banner863

Strazburg’a mum yakmak; Dedeme mektup


Yener Oruç

Yener Oruç

28 Ocak 2015, 00:26

 Eğin, Milli Mücadele yıllarında ahalisinin ad değişikliği talebiyle baş vurup, TBMM’den adını Kemaliye olarak alan ilçemiz seferberliğe çok sayıda gönüllü asker verdiğini aile ve yöremiz büyüklerinden çok küçükken öğrenmiştim. En çok da bizim köy vermiş. Çocukça bir öndelik duyusu ile olsa gerek bu durumla içten içe övünüyordum. Bizim köy vatanseverlikte öndeydi. Ama açıktan övünemiyordum. Çünkü babaannemin anlattıklarına göre büyük dedem düşmandan kaçarken Fırat’ı geçememiş, boğularak ölmüştü.

Dedeme çok kızıyordum kaçıp, vuruşmadan öldü diye. Savaşta, cephede olduğunu sanarak vuruşa vuruşa niye şehit düşmedi diye utanıyordum. Babaannem bu bilgileri verirken üstelesem de çok az şey söylüyordu. Sanıyordum ki o da benim gibi utanç verici buluyordu, şehit olmak yerine kaçarken, boğulup ölmeyi.
Az söylüyordu, sevgili babaannem. Çünkü sağ kalan sadece bir iki kişinin o da başka köyler üzerinden efsane kabilinden dolaylı anlatımlarıydı, o çocuk yaşlarda kulağına gelen.

Zaman zaman yeni bir şey anlatır da beni bu utançtan kurtarır diye çocuk aklımla sordukça, o yine aynı sözleri söylüyordu:"Düşmandan kaçarken Fırat, almış götürmüş onu." O ‘düşman” dedikçe utancım pekişiyordu. Düşmandan kaçılır mıydı hiç! Sanmıştım ki dedem silahını bırakıp, kaçmış. Çünkü babaannem hep düşman diye anlatıyordu. Oysa gerçek başkaydı.

Ne zaman ki tarih bilincim yerine oturdu. O yıllarda hiç işgale uğramamış ata toprağımızdaki düşmanın kim olduğunu öğrendim. Okuryazarlığı olmayan babaannem aktarımlarında hiç Ermeni diye bir niteleme yapmamıştı. Bir kere bile “Ermeni komitacılardan kaçarken” dememişti.

İşin gerçek yüzünü bilip emperyalizmi tanıyıp, suçladığından mı? Hayır! Kasaba ve komşu Ermeni köylerinde var olan günahsız Ermeniler alınmasın; olur da bir gün gidenler (Eğin Ermenileri için tehcir emri ve kaydı yoktur. Terk edişlerine neden gelişmelerin endişe vericiliğidir.) dönerlerse diyeymiş bu tavrı. İçlerinden çıkan komitacıların günahı yıkılmasın diyeymiş bunca yıl köy köy iç içe komşuluk ettiğimiz Ermenilere. Bu yüzden milletini hiç söylememiş bana o düşmanın. Düşmanlık sürmesin diye. Bu düşüncesini çok sonra fark edecektim.

Ata geçmişimizle ilgili bilinçli soruları soramadan babaannemi kaybetmiştik. Doğup, büyüdüğü topraklara aklı başında bir delikanlı olarak tatile gittiğimde kasabada tanıştığım ileri derecede iki yaşlı ata geçmişi öğrenmek için de bir fırsattı. İleri yaşlarına karşın dinç bir dimağa sahiptiler. Sorduğum sorulardan birine uzun boylu olanı boş bulunup ilk cümleye Ermenileri mesul tutarak başlamıştı ki diğeri;
“ Düşman da dostta her milletten çıkar. Devletlerin düşmanlığından bize ne! Milletin millete düşmanlığı olmaz. Bize böyle öğretti atalarımız. Sen Ermeni deyince tümünü düşman beller, bu toy. Kin tutar bu bize yakışmaz. “ sözleriyle sözünü kesecekti. Diğer yaşlı mahcup olmuştu, boşboğazlığına. Başı öne eğik olarak arkadaşının sözlerini başıyla onaylarken birden başını kaldırarak
“Ermeni dedimse kastım komitacılardı. Hem onların bazıları bizim buralı bile değildi. Bak şu köşenin yanı başındaki dükkândaki yemenici (yöresel ayakkabı imalatçısı) Ohannes ustanın babasına amca diye seslenirdim, yeğenlerimden ayırmam Allah bilir.” derken diğer yaşlı “Şimdi oldu.” diyerek sözü alacaktı ki uzun boylu olanı sesini biraz yükselterek izin vermeyip devam etti:” Seferberlik vakti acep buralarda da bir şey olur mu diye korkup, giden gitti de sonradan buralar viran oldu ekmek vermedi diye giden komşulara (Ermenileri kast ediyordu) çok kızıyorum belki ondan böyle bir laf ettim. Bir dilim ekmek bir baş soğan paylaşıp, geçinip giderdik. Buralarda böyle viran olmazdı. Belki de hala kalan ailelerden diye Ohannes’i de ailesini de çok seviyorum.” (*) diyerek söze öfkeli girişini anlatmaya çalışmıştı. Çok etkilenmiştim…

Sohbetin kalan bölümünde eski dostları, komşuları Ermenilerin hemen hemen 1960’lara kadar ara ara hasret gidermeye gelip gittiklerini, çoğunun yurtdışına göçtüğünü duyduklarını anlatıyorlardı. Artık ziyarete gelmediğinden yakınıp, sağ iseler Allah’tan selamet, sağ değillerse bol toprak diliyorlardı.

