Subay ve bedevi


Oktay Yıldırım

Oktay Yıldırım

21 Eylül 2014, 14:05

O… Alışmış o… Sonradan görme çöl bedevisi. Alışmış parayla satın aldığı kölelere tecavüz etmeye. Önce döver sonra “parası neyse veririz” der. Beklenmez başka davranış.
Kuveyt Büyükelçisi açıklama yapmış. Hani şu, kurmay yarbayı sokak ortasında dövenler var ya... Demiş ki, “diplomatları sınır dışı ederseniz, çok sayıdaki Kuveyt’li işadamı Türkiye’deki yatırımlarını kesecektir.” Yani diyor ki bu sonradan görme, “paranın musluğunu kapatırız.”
Peki, nereden buluyor bu cesareti?
Çünkü Hava Kuvvetleri Komutanı bile gazetecilere, “herhalde gereğini yaparlar” dedi. Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinden, kınama mesajı yayınladı. Hava kuvvetlerindeki pilot arkadaşları da öyle yaptı… Dayağa karşı, sadece kelimeler. Herkes başkasından ama özellikle de ne olduğu belli olmayan o tuhaf kavramdan, “hukuk”tan bir şeyler bekliyordu…
Alıştık nasıl olsa, kafalarımıza çuvallar geçmesine, arkadaşlarımızın kelepçelenip götürülmesine, sabah namazında evlerimizin basılmasına… Alıştık aşağılanmaya, PKK’lı Meclis'te azarladı, yolda bıçakladı, Suriyeli bile dövdü, bir Kuveytli kalmıştı.
O yarbay da biliyordu bu işin sonunda yalnız kalacağını. Bu yüzden silahını çekerek nefsini ve onurunu korumak için kullanmadı. Hatta belki bir subay olarak silah bile taşımıyordu. O pilotu tanıyan veya tanımayan silah arkadaşları, bu saldırıyı kendilerine yapılmış sayıp, aynı karargâhlarda çalıştıkları Kuveytli subayların ağzını burnunu kırıp kapının önüne bu yüzden koyamadılar. Hiçbiri, ama hiçbiri, “arkamdan kimse gelmese ne olur, yalnız kalsam ne olur, nefsimi ve silah arkadaşımın onurunu korumak için kimseye ihtiyacım yok” diye düşünmedi. Bilmiyorlardı böyle düşünmeyi.
Meydan bomboştu yani, “hukuk” çözecekti sorunları.
E Kuveytliler de baktı bunlarda tık yok, “paranın musluğunu kapatırız” deyip çıktılar.
Yeri geldi. Bunu yazmalıyım.

