken insanlar daha düşük ücretler için daha fazla çalışıyor. Tepedeki yüzde 1’lik grubun onda birinin toplam varlığı alttaki yüzde’90’luk grubun varlığıyla neredeyse eşit.

ABD, 1790’lardan 1940’lara kadar yani tarihinin %70’inde anayasal olarak korumacı politikalar izledi. Bu gümrükler sayesinde ABD ve Almanya, İngiltere’nin serbest ticaret yalanından kendilerini korudu ve milli ekonomilerini geliştirdiler. Buna rağmen ABD, 1920’lerde sanayi üssünün yağmalanmasını önleyemedi. ABD, 1840’larda İngiltere’nin yaptığı gibi 1940’larda serbest ticaretin ideolojik liderliğini yapmaya başladı (16). Milli sanayi sektörleri gelişen ABD artık gümrük duvarlarının ardında korunmaya değil, yabancı pazarlara hükmetmeye ihtiyaç duyuyordu. Hemen serbest ticaret ile Amerikan liberal özgürlükleri arasında bağlantı kuruldu. Bugün eğer Çin rekabet edilemez bir üretim üstünlüğü ele geçirirse, hemen merkantilizm ve serbest ticaret söyleminden vazgeçilecek, Amerikan icadı devlet kapitalizmine dönülecektir. 21. yüzyılda standartlar savaşını küresel sermaye kazanmaya çalışıyor. II. Dünya Savaşı sonrası Londra’dan Wall Street’e taşınan ve 70 yıldır ABD atını kendi çıkarları için savaştıran küresel sermaye şimdilerde Çin’e taşınmak için yeni düzenlemeler yapmaya çalışıyor. İçinde bulunduğumuz dönem, ulus-devletler ile küresel sermayenin 200 yıllık mücadelesinin önemli bir evresidir. Bu savaşı kazananlar ve geleceği yazanlar jeopolitik olarak vasıtalar edinmiş olacaklar. Türkiye olarak, standart yarışında da geri kalmamalı, işe ülkemizdeki aç gözlülerden başlamalıyız. Dünya yeni bir ekonomi teorisi ararken, şimdi Türkiye olarak önümüze bakma zamanıdır.

Gelişen teknolojiye dayalı, toplumsal eşitsizliğin geçen, emeğin karşılığının alındığı, uluslararası ticaret gelişirken emperyalizmin kollarını kesmeye ve ülkelerin kaynaklarını emenlerin köklerini ve içerideki uzantılarını yok etmeye hizmet edecek bir teoriye ihtiyacımız var. Yapılması gereken ise üretim ekonomisini canlandırmak yanında bir an önce bilgi ekonomisine geçmektir. Hedef bilgi teknolojisini kullanarak yenilikçi bir ekonomi yaratmak olmalıdır. Özel sektör alanında, para kaynağı ve sermaye arayanlar için araçlar yaratılmalı, risk yönetimi desteği sağlanmalıdır. Kendi Silikon Vadi’mizi yaratmalı, bunun için teknolojinin olduğu ülkelerle parça parça da olsa köprüler kurulmalıdır. Bugünün akademik teorileri tehlikeli oldukları ölçüde yetersiz ve arkasındaki düşünsel varsayımlar yanlıştır. Sonuçta ABD hegemonyasını meşru kılacak düzeni, fikir çerçevesini ve güç kategorilerini bize enjekte etmektedir. Gerçek bir teori Batı merkezli değil, Batısı diye bir ayırım olmayan dünya üzerinden kendi özel koşulları içindeki aktörlerin ve coğrafyaların gerçekleri üzerine kurulmalıdır. Büyük hikâye kimin dünya hükümetini kuracağı değil, çok taraflılık içinde ekonomi ve politiğin nasıl bir araya geleceği, insanların ve insanlığın güvenlik sorunlarının devlet çıkarları öne çıkmadan kolektif bir şekilde nasıl çözüleceğidir. Böyle bir düzen için önce Batı haricindeki diğerlerinin yükselmesi ve sistemde adil bir pay sahibi olması bir başlangıç ve denge dönemi olabilir. Bu da ancak Batı dışındakilerin de her alanda ve daha fazla kurumlaşması ile vücut bulabilir. Şu an yaptığımız alternatif bir dünya kurmak için uyandırma hizmetidir.

Doç. Dr. Sait Yılmaz
@DocDrSaitYilmaz

ulusalkanal.com.tr


Kaynakça ve Dip Not

(1) Joseph S. Nye: Joseph S. Nye: Bound to Lead: The Changing Nature of American Power, Basic Books ( New York, 1990).
(2) Sait Yılmaz: Akıllı Güç, Kum Saati Yayınları, (İstanbul, 2012).
(3) Paul Kennedy Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü, Çeviren: B.Karanakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, (Ankara, 1995), s.181-186.
(4) İlhan Uzgel: Hegemon Güç Kutusu, Ed.B Oran, Türk Dış Politikası, Cilt I, İletişim Yayınları, (İstanbul, 2003), s.31.
(5) Immanuel Wallerstein: Amerikan Gücünün Gerileyişi, Metis Yayınları, (İstanbul, 2004), s.19.
(6) Steven Weber, Bruce W. Jentleson: The End of Arrogance: America in the Global Competition of Ideas, Harvard University Press, (2010), p141.
(7) Küresel Sermaye’nin kimliği ve Türkiye’deki bağlantıları için bakınız; Sait Yılmaz: Küresel Sermaye ve Türkiye, Kaynak Yayınları, (İstanbul, 2015).
(8) Samir Saran: From Cold War to Hot Peace: Why the Mighty BRICS Matter, Lowy Interpreter, (July 16, 2015).
(9) Peter Harris: A BRICS-Centered World Order?, National Interest, (July 17, 2014).
(10) Richard Fonatine: Salvaging Global Order, Center for a New American Security, (March 10, 2015).
(11) Cemil Ertem: Antalya Zirvesi ve iki G-20, Milliyet, (10 Kasım 2015).
(12) Cemil Ertem: Küresel “Sessiz” Devrim, Milliyet, (27 Ekim 2015).
(13) Richard Watson: 50 Ideas You Really Need To Know, Quercus Book, (London, 2014), p.20.
(14) Andrew D. Bishop: Standard Power: The New Geopolitical Battle, Eurasia Group, (October 7, 2015).
(15) Charlie Rose: Bernie Sanders İle Sohbet, Blommberg TV, (30 Ekim 2015, 23.00).
(16) Josef Joffe: The Myth of America’s Decline: Politics, Economics, and a Half Century of False Prophecies (New York: Liveright, 2013), p.352.
TTIP: Transatlantic Trade and Investment Partnership
TAFTA: Transatlantic Free Trade Agreement
TTP: Trans-Pacific Partnership
TPP: Trans-Pacific Partnership
AIIB: Asian Infrastructure Investment Bank
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.