Bu bilgeliği başka topraklarda aramanın da boşuna bir çaba olacağını da idrak edecektim. Çünkü renklerin sadece yüzeyi değil birbirini de paylaştığı ebru sanatına beşik vermiş Anadolu’da etnik yapının da bir ebru olduğunu görürken, iki yaşlıyla gerçekleşen bu sohbette babaannemin niye milliyet belirtmeden düşman diyerek geçiştirdiğini bu sohbet sonrası anlamıştım.

Bu anlayış ve terbiyenin sadece babaannemle sınırlı kalmadığını son satır olarak yazarken dilerim ki bu satırlar Strazburg’da ki mahkemeyi aydınlatacak birer mum olsun. Ancak önce kişisel vicdan adına bir meşale tutuşturmak istiyorum, Büyük dedem İmamgilin İbrahim için:

Dede,

Şehit olamadan öldün diye sana haksızlık ettiğim için özür diliyorum. Sağ kalsaydın biliyorum kıvanacağın, kıvanacağımız bir madalyan olacaktı. Oysa seninle birlikte bizim köyden giden hepsi gönüllü; babaannemin diliyle "dokusandokkuz yigüt ( 99 yiğit)" ten geriye hiç dönen olmamış. Kızınız babaannemin, düşman adını saklaması nedeniyle çocukken şahsınız için haksız düşünceler taşımıştım.

Ne siz, ne diğerleri için ne yazık ki hiç biriniz için sağlam bir bilgi yok. Senin için rivayet, kıtadan dönerken şehit edildiğindir. Ancak Osmanlı Ordu kayıtlarında adlarınıza rastlanmadı henüz. Cephe kayıtların da o kıyamette pekiyi tutulmuş olması beklenemez ama 99'unuzdan birinin bile hiçbir yerde adı yok. Demek kıtaya bile ulaşmadan Harput yolunda, dağ başlarında katletmişler sizleri diye düşünüyorum. Kayıtlarınıza rastlanmadığından belli ki kıtaya katılmak için yoldayken daha silahlanmadan Taşnak komitacıları tarafından katledildiğiniz edildiğiniz ihtimali kuvvet kazanıyor.

Seferberlik yoluna düşenlerden, biraz olsun akıbeti bilinen sensin. Haberinin ulaşabileceği kadar tanıdık, tanındığın bir yerde canını Fırat’ın sularına teslim ettiğinden ya da canını kurtaranların dilinden ulaşmış olmalı 99 yiğitten en son şehit edilenin sen olduğu. Akıbetin için başkalarına göre kendimizi şanslısı saysak bile ancak bu kadarını biliyoruz.

Daha da acısı İbrahim Dedem,
Ne sen ne diğerleriniz seferberlikten dönemeyince, köyümüzden Kurtuluş savaşına katılacak kimse kalmadığından köyce İstiklal Madalyasız kaldık. Ancak bıkmadan izinizi sürmekteyiz. Yavuklularınıza sevdalandığınız her pınarın başına bir bir adınızı yazmak için.

Ata Dedem,
Ardında bir ana, genç bir kadın ve üç çocuk bırakarak sana ölüm biçen yedi düvelle savaşmaktan asla yılmayacağıma söz verir, bu uğurda ölümü hor gördüğümü bildirirken; çocukken hakkında düşündüklerim için defalarca özür dilerim. Senin ve yoldaşlarının kanına bulaşmış elleri bugün yalanla temizlemek isteyenlerle savaşırken en çok içimi, içimizi yakan; ne komitacılar ne onların milletidir. Asıl içimizi yakan aramızdaki gaflet, dalalet ve hıyanet erbabıdır.

Bu bir hayırsız, yüz kızartan evlat meselesidir. Hatta içlerinde "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi" asılsız iddiasıyla güç odaklarının en yüksek etki ajanlığını gerçekleştirerek sizlerin masum kanı üzerinde yürüyüp, Nobel ödülüne ulaştırılanlar da var.

Oysa Ermeni meselesi Türkler için bir varlık meselesiydi. Bu varlık meselesine belki de en iyi kanıt Kafkaslardan kopup gelen vahşetlerine Rus subayların bile isyan ettiği Ermeni komitacılardı.

Vahşetle, mezalimle ham bir hayalin peşindeki zavallılar olarak yenilmeye mahkûmdular. Çünkü sizler can ve yurt savunmasındayken onlar yedi düvelin emrindeydiler. Sizlerin ardılları yedi düveli de yenince yenilginin utancında müttefik olacaklarına o ham hayali sürdürmek için siz masumları katil ilan etmekte yine yedi düvelle müttefikliğe kalktılar.