MUSTAFA KEMAL NE YAPARDI

Mustafa Kemal Atatürk’ün mantığında, benzer, hatta çok daha hafif bir durumda Türk subayı ne yapar?
Atatürk; l. Dünya savaşı sırasında, 30 Haziran -28 Temmuz 1918 günleri arası tehlikeli bir biçimde bozulan sağlığına kavuşmak için Karlsbat'da bulunmaktadır. Karlsbat' da Türkçe ve Fransızca olarak günlük anılarını yazar. Atatürk Karlsbat'da daha önceden tanıştığı ünlü gazeteci Hüseyin Cahit Bey' le (Yalçın ) rastlaşır. Birden onunla ilgili bir anısını anımsar ve defterine yazar.
24 Temmuz 1908 'de Hürriyet'in ilanından sonra bir Yunan gazetesinde Türk Ordusu'nu ağır aşağılayan (hakaret eden) bir makale yayınlanır. Devlet, siyasal yetke ve o zamanki basın bu ağır aşağılamaya hiçbir tepki göstermez.
Yalnız Hüseyin Cahit Bey bu ağır aşağılamaya bir yazı ile karşılık verir. Bu nedenden ötürü Türk Subayları Selanik Ordu Evi'nde Hüseyin Cahit Bey'e bir "altın kalem" armağan etmek için bir tören düzenler. Bu töreni düzenleyenlerin başında Atatürk'ün Harbiye'den sınıf arkadaşı emekli Yüzbaşı Tahsin Bey vardır. Tahsin Bey Selanik'te "Silah" isimli bir gazete yayınlamaktadır. Tahsin Bey'in ünlü takma ismi "Silahçı Tahsin"dir.
O sırada kıdemli yüzbaşı olan Atatürk Yunanlı yazarın yazısını okumamıştır.
Görkemli törende Silahçı Tahsin Bey; Yunanlı yazar hakkında; küfürlü, aşağılayıcı, çok coşkulu bir konuşma yapar. Atatürk Silahçı Tahsin'in konuşmasını beğenmez. Atatürk töreni yöneten 3. Ordu komutanından izin alarak şu konuşmayı yapar:
"Tahsin Bey: eğer bir Yunan gazetesi Türk Ordusu'nu aşağılamışsa, bu olayı Hüseyin Cahit Bey'in karşıt bir makale yazması kapatamaz. Sorunu ciddi olarak çözümlemek zorunludur. Devletimizin bu konuda resmi bir karşılık vermesi gerekir.
Bu girişimden ayrı olarak Türk Ordusu'nun üzüntüsü ve tepkisini göstermek için, bence Hüseyin Cahit Bey'in makalesinin hiçbir etkisi olamaz. Olağanüstülük şöyle olur.
Örneğin; sizin gibi kahraman bir ordu üyesi, kalkar Atina'ya gider. Bu gidişi hem kişisel olarak yaparsınız, hem de Türk Ordusu'nun aşağılanmayı kabul etmeyen bir üyesi olarak yaparsınız. Türk Ordusu'nu aşağılayan makaleyi yazan yazarı ve bu yazıyı yayınlayan gazetenin sorumlu yazı işleri müdürünü Atina'da bulursunuz.
Onları düelloya davet edersiniz. Yazar ve sorumlu yayın müdürü düello davetinizi kabul etmezlerse, onları orada Atina'da vurursunuz. Sonra da, gider polise teslim olursunuz. Böylece hem Türk Ordusu'nun şeref ve onurunu kurtarırsınız, hem de bu yolda her çeşit sonuca katlanırsınız." (Metin Erksan, Mare Nostrum, Hil Yayınları, İstanbul-1997)
Böyle olursa kimse, “parası neyse verelim” diyemez. Kimse sabaha karşı yüzlercesinin evini basamaz. Kimse yol ortasında dövemez, böyle olursa TBMM’de PKK sözcüsü milletvekili generallere “haddinizi bilin” diye bağıramaz.
Böyle olursa bütün dünya bilir ki, bu milletin ordusu askerlerden oluşuyor. Ve bütün politikacıları satılmış bile olsa, sırf bu yüzden gözünü hudutlarımıza, topraklarımıza dikemez…

HAFTANIN YAĞ REKORTMENİ

Ahmet Davutoğlu için de yapılıyor artık bu işler. Yeni Şafak’tan Osman Akkuşak. Adı da pek bir uyumlu yazısıyla… AK KUŞAK, AKK UŞAK…
Şöyle yazmış: “çiçeği burnunda başbakanımızın şu on – onbeş gün içinde gösterdiği performansı haz duyarak seyretmekten, takdir ve sempati hisleri içinde takibetmekten kendimi alamadım..kafası akademik ölçülere göre çalışan, ihata gücü geniş, tahlil ve terkib kabiliyeti yüksek bir siyaset adamıyla karşı karşıyayız..”
Billahi, ne noktalama işaretlerine dokundum, ne küçük harfle başlayan cümlelere. Aynen yayınlıyorum ki, görülsün, böyle yazabilmenin koşuludur bu düzey…

ZAMAN VE TARAF’TA BONZAİ ALARMI

Taraf gazetesi 16 Eylül günlü sayısına şu manşeti attı: “Laik eğitimde alarm zili.”
Manşet altında ise şunlar yazılıydı: “Yeni Eğitim-öğretim yılı kaosla başladı. Zorla imam-Hatip okullarına kaydedilen 40 bin öğrencinin nakil çilesi sürerken, Bakanlık şimdi de okullara mescit yapılacağını açıkladı…” Okuyunca kendimi çimdikledim.
Görenler, “İşin içinde Bonzai yoksa Taraf’ın böyle manşet atması imkânsız, laikliğin baş düşmanı bunlar değil miydi” dedi.
Zaman gazetesi de Efgan Ala’nın şu sözlerini haber yaptı: "Tek bir şeyimiz var. Devlet yapısını değiştirmek, dönüştürmek ve bize uygun hale, millete uygun hale getirmek.”(17 Eylül)
Haberin veriliş biçimi eleştirel, özellikle bu sözleri öne çıkarılarak başlık altına taşınmış. Ne oluyor bunlara kuzum? Biri laikliğin diğeri rejimin derdine düşmüş. Allah beterinden korusun, yoksa cumhuriyetçi mi oldular başımıza?
Kamuoyu merak ediyor, ne içiyor bunlar?

İNGİLİZCE BİLMEMEKTEN

Newyork Times Türkiye’nin IŞİD’e destek olduğunu haber yaptıktan sonra Tayyip Erdoğan büyük bir öfkeyle şöyle dedi: “Yalan haber, alçaklık, adilik, edepsizlik, vb…”
Hemen arkasından da Newyork Times açıklama yaptı: “Haberimizin arkasındayız tamamı kaynaklandırılmış ve okuyucuya sunulmuştur.”
Peki, bu açıklamanın yapıldığı saatlerde bazı gazete ve internet siteleri bu haberi nasıl verdi? Aynen aktarıyorum:
Yeni Akit: “Newyork Times geri vites yaptı…”
Star: “Newyork Times hatasını kabul etti…”
Sabah: “Newyork Times’dan geri vites…”
Yeni Şafak: “Newyork Times’dan geri adım…”
Haber365.com. “Newyork Times geri vites yaptı…”
Habervitrini.com: “Newyork Times hatasını kabul etti, alçaklığını açıkladı…”
Yerim dar hepsini yazamıyorum. Ama emin olun yandaşlıktan filan değil. İngilizce… Evet… İngilizce bilmiyorlar. Üstelik aynı başlıkların kullanılması da tamamen tesadüf. Siz ne sanmıştınız?

DEVLET

Tam olarak şöyle bir şey; mesela Genelkurmay Başkanı açıklama yapıyor: Açılımdan haberimiz yok… ” Biraz sonra Başbakan çıkıyor, kendisiyle görüştüm bir daha öyle şeyler söylemez” diyor. Gerçekten de bir daha ses çıkmıyor.
Başbakan açıklama yapıyor: “Ekonomik kriz geliyor.” Bu kez Tayyip Erdoğan konuşuyor, “Ekonomik kriz yok, Başbakan’a söylerim gerekirse kredi derecelendirme kuruluşlarıyla ilişkiyi keser…” Ve bu andan sonra herkes “kriz yok” demeye başlıyor.”
Devlet yönetiliyor, halkımız memnun.
Canım Türkiyem, çağlar atlıyor, cihan devleti olacak…

CUMHURİYET’İN KANLI BIÇAĞI

O gazeteyi Yunus Nadi kurdu. Adını da Cumhuriyet koydular. Cumhuriyetin sesi olsun diye…
Bugün karşı devrimin sesi oldu. İçlerindeki bütün milli duruşlu yazarları tasfiye ettiler. PKK açılımının baş destekçisi oldular. Bunun propagandasında ve psikolojik harekâtında görev üstlendiler.
19 Eylül günü manşetleri şuydu: “Jitemin kanlı bıçağı…” Bütün iddiaları Silivri mahkemelerinde paçavraya çevrilen Gizli tanık Aydos’un sözleriyle açılan bir uydurma dava için attılar bu manşeti. Ahmet Şık’ın yazısı. O da benzer asılsız iddialarla Silivri’de yatmış bir isim.
Ne tuhaf değil mi? Bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin sırtına saplanan bir kanlı bıçak.



Oktay Yıldırım
ulusalkanal.com.tr


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.