Kendi soydaşlarının başını derde sokup, doğdukları topraklardan savaş gereği başka yurt topraklarına gönderilirken telef olan Ermenilerimizin yüzüne bu suretle bakma hakkını elde etmeye çalışmaktadırlar. “Dedelerimiz katil mi?” sorusunu sordurarak mevzi kazanmak istiyorlar. Bunun için de içimizdeki bazı unsurları kullanmaya kalkıyorlar.

Oysa Ermeni tehciri maksadını aşanlar daha o dönem cezalandırılmışlardı. Boğazlayan Kaymakamı Kemal bey gibi iftiranın pusulasında idam edilen yurtseverlerimizin acısını bile dillendirmemiştik, yıllarca. Çünkü ebrumuzda bir renk solmuştu. Bu nedenle Ermeni isyanı sonrası yengimize sevinen bile yoktu.

Üstelik yurdumuzu işgal ettiklerinde aynı iftiralar nedeniyle Malta’ya hapsedilen devlet adamı, asker ve aydınlarımızı suçlayacak bulgular olmadığından İngilizler, yurtseverlerimizi yargılayamamışlardı. Fakat yalan ve iftiralarını mavi kitap olarak bilinen bir bütünde toplayarak sözde soykırımı için ilk tarihkırımcılığı yapmak zorunda kaldılar.
Ancak bu sözde soykırımını kabullenmeyen gerçek bilim ahlakına sahip tarihçiler sadece bizde değil, bu iftira politikasını izleyen ülkelerde de var. Zaten maksatları onları da susturmaktır. Biz tarafız ve susmayacağız.

İbrahim dedem,

Sizler bize temiz kanınızla sınırlarını çizdiğiniz dünyanın merkezi olan çok önemli bir ülke armağan ettiniz. Önemi her geçen gün artıyor. Bu nedenle sizlerin diliyle yedi düvel şimdiki söylenişiyle emperyalizm bu topraklarda at oynatacağı bir düzeni kurmak istiyor. Bunun için 1915’de yaşanan mukataledeki karşılıklı boğazlaşmaları soykırım, sizleri de katil ilan etmekte sömürgeciliğe beşik olmuş parlamentoları birbiriyle yarışıyor. Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki düşünce ve ifade özgürlüğünü hiçe sayarak “Ermeni soykırımı yoktur” demek bile suç kabul ediliyor. Bu nokta bile nasıl bir düşmanlıkla karşı karşıya olduğunuzu ve olmakta olduğumuzu gösteriyor.

Masum ve silahsız olarak sadece sizler katledilmediniz. Kundaktaki bebekten, ana karnındaki bebeye kadar uzanan bir vahşetin mimarlarının tarihi yalanla kirletilmesine izin vermeyeceğim gibi gereğinde kanımın son damlasına kadar cephede olacağıma huzurunuzda söz veriyorum.

Ancak siz, dedem olarak halkların birbirine düşman edildiği savaşların kurbanı olsanız bile kızınız babaanneme verilen Türk terbiyesi gereği halkları birbirine düşman etmeden yaşamak, yetmiş iki millete aynı nazar ile bakmak geleneği içinde emperyalizmle yani sizin zamanınızdaki dille yedi düvelle savaşırken dahi bu geleneğimize dikkat edeceğimi bilmenizi rica ederim.

Dün, sizin Taşnak komitacılarıyla Ermenileri ayrı tutup, yurttaşımız Ermeni komşularınızı esirgediğiniz gibi bugün emperyalizmin geçmiş taşeronu Taşnak artıklarıyla, Ermeni halkını elbette ayırt ettiğimizi biliniz.

Eğer, bu dikkati göstermez isem ruhunuzu rahat ettiremeyeceğimi bildiğim gibi aksine bir tutumun içinde olduğum takdirde size uzanan ellerden hiçbir farkımın kalmayacağını çok iyi biliyorum. Bu nedenle rahat uyuyunuz, sevgili dedem.

Mübarek ellerinden bir gün öpmek üzere.

Torun evladın Yener Oruç


(**)
(*) Eğin (şimdiki Kemaliye) için alınmış bir tehcir kararı yoktur. 1877-8 savaş yıllarıyla bozulan bölge ekonomisi nedeniyle mani ve türkülerde izlerini gördüğümüz gurbet edebiyatına vesile olacak şekilde İstanbul başta olmak üzere önce yoksul Türkleri, göçe zorlamıştır. Ermenilerin de aynı nedenle göçleri olmuştur. Fakat ekonomi dışında başta Amerikan Protestan Kilisesi misyonerlerin faaliyetleri neticesi bir göç güzergâhı da söz konusudur. Kurulan ekonomik ilişkilerle bu güzergâhın çok yolcusu olmuştur. Kalan Ermenilerin 1915 ile beraber tehcire bağlı olmaksızın yurtların terkleri söz konusudur.
(**) Bu yazı çok önceden aile ve yakın çevreme gönderdiğim eski ve uzun bir yazımın kısaltılarak güncellenmişidir.